Blog

PEKİ YA AHLÂKİ DEPREM?


Biyolojik saatlerimizin bir gün duracağına iman etmiş bir coğrafyanın hikmet kokan dinamikleri ile sonsuzluk alemine kurulmuş bir randevumuz olduğunun farkındayız.

Ard arda verdiği ikazları ile Kahmaranmaraş merkezli ard arda yaşadığımız iki deprem gerçeği ise bu farkındalığı; zengin ile fakiri eşitleyen, varlık ile yokluğu sıfırlayan, yaşam ve varoluşa dair tüm kaygıları ciddi bir muhasebeye tabi tutan tokatlarını sol yanımıza bu kez çok şiddetle vurdu.

Ancak ta çağlar ötesinden zamanın plastik kokulu nefeslerine haykırıyor ya Hz Ömer (ra);

“İkaz etmiyor isek bizde, duyduğunuz halde yapmıyor iseniz sizde hayır yoktur.”

Biz, kalem ve kelam ehli olarak üzerimize düşeni yapalım;

Deprem, elbet ki dünya denen dertler kitabının sahifelerine ilahi bir kalem ile yazılmış cebri bir kaderdir. Lakin bugün yaşanan çaresizlik, kağıt gibi yıkılan binalar, arşa yükselen ağıtlar, yarım kalan onca hikaye; bilinmelidir ki deneyimsizliğimizin, aymazlığımızın, liyakatsizliğimizin, organize olamayaşımızın, basiret ve ferasetliğimizin kaderidir.

Göçük altında can verenleri şehadet ile müjdeleyen nebevî ikaz bir nebze olsun yüreklerimize su serpse de, ihmaller zinciri ile beslenen bu beşeri kader, geride kalanların boynunu bükük, ömrünü yarım bırakarak biliyoruz ki yaşama dair umut kalemini son nefesine kadar kıracaktır.

Evet, defalarca yazdım ve sanki son nefesime kadar da yazmaya devam edeceğim;

Bizim toplum olarak en büyük sorunumuz ahlâk.

Hayır hayır, ataerkil bir düşünce yapısının beslediği cinsiyetçi bir bakış açısı ile kadınlara özgü kıldığımız ahlâk kavramından söz etmiyorum.

Zira ahlâk dediğimiz; bizi insan kılan, inşa ve ihya eden değerler bütünü, benim cephemde “sadık kalmak” demek.

Yani; Özüne sadakat. Seni yokluk aleminden varlık âlemine taşıyan kudretin senin varlığına beslediği ümide ve sana kodladığı değerlere sadakat. Tuttuğun ele, dokunduğun omuza, çıktığın yola, verdiğin söze, yaptığın işe, ettiğin yemine, gülümsettiğin yüze sadakat.

Dolayısıyla sorun dil,din, ırk,renk, düşünce,fikir ve ideoloji gözetmeksizin artık hemen her kesime bulaşan ahlâki zaaflarımız ile yüzleşme sorunudur.

Kaldı ki; felaket ve musibetler başımıza ilk defa gelmiyor. İnsan, dünya gurbetine geldiği günden bu yana imtihan vardı. Olmaya da devam edecek. Lakin biz farkında iseniz imtihanın varlığı ve dahi ağırlığını özümüze ihanet ettikçe daha çok hissetmeye başladık.

Emin olun ki; biz kendi özümüze yaklaştıkça, bugün aşılamaz sandığımız tüm sorunları kolaylıkla çözebilecek güç, dirayet, inanç ve dinamiğe sahip bir toplumuz. Tarihimiz bunun binlerce örneği ile dolu. Yeter ki, ateşin imanı yakmadığını yürek ülkesine de kabul ettiren kadim bir anlayışı, yaşamlarımızda iktidar kılalım.

O gün göreceksiniz ki,

İblisin tebessümlerini süsleyen her ihmal, her haksızlık, her adaletsizlik, her liyakatsizlik, her yanlış; ilahi adaletin duvarına çarparak dökülen yaşların, yakılan yüreklerin, katledilen canların, yarım kalan hikayelerin, söndürülen hayallerin hesabını soracak ve gönül coğrafyalarımız hak ettiği o selam ve esenlik yurduna ev sahipliği yapacaktır.

Ayrıca hepimiz biliyoruz ki;

Bu ülkede deprem ilk defa olmuyor. Afad ve Kandilli Rasathanesi verilerine bakıldığında günde ortalama 600 depremin yaşandığı bir coğrafyanın üzerinde yaşıyoruz.

Ama hissetmediğimiz için “yok” sayıyoruz. Tıpkı duygularımıza hitap etmeyen bilgileri “yok” saydığımız ve duygusal bir hezeyan içinde hakikatin üzerinde kendi doğru sandıklarımızı bina ettiğimiz gibi.

Bundan olsa gerek, bu tür durumlarda sadece duygulara hitap eden lirizme sarılıp, zaten azami derecede duygusal hasar yaşayan bir toplumu daha beter bir şekilde karamsarlığa itiyoruz.

Bundan olsa gerek, ağız dolusu Allah dediği halde 100 liralık battaniyeyi 3 veya 5 katına, 5 liralık ekmeği 15 liraya satan İdris libaslı iblisler aramızda cirit atıyor.

Bundan olsa gerek, henüz binlerce ceset soğumamış iken binasında meydana gelen derin çatlakları, sıva ile örten vicdan yetimleri hala yürek terimizden besleniyor.

Çünkü ahlâk kavramını, şehadet kelimesi ile verilen “bedava bir yazılım” gibi görüyoruz. Ahlâkın kaynağının din değil “bilinç” olduğu, bilginin ise eylemin kaynağı olduğu gerçeği ilgi alanımıza dahi girmiyor.

Peki çözüm ne?

Emin olun ki;

Okullarda akademik zekâya yüklenip her ferdi kapitalist bir zihinle devlet memuru yapma sevdamızdan vazgeçip, ahlâki zekâyı besleyecek ve bizim kültürümüzden feyz alacak müfredata yönelmedikçe,

Okul müfredatlarına; “vicdan eğitimi” adına, bizi biz yapan dinamiklerden beslenmiş bir eğitim sürecini iyiyi ve iyiliği “ortak iktidar”yapmak adına kodlamadıkça,

Bu mümbit coğrafya içinde, bizden gibi görünen ayrık otlarını kökünden söküp atmadıkça,

Deprem gerçeğini kabul edip her felakette ağıtlar yakarak yüreklere ateş düşürmek yerine, ülkenin her karışında inşa edilen binaları, verilen ruhsatları, açılan imarları tavizsiz bir denetime tabi tutacak insaf, vicdan ve ahlâk sahibi zihinleri bir araya getirmedikçe,

Sadakat yerine liyakati beslemedikçe,

Adalet denen iki tarafı keskin kılıcı amasız bir algı ile yeniden bilemedikçe,

Yarınlar bugünden daha iyi, daha huzurlu, daha müreffeh, daha sağlıklı olmayacaktır.

Vakit merhamet vakti

Kabul edelim ki,

Hem göğsünden hikmet emdiğimiz, yüzlerce medeniyete annelik eden dünyanın en büyük açık hava kütüphanesi konumundaki kadim Anadolu Medeniyeti, hem de ruh köklerimizin yeşerdiği iman toprağı bize ‘canın‘ yaratan kudret tarafından aziz kılındığını ve tüm kutsalların bu azizliğe hizmet için var olduğunu fısıldıyor.

İlahi beyan ise, bir can kurtaranın tüm alemleri kurtarmış gibi olduğunu belirterek ve bir cana kıyanın ise tüm alemleri yok etmekle eşdeğer olacağını fısıldayarak bu tespiti tasdik ediyor.

Hatta durum o kadar nezih bir hâl alıyor ki, muhatabının manevi şahsına suikast olarak değerlendirilen gıybet dahi, ‘kardeşinin etini yemek’ olarak lanse ediliyor.

Tüm bunlar da bizi; ‘canı‘ aziz bilmeyen, tüm kutsallar sırasında onu ilk sıraya almayan, kutsallık gömleği giydirdiği tüm kavram ve süreçleri bu kutsala hizmet için kullanmayan kişi,fikir, ideoloji, düşünce ve yönetimlerin uzun süreli başarılı olamayacağı, hatta ayakta kalamayacağı gerçeği ile yüzleştiriyor.

Bunları alt alta topladığınızda ise ortaya ‘merhamet‘ denen o efsunlu sözcük, tüm yaraları pansuman eden gücü ile ortaya çıkıyor.

Benim kainatın mayası olarak okuduğum ve toplumu toplum yapan bu sözcüğün, sadece kendinden olana değil, asıl ‘kendinden olmayana‘ gösterildiği zaman asıl hüviyetine kavuştuğunu ise, kalem ve kelam ehli haykırıyor.

İman toprağındaki vicdan ağacını diri tutan bu sihirli kelime, asıl hüviyetine kavuştuğu zaman ise; ortaya bir başkası yaşayabilsin diye ölebilen; bizim cephemizde toprak altındaki diriler, ilahi beyan tarafından ise ölümsüzlük olarak kodlanan ‘şehadet‘ kavramını doğuruyor.

Dolayısıyla cana hizmet eden, canı aziz bilen, canı kurtarmak için çabalayan, cana pansuman olan herkes ama farkındalıkla ama farkında olmadan bu yüce mertebe ile müjdeleniyor.

Durum bu olunca da, yüreklerimize ateş düşen ve sol yanımızı tarumar eden şu makus süreçte gecesini gündüz edip bir canı daha yaşama bağlamak için çabalayan herkesin yüreğinden öpmek ben gibi acizlerin üzerine farz oluyor.

Sizi bilmiyorum, lakin yarım asırlık ömrümde gülistan olmak bana nasip olmadı.

Ama kimbilir, bu gülistana olan muhabbetimiz sayesinde belki bize de bir parça gül kokusu nasip olur!

Yardımseverlik var iken vermek değildir

Yoksul bıraktığını muhtaç olmakla zengini ise infak edip etmediğini kontrol amaçlı sınayan ilahi kudret, mülkün bir deveran halinde dolaşacağını ama asıl sahibin kendisi olduğunu haykırıyor.

Başımızdan aşağı din boca eden bezirganlar, ısrarla salat kavramını namaz olarak zikretse de salat kavramı yardımlaşma, verme, dayanışma, infak kavramları ile eşdeğerdir ve ilahi hitap, ısrarla ama ısrarla yoksul ile zengin arasındaki uçurumun kapatılması gerektiğine, asıl cennetin bu dünyada inşa edilmesi için çaba gösterenlerin kurtuluşa ereceğine atıf yapar.

Bu realiteyi alıp günümüze ve özellikle de yaşadığımız şu felakete kodlarsak;

Elinizdeki mal, cebinizdeki para, sahibi olduğunuz mal için, varlık imtihanı için, gün bugündür.

Çünkü o emanet edilen varlık(lar), bugün bir işe yaramayacak; bir depremzedeye aş , üşüyen birine mont, kimsesize kes, bir yaraya merhem olmayacak ise ne size ne de bir başkasına fayda verecektir.

Yani, bugün hepimizin yüreğini yaksa sol yanımızı tarumar etse de elinde imkanı olan için kendini temizlemek, rıza makamına ulaşmak için kaçırılmayacak bir fırsattır.

Dolayısıyla kardeşlik için, dayanışma için, birlik ve beraberlik için; yaraları sarmak, düşene el uzatmak, ruhlara pansuman olmak için gün, bugündür.

Çünkü yardımseverlik elinde var iken vermek değildir. O imkanlar varsa bunu yapmak zaten başlı başına bir görevdir. Asıl yardımseverlik, elinde imkân yok iken elindeki ekmeği dahi ikiye bölüp muhtaç olan ile payalaşabilme erdemine sahip olabilmektir.

Öyleyse diyebiliriz ki,

Maddenin ve özellikle de paranın anlamını tümüyle yitirdiği bu sisli iklimde; fitne tohumları ekmeye çalışanlara inat, insanlık dışı davranışlar sergileyerek vicdanlarımıza gölge düşürmeye çalışan İdris libaslı iblislere inat, Anadolu’nun buram buram hikmet ve birlik kokan hikmetinden güç alarak birbirimizin yurdu olmak zorunda ve borcundayız. Samimiyeti diri tutarak bunu başarabilirsek iman ediyorum ki bu musibet bizim için nimete, rahmete ve esenliğe dönüşecektir.

Kendi adıma üzerindeki çağın savurduğu külleri atabildiği taktirde bu coğrafyanın aşamayacağı bir sıkıntı olacağına inanmıyorum.

Depremin dinsel boyutu

İçinde yaşadığımız durumu ısrarla din sosuna bulayıp ilk günden beri konuyu geleneksel bir anlayış içinde “şunu okuyalım, bunu okuyalım, şöyle dua edelim, böyle dua edelim” diye din boyutuna taşımaya çalışanlara gelince;

Sağlam binalar yapmadıkça, denetim mekanizması oluşturmadıkça, vicdan eğitimi almış bireyler yetiştirmedikçe, parayla satın alınamayacak değerler olduğunu fark etmedikçe, ruh köklerimize sarılmadıkça, bizi Anadolu yapan değerlerimizi öteledikçe, dinamiklerimiz bu dünyaya şahit olmaya geldiğimizi ısrarla haykırmasına rağmen biz sahip olmaya çalıştıkça; birbirimizin sırtına basarak, adam kayırarak, adamına göre muamele yaparak yaşamaya devam ettikçe emin olun ki, edilen hiçbir dua karşılık bulmayacaktır.

Çünkü din, efsunlu sözcükler bütünü veya sanıldığı gibi büyü, tılsım, mitoloji değil, bir yaşam biçimidir.

Yani dininiz, dilinizdeki değil; yaşamınızdakidir. Kışın ekmediğiniz tarla, size baharda ürün vermez.

Binayı çürük yap, insanların bir ömürlük emeklerine göz dik, denetim yapma, bina yapılamayacak yerlere onay ver, üç kat yerine on kat çık, imar izinleri için her türlü dalavereyi çevir; ev kiralarını bir yılda üç katına, mülk fiyatlarını apartmanın üstüne “Mülk Allah’ındır” yazarak beş katına çıkar; tüm bunlar sonrasında olan bitene “kader” diyerek Allah’a iftira et, sonra da otur Fetih Süresi oku!

Emin olun ki, ne böyle bir din var, ne de böyle bir dua anlayışı.

Zira; bıçak dediğiniz nimet, cerrahın elinde şifaya, annenin elinde çikolata sürdüğü ekmekle şefkate vesiledir ama bir katilin elinde cinayet aletine dönüşür. Sen, o bıçağı şifa için kullanmak yerine alıp cinayet aletine çevirirsen “muhatabım neden öldü” diyemez, bilerek öldürdüğün maktulün dirilmesi için dua edemezsin. Etsen de bu imkansız bir dua olur.

Dolayısıyla Ra’d 11.ayet hükmünce biz kendimizi düzeltebilir isek Allah’ın yardımı zaten gelecektir.

Ayrıca,

Deprem bölgesinde biri olarak bu süreçte okuyor, duyuyor, görüyorum.

Dillerde ortak bir dua var;

“Allah yardım etsin!”

Eyvallah, lakin bu eksik bir dua. Çünkü sadece sözden ibaret.

Oysa ısrarla söylüyor, yazıyorum;

Dua dediğimiz ihtiyaç hâlini ilahi kudrete arz etmek, iki kanatlı bir kuş gibidir. Bu kanatların biri söylem ise, öbürü eylemdir. Söylem olduğu halde eylem yoksa o kuş tek kanadı ile semayla buluşamaz.

Yaşadığımız şu talihsiz süreç; konumu ne olursa olsun, herkesin yaşam ve zihin konforunu bir süreliğine de olsa erteleyerek sadece elini değil yüreğini de bu enkaz yığınlarının altına sokması gereken bir süreç.

Dolayısıyla dilimizdeki duayı hâlimize indirmek gerekiyor.

Yüreğimizi her geçen dakika daha çok dağlayan vefat sayısı, her biri kendi içine susmuş acılar yığını ile birlikte biliyoruz ki deprem bölgesinde yaklaşık 20 milyon insan yaşıyor. Bu insanların çok büyük bir kısmı halen başını sokacak bir yer arıyor. Çoğunun bulunduğu yeri terk edecek imkanı dahi yok. Buradan çıkmaya imkan dahi bulsa sonrasındaki belirsizlik ürkütücü geliyor.

Ancak, bu felakete maruz kalan insanların imtihanı değil bu sadece.

Elinde imkanı olan kendi yaşam konforunu erteleyerek parasıyla, imkanı olmayan semaya yükseltecek samimi duası ile, fark eden elindeki kalemi ile, hisseden dilindeki irfanı ile, hiçbir şey yapamayan gözünden akıttığı yaş ile bu sürece destek vermek zorunda ve borcundayız.

Her birimiz, yaşadığı vaktin evladı olarak bu süreçten ve yaşadığımız çağdan sorumluyuz.

Bu yüzden hiç kimse dilinde kavli duası ile sorumluluğu bir başkasına atma lüksüne sahip değil.

Çünkü biz birbirimize emanetiz.

Çünkü biz insanlık alemine merhamet fısıldayan bir inancın göğsünden hikmet solukluyoruz.

Çünkü biz Alemlere rahmet olarak gönderilen bir elçinin ahlâkının varisleriyiz.

Çünkü biz etrafımızdaki ve içimizdeki çakallara inat bu coğrafyanın binlerce yıllık tarihi ile tüm insanlığa hakikati öğreten belleğin bekçileriyiz.

Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için.

Depremdeki vicdan yetimleri

Sosyal medyada deprem süreci boyunca dolaşan iki video çarptı gözüme;

Biri yardım tırlarını yağmalamak isteyen ya da yağmaladığını iddia edilen gençler, öbürü de bu işi biz yapmadık, biz masumuz diyen iki delikanlı.

Peki hangisi doğru? Bilmiyoruz.

Çünkü bu işin muhatabı son dönemde ciddi hasar alan duygularımız.

Peki ya bilgisi? Yok, çünkü bu bilgi ilgi alanımıza girmiyor. Toplum olarak her işimizde olduğu gibi duygumuza, o anki ruh halimize, tarafı olduğumuz mahalleye, ideolojisini beslediğimiz düşünceye   hitap ediyorsa bilgisine gerek duymuyoruz.

Oysa ki ilahi hitap; bazı bezirganlar tarafından zannın çoğundan kaçının diye tercüme edilen ayette haykırıyor, zandan çokça sakının diye.

Farz-ı mahal bu haber doğru diyelim ve peşine düşelim.

Bizim ne işimize yarayacak?

İnsanların adeta yüreklerini ortaya koyarak yolladıkları yardım malzemesini, ilahi kudret sizce bu şehir eşkiyalarına yar eder mi? Etse dahi onlar harcadıkları bu samimiyetin bedelini ömürlerine ve vicdanlarına bulaşmış kara bir leke olarak taşımaz mı?

Evet kabul zalime merhamet mazluma zulümdür. Lakin bu cezayı verecek taraf sizce biz mi olmalıyız?

Yaşam sürecimizde onulamaz bir hasar bırakan binlerce ceset henüz soğumamışken, binlerce canımız henüz enkaz altında yaşam mücadelesi veriyorken, nerdeyse 10 güzide şehrimiz belki de hiç onarılamayacak yaralar almışken, bu 10 şehrin yeni baştan imarı için katıksız bir samimiyetle yürek birliği gerekiyorken kalan nefeslerimizi bu şehir eşkıyalarına tüketmek yerine onları adalete havale edip yaralarımıza pansuman için çabalamamız gerekmez mi?

Kaldı ki çirkinden söz ederek güzelleşildiği, başkalarının kusurları üzerinden aziz olunduğu nerede görülmüş?

Madalyonun öbür yüzünde ise “peki ya doğru değilse” sorusu var. Hangi birimiz bu vebali alabilecek güçteyiz sizce?

Sizi tüm kutsallarımla temin ederim ki,

Eğer anıldığı gibi insanların adeta yüreklerini birlikte yolladığı o yardım malzemelerinin veyahut yardım paralarının içine zerre kadar bir samimiyetsizlik, ard niyet bulaştıran her kim olursa olsun ne iflah olur ne de kendi zürriyetinden fayda görür. Çünkü ilahi kudretin kodları nettir, o kodlama ne samimiyeti zayii eder, ne de ihaneti affeder.

Kaldı ki, olabilir…

Çünkü kötülük dediğiniz şey, Kabil’den miras ve son insana kadar da olacaktır. Ama bu durum benim, bizim kötülükten beslenmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.

Sizi bilmiyorum ama,

Ben, bir başkası yaşayabilsin diye ölebilen bir ecdadın torunu olarak aramızdaki bu İdris libaslı iblislerin, bu yabani otların var olabileceğini duymak ve bilmek istemiyorum.

Ben, ruhumu karanlığın siyahı ile gölgelemek; vicdanımı kötülüğe hizmetkâr kılmak istemiyorum.

Ben, bir ve beraber olunması mutlak bir zorunluluk olan şu kritik süreçte kardeşlik ruhumuza ekilmeye çalışılan bu fitne tohumlarının yeşermesini istemiyorum.

Ben, alemlere rahmet olarak gönderilen bir elçinin ahlâkının varislerinin benlik çukurunda bu kadar kolay boğularak merhametsiz olabileceğini duymak istemiyorum.

Ben, dünyanın en büyük açık hava kütüphanesi konumundaki kadim Anadolu Medeniyeti’nin bu necis ruhlarla kirlendiğini duymak istemiyorum.

Çünkü biliyorum ki, insan kötülükten söz ede ede bir süre sonra iyiliği tarif edemez hale gelir.

Biliyorum ki, çirkinden söz ederek kimse güzelleşemeyeceği gibi, bir başkasının kusur,hata, yanlış ve günahı üzerinden kendini aziz kılamaz. Çünkü, bir başkasının günahı bizim kusurumuzu örtmez.

Başta zavallı nefsim, her birimiz azına çoğuna bakmadan yüreğimizi ortaya koymak zorunda;

Varolan parası ile, olmayan semaya yükseltecek samimi duası ile, fark eden elindeki kalemi ile, zikreden dilindeki irfanı ile, hisseden gözünden akıttığı yaş yüreğine düşen ateş ile bugün dara düşen her kardeşimizi kucaklamak borcunda,

Etrafı çakallarla dolu bu mümbit coğrafyanın yeniden küllerinden doğması için tüm varlığını yaşadığı şu çağa şahit kılmak mecburiyetindedir.

Ötesi lafazanlık ve karanlığın siyahına hizmet etmekten başka bir şey değildir.

Var ise bugün şu mazlumların düşkünlüğünü kendine sermaye kılan iblisler, Rabbim onları ıslah etsin, ıslahları mümkün değilse de kahru perişan etsin ki şu oksijen hırsızları yüzünden kirlenen vicdanlarımızı paklayabilelim.

Ayrıca, bu süreçten nemalanmak isteyenleri de göz ardı etmemek lazım;

Israrla yazdığım gibi üzerinde yaşadığımız coğrafya, dünyanın en büyük açık hava kütüphanesi.

Çünkü yüzlerce medeniyete annelik yapmış ve her bir medeniyetin birikimini hikmetle yoğurarak insanlık için en ideal insan modelini belirleyen bir inanç sistemini pusula bilmiş.

Buna coğrafi konumunun sunduğu zenginliği de ekleyince hiç ölmeyen, dedelerinden daha hınçlı ve yazık ki daha çok imkan sahibi haçlı ruhu şu makus sürece rağmen sefer üzerine sefer düzenliyor.

Amaçlarını uzun uzun yazmaya gerek yok. Zira kutsal kitabımızı 63 İslam ülkesinin içinde direk gidip Türkiye Büyükelçiliği önünde yakan o İblis, bu ruhun sadece tercümanlığını yaptı.

Neden onca ülke varken Türkiye?

Çünkü hepsi biliyor ki şu an dünya üzerinde inancına en kopmaz bağlarla bağlı insanlar, en çok bu ülkede yaşıyor. Çünkü yaşamak yerine yaşatmayı ülkü edinen ruh sadece bu topraklarda var. Çünkü seher vakitlerinde gözyaşları ile abdest alan samimi ruh bu topraklarda yeşeriyor. Çünkü Türkiye son kale.

Bu yüzden de bu topraklara ısrarla kötünün karanlık yüzünü ve kötülüğün siyahını bulaştırma gayreti içindeler.

Son dönemde hedefe alınan ve içine ısrarla “mülteci” etiketinin monte edildiği, mutlaka “Suriyeli veya Afgan” kelimesinin geçirildiği, aklımızın midesini bulandıran ve direk vicdanlarımızı hedef alan olaylar zincirinin ,elimize yapışık ekranlardan süratle servis edilmesinin benim nezdimde başkaca bir sebebi yok.

Biz, her gördüğümüze inanan; duygumuza, fikrimize, ideolojimize, o anki ruh halimize hitap eden bir olay olduğunda bilgisini sorgulamaya ihtiyaç duymayan bir toplum olduğumuz için de çok çabuk kanıyor ve inanıyoruz.

Oysaki perde arkasında karanlık ellerce kurgulanan bu senaryonun amaçlarını da, o gizli ajandada yazılanları da az çok biliyoruz.

Yani sadece henüz soğumayan cenazelerimizin, halen toprak altındaki canlarımızın, evsiz barksız kalan milyonlarca kardeşimizin, kessiz kalan onca çocuğumuzun acısı ile birlikte bu karanlık ruhla da savaşmak zorundayız.

Lütfen ama lütfen dikkat.

İtidal ve metanete çokça ihtiyacımız var.

Peki ya ilahi kodlama bu sürecin neresinde?

Bir can kurtarmanın şükrüne akan sevinç yaşları, bunun gibi binlercesi ve buna sebep olan sorumlulular zinciri…

Diyordu ya ilahi kelam;

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler;

Kafirlerin ta kendileridir. (Maide,44)

Zalimlerin ta kendileridir (Maide,45)

Fasıkların ta kendileridir (Maide,47)

Yani;

Helal rızık peşinde koşmayanlar,

Amasız bir adalete iman edip bu adaleti yaşamlarında diri kılmayanlar,

Her ne iş yapıyor olursa olsun işinin hakkını eda etmeyenler,

Kaderi kaderi ile kesişenlerin gözünde yaş, yüreğinde ateş olanlar,

İnsanların üzerine basıp yükselmeye çalışanlar,

Allah’a kul olmaya gelmişken, dünyaya kul olanlar;

İdris libaslı iblisler,

İnsanların emek, duygu ve zamanlarını sömürenler,

Samimiyet cellatları,

İtibar katilleri,

Lat (güç), Uzza (otorite) , Menat (para) ve Hubel (ego) putlarına tazim edenler,

Komşusu açken tıka basa doyanlar,

Yanındaki işçisi 20 yıldır kirada iken ve asgari ücretle geçiniyorken villalarda saray yavrusu evlerde oturanlar,

Dili ile hali birbirini yalanlayanlar,

Ağız dolusu Allah dediği halde dedikodu, gıybet ve iftiranın dibine vuranlar,

Rabbin kelamını ve kutsalları kazanç kapısı haline getiren din bezirganları,

Sokaklarda bu kadar aç, perişan ve yoksul varken defalarca kez hac ve umre yapanlar,

Cennetperest algı ile iyilik yapan abdestli kapitalistler,

Yalan, üçkağıt, hile ve hurdayı yaşam tarzı haline getirenler

(Artırın artirabildiğiniz kadar)

Zira biz kâfir kavramını anlam haritalarimizda her ne kadar gayri müslim olarak okusak ve kodlasak da kâfir kavramı “gerçeği örten” demektir.

Dinî salt namaz, oruç ve hacc olarak gösteren bezirganlara ilanen duyurulur…

Asıl sorumlu(lar) kim?

Hayır hayır! Emin olun ki sadece müteahhitler sorumlu değil bu felakette.

Dolayısıyla kimse kendi vicdanını müteahhitlerin kusur, ihmal, yanlış ve ihanetleri üzerinden temize çıkarıp kendini aziz ilan etmesin!

Belediye başkanları,

İnşaat Mühendisleri

Jeoloji mühendisleri,

Mimarlar,

En alt kademeden en üst kademeye onay makamları,

Ahlâkî zekâyı besleyen vicdan eğitimini vermeyi hedefleyemeyen eğitim müfredatlarının yazarları,

Israrla akademik zekâya odaklanmış eğitim yöneticileri…

Para, güç, şehvet, kudret, lüks yaşamı ısrarla zihinlere sokan film senaristleri, yönetmenler, TV yöneticileri,

Kısa yoldan zengin olmayı bu mümbit coğrafyanın ruh köklerini zehirleme pahasına zihinlere enjekte eden program yapımcıları…

Evladına, cemaatine, öğrencisine, ebeveynine;

Onurlu ve omurgalı bir yaşamın gerekliliğini,

Helal lokma ve alın terinin zevkini,

Onurun yaşamaktan üstün olduğunu,

Bir başkası yaşayabilsin diye ölebilmenin şehadet olduğunu,

Ahlâkın şehadet kelimesi ile verilen bedava bir yazılım programı olmadığını,

Bu dünyaya iyi olmak için değil iyi işler yapmak için gönderilen birer görevli olduklarını,

Sahip olmaya değil, şahit olmaya geldiğimizi, anlatamayan, öğretemeyen, gösteremeyen vaizler, din adamları, öğretmenler, anneler, babalar, ebeveynler…

(Gerisini siz tamamlayın lütfen)

Bunca insanın cesetlerinin üzerinde hepinizin, hepimizin parmak izi var.

Yanan yüreklerin, acıyan canların, ağlayan gözlerin, yetim ve öksüz kalmış çocukların, evsiz ve barksız kalmış insanların, iki resim karesine mahkûm bırakılmış çığlığı yitik annelerin, sessiz çığlıkları arşa yükselen babaların, boynu bükük ne yapacağını şaşırmış insanların bugünkü mimarı hepimiziz!

Ben,sen,o, öbürü, diğeri, öteki, beriki…

İşini adam akıllı ibadet aşkı ile yapamayan, liyakat yerine sadakati önemseyen, bilgi yerine duyguyu öncelleyen herkes …

Dolayısıyla, kimse bu felaketin adına “imtihan” diyerek kendi vicdanını aklamasın.

Kimse bu felakete “kader” diyerek Allah’a iftira atmasın.

Zira inandığını iddia ettiği dinin 75 ayetinde direk, 700’ü aşkın ayetinde dolaylı olarak ona bahşettiği en büyük nimet olan akla atıf yaparak onu kullan diyen İlahi kudret sonunda Yunus 100.ayette noktayı koyuyor;

“Allah, aklını kullanmayanın üzerine iğrenç bir pislik yağdırır.”

Tam da bu yüzden yüzleşelim kendimizle;

Bugün enkaz altında kalan sadece canlarımız değildir.

Bugün enkaz altında kalan liyakatsizliğimizdir.

Bugün enkaz altında kalan vicdansızlığımızdır.

Bugün enkaz altında kalan adaletsizliğimizdir.

Bugün enkaz altında kalan eğitimsizliğimizdir.

Bugün enkaz altında kalan insafsızlığımızdır.

Bugün enkaz altında kalan denetimsizliğimizdir.

Bugün enkaz altında kalan sahip olma hırsımızdır.

Bugün enkaz altında kalan özellikle son dönemdeki fahiş fiyat artışları ile dünyaya olan tamahımızdır.

Bugün bir türlü ısınmayan avuçlarımızda kalan tek şey;

Sessiz sedasız ötelere giden kardeşlerimizin ahları, geride kalan kardeşlerimizin eyvahları, annelerin arşı yırtan ağıtları, babaların içine haykırdıkları çığlıkları, yetim ve öksüz kalmış çocuklarımızın geriye kalan yaşamındaki kimsesizlikleridir.

Bugün ise o enkazların altından kurtarabilecek tek şeyimiz ise, insanlığımızdır.

Acı nereye dokunduysa üşüyen avuçlarımızdaki “aminlerimiz” oraya şifa olsun.

Nerede hangi yürek acıdı ve kanadıysa semaya yükselen avazlarımız oraya pansuman olsun.

Nerede hangi can ötelere yürüdü ise Rabbim onları rahmet ve merhameti ile kucaklasın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

X