Blog

KALP, NİYETİN ANAVATANIDIR

Eski zamanlarda bir padişah, bir iki vezirini ve diğer erkandan birkaçını yanına alarak payitahta (başkente) yakın yerleşim merkezlerinde bir gezintiye çıkmıştı Payitahttan ayrılıp birkaç saatlik bir yol kat ettikten sonra yolları üzerindeki bir nar bahçesinin kıyısında dinlenme molası verdiler. Olgunlaşmış, tam kıvamını bulmuş olan narlar insanın iştahını kabartıyordu.

Padişah bahçe içinde çalışmakta olan yaşlı bir adamı yanına çağırdı sordu:

“Bu güzel nar bahçesi kimin?”

“Bu nar bahçesi benimdir efendim, babamdan miras kaldı.”

“Oğlun, uşağın var mı?”

“Allah bize oğul uşak vermedi efendim, bir karı kocadan ibaret iki kişilik bir aileyiz.”

“Peki ben de bu ülkenin hükümdarıyım, şuradan bir nar şerbeti sıksan da içsek.”

İhtiyar “başüstüne” dedi ve hemen gidip bahçe içindeki kulübeden kalaylı, tertemiz bir tas getirdi. En yakındaki ağaçtan iki nar kopardı ve sıktı. İki nar tam bir tası doldurdu. Padişah içti ve çok beğendi. Bütün vücuduna bir zindelik ve ferahlık yayılmıştı. İhtiyar çiftçi padişahın beraberindeki herkese sırayla nar şerbeti ikram etti.

Padişah ve adamları bedenlerinin kazandığı bu zindelikle biraz yol almak için ihtiyara veda edip yola koyuldular.

Yolda şeytan padişahın kafasını karıştırmaya başladı “Madem birer ayakları çukurda olan bu yaşlı karı-kocanın mirasçıları yok, ne yapacaklar böyle güzel nar bahçesini, karşılığında birkaç kuruş verip de bu bahçeyi ellerinden alayım” diye düşündü.

Padişah ve adamları akşama doğru geri dönerlerken aynı bahçenin yanında yine konakladılar. Padişah ihtiyardan bir tas daha nar şerbeti yapmasını istedi. İhtiyar sabahki kadar candan ve gönülden olmasa da bir tas nar şerbeti yapıp sundu. Fakat padişah bu defa nar şerbetinin tadını pek beğenmedi. Zira tadı sabahkine hiç benzemiyordu. İhtiyara dönerek sordu:

“Baba ne oldu böyle, bu nar şerbeti sabahki ile aynı nardan değil mi? Bunun tadı hiç de hoş değil”

“Aynı nardan evlat, aslında tadında da bir değişiklik yok, asıl değişen sizin niyetiniz. Tebaanızın malına göz koydunuz, bunun için de narların tadı değişti.”

Çağımızın “benlik” kuyularına fısıldayan ne ibret verici bir yaşanmışlık değil mi?

İşte bu yüzden “Allah’ın terazisi hassastır” derim hep, “çünkü sadece niyet ölçer!” Çünkü niyet, “yeşermesi için kalbe ekilen” bir tohumdur ve kalplerimiz niyetlerimizin anavatanıdır.

Okula giderken, yazı yazarken, kitap okurken, evi temizlerken, alışveriş yaparken, çocuklarınla vakit geçirirken, yemek yaparken, birisinin hâl hatırını sorarken, diğerinin derdine derman ararken velhasıl hayatın her iş ve oluşu bu niyetlerin filizlendiği davranışlarla şekillenir çünkü.

Yediğimiz içtiğimizden doğan enerjimiz; nasıl ki nefsimiz için günaha gıda oluyor ya da hayırlı işlere koşmada bize kuvvet oluyorsa ruhumuzu besleyen niyetlerimiz de aynı şekilde bizi ya güzele ya da çirkine götürüyor.

Bu yüzden “niyet” deyip geçmemek lazım.

Alemlere rahmet olan bir hadîs-i şerîflerinde bir âlim, cömert bir zengin, cihadda can veren bir kişi olmak üzere üç insandan bahsediyor;

Hâkim olanın şahit olduğu bu dünyada kendilerine tanınan vade sona eriyor ve ötelerde huzura çıkarılıyorlar; ancak üçünün de “ateş ehli” oldukları anlaşılıyor.

Çünkü âlim, insanlar arasında iyiliği, güzelliği, yardımlaşmayı, paylaşmayı, sevgiyi, muhabbeti yaymak için değil “ne kadar çok biliyor desinler” diye ilim öğrenip öğretmiş; zengin, garibana el olmak, yetimin yüreğinde gülümseme olmak, darda kalana el uzatmak, zorda kalana yol olmak için değil “ne kadar cömerttir” desinler diye kazanıp infak etmiş; kılıç sahibi de “ne kadar kahraman bir adam” desinler diye dövüşürken can vermiştir. Hadiste zikredilen üç insanın bu hazin akıbetlerini hazırlayanın kalplerinde taşıdığı niyet ve bu niyetin filizlendirdiği davranışlar olduğu gayet açık.

Niyet süfli gayelerle kirlenmişse “git” denen yolda gidilse, bu uğurda ömür, mal, hatta can verilse dahi demek ki akıbet hüsran oluyor.

Öyle ya, elde edeceği dünyevi güç için toplumsal mutabakatla elde edilen bütün ahlak kurallarını ayaklar altına alan; hakkın gücüne değil, gücün hakkına iman eden birinden “akıllı” diye bahsedebilir miyiz?

Ya da büyük bir gayretle, gecesini gündüzüne katarak yeryüzünün en büyük âlimi olmuş ama “bildiği ile amel etmeyen” insandan “başarılı” diye söz etmek mümkün müdür?

Her bir şeyi tam ve doğru yaptığı için “insan için çabasının ancak çabasının karşılığı vardır” ilahi emrince başarılı olan bir kişinin şayet “niyeti eğriyse” başardığı şey ne olursa olsun ona zarar vermekten başka ne işe yarar?

Öyleyse diyebiliriz ki Kitabullah’ın deyimiyle ortaya konan “ahsen-u amel” yani güzel davranış, hüsrandan kurtuluşun kapısı ise kalpte taşınan niyet, o kapıyı açan bir anahtardır. Yaşarken kalbinde o anahtarı taşıyanlar ise, ötelere göçerken açılan kapıdan tebessümle giriyorlar içeri.

Üstelik niyet, dünyevi kaygılarla kirlenmeden sırf rıza makamına yönünü çevirmişse yani “maya” sağlamsa, işler de kolaylaşıyor ve “vaadinde duran” ilahi kudret, bu makam için yapılan iş ve oluşların da yardımcısı oluyor. Bu yüzden yardımcısı Allah olanın sıkıntısından bile tebessüm doğuyor.

Peki “niyet” nasıl düzgün olur diyeceksiniz?

Kanımca “niyet” dediğimiz şey, “doğru” ile irtibatımızı koruyabildiğimiz ölçüde “temiz” kalabilen bir maya ama “doğru”; tekelimize aldığımız, kendimize esir ettiğimiz, teslim alıp servetimize kattığımız bir şey değil; tutunduğumuz, sığındığımız, gözden kaçırmamamız, sürekli gözetmemiz gereken bir şey!

Bu yüzdendir ki, “sürekli doğru tarafta olduğu vehmiyle yaşamak” ya da doğruların bütün zaferlerini bir şekilde terkilerinde taşıyor olduğunu zannetmek vehimlerin en tehlikelisi. Çünkü bu davranış biçimi; kibrin en aldatıcı, en sinsi, farkına en zor varılan senaryosu ve “niyet” denen mayayı kirleten başlı başına bir necaset.

Evet! İçsel yolculuğumuzda ya da vicdan denen acımasız yargıcın karşısına dikildiğimizde hepimizin doğruyu iyi kötü bildiği, işitince tanıdığı ya da doğruluğunun farkında olduğumuz aşikâr ama belli ki bizi yanlıştan alıp doğrunun yoluna koyulmamıza engel olan, bizi yanlıştan dışarıya bırakmayan, şuurumuzu körelten bir şeyler var ve bu şey her ne ise ilkin niyetlerimize sirayet edip orayı bulandırıyor.

Peki niyetimiz neden kirleniyor?

Bence yukardaki yaşanmışlıkta olduğu gibi zaman ve mekân fark etmeden “biz” kavramını, bizi “biz” yapan değerleri, kökümüze bağlayan damarları yitirdiğimiz ve “biz” kavramı yerine artık “ben” kavramını öne çıkardığımız için.

Ama bu değişim, çağımızda her şeyde olduğu gibi bu konuda da ışık hızıyla hareket ediyor;

Zira her geçen günle kendini yenileyen teknolojiye bağımlı yeni hayat alışkanlıklarımız, çeyrek asır denebilecek çok kısa bir zamanda; belki bir asra, belki birkaç asra sığdıramayacağınız kadar büyük bir dönüşüm yaşadı. Ama bu dönüşüm sadece yaşantımızı değiştirmedi; zihnimiz, hissiyatımız, alışkanlıklarımız, arzu ve isteklerimiz, temel değerlerimiz de aynı hızla eş zamanlı olarak başkalaştı.

Bakın mesela toplumun son çeyrek asrına, ne yapmışız?

Çevremizi” gözden çıkarma pahasına yüksek yüksek apartmanlara taşınarak veya toplu konut ve site usulü şehirleşmeye geçerek mahalleyi bitirdik mi? Evet!

Esnaf kültürünün ve toplumun genlerindeki ahilik damarlarını keseceğimizi bile bile çağa ayak uydurma adı altında koca koca alışveriş merkezleri diktik mi? Evet!

Başımızdan aşağı yedi yirmi dört enformasyon yağdıran kitle iletişim araçları bizi hemen her gün birbirimize daha fazla yabancılaştıran, sağırlaştıran, körleştiren çatışmaları körükleyip duruyor mu? Evet!

Caddelerde, sokaklarda, toplu taşım araçlarında, parklarda ya cep telefonlarımızı, tablet bilgisayarlarımızı kurcalıyor ya da ”player”larımızdan gelen müziğe kaptırmıyor muyuz varlığımızı? Evet!

Büyük aile kavramı baş döndürücü bir hızla “çekirdek” diye tabir edilen küçük ailelere dönüşerek, büyüklerin köklerimizden gelen tecrübe ve edinimlerinin yeni kuşaklarımıza ulaşmasının önüne geçtik mi? Ona da yazık ki evet!

Peki sayısını sayfalarca uzatabileceğiniz bu değişimlere rağmen, insanın insanla buluşabildiği, hissettiği, anladığı, bilmeye ve sormaya gayret ettiği neresi kalıyor ve “hayat” dediğimiz şey nerede akıyor? Tabi ki çok ama çok az yerde! O da yazık ki zorunlu olarak!

Tüm bunların sonucu olarak zevk, kanaat ve diğerkâmlıktan, geçmişte asırlar boyunca bize asude ve nezih hayatlar bağışlayan manevi dinamiklerimizden neden bu kadar ayrı düştüğümüz ve bu nedenle de sokakta, trafikte, okulda, hastanede, lokantada, parklarda, alışveriş mekanlarında, yaşam merkezlerinde, topluca bulunduğumuz yerlerde ne vaziyet arz ettiğimiz çok net ortada değil mi?

Bunca kir, pas içinde “niyet” dediğimiz o maya nasıl temiz kalacak peki?

Herkesin kendi hayatını otomatiğe bağladığı; görünür olmaya çalıştığı, rutin alışverişini, kes yapıştır fikirlerini, aşırılmış duygularını, iliştirilmiş tepkilerini, giydirilmiş beğenilerini, bezdirici sığlığını tezgâha koyduğu; kendine hayranlığını besleyip büyüttüğü, bütün dünyaya pazarlamaya çalıştığı bir arenada “niyet” temiz kalır mı?

Kabul edelim veya etmeyelim;

Hepimiz mesailerin, piyasaların, hesap ve kitapların, yolların ve taşıtların, trendlerin, alışverişlerin, haberlerin, polemiklerin, kavgaların, maçların, dizilerin, rutin eğlencelerin, telefon konuşmalarının, paylaşımların, uç uca eklenen beğenmelerin, komikliklerin, başkalarına ait acıların, şiddetin, öfkenin, yılgınlığın, bıkkınlığın, gerginliğin, arzuların, ihtirasların, borçların, harçların, günübirlik aşkların, sonu gelmez ayrılıkların, sonu gelmekte olan ya da dönüp durmakta olan bir sürü başka şeyin içinde mahsur kalmış durumdayız. Önümüzdeki tabloda görünen o ki kimsenin kendini ya da yerini değiştirmeye cesareti, belki de isteği yok.

Zira bir şeylere sahip olmak için çırpındıkça bizi insan kılan meziyetlerimizi de kaybediyoruz yavaş yavaş. Bu yüzden olsa gerek ki değerlerin bir türlü dikiş tuturamadığı, ahenkli bir değerler sisteminin her geçen gün manasını yitirdiği, değersizlik içinde yaşayan ve bu değersizlikle beraber kendi kaybettiği değerlerin de farkında olmayan ya da bu kaybı umursamayan bir toplum içinde; bir başkasının acısına kulak kesilmeden, kalbimizin alıcılarını bir başkasının acısına ayarlayamadan hayat(lar)ımız, “ben” kavramı üzerine bina ettiğimiz hırs, sahip olma arzusu, istek ve taleplerle gelip geçiyor.

Geriye dönüp baktığımızda ise yaşadığımız hayatı nasıl doldurduğumuz, hangi anlam veya anlamsızlıklarla doldurduğumuz, o hayata neler kattığımız ise cevapsız bir soru olarak gök kubbelerimizde asılı kalıyor.

Niyetlerimizi temizlemek adına bir firari gibi kaçıp sığındığımız uyuşmalardan elimizi eteğimizi çekip, canımızı yakacak bir zihin ve kalp berraklığına kendimizi teslim edebilir miyiz veya başlarından aşağı yağan enformasyon sağanağı ile zıvanasından çıkmış zihinler yanaşır mı böyle ağır bir bedeli ödemeye bilmiyorum ama niyet hayır olmadan akıbetin berbat olacağını iyi biliyorum.

Ey aziz!” diyor Şeyh Sadi Şirazî, ‘Beş Meclis’ isimli eserinde.

“Eğer maşukların utançtan kızaran yüzlerine sahip değilsen aşıkların sararmış yüzlerine sahip ol. Yusuf’un güzelliğine sahip değilsen Yakub’un derdine sahip ol. İtaatkârların acziyetine sahip değilsen çaresizlerin feryadına sahip ol.”

Niyetini temiz tutanlara, bu “samimi” niyetle rıza makamına ulaşanlara selam olsun!

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

X