Blog

VAKTİN ÇOCUĞU OLMAK

İlahi hitaba baktığımızda birileri zengin olacak ve yoksullara verecek tablosu yerine zengin-yoksul ayrımının ortadan kalkması ve eşit hale gelmeleri konusunda yüzlerce ayet olduğunu görüyoruz.

Yani bir yetim ve öksüzün tertemiz vicdanından dünyaya son kez haykıran İlahi hitap; kelimelerin gücünü kullanarak toplumda “yoksul bırakmamayı, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun yok edilmesini” hedefliyor.

Zira nüzul (iniş) sırasına göre, ilk yirmi üç süre boyunca; dinsel ritülleri zengin ile yoksul arasındaki uçurumu meşrulaştırmak için kullanan üst tabakaya karşı apaçık bir savaş açıldığını ve bunların “vay o namaz kılanların haline” haykırışı ile alenen cehennem ateşi ile tehdit edildiğini görüyoruz.

İlahi haykırış; inen ayetlerle, kurulan hegemonyaya itiraz edip tabloyu tersine çevirerek Velid bin Muğire ile Bilal’i eşit hale getirmenin sesi olarak eşitliği yeniden inşa ediyor ve bir şekilde zenginleşmiş olanlara sürekli infakı, yardımlaşmayı ve paylaşmayı emrediyor.

Özelde Mekke, genelde ise dünyanın diğer tüm ezilenleri ilahi hitapla itiraz ve isyana çağrılarak bir gün dünyanın tüm Firavun, Haman ve Karunların yani kitabi deyimle “yeda Ebu Leheplerin” kütük gibi devrileceği haber verilerek, ilahi kudretin “yeryüzünün ezilenleri ile” beraber olduğu müjdesi veriliyor.

Bu yüzden de Mekke’de kurulu düzenin Firavun, Haman ve Karun’un kurduğu düzene benzetilmesi; meselenin müşriklerin iddia ettikleri gibi bir soy sop meselesi değil, insanlık ve yeryüzü meselesi olduğunun gösterilmesi açısından bence oldukça önemlidir.

Çünkü Nuh (as)’un, İbrahim (as)’in, Musa (as)’nın, İsa (as)’nın karşısındakiler de bunlardı ve Mekke’de alemlere rahmet olanın karşısındakiler de bunlardan başkası değildi. Hatta alın bu ezeli çağrıyı, göğsünden hikmet emdiğimiz bu çağa taşıyın; emin olun ki sizin de karşınızda sadece bunlar çıkacak.

Zira Hz. Nuh (as)’tan âlemlere rahmet olana kadar çağlar boyunca ortaya çıkan bu sorunlu anlayış; zenginlerin ucundan vermekle şükretmesinin yeterli olacağını, zengin ve yoksul arasındaki giderek derinleşen uçurumda hiçbir sorun olmadığını, zaten Allah’ın kimine az kimine çok vererek insanları bununla imtihan ettiğini, yoksulların zenginlerin insafına ve himmetine bırakıldığını savunur.

Yaratıcı kudretin, toplumda onca aç ve yoksul varken zenginin elindeki “fazlalıktan” rahatsız olduğunu, buna çok öfkelendiğini, aslında eşitlik istediğini kabullen(e)mezler ve bu yüzden de ilahi hitap, onları ısrarlı bir zihniyet devrimine davet eder.

Tam da bu noktada; işin içine, dilimizden düşürmediğimiz ama yazık ki bugün işaret ettiği marifet ruhundan bihaber olduğumuz, ilahi hitabın da tespitiyle dağların bile onca ihtişamıyla kabul etmediği  “emanet” kavramı girer.

Zira bilindiği üzere “emanet” dediğimiz şey, mülkiyeti başkasının olduğu halde kullanımı bizde olan, bize geçici olarak verilen şeydir ve sahibi tarafından istendiği zaman iadesi, zarar verildiği zaman da tazmini gerekir!

İlahi hitap ise, infak ayetleriyle “emanet” bilincine atıf yaparak “ister” ve ihtiyacından fazlasını “iade et” der. Mümin ile münafık arasındaki farkı açıkça ortaya koyup “mümin emaneti korur, münafık emanete ihanet eder” bilincini dimağımıza fısıldayarak haykırır;

“Emanet deyip duruyorsun ama fiiliyatta emanet dediğin şeyi “hibe” yapmış ve üstelik bunu “ömürlük” hale getirmişsin. Bu nasıl emanet? Kimi kandırıyorsun be hey şaşkın?”

Peki, bizler kapital dinin tek ayeti olan “tüket” emrine tazim etmiş vaktin çocukları olarak bu haykırışa nasıl bir cevap veriyoruz dersiniz?

Daha büyük ekran bir televizyon, daha akıllı bir telefon, daha beton bir ev, daha çekişli bir otomobil, daha havalı mobilyalar, elde ettikçe cazibesini yitiren bir sürü başka şeyin karşılığında; daha az hayat, daha yoğun bir mesai, daha tehlikeli bir çevre, daha kirli bir hava, daha bereketsiz bir kazanç, daha huzursuz ve mutsuz bir hayat alıyoruz.

Çünkü bilginin gücünü eline geçiren muktedirler; hemen herkesi, özellikle de ekranlar marifetiyle “en iyisine layıksın” algısıyla; hayatın temel ihtiyaçlarından daha fazlasını istemeyi dayatarak bir tüketim çılgınlığına ittiler ve bu çılgınlıkla tüm hayallerin gerçek olacağı yeni bir dünya kurulacağına inandırdılar.

Kırk yaş ve üstü okuyucu ve takipçi kardeşlerim bilirler, çocukluğumuz ve gençliğimizin televizyon reklamlarının neredeyse tamamı temizlik ürünleri üzerine iken; bugünkü reklamlar elimizdeki ve gözümüzün önündeki ekranlar marifetiyle yeni konut projeleri, yaşam alanları, teknoloji harikası otomobiller, akıllı telefonlar, dostumuz olduğunu iddia eden bankalarla bize “yeni” bir hayat önerisi sunmak için çırpınıyor.

Bu çırpınışın ilk başlarda bir illüzyon olduğunu belki göremedik ama bugün anlıyoruz ki; emanet bilincine sahip, küçük şeylerle huzurlu ve mutlu olabilen insanlar iken, sonu gelmez yeniliklerle dolu bu fırsatlar(!) çağında, sahip olduğumuz ve olmaya çalıştığımız daha büyük şeylerle yokluk zamanlarının mutluluğunu neredeyse hiç yaşayamadık.

Bugün eskiye rağmen hemen her şeyimiz var belki ama huzurlu değiliz!

Neden?

Çünkü bize zihin ve yaşam konforu sunan tüm araçların “bir bedeli” var ve dünyanın hiç bilmediğimiz bir yerinde, birileri bu bedeli ya yürek teriyle ya gece gündüz mesaisi ile ya karın tokluğuna emeği ile ödüyor. Herkes aynı anda zengin olamayacağına ve başkalarının sırtına basarak zengin olanlar da zenginliklerinden vazgeçmeyeceğine göre, yoksulluk yükü birilerinin sırtına yükleniyor.

Belki de bu yüzden bugün; bir dilim ekmeği bölüşen bir ecdadın torunları ‘fırın kavgası’ veriyor ve evine ekmek götürmek için ömürlerini tüketen kalabalıklar, ihtiyaç diye yutturulan hovardaca bir tüketim kültürünün çarklarını döndüren dişlilere dönüşüyor.

Belki de bu yüzden birilerinin yüreğinde gülümseme bırakabilmek için yürek teri dökenlerin nesli tükeniyor!

Hayatımızın en mahrem köşelerine kadar bizi izleyen, sözlerimizi dinleyen, kişiliklerimizi didikleyen, ayıplarımızı arayan, bizi insani defolarımızla vurmaya, köleleştirmeye, mecburiyetlere sevk etmeye çalışan bir kâbusun içinde gibiyiz sanki.

Ancak zannımca varlığımızın nasıl acımasız bir işgalin tahakkümü altında olduğunu görebilmemiz için; gün boyu bizi nelerin meşgul ettiğine biraz daha yakından bakmamız yeter de artar bence.

Peki neden?

Bu sorunun cevabı kişiye, aldığı eğitime, sosyo ekonomik durumuna göre değişse de bana göre bunun ana sebebi ontolojik paydamız olan manevi dinamiklerimize ait ruh, heyecan, hareket ve devrim ruhunu kaybetmiş olmamız sanki.

Çünkü gazete okuyarak, televizyon izleyerek, sosyal medyada vakit öldürerek akıl fikir sahibi olunabileceği zannı içindeyiz. Bilginin diploma mühründen kurtulduğu doksanlı yılların başından beri de, bu zannımız gittikçe hayatımızın tümünü kaplamayı başardı.

Kabul edip görmek istemesek de vicdanı ve merhameti harekete geçirecek nefesi de; “ibadet” aşkı ile katılacağımız, canlı, iş ve değer üreten, kucaklayan, yaşadığımız çağa şekil veren o diri ruhu da arkamızda bıraktık. Bu yüzden de bugün çağın öznesi olma fırsatını yitirdik ve yazık ki yüklemi haline geldik.

Evet, çağın öznesi değiliz artık; sadece yüklemiz, hem de her birimiz.

Çünkü çağın benliklere diretilen ve yazık ki elimizdeki ekranlar marifetiyle artık hemen her ferdi etkisi altına alan mottosu belli;

“Zamanını, emeğini, yürek terini hatta ait olduğun köklerle beslendiğin ruhunu sat! Bu alışverişin karşılığında; büyük büyük evlerin, arabaların, sayısını senin bile unutacağın eşyaların olsun!”

Bu hırs nedeniyle, bugün eskiye oranla ulaştığımız maddi refah, bizim için bir mutluluk parametresi olarak görünüyor ama gelin görün ki içimizde bir yerlerde derin bir anlam açlığı ile yaşan(a)mayan bir hayatın eksikliği hep var.

Zira başımızdan aşağı sürekli imgeler yağan ve kronolojik zamanın biyolojik saatleri hızla çevirdiği bu paslı iklimde, baş döndürücü bir değişimin rüzgârları; bizi ruh köklerimize bağlayan ‘ne varsa’ önüne katıp götürüyor. Daha fazla güç, daha fazla iktidar, daha yüksek mevkiler, daha çok para ve mal, daha fazla alkış hırsı içinde bir başkasının acısına kanamayı bıraktığımız gün, biz “bizi” yitirdik.

Beslendiği kadim değerleri ve karanlığına ışık tutacak eşsiz tarihine rağmen dünyayı değiştirecek takati kendinde bulamayan; gücü elinde bulunduranların yaptığı salvoları korku içinde izleyip geri çekilmekten öte savunma öğren(e)meyen günümüz insanı, kendine biçtiği değerler ile hayatın dayattığı gerçekler arasındaki uçurum açıldıkça da, açılan boşluğa adım adım keder damıtıyor artık.

Evet, hemen hepimizin dilinde, yüreğinde ve doğal olarak sayfasında kalbimizin rengini sunduğumuz sonu gelmez bir şikâyet var ve tabi ki bu şikâyetlerin hemen arkasında da davranışlarımızdan çok uzakta sadece dilimizi süsleyen dualar, güzel muhabbetler, helalinden bol kazançlar, umulmayan yerden dökülen hayırlar, sevinçli haberler, ansızın gelen şifa, bir anda def olan bela, yıpratmayan sevgiler ve sadrı genişletecek ferah güzel günlerin temennisi var.

Yani aslında hem yazıyor hem yönetiyor hem oynuyor hem inanmış gibi yapıyor hem mış gibi yapmaya kızıyor, sonra gerçekten inanıyor ve böylece oynadığımız oyunları hayatımızın ta kendisi kılıp perdeyi kapatıyoruz.

Sanıyoruz ki biri bir gün aniden bir yerlerden gelecek, hayatımıza elindeki sihirli değnekle dokunacak ve kanayan tüm yaralarımız kabuk bağlayacak, üşüyen ruhlarımız huzura erecek!

Bu yüzden olsa gerek (başta kendi zavallı nefsim) hemen hepimiz, kendi hayatımızın senaristi olduğumuzdan ya bihaberiz ya da kendi yazdığımız bu senaryo hoşumuza gitmediği için mutluluk ve huzuru başka hikâyelerde arıyoruz!

Bunun için de dilimizde şikâyet, yüreklerimizde sessiz bir dua sızlanıyoruz;

“Her şey çok kötü, çabalarımız neden işe yaramıyor?” diye!

“Sadece şeytan taşlıyoruz çünkü. İyilik yapıp yücelmedikçe attığımız taşlar önümüzde bir duvara dönüşüyor.”

Peki, başarmak için ne yapabiliriz?

Yazdığımı anımsıyorum ama hem “hatırlatmak fayda verir” ilahi ikazı hem de “idrak tekrar ve ısrarda gizlidir” gerçeğinde yineleyelim;

Yaşadığımız çağa kalbimizin ve dahi inancımızın rengini sunmak istiyor ve vaktin çocuğu olarak çağın öznesi olma derdiyle kıvranıyorsak; tıpkı bir pergel gibi bir ayağımız 1500 yıl önceki kadim değerlerden yani suyun asıl kaynağından ruhunun susuzluğunu giderecek;  öbür ayağımız ise insan kalabilme çabası uğruna son nefesine kadar yürek teri dökecek. Bunun başka yolu yok!

Ancak, böylesi bir dinamizm; ne bizi 1500 yıl önceki değerlerde çakılı kalmamızı sağlayıp göğsünden hikmet emdiğimiz çağa yabancı bırakacak (Taliban örneğinde olduğu gibi) ne de bugün İslam İddiasında olmamıza rağmen yaşadığımız çağ bize şekil verecek.

Bu dengeyi kurabildiğimiz vakit ise bir ayağımızı sabit tuttuğumuz ve insanlığın insan kalma mücadelesinde kadim bir dinamizmi fısıldayan o değerler, yaşadığımız çağa insani değerleri aşılamamıza ön ayak olacak ve kuşandığımız değerler hal dili ile etrafımız karanlıksa bir güneş gibi ısıtacak, soğuksa aynı şekilde bu misyonu yüklenerek ısıtacaktır. Yazının başlığında söz ettiğim “emanetin” hakkı ancak böyle verilebilir.

Bunu şöyle de tanımlayabiliriz sanki;

“Kalben geçmişten beslenmek!”

Yani içindeki karanlıkları bu sayede aydınlıklara boğmak ve insan kalma mücadelesinde ilk insandan son insana var olması gereken değerleri soluklamak;

Zihnen ise kalbinden aldığın o besini yaşamına ve çağa yaymak!

Bu sayede de sana “eşref” olma ve Müslümanlık sıfatıyla verilen şerefi kazanmak uğruna darüs-selam olarak işaret edilen dünya cennetini üyesi olduğun ailenden başlamak üzere adım adım toplumda yaratabilmek!

Bizim takıldığımız, sınıfta kaldığımız yer; tam da burası bence!

Zira kalbimiz geçmişten beslenmiyor, çünkü ilk emir “oku” olmasına rağmen okumadığımız için bilmiyoruz. Öğrenmek gibi bir yürek ağrımız da yok. Zira göz ucuyla okuduklarımızın bilgisinden ziyade duygusu bizi tatmin ediyor.

Kalbi beslenme sağlıklı olmadığı için de dil söylese de kelime davranışla ruh kazanmıyor ve dolayısıyla zihin de değişmediği için çağa şekil vermek yerine çağın şeklini alıyoruz!

Farkındalık temennisiyle…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

X