👁 109
Eser Detayı
KADIN 2.cilt
“İslam, cinsiyetler arasında çatışmayı değil; adalet, merhamet, sevgi, uyum ve tamamlayıcılığı esas almıştır. Buna göre kadın ve erkek arasında mutlak üstünlük iddiası her iki tarafın yaratılış özellikleri ile bağdaşmamaktadır. Üstünlük cinsiyette değil, sahip olunan değerlerde aranmalıdır. İslam, bu konudaki adaletsizliği ortadan kaldırmak için gerekli düzenlemeleri yapmış
KADIN 2.cilt
HZ.HAVVA’DAN GÜNÜMÜZE KADIN 2.CİLT
411 SAYFA KARTON KAPAK 2.CİLT
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, yalnızca kadınla ilgili bazı tartışmalı başlıkların peş peşe ele alındığı bir inceleme kitabı değildir; o, kadının bedeni, iradesi, evlilikteki konumu, boşanma hakkı, miras payı, iffeti, tanıklığı, örtünmesi ve dinî hayat içindeki yeri etrafında yüzyıllardır biriktirilmiş hükümleri, kabulleri, korkuları ve yorum katmanlarını yeniden tartıya çıkaran derin bir muhasebe metnidir. Bu eser, kadın üzerine konuşurken aslında yalnızca bir cinsi değil; adaletin nasıl kurulduğunu, hukuk dilinin nasıl bozulduğunu, vahyin nasıl gölgelendiğini ve “din” diye dolaşıma sokulan birçok hükmün gerçekten ilahî ölçülere mi, yoksa tarih boyunca üretilmiş beşerî katmanlara mı dayandığını sorgulamaktadır. Tam da bu yüzden bu cilt, sıradan bir kadın kitabı değil; hukuk, ahlâk, irade, beden, mahremiyet, aile ve vahye sadakat üzerine kurulmuş büyük bir yüzleşme alanıdır.
Bu ikinci cildin en çarpıcı tarafı, meseleyi artık yalnızca yaratılış, tarih ve genel kadın algısı düzeyinde bırakmayıp doğrudan hayatın en yakıcı alanlarına indirmesidir. Çünkü burada kadın, teorik bir kavram olarak değil; boşanma anında, nikâh akdinde, çok eşlilik tartışmasında, zina iftirasında, kürtaj meselesinde, hayız ve abdest hükümlerinde, mescide girişte, miras paylaşımında, tanıklıkta ve örtünmede karşımıza çıkar. Böylece kitap, kadını yalnızca konuşulan bir başlık olmaktan çıkarır; onu, hayatın her kritik eşiğinde hukukî ve ahlâkî sonuçlar doğuran canlı bir özne olarak yeniden görünür kılar. Bu yönüyle eser, kadının toplumsal hayatta maruz kaldığı daraltmanın yalnızca kültürel bir problem değil, aynı zamanda dinî yorumun yanlış istikametlere kaydırılmasıyla büyümüş çok daha derin bir adalet meselesi olduğunu göstermektedir.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, özellikle boşanma bahsinde son derece kritik bir eşikte durmaktadır. Çünkü burada boşanma, yalnızca erkeğin tek taraflı yetkisi gibi görülen yaygın kanaatin ötesine taşınmakta; talâk, iftidâ, tefvîz-i talâk, iddet, şahitlik, kadının evden çıkarılmaması, hakkın ve sorumluluğun dengesi gibi başlıklar üzerinden daha geniş bir hukuk ve adalet çerçevesi kurulmaktadır. Eser, kadının boşanma karşısındaki konumunu edilgen bir bekleyişe mahkûm eden anlayışı tartışmaya açarken, evliliği de boşanmayı da yalnızca erkek tasarrufuna bırakan zihniyetin vahyin bütünlüğü içinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini hissettirmektedir. Bu nedenle bu kitap, boşanmayı sadece bir aile sonu değil; aynı zamanda hukukun kimin lehine nasıl konuştuğunu gösteren bir ayna olarak okumaktadır.
Eserin bir başka derin damarı, nikâhın denetlenmesi, çok eşlilik, Hz. Peygamber’in evlilikleri, cariye meselesi ve evlilik akdinin mahiyeti etrafında kurulmaktadır. Burada okur, yıllarca dinî kesinlik gibi aktarılan bazı hükümlerin nasıl yorum, tarih, bağlam ve güç ilişkileri içinde sertleştirilmiş olabileceğini görmeye başlar. Çok eşlilik, kitabın ele alışında ne romantize edilir ne de kuru bir savunma refleksiyle geçiştirilir; bilakis adalet şartı, pratik imkân, tarihî zorunluluk iddiaları ve vahyin ortaya koyduğu sınırlar içinde ciddi biçimde tartışılır. Aynı şekilde cariyelik bahsi de, sadece tarihî bilgi olarak değil, insan onuru ve hukuk dili açısından yeniden okunması gereken bir alan hâline gelir. Böylece eser, kadınla ilgili en hassas başlıklarda kolay cevaplar üretmek yerine, tam tersine okuru rahatsız eden ama gerekli olan bir düşünce disiplinine çağırır.
Bu cildin çok önemli bir başka alanı da zina kavramı etrafında yürüttüğü tartışmadır. Kitap burada iffeti, mahremiyeti ve cinselliği yalnızca yasaklar listesi üzerinden değil; iftira, korunma, toplumsal çürüme, erkek ve kadın için farklı şekillerde üretilen sapkınlıklar ve cezanın ne olduğuna dair tarihî saptırmalar üzerinden ele almaktadır. Özellikle recm, yani taşlayarak öldürme meselesini “büyük bir uydurma” olarak tartışmaya açması, bu eserin nasıl bir cesaret alanı içinde yazıldığını açık biçimde göstermektedir. Çünkü burada mesele yalnızca bir hükmün doğruluğu değil; din adına üretilmiş şiddet dilinin vahiy ile gerçekten bağdaşır olup olmadığıdır. Bu bakımdan kitap, zina başlığını sadece ahlâk meselesi olarak değil; iffet, ceza, iftira, hukuk ve vahyin sınırları arasındaki gerilimli alanı yeniden düşünmeye açan derin bir sorgulama zemini hâline getirir.
Eserde yer alan tevbe, doğum kontrolü ve kürtaj, hayız ve abdestsizlik, abdestsiz Kur’an okuma, abdestsiz mescide girme gibi başlıklar ise bu cildin yalnızca aile hukukuyla sınırlı kalmadığını, doğrudan kadının bedeni ve ibadet hayatı üzerinde kurulan din dilini de tartıştığını göstermektedir. Bu çok önemlidir; çünkü tarih boyunca kadın bedeni çoğu kez ya denetim nesnesi ya da şüphe alanı olarak ele alınmış, biyolojik farklılıklar da çoğu zaman manevi eksiklik gibi yorumlanmıştır. Oysa bu eser, tam burada devreye girerek mezheplerin görüşlerini, farklı yorumları ve sonuçları karşılaştırmalı biçimde ele almakta; kadının ibadet alanındaki varlığını kısıtlayan her anlayışın gerçekten ilahî olup olmadığını yeniden sorgulamaktadır. Bu yönüyle kitap, sadece kadının toplumsal rolünü değil, onun Allah ile ilişkisini belirleyen yorum dilini de yeniden tartmaktadır.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, en sert eşiklerinden birine ise kadın ve miras, kadınları dövme meselesi, tanıklık ve örtünme bahsinde ulaşır. Çünkü bu dört başlık, çağdaş tartışmalarda da geleneksel söylemde de kadına dair en çok yaralayıcı biçimde kullanılan alanlardır. Eser, miras meselesinde yarım pay tartışmasını, borç ve vasiyet hakkını, kadınla erkeğin paylarının hangi bağlamda nasıl anlaşıldığını ele alırken; “kadınları dövme” başlığında ise darabe kelimesinin ne anlama geldiğine dair yerleşik zorlayıcı yorumları doğrudan sorgulamaktadır. Aynı şekilde kadın tanıklığının sürekli aşağı bir kategori gibi sunulmasına, bir kadın şahidin iki erkek şahide eşit olduğu genellemesine ve örtünmenin tarih boyunca sadece kadın bedenini kuşatan tek taraflı bir ahlâk rejimine dönüştürülmesine de eleştirel biçimde yaklaşmaktadır. Böylece eser, kadının onurunu doğrudan ilgilendiren bu alanlarda vahiy ile gelenek arasındaki mesafeyi daha görünür kılmakta ve okura şu ağır soruyu sordurmaktadır:
Kadını sınırlayan şey gerçekten din midir, yoksa dine sığınarak konuşan tarihsel erkek dilinin kendisi midir?
Bu cildin belki de en önemli katkısı, eşitlik ile adalet arasındaki farkı tartışırken meseleyi sığ bir slogan alanına hapsetmemesidir. Eser, kadın ile erkeğin aynı olmadığını, fakat aynı olmamanın bir üstünlük hiyerarşisi doğurmadığını; farklılığın tahakküm değil tamamlayıcılık alanı olması gerektiğini vurgular. Burada savunulan şey kör bir aynılık değil, hakların ve sorumlulukların fıtrat, yetkinlik, hukuk ve insan onuru çerçevesinde adilce düzenlenmesidir. Ancak eser bu yaklaşımı ataerkil meşrulaştırma alanına dönüştürmez; tam tersine, “farklılık” söylemi üzerinden üretilen bütün zulüm dillerine karşı da uyarı üretir. Bu sebeple kitap, kadını erkeğin kopyası yapmayan ama aynı zamanda onu erkeğin gölgesine de mahkûm etmeyen daha dengeli ve daha zor bir adalet alanı açmaya çalışır. Böylece mesele, slogan düzeyinden çıkar ve gerçek bir hukuk–ahlâk meselesi hâline gelir.
Bu eser, yalnızca kadın lehine bazı hükümleri sıralayan bir “savunma metni” değildir; onun asıl gücü, dinin nasıl yorumlandığına dair büyük bir hesaplaşma başlatmasındadır. Çünkü kadın hakkında yanlış konuşulan her yerde aslında hukuk da yanlış kurulmakta, aile de yaralanmakta, ibadet dili de sertleşmekte ve medeniyet tasavvuru da yozlaşmaktadır. Kadının cinsel obje hâline gelişi, iradesizleştirilmesi, evlilik akdinde geri plana itilmesi, boşanma karşısında kırılganlaştırılması, mirasta ve tanıklıkta eksik bir özne gibi okunması, örtünmenin tek taraflı namus rejimine dönüştürülmesi ve “kadınları dövme” gibi yaralayıcı yorumların din kisvesiyle dolaşıma sokulması, bu yüzden yalnızca kadın sorunu değildir; bunların her biri aynı zamanda din dilinin bozulma biçimleridir. Eser tam da bu nedenle kadını konuşurken aslında vahye sadakati, mezhep doktrinlerini, yabancı hukuk etkilerini ve beşerî yorumun sınırlarını da tartışmaktadır.
Sonuç olarak Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, boşanmadan çok eşliliğe, zinadan tevbe kavramına, kürtajdan hayız ve ibadet meselelerine, mirastan tanıklığa, kadınları dövme tartışmasından örtünmeye kadar uzanan son derece geniş ve hassas bir alanda, kadına dair din diye sunulan hükümlerin hangi ölçüde vahye dayandığını, hangi ölçüde tarihsel yorum katmanlarıyla sertleştirildiğini sorgulayan derin, cesur ve çok yönlü bir eserdir. Bu kitap, kadını savunmaktan daha büyük bir şey yapmaktadır: Kadın üzerinden adaleti, hukuku, vahiy merkezli düşünmeyi ve dine sadakatin ahlâkî ciddiyetini yeniden tartışmaya açmaktadır. Ve belki de tam bu yüzden, son sayfa kapandığında okurun elinde yalnızca kadın üzerine yazılmış bir inceleme değil; aynı zamanda şu ağır hakikat kalır: Kadının iradesini, onurunu ve hukukunu zedeleyen her yorum, yalnızca onu değil, din adına konuşan bütün dili de yaralar.
Önsözden
Son yıllarda küçülen ve değişen dünyada, bir yandan İslam’ın daha görünür hâle gelmesi, öte yandan İslamofobinin sistemli biçimde beslenmesi, Müslüman toplumların normlarını küresel ölçekte tartışma konusu hâline getirmiştir. Bu normlar arasında en fazla dikkat çeken alanlardan biri de kadının toplumdaki yeri, hakları ve sorumluluklarıdır. Ne var ki mesele çoğu kez savunmacı, ideolojik yahut duygusal söylemler içinde ele alınmakta; böylece asıl problem, yani kadının haklarının neden ayetlerle güvence altına alınmış olmasına rağmen pratik hayatta kolayca gasbedilebildiği sorusu geri plana düşmektedir. İşte bu eser, tam da bu ihmali gidermek ve kadın konusunda din diye sunulan birçok değeri yeniden tartmak için yola çıkmaktadır.
Bu kitap, insanın ve kadının yaratılışından başlayarak Kur’an ayetleri ışığında kadının hukukî durumunu, evlilik hükümlerini, boşanma hakkını, aile içindeki yerini ve kadınla ilgili çok tartışmalı meseleleri yeniden değerlendirmek için kaleme alındı. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu normlar, kadını edilgen, iradesiz ve ikinci planda kalan bir varlık gibi değil; hak sahibi, özgür irade sahibi ve evlilikte taraf olan bir insan olarak görmektedir. Bu eser, tam da bu hakikati berraklaştırmak, mezhepler hukukuna ve yabancı kültürel etkilerle sertleşmiş yorumlara yapışmış tortuları ayıklamak ve kadına dair bozulan adalet terazisini yeniden vahyin ışığında tartmak için yazıldı.
Bazı kitaplar kadın hakkında konuşur; Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt ise, kadının bedeni, iradesi ve hukukî varlığı üzerinden bozulan yorum dilinin aslında adaleti, aileyi ve din anlayışını da nasıl yaraladığını göstermek için yazıldı.
411 SAYFA KARTON KAPAK 2.CİLT
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, yalnızca kadınla ilgili bazı tartışmalı başlıkların peş peşe ele alındığı bir inceleme kitabı değildir; o, kadının bedeni, iradesi, evlilikteki konumu, boşanma hakkı, miras payı, iffeti, tanıklığı, örtünmesi ve dinî hayat içindeki yeri etrafında yüzyıllardır biriktirilmiş hükümleri, kabulleri, korkuları ve yorum katmanlarını yeniden tartıya çıkaran derin bir muhasebe metnidir. Bu eser, kadın üzerine konuşurken aslında yalnızca bir cinsi değil; adaletin nasıl kurulduğunu, hukuk dilinin nasıl bozulduğunu, vahyin nasıl gölgelendiğini ve “din” diye dolaşıma sokulan birçok hükmün gerçekten ilahî ölçülere mi, yoksa tarih boyunca üretilmiş beşerî katmanlara mı dayandığını sorgulamaktadır. Tam da bu yüzden bu cilt, sıradan bir kadın kitabı değil; hukuk, ahlâk, irade, beden, mahremiyet, aile ve vahye sadakat üzerine kurulmuş büyük bir yüzleşme alanıdır.
Bu ikinci cildin en çarpıcı tarafı, meseleyi artık yalnızca yaratılış, tarih ve genel kadın algısı düzeyinde bırakmayıp doğrudan hayatın en yakıcı alanlarına indirmesidir. Çünkü burada kadın, teorik bir kavram olarak değil; boşanma anında, nikâh akdinde, çok eşlilik tartışmasında, zina iftirasında, kürtaj meselesinde, hayız ve abdest hükümlerinde, mescide girişte, miras paylaşımında, tanıklıkta ve örtünmede karşımıza çıkar. Böylece kitap, kadını yalnızca konuşulan bir başlık olmaktan çıkarır; onu, hayatın her kritik eşiğinde hukukî ve ahlâkî sonuçlar doğuran canlı bir özne olarak yeniden görünür kılar. Bu yönüyle eser, kadının toplumsal hayatta maruz kaldığı daraltmanın yalnızca kültürel bir problem değil, aynı zamanda dinî yorumun yanlış istikametlere kaydırılmasıyla büyümüş çok daha derin bir adalet meselesi olduğunu göstermektedir.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, özellikle boşanma bahsinde son derece kritik bir eşikte durmaktadır. Çünkü burada boşanma, yalnızca erkeğin tek taraflı yetkisi gibi görülen yaygın kanaatin ötesine taşınmakta; talâk, iftidâ, tefvîz-i talâk, iddet, şahitlik, kadının evden çıkarılmaması, hakkın ve sorumluluğun dengesi gibi başlıklar üzerinden daha geniş bir hukuk ve adalet çerçevesi kurulmaktadır. Eser, kadının boşanma karşısındaki konumunu edilgen bir bekleyişe mahkûm eden anlayışı tartışmaya açarken, evliliği de boşanmayı da yalnızca erkek tasarrufuna bırakan zihniyetin vahyin bütünlüğü içinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini hissettirmektedir. Bu nedenle bu kitap, boşanmayı sadece bir aile sonu değil; aynı zamanda hukukun kimin lehine nasıl konuştuğunu gösteren bir ayna olarak okumaktadır.
Eserin bir başka derin damarı, nikâhın denetlenmesi, çok eşlilik, Hz. Peygamber’in evlilikleri, cariye meselesi ve evlilik akdinin mahiyeti etrafında kurulmaktadır. Burada okur, yıllarca dinî kesinlik gibi aktarılan bazı hükümlerin nasıl yorum, tarih, bağlam ve güç ilişkileri içinde sertleştirilmiş olabileceğini görmeye başlar. Çok eşlilik, kitabın ele alışında ne romantize edilir ne de kuru bir savunma refleksiyle geçiştirilir; bilakis adalet şartı, pratik imkân, tarihî zorunluluk iddiaları ve vahyin ortaya koyduğu sınırlar içinde ciddi biçimde tartışılır. Aynı şekilde cariyelik bahsi de, sadece tarihî bilgi olarak değil, insan onuru ve hukuk dili açısından yeniden okunması gereken bir alan hâline gelir. Böylece eser, kadınla ilgili en hassas başlıklarda kolay cevaplar üretmek yerine, tam tersine okuru rahatsız eden ama gerekli olan bir düşünce disiplinine çağırır.
Bu cildin çok önemli bir başka alanı da zina kavramı etrafında yürüttüğü tartışmadır. Kitap burada iffeti, mahremiyeti ve cinselliği yalnızca yasaklar listesi üzerinden değil; iftira, korunma, toplumsal çürüme, erkek ve kadın için farklı şekillerde üretilen sapkınlıklar ve cezanın ne olduğuna dair tarihî saptırmalar üzerinden ele almaktadır. Özellikle recm, yani taşlayarak öldürme meselesini “büyük bir uydurma” olarak tartışmaya açması, bu eserin nasıl bir cesaret alanı içinde yazıldığını açık biçimde göstermektedir. Çünkü burada mesele yalnızca bir hükmün doğruluğu değil; din adına üretilmiş şiddet dilinin vahiy ile gerçekten bağdaşır olup olmadığıdır. Bu bakımdan kitap, zina başlığını sadece ahlâk meselesi olarak değil; iffet, ceza, iftira, hukuk ve vahyin sınırları arasındaki gerilimli alanı yeniden düşünmeye açan derin bir sorgulama zemini hâline getirir.
Eserde yer alan tevbe, doğum kontrolü ve kürtaj, hayız ve abdestsizlik, abdestsiz Kur’an okuma, abdestsiz mescide girme gibi başlıklar ise bu cildin yalnızca aile hukukuyla sınırlı kalmadığını, doğrudan kadının bedeni ve ibadet hayatı üzerinde kurulan din dilini de tartıştığını göstermektedir. Bu çok önemlidir; çünkü tarih boyunca kadın bedeni çoğu kez ya denetim nesnesi ya da şüphe alanı olarak ele alınmış, biyolojik farklılıklar da çoğu zaman manevi eksiklik gibi yorumlanmıştır. Oysa bu eser, tam burada devreye girerek mezheplerin görüşlerini, farklı yorumları ve sonuçları karşılaştırmalı biçimde ele almakta; kadının ibadet alanındaki varlığını kısıtlayan her anlayışın gerçekten ilahî olup olmadığını yeniden sorgulamaktadır. Bu yönüyle kitap, sadece kadının toplumsal rolünü değil, onun Allah ile ilişkisini belirleyen yorum dilini de yeniden tartmaktadır.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, en sert eşiklerinden birine ise kadın ve miras, kadınları dövme meselesi, tanıklık ve örtünme bahsinde ulaşır. Çünkü bu dört başlık, çağdaş tartışmalarda da geleneksel söylemde de kadına dair en çok yaralayıcı biçimde kullanılan alanlardır. Eser, miras meselesinde yarım pay tartışmasını, borç ve vasiyet hakkını, kadınla erkeğin paylarının hangi bağlamda nasıl anlaşıldığını ele alırken; “kadınları dövme” başlığında ise darabe kelimesinin ne anlama geldiğine dair yerleşik zorlayıcı yorumları doğrudan sorgulamaktadır. Aynı şekilde kadın tanıklığının sürekli aşağı bir kategori gibi sunulmasına, bir kadın şahidin iki erkek şahide eşit olduğu genellemesine ve örtünmenin tarih boyunca sadece kadın bedenini kuşatan tek taraflı bir ahlâk rejimine dönüştürülmesine de eleştirel biçimde yaklaşmaktadır. Böylece eser, kadının onurunu doğrudan ilgilendiren bu alanlarda vahiy ile gelenek arasındaki mesafeyi daha görünür kılmakta ve okura şu ağır soruyu sordurmaktadır:
Kadını sınırlayan şey gerçekten din midir, yoksa dine sığınarak konuşan tarihsel erkek dilinin kendisi midir?
Bu cildin belki de en önemli katkısı, eşitlik ile adalet arasındaki farkı tartışırken meseleyi sığ bir slogan alanına hapsetmemesidir. Eser, kadın ile erkeğin aynı olmadığını, fakat aynı olmamanın bir üstünlük hiyerarşisi doğurmadığını; farklılığın tahakküm değil tamamlayıcılık alanı olması gerektiğini vurgular. Burada savunulan şey kör bir aynılık değil, hakların ve sorumlulukların fıtrat, yetkinlik, hukuk ve insan onuru çerçevesinde adilce düzenlenmesidir. Ancak eser bu yaklaşımı ataerkil meşrulaştırma alanına dönüştürmez; tam tersine, “farklılık” söylemi üzerinden üretilen bütün zulüm dillerine karşı da uyarı üretir. Bu sebeple kitap, kadını erkeğin kopyası yapmayan ama aynı zamanda onu erkeğin gölgesine de mahkûm etmeyen daha dengeli ve daha zor bir adalet alanı açmaya çalışır. Böylece mesele, slogan düzeyinden çıkar ve gerçek bir hukuk–ahlâk meselesi hâline gelir.
Bu eser, yalnızca kadın lehine bazı hükümleri sıralayan bir “savunma metni” değildir; onun asıl gücü, dinin nasıl yorumlandığına dair büyük bir hesaplaşma başlatmasındadır. Çünkü kadın hakkında yanlış konuşulan her yerde aslında hukuk da yanlış kurulmakta, aile de yaralanmakta, ibadet dili de sertleşmekte ve medeniyet tasavvuru da yozlaşmaktadır. Kadının cinsel obje hâline gelişi, iradesizleştirilmesi, evlilik akdinde geri plana itilmesi, boşanma karşısında kırılganlaştırılması, mirasta ve tanıklıkta eksik bir özne gibi okunması, örtünmenin tek taraflı namus rejimine dönüştürülmesi ve “kadınları dövme” gibi yaralayıcı yorumların din kisvesiyle dolaşıma sokulması, bu yüzden yalnızca kadın sorunu değildir; bunların her biri aynı zamanda din dilinin bozulma biçimleridir. Eser tam da bu nedenle kadını konuşurken aslında vahye sadakati, mezhep doktrinlerini, yabancı hukuk etkilerini ve beşerî yorumun sınırlarını da tartışmaktadır.
Sonuç olarak Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt, boşanmadan çok eşliliğe, zinadan tevbe kavramına, kürtajdan hayız ve ibadet meselelerine, mirastan tanıklığa, kadınları dövme tartışmasından örtünmeye kadar uzanan son derece geniş ve hassas bir alanda, kadına dair din diye sunulan hükümlerin hangi ölçüde vahye dayandığını, hangi ölçüde tarihsel yorum katmanlarıyla sertleştirildiğini sorgulayan derin, cesur ve çok yönlü bir eserdir. Bu kitap, kadını savunmaktan daha büyük bir şey yapmaktadır: Kadın üzerinden adaleti, hukuku, vahiy merkezli düşünmeyi ve dine sadakatin ahlâkî ciddiyetini yeniden tartışmaya açmaktadır. Ve belki de tam bu yüzden, son sayfa kapandığında okurun elinde yalnızca kadın üzerine yazılmış bir inceleme değil; aynı zamanda şu ağır hakikat kalır: Kadının iradesini, onurunu ve hukukunu zedeleyen her yorum, yalnızca onu değil, din adına konuşan bütün dili de yaralar.
Önsözden
Son yıllarda küçülen ve değişen dünyada, bir yandan İslam’ın daha görünür hâle gelmesi, öte yandan İslamofobinin sistemli biçimde beslenmesi, Müslüman toplumların normlarını küresel ölçekte tartışma konusu hâline getirmiştir. Bu normlar arasında en fazla dikkat çeken alanlardan biri de kadının toplumdaki yeri, hakları ve sorumluluklarıdır. Ne var ki mesele çoğu kez savunmacı, ideolojik yahut duygusal söylemler içinde ele alınmakta; böylece asıl problem, yani kadının haklarının neden ayetlerle güvence altına alınmış olmasına rağmen pratik hayatta kolayca gasbedilebildiği sorusu geri plana düşmektedir. İşte bu eser, tam da bu ihmali gidermek ve kadın konusunda din diye sunulan birçok değeri yeniden tartmak için yola çıkmaktadır.
Bu kitap, insanın ve kadının yaratılışından başlayarak Kur’an ayetleri ışığında kadının hukukî durumunu, evlilik hükümlerini, boşanma hakkını, aile içindeki yerini ve kadınla ilgili çok tartışmalı meseleleri yeniden değerlendirmek için kaleme alındı. Çünkü Kur’an’ın ortaya koyduğu normlar, kadını edilgen, iradesiz ve ikinci planda kalan bir varlık gibi değil; hak sahibi, özgür irade sahibi ve evlilikte taraf olan bir insan olarak görmektedir. Bu eser, tam da bu hakikati berraklaştırmak, mezhepler hukukuna ve yabancı kültürel etkilerle sertleşmiş yorumlara yapışmış tortuları ayıklamak ve kadına dair bozulan adalet terazisini yeniden vahyin ışığında tartmak için yazıldı.
Bazı kitaplar kadın hakkında konuşur; Hz. Havva’dan Günümüze Kadın – 2. Cilt ise, kadının bedeni, iradesi ve hukukî varlığı üzerinden bozulan yorum dilinin aslında adaleti, aileyi ve din anlayışını da nasıl yaraladığını göstermek için yazıldı.