ÇOK YAKINDA

RAFLARDA

Günümüz dünyası bitmek tükenmek bilmeyen bir değişimin kulakları  ve kalpleri sağır eden uğultusu ile dolu. Siyaset, ekonomi, sosyal medya, eğlence ve teknoloji gibi bir çok alan, gösterdiği gelişmelerle sürekli dikkatimizi çekmeye ve kendine yöneltmeye çalılıyor. Kalplerimize ve maneviyatımıza hücum eden birer düşman gibi kıyasıya yarışıyor gibiler sanki. Onlar bu yarışlarında başarılı oldukça bizler ‘tüketmeye’ teşvik ediliyoruz. Buradan bakınca da Tekvir Süresi 1.ayetindeki “Çoklukla övünmek sizi kabirlere varıncaya ( ölünceye) kadar oyaladı” ayetinin daha önce hiçbir döneme bu kadar uygun düşmediği zannına kapılmamak mümkün değil. Artık birer kurumsal yapı haline gelen bu yapıların sayısı arttıkça herşeyimizi tüketmek, bir yaşam tarzı halini aldı.

Adını ‘modern’ koyduğumuz bu toplumda ise bireyler neredeyse programlanmış tüketiciler hükmünde. Böylesi bir ortamda insanın içine yerleştirilen tevhid çipi de paslanıyor ve din denen kavram bir eğlence formunda metalaşmış bir olgu olarak çıkıyor karşımıza.

 

Benliğimizi müşterilik rutinine kaptırmadan evvel bir zamanlar manevi liderler olarak takip ettiğimiz ulema bir bakıyorsunuz şan şöhret ve servet sahibi ‘ulu’ kişilere dönüşmüş. İslamın müntesibi 1,8 milyar müslüman ciddi bir dini kimlik krizi yaşarken ve temsilden taraf nasipli olanlar birbirini tekfir ile ömür çürütürken radikal gruplar ise İslâm’ın evrensel imajını, herkesin sadece bakakaldığı bir ‘akıl tutulması’ ile zedeleyip zarar veriyor.

Yaşatmanın asıl imtihan olduğunu vazeden din-i mübine rağmen akıllara ziyan şiddet eylemleriyle gazete manşetlerini, tv ekranlarını boydan boya kaplayan bu grupların safları, bizim artık yazık ki temsil yeteneğini yitirmiş olduğumuz ve bu yüzden de dinin özünün “iyi insan olmak” olduğunu aktaramadığımız gençler için ise cazibe merkezi oluyor.

Kısacası krizin ve karmaşanın çıkmaz bir sokağa soktuğu günümüz insanı için maneviyat odaklı kalmak ve yaşamak gerçekten zor. Adını ne derseniz deyin ait olunan topluluklar, irşad edip eğitmesi gereken camiler ise sayıca çok olmalarına rağmen ‘nitelik’ yönüyle sınıfta kalmış durumdalar.

Bu karamsar tabloya baktığınızda ise yozlaşmanın ve ümitsizliğin hemen her yana nüfuz ettiği bir çağ içinde olumlu ve yapıcı hatırlatmalar ile ruhlara dokunmak artık yaşamın olmazsa olmazlarından hale geldi.

Bu eser de özellikle son dönemde 16-24 yaş gençliği ile ziyadesiyle haşır neşir olmuş bir kalem erbabı olarak bulunduğumuz zihin dağınıklığı dönemine sunulmuş; doğrudan kalplere hitap ederek bizleri Allah’a karşı vazifelerimiz konusunda idrak üzere olmaya ve hayatımızı net bir bakış açısı içinde ama bilinçli bir şekilde düzenlemeye teşvik amacıyla kaleme alınmış ve hayatın satır aralarından hayat bulmuş bir çalışma ve “Dünya, ahiretin tarlasıdır” idraki içinde aldığımız her nefesin bu dünyadaki yaşantımızın geçiciliğinin farkındalığı içinde ötelerde Allah’ın bize cennetini ikram edip etmeyeceği hususunda belirli rol oynayacak salih amellerde bulunabilmemiz için bir fırsat penceresi olduğunu okuyuculara iletmek amacıyla kurgulanmış bir eser.

Emperyal savaşlar ve yozlaşmış kanaat önderleri yüzünden geleneksel eğitimin neredeyse birer harebeye dönüştüğü bölgelerde artış gösteren radikalliğe karşı bir duruş sergileyebilecek güvenilir ve sıhhatli İslâmi öğretilerin hayat bulacağı kurumlar oluşturmak günümüz müslümanları için son derece hayati bir meseledir çünkü.   

 

Özellikle son dönemde yapmış olduğum il ve okul ziyaretlerinde bu konuda çok ciddi atılımlar yapılması gerektiğini ikraren dile getiren biri olarak; gençlerimizle aramıza ördüğümüz duvarların olabilecek en kısa sürede kaldırılması, onlarla aynı çağın göğsünden süt emmemize rağmen yakalayamadığımız frekanslarını yeniden yakalamak ve onları ittiğimiz yalnızlığın dipsiz kuyusundan yüreklerimizi uzatarak çıkarmak zorunluluğu içinde gördük ki; gençlerimiz daha “kendilerinden” bir dil arıyor. Onları kalplerinden yakalayacak,nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak,durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil  arıyor gençliğimiz.Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar,gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor artık. Kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını ve gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor. Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir din dili kullanması yerine, İslami örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar. Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor. Sadece ‘başkalarının’ kusursuz,mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı ,insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra dinleyiciye bir şey söylemez oluyor. Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkanları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var. Gençlerimizin artık eski, kalın kitapları karıştırıp kafa yoracak ne vakitleri var ne de istekleri. İslam’ın ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor.

Ama bizim sahip olduklarımız artık bizi gökyüzüne değil toprağın altına, kabre, kabir misali bir körlüğe çekiyor . Çünkü sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylere köle oluyoruz. Deniz suyu misali içtikçe içiyoruz. Bir türlü doyamadığımız için de kana kana içtiğimiz deniz suyu nihayetinde öldürüyor aklımızı, gözümüzü ve yazık ki kalbimizi. Oysa ki tüm ilahi haykırışlar özgürlüğü arayanlara öncelikle meta bağımlılığından kurtulmayı vazediyor.

Toprak denince hepimizin anladığı mana akla geleceği gibi topraktan yaratılmış tenimizi de anımsayabiliriz sanırım. Toprak misali beşeriyetimize ekilen idrak tohumları da bu yönüyle baktığımızda göze göze kaynayan ilim suyuna muhtaç. Tabi ki topraktan, tohumdan,sudan ve ekinden anlayan bir bahçıvan da olmazsa olmazımız. Bu şekilde filizlenip göğe doğru akan ve dembedem ulviyet semasına yaklaşan ağaçlar zamanında ve yeterince sulanmazsa veya haşerattan arındırılmazsa kök salıp derinleşemez. Üstelik bir ağacın bakımı diğeriyle aynı olmadığı için her biri de kendine özel bir ilgi istiyor. Bunlar hiç yapılmaz ve eksik bırakılırsa da kök salamayan bu ağaçlar ya imtihan rüzgarlarıyla devrilip gider ya da cehaletin kuraklığında susuzluktan heder olurlar. Aynı şekilde işten anlayan ehil ellerde boy veren ve kökleri beşeriyet toprağına sarıldıkça müstakim hale gelebilen ağaçlar zamanı geldikçe meyve vermeye başlarlar. Nitekim kişinin yaptıklarının veya gerisinde  bıraktığı izlerin tek tek yazılmasının ve kayıt altına alınmasının bir sebebi de sanırım ondan geriye kalan böylesi hikmet ve tebliğ meyveleri olsa gerek. Oysa sonraki nesillere manevi rızık vesileleri bırakabilen naim ve nasipli kullardan olmak kadar arkasında Ebu Cehiller bırakanlardan olmak tehlikesi de bakidir maazallah.

Nasipli kullardan olma iştiyakı ve çabası içinde duam ve temennim odur ki, eser yaratacağı farkındalıkla günümüz İslam iddiasında olanların kalplerine “diriliş” muştulasın ve görüş açılarını toplumsal sorumluluğu yüklenecek ve müttaki kullar olacak şekilde genişletsin. Niyetlerin de habiri olan Rabbimize sığınıyor; gayretimizle tevfiği de ondan niyaz ediyoruz.Dua ve müebbet muhabbetle.