👁 102
Eser Detayı
İnsan İnsana emanettir
Ceberrut değil güleryüzlü, ötekileştirmeden birleştiren ve kucaklayan, servet ve zenginliği değil emek ve çabayı önceleyen, egemenlerin dudaklarına değil ezilenlerin gözlerine bakılarak adaletin tesis edildiği, baskıcı değil özgürlükçü, cehennem korkusu üzerine değil cennet müjdesi üzerine bina edilen, inandıklarını akıl süzgecinden geçiren, adını ibadet koyduğu ritüellerle değil ahlaki ilkeleriyle tanınan ve tanıtılan, dini bir yaşam biçimi olarak görüp vicdanlara emanet eden, adalet ve barışı herşeyin üstünde tutan manevi dünyamızı yeniden diriltmek zorundayız.
İnsan İnsana emanettir
İNSAN İNSANA EMANETTİR
478 SAYFA, KARTON KAPAK, TEK CİLT
İnsan İnsana Emanettir, yalnızca düşünce yazılarından oluşan bir kitap değildir; o, insanın bu dünyadaki varlığını, sahip olduğunu sandığı her şeyi, kurduğu her ilişkiyi, taşıdığı her imkânı ve temas ettiği her hayatı yeniden sorgulamaya çağıran derin bir vicdan ve sorumluluk metnidir. Bu eser, çağın hızına, hırsına, gösterisine, güç tutkusuna, zihinsel savrulmalarına ve merhameti aşındıran bütün kirli akıntılarına rağmen, insanın ancak başka bir insana karşı taşıdığı emaneti fark ettiği ölçüde gerçekten insan kalabileceğini hatırlatan sahici bir iç muhasebe çağrısı olarak belirir. Bu yüzden İnsan İnsana Emanettir, okuruna yalnızca fikir sunan bir kitap değil; onu kendi kalbinin, kendi vicdanının, kendi davranışlarının ve kendi ihmallerinin karşısına çıkaran ağır ama arındırıcı bir yüzleşme metnidir.
Kitabın daha önsözünde belirginleşen ana damar, bilmenin ağır, sorumluluğun ise daha da ağır bir yük olduğu gerçeğidir. Çünkü burada insan, yaşadığı çağa karşı borçlu olduğunu hisseden, gördüğünü görmezden gelmeyi ahlâksızlık sayan, fark ettiğinin yükünü omzunda taşıyan ve bu yükü kelimelere dönüştürmeden rahat edemeyen bir vicdan çizgisi içinde ele alınmaktadır. Yazar, kalemi yalnızca yazmak için değil; pas tutmuş ruhları silkelemek, aklı ve vicdanı yeniden buluşturmak, hakikati yeniden davranışın merkezine çağırmak ve insanın insana karşı sorumluluğunu görünür kılmak için kullanmaktadır. Bu yönüyle eser, okuru edilgen bir okuyucu gibi değil, hesabı olan, yükü olan, seçimi olan bir muhatap gibi görmektedir.
Kitabın merkezindeki “insanın insana emanet edildiği” hakikati, eserin yalnızca adı değil, aynı zamanda bütün fikrî ve ahlâkî omurgasıdır. Burada emanet, dar anlamda bir güven ilişkisi değil; insanın canından malına, sözünden davranışına, ailesinden komşusuna, sahip olduğunu sandığı imkânlardan bir başkasının hayatına dokunan bütün ilişki biçimlerine kadar uzanan büyük bir sorumluluk bilinci olarak ele alınmaktadır. Bu bakımdan kitap, insanı kendi mülkünün sahibi zanneden modern kibre karşı, hiçbir şeyin mutlak anlamda bize ait olmadığını, her nimetin bir imtihan olduğunu ve her temasın bizi ahlâkî bir hesaba çağırdığını güçlü bir berraklıkla hatırlatmaktadır. Böylece İnsan İnsana Emanettir, hayatı yalnızca yaşanacak bir süreç olarak değil, emaneti hakkıyla taşıma sınavı olarak okuyan derinlikli bir metne dönüşmektedir.
Eserde en çok hissedilen taraflardan biri de, insanın bugünkü kırılmasını yalnızca dışarıdaki kötülüklerle açıklamamasıdır. Çünkü burada asıl mesele, güçlülerin zulmü kadar, güç karşısında eğilenlerin meyli; kötülük kadar, kötülüğe karşı devreye girmeyen aklın ve susan vicdanın çürümesidir. Kitap, bu yüzden yalnızca zalimi teşhir etmekle yetinmez; mazluma bakarken bile kendisini güçlü olandan yana hizalayan, adalet dilinde konuşup güç diliyle hareket eden, hakikati sevdiğini söyleyip menfaatine dokunduğu yerde susan kalabalıkların ahlâkî çöküşünü de cesaretle görünür kılar. Böylece eser, okurunu yalnızca başkalarını eleştirmeye değil, kendi iç eğilimlerini, kendi tarafgirliklerini, kendi körlüklerini ve kendi çifte standartlarını da sorgulamaya mecbur bırakır.
Kitabın bölüm başlıkları bile onun nasıl bir düşünce alanı açtığını açıkça göstermektedir. Önce İnsan, Dava kendini doğurma davası, Sen düzelirsen dünya düzelecek, Ülkesiz zihinler, Zihinsel kölelik, Merhamet acımak değil, acıtmamaktır, Merhamet vicdanın kalbe okuduğu ezandır, Hangi akıl?, Liyakat mi sadakat mi?, Yaşamayı üstlenebilmek, Kalbimiz başka söylüyor aklımız başka ve Kendine borçlu kalmak gibi başlıklar, bu eserin kuru bir fikir toplamı olmadığını; insanı, toplumu, inancı, merhameti, adaleti, zihinsel işgali, ahlâkî yozlaşmayı ve kişisel sorumluluğu aynı potada düşündüğünü açık biçimde göstermektedir. Bu yüzden İnsan İnsana Emanettir, okundukça yalnızca bilgi veren değil, mazeretleri azaltan, insanı kendisine karşı mahcup eden ve onu kendi payını görmeye zorlayan bir kitaptır.
Eserin en güçlü taraflarından biri, merhameti zayıf bir duygusallık olarak değil, insan olmanın en temel şartlarından biri olarak ele almasıdır. Burada merhamet, acımak değil acıtmamaktır; başkasının yarasını seyretmek değil, o yaranın üzerine kendi vicdanını koyabilmektir; kendisini merkeze koyarak hayatı tüketmek değil, bir başkasının hayatını da kendi kader dairenin içinde görebilmektir. Tam da bu nedenle kitap, bugünün insanına şu ağır soruyu yöneltmektedir: Sahip olduğun imkânlarla kimi taşıdın, kimin yükünü hafiflettin, kimin yarasına merhem oldun ve hangi nimeti kendini yüceltmek yerine bir başkasının hayatına dokunmak için kullandın? Bu soru, eserin sadece ahlâkî değil, aynı zamanda varoluşsal merkezini de belirlemektedir.
İnsan İnsana Emanettir, aynı zamanda kapitalist çağın insana dayattığı tüketim, sahiplik, hız, gösteri ve benlik sarhoşluğunu da sert biçimde sorgulayan bir kitaptır. Çünkü burada insanın asıl yoksulluğunun para eksikliği değil; iç sesine yabancılaşması, vicdanının sesini bastırması, hakikati haykıran kalbini hevâ ve hevesine imam etmesi olduğu gösterilmektedir. Bu nedenle eser, dışarıdaki gürültünün insanı içindeki sese sağırlaştırdığı, tüketimin sorumluluk ihmaline dönüştüğü, sahiplendiğini sandığı şeylerin insanı kendi hakikatinden kopardığı bir çağda, yeniden durup düşünmeyi, yeniden neye sahip değil neye emanetçi olduğunu fark etmeyi ve hayatı yeniden emanet bilinciyle okumayı teklif etmektedir.
Kitabın manevi derinliği de son derece belirgindir; ancak bu derinlik, hayatı terk eden bir dindarlık yahut süslü sözlere sığınan bir maneviyat üzerinden değil, doğrudan doğruya davranış, adalet, paylaşma, sorumluluk, sevgi, merhamet ve ahlâk üzerinden kurulmaktadır. Burada inanç, insanı hayattan kaçıran değil; onu hayatın tam ortasında daha dikkatli, daha adil, daha merhametli, daha sahici ve daha hesap verebilir bir varlığa dönüştürmesi gereken bir iç disiplin olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle İnsan İnsana Emanettir, okura yalnızca inanmanın ne olduğunu değil, inandığını söylediği şeyi hayatın içinde hangi tavırla, hangi ölçüyle ve hangi samimiyetle taşıması gerektiğini de düşündüren güçlü bir metin hâline gelmektedir.
Sonuç olarak İnsan İnsana Emanettir, insanın bu dünyadaki yerini, sahip olduğunu sandığı her şeyi, kurduğu her ilişkiyi ve taşıdığı her imkânı yeniden düşünmesi için kaleme alınmış güçlü, derin ve sarsıcı bir eserdir. Bu kitap, okurunu rahatlatmak için değil; onu kendi kalbinin mahkemesine çıkarıp orada kendi merhameti, kendi adaleti, kendi vicdanı ve kendi emaneti ile yüzleştirmek için yazılmıştır. Ve belki de tam bu yüzden, okur kitabı kapattığında elinde yalnızca birkaç güçlü cümle kalmaz; onun göğsünde ağır bir sorumluluk duygusu, zihninde uzun bir muhasebe ve kalbinde şu unutulmaz hakikat kalır: İnsan, yalnızca kendisinden değil, kendisine değen ve kendisine emanet edilen bütün insanlardan da sorumludur.
Önsözden
Zalimlerin küçücük çıkarlar uğruna nice hayatı, nice vicdanı, nice umudu parçaladığını gördüğümüz bu ağır çağda, bilmenin insana ne kadar büyük bir mesuliyet yüklediğini ve farkında olarak yaşamanın ne kadar zor bir sabır istediğini daha derinden anlıyoruz. Çünkü insanlık tarihine yön verenler, kalabalıklar, güçlüler ve zenginler değil; cesur, vicdanlı, dürüst, sorgulayan ve itiraz etmekten korkmayan bir avuç insandır. Ne var ki bizim zamanımıza, mücadeleden elini eteğini çekip kendini kurtarma telaşına düşmüş, sorumluluklarını unutmuş, kötülük karşısında devreye girmesi gereken aklını ve vicdanını örten, görüntüyle oyalanıp özü ihmal eden yorgun kalabalıkların baskın olduğu paslı bir zaman dilimi düştü.
İşte İnsan İnsana Emanettir, tam da bu ağır çağın içinde, yaşadığımız zamana olan borcumuzu ödeyebilmek, aklı ve vicdanı yeniden buluşturabilmek, ne düşüneceğinden çok nasıl düşüneceğini önemseyen, ezberden çok keşfe, tüketmekten çok üretmeye, benden çok bize, slogandan çok sahici sorumluluğa yaslanan bir diriliş dili kurabilmek için kaleme alındı. Bu eser, nefretin yerini merhametin, kinin yerini kardeşliğin, hırsın yerini huzurun, malumatın yerini marifetin, sözün yerini davranışın, benliğin yerini birlikteliğin alması gerektiğini hatırlatırken, insanı yeniden kendi vicdan toprağına dönmeye, oradan da bütün yaratılmışlara karşı daha sahici bir emanet bilinci geliştirmeye çağırmaktadır.
Bazı kitaplar insana yalnızca düşünce verir; İnsan İnsana Emanettir ise, insanın kendisine değil yalnızca, kendisine değen her hayata karşı da sorumlu olduğunu hatırlatarak vicdanı yeniden omuzlara yüklemek için yazıldı.
478 SAYFA, KARTON KAPAK, TEK CİLT
İnsan İnsana Emanettir, yalnızca düşünce yazılarından oluşan bir kitap değildir; o, insanın bu dünyadaki varlığını, sahip olduğunu sandığı her şeyi, kurduğu her ilişkiyi, taşıdığı her imkânı ve temas ettiği her hayatı yeniden sorgulamaya çağıran derin bir vicdan ve sorumluluk metnidir. Bu eser, çağın hızına, hırsına, gösterisine, güç tutkusuna, zihinsel savrulmalarına ve merhameti aşındıran bütün kirli akıntılarına rağmen, insanın ancak başka bir insana karşı taşıdığı emaneti fark ettiği ölçüde gerçekten insan kalabileceğini hatırlatan sahici bir iç muhasebe çağrısı olarak belirir. Bu yüzden İnsan İnsana Emanettir, okuruna yalnızca fikir sunan bir kitap değil; onu kendi kalbinin, kendi vicdanının, kendi davranışlarının ve kendi ihmallerinin karşısına çıkaran ağır ama arındırıcı bir yüzleşme metnidir.
Kitabın daha önsözünde belirginleşen ana damar, bilmenin ağır, sorumluluğun ise daha da ağır bir yük olduğu gerçeğidir. Çünkü burada insan, yaşadığı çağa karşı borçlu olduğunu hisseden, gördüğünü görmezden gelmeyi ahlâksızlık sayan, fark ettiğinin yükünü omzunda taşıyan ve bu yükü kelimelere dönüştürmeden rahat edemeyen bir vicdan çizgisi içinde ele alınmaktadır. Yazar, kalemi yalnızca yazmak için değil; pas tutmuş ruhları silkelemek, aklı ve vicdanı yeniden buluşturmak, hakikati yeniden davranışın merkezine çağırmak ve insanın insana karşı sorumluluğunu görünür kılmak için kullanmaktadır. Bu yönüyle eser, okuru edilgen bir okuyucu gibi değil, hesabı olan, yükü olan, seçimi olan bir muhatap gibi görmektedir.
Kitabın merkezindeki “insanın insana emanet edildiği” hakikati, eserin yalnızca adı değil, aynı zamanda bütün fikrî ve ahlâkî omurgasıdır. Burada emanet, dar anlamda bir güven ilişkisi değil; insanın canından malına, sözünden davranışına, ailesinden komşusuna, sahip olduğunu sandığı imkânlardan bir başkasının hayatına dokunan bütün ilişki biçimlerine kadar uzanan büyük bir sorumluluk bilinci olarak ele alınmaktadır. Bu bakımdan kitap, insanı kendi mülkünün sahibi zanneden modern kibre karşı, hiçbir şeyin mutlak anlamda bize ait olmadığını, her nimetin bir imtihan olduğunu ve her temasın bizi ahlâkî bir hesaba çağırdığını güçlü bir berraklıkla hatırlatmaktadır. Böylece İnsan İnsana Emanettir, hayatı yalnızca yaşanacak bir süreç olarak değil, emaneti hakkıyla taşıma sınavı olarak okuyan derinlikli bir metne dönüşmektedir.
Eserde en çok hissedilen taraflardan biri de, insanın bugünkü kırılmasını yalnızca dışarıdaki kötülüklerle açıklamamasıdır. Çünkü burada asıl mesele, güçlülerin zulmü kadar, güç karşısında eğilenlerin meyli; kötülük kadar, kötülüğe karşı devreye girmeyen aklın ve susan vicdanın çürümesidir. Kitap, bu yüzden yalnızca zalimi teşhir etmekle yetinmez; mazluma bakarken bile kendisini güçlü olandan yana hizalayan, adalet dilinde konuşup güç diliyle hareket eden, hakikati sevdiğini söyleyip menfaatine dokunduğu yerde susan kalabalıkların ahlâkî çöküşünü de cesaretle görünür kılar. Böylece eser, okurunu yalnızca başkalarını eleştirmeye değil, kendi iç eğilimlerini, kendi tarafgirliklerini, kendi körlüklerini ve kendi çifte standartlarını da sorgulamaya mecbur bırakır.
Kitabın bölüm başlıkları bile onun nasıl bir düşünce alanı açtığını açıkça göstermektedir. Önce İnsan, Dava kendini doğurma davası, Sen düzelirsen dünya düzelecek, Ülkesiz zihinler, Zihinsel kölelik, Merhamet acımak değil, acıtmamaktır, Merhamet vicdanın kalbe okuduğu ezandır, Hangi akıl?, Liyakat mi sadakat mi?, Yaşamayı üstlenebilmek, Kalbimiz başka söylüyor aklımız başka ve Kendine borçlu kalmak gibi başlıklar, bu eserin kuru bir fikir toplamı olmadığını; insanı, toplumu, inancı, merhameti, adaleti, zihinsel işgali, ahlâkî yozlaşmayı ve kişisel sorumluluğu aynı potada düşündüğünü açık biçimde göstermektedir. Bu yüzden İnsan İnsana Emanettir, okundukça yalnızca bilgi veren değil, mazeretleri azaltan, insanı kendisine karşı mahcup eden ve onu kendi payını görmeye zorlayan bir kitaptır.
Eserin en güçlü taraflarından biri, merhameti zayıf bir duygusallık olarak değil, insan olmanın en temel şartlarından biri olarak ele almasıdır. Burada merhamet, acımak değil acıtmamaktır; başkasının yarasını seyretmek değil, o yaranın üzerine kendi vicdanını koyabilmektir; kendisini merkeze koyarak hayatı tüketmek değil, bir başkasının hayatını da kendi kader dairenin içinde görebilmektir. Tam da bu nedenle kitap, bugünün insanına şu ağır soruyu yöneltmektedir: Sahip olduğun imkânlarla kimi taşıdın, kimin yükünü hafiflettin, kimin yarasına merhem oldun ve hangi nimeti kendini yüceltmek yerine bir başkasının hayatına dokunmak için kullandın? Bu soru, eserin sadece ahlâkî değil, aynı zamanda varoluşsal merkezini de belirlemektedir.
İnsan İnsana Emanettir, aynı zamanda kapitalist çağın insana dayattığı tüketim, sahiplik, hız, gösteri ve benlik sarhoşluğunu da sert biçimde sorgulayan bir kitaptır. Çünkü burada insanın asıl yoksulluğunun para eksikliği değil; iç sesine yabancılaşması, vicdanının sesini bastırması, hakikati haykıran kalbini hevâ ve hevesine imam etmesi olduğu gösterilmektedir. Bu nedenle eser, dışarıdaki gürültünün insanı içindeki sese sağırlaştırdığı, tüketimin sorumluluk ihmaline dönüştüğü, sahiplendiğini sandığı şeylerin insanı kendi hakikatinden kopardığı bir çağda, yeniden durup düşünmeyi, yeniden neye sahip değil neye emanetçi olduğunu fark etmeyi ve hayatı yeniden emanet bilinciyle okumayı teklif etmektedir.
Kitabın manevi derinliği de son derece belirgindir; ancak bu derinlik, hayatı terk eden bir dindarlık yahut süslü sözlere sığınan bir maneviyat üzerinden değil, doğrudan doğruya davranış, adalet, paylaşma, sorumluluk, sevgi, merhamet ve ahlâk üzerinden kurulmaktadır. Burada inanç, insanı hayattan kaçıran değil; onu hayatın tam ortasında daha dikkatli, daha adil, daha merhametli, daha sahici ve daha hesap verebilir bir varlığa dönüştürmesi gereken bir iç disiplin olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle İnsan İnsana Emanettir, okura yalnızca inanmanın ne olduğunu değil, inandığını söylediği şeyi hayatın içinde hangi tavırla, hangi ölçüyle ve hangi samimiyetle taşıması gerektiğini de düşündüren güçlü bir metin hâline gelmektedir.
Sonuç olarak İnsan İnsana Emanettir, insanın bu dünyadaki yerini, sahip olduğunu sandığı her şeyi, kurduğu her ilişkiyi ve taşıdığı her imkânı yeniden düşünmesi için kaleme alınmış güçlü, derin ve sarsıcı bir eserdir. Bu kitap, okurunu rahatlatmak için değil; onu kendi kalbinin mahkemesine çıkarıp orada kendi merhameti, kendi adaleti, kendi vicdanı ve kendi emaneti ile yüzleştirmek için yazılmıştır. Ve belki de tam bu yüzden, okur kitabı kapattığında elinde yalnızca birkaç güçlü cümle kalmaz; onun göğsünde ağır bir sorumluluk duygusu, zihninde uzun bir muhasebe ve kalbinde şu unutulmaz hakikat kalır: İnsan, yalnızca kendisinden değil, kendisine değen ve kendisine emanet edilen bütün insanlardan da sorumludur.
Önsözden
Zalimlerin küçücük çıkarlar uğruna nice hayatı, nice vicdanı, nice umudu parçaladığını gördüğümüz bu ağır çağda, bilmenin insana ne kadar büyük bir mesuliyet yüklediğini ve farkında olarak yaşamanın ne kadar zor bir sabır istediğini daha derinden anlıyoruz. Çünkü insanlık tarihine yön verenler, kalabalıklar, güçlüler ve zenginler değil; cesur, vicdanlı, dürüst, sorgulayan ve itiraz etmekten korkmayan bir avuç insandır. Ne var ki bizim zamanımıza, mücadeleden elini eteğini çekip kendini kurtarma telaşına düşmüş, sorumluluklarını unutmuş, kötülük karşısında devreye girmesi gereken aklını ve vicdanını örten, görüntüyle oyalanıp özü ihmal eden yorgun kalabalıkların baskın olduğu paslı bir zaman dilimi düştü.
İşte İnsan İnsana Emanettir, tam da bu ağır çağın içinde, yaşadığımız zamana olan borcumuzu ödeyebilmek, aklı ve vicdanı yeniden buluşturabilmek, ne düşüneceğinden çok nasıl düşüneceğini önemseyen, ezberden çok keşfe, tüketmekten çok üretmeye, benden çok bize, slogandan çok sahici sorumluluğa yaslanan bir diriliş dili kurabilmek için kaleme alındı. Bu eser, nefretin yerini merhametin, kinin yerini kardeşliğin, hırsın yerini huzurun, malumatın yerini marifetin, sözün yerini davranışın, benliğin yerini birlikteliğin alması gerektiğini hatırlatırken, insanı yeniden kendi vicdan toprağına dönmeye, oradan da bütün yaratılmışlara karşı daha sahici bir emanet bilinci geliştirmeye çağırmaktadır.
Bazı kitaplar insana yalnızca düşünce verir; İnsan İnsana Emanettir ise, insanın kendisine değil yalnızca, kendisine değen her hayata karşı da sorumlu olduğunu hatırlatarak vicdanı yeniden omuzlara yüklemek için yazıldı.