Ankebut, insanın dışarıda gördüğü bozulmalardan önce, kendi içinde ördüğü görünmez ağları, güvenli zannettiği sahte sığınakları, hakikat diye taşıdığı yarım doğruları, merhamet diye yücelttiği seçici duyguları, adalet diye savunduğu hınçları ve emanet diye koruması gerekirken menfaat hesabına dönüştürdüğü ilişkileri ağır, sakin ve vicdanî bir dille yoklayan uzun soluklu bir yüzleşme metnidir.
Bazı kitaplar, okurun eline yalnızca okunmak için değil, insanın kendi içine doğru uzun zamandır ertelediği bir dönüşü başlatmak için düşer; çünkü insan, çoğu zaman hayatın akışı içinde kendisini taşıdığını sandığı yapıların gerçekten ne kadar sağlam olduğunu, aile diye yaslandığı bağların ne kadar hakikat taşıdığını, para diye büyüttüğü güven duygusunun ne kadar kalıcı olduğunu, çevre diye sığındığı kalabalığın ne kadar vefalı kaldığını, bilgi diye övündüğü birikimin onu ne kadar hikmete yaklaştırdığını ve kendi iç hikâyesinin ne kadar dürüst kurulduğunu ancak sarsıldığı, yalnız kaldığı, kaybettiği, incindiği veya bütün dış dayanakları birer birer çözülmeye başladığı zaman fark eder. Ankebut, tam da bu fark edişin kitabıdır; insanın dışarıda gördüğü bozulmalardan önce, kendi içinde ördüğü görünmez ağları, güvenli zannettiği sahte sığınakları, hakikat diye taşıdığı yarım doğruları, merhamet diye yücelttiği seçici duyguları, adalet diye savunduğu hınçları ve emanet diye koruması gerekirken menfaat hesabına dönüştürdüğü ilişkileri ağır, sakin ve vicdanî bir dille yoklayan uzun soluklu bir yüzleşme metnidir.
Bu eser, Ankebût Sûresi’nin açtığı sembol, kıssa, imtihan, söz, yalan, rızık, aile, namaz, dünya hayatı ve ahiret yurdu etrafındaki büyük anlam ufkunu, bugünün insanının hayatına, modern çağın dijital ağlarına, aile ve toplum ilişkilerindeki kapalı hesaplara, kurumların soğuk diline, rızık korkusuyla eğilen insan onuruna, görünürlük arzusuyla incelen sahiciliğe, sosyal medya kalabalıkları içinde çoğalan yalnızlığa ve insanın kendi kalbinde sakladığı kapalı odalara doğru genişleten edebî, fikrî ve vicdanî bir okuma olarak kurulmuştur. Bu nedenle kitap, okura yalnızca bir sûre adı etrafında düşünce sunmakla yetinmez; sûrenin insanın varoluşuna, çağına, ilişkilerine, kavramlarına, korkularına, güven arayışına ve son hesap bilincine ne söylediğini anlamak için ağırbaşlı bir iç yürüyüş teklif eder.
Ankebut, klasik anlamda bir tefsir iddiasıyla kaleme alınmış bir eser değildir; çünkü tefsir, kendine mahsus ilmi disiplini, rivayet ve dirayet ölçüsü, usul terbiyesi ve ilâhî kelamın önünde kalemi mahcup tutan ağır bir emanet bilinci gerektirir. Bu eser ise o büyük alanın yerine konuşma iddiasına girmeden, Ankebût Sûresi’nin açtığı sembol ve temsil dünyasından hareketle bugünün insanını, bugünün toplumunu, bugünün dindarlığını, bugünün ekonomik ölçüsüzlüğünü, bugünün dijital öfkesini, bugünün dil yorgunluğunu, bugünün güç ilişkilerini ve bugünün hakikat kaybını anlamaya çalışan bir vicdan okuması olarak ilerler.
Bu yönüyle Ankebut, okura hazır hükümler dağıtan, insanı dışarıdan mahkûm eden, yüksek perdeden konuşarak okurun üzerinde ağırlık kuran veya yalnızca geçmiş kavimlerin akıbeti üzerinden bugüne ibret cümleleri taşıyan bir kitap değildir. Eserin gerçek derdi, insanın hangi ağlara tutunduğunu, hangi bağı ev zannettiğini, hangi evi sığınak sandığını, hangi sığınağın onu hakikatten uzaklaştırdığını ve hangi uzaklığın sonunda onu kendi varlığının gurbetine düşürdüğünü anlamaya çalışmaktır. Çünkü insan, çoğu zaman en büyük yıkımı açık düşmanlarından değil, güvenli zannettiği kendi iç düzenlerinden, güzel isimler verdiği zaaflarından ve kendisini koruduğunu sandığı kırılgan dayanaklardan yaşar.
Bu kitabın ana meselesi, insanın güvenli sandığı yerlerin gerçekten onu taşıyıp taşımadığını sormaktır. İnsan bazen parasına, makamına, ailesine, çevresine, bilgisini taşıdığı unvanlara, ekranlardaki görünürlüğüne, takipçi sayısına, sosyal medya kalabalıklarına, kariyer basamaklarına, kurum kimliğine, mağduriyet hikâyesine, haklılık duygusuna veya kendi acısına güvenli bir ev gibi sığınır. Fakat hakikate, merhamete, adalete ve emanet bilincine yaslanmayan her sığınak, dışarıdan güçlü görünse bile içeriden kırılgan bir örümcek evine dönüşebilir.
Bu nedenle Ankebut, okura yalnızca “dışarıdaki bozulmuş düzenleri gör” demez; daha ağır bir yerden konuşarak insana, “kendi içinde hangi düzenleri kurdun, hangi korkularını tedbir diye taşıdın, hangi menfaatlerine maslahat adını verdin, hangi suskunluklarını sabır diye yücelttin, hangi hınçlarını adalet cümleleriyle örttün, hangi kibrini şahsiyet zannettin ve hangi acını başkasının acısını küçültme yetkisine dönüştürdün?” sorularını yöneltir. Bu sorular okuru mahkûm etmek için değil, kendi kalbinin kapalı odalarını dürüstçe görebilmesi için sorulur; çünkü insan, kendi içinde ördüğü ağları görmeden, dışarıdaki hiçbir ağı sahici biçimde çözemez.
Bu soru, kitabın tamamında farklı biçimlerde okurun karşısına çıkar. İnsan, inandığını söylediği değerlerle yaşadığı hayat arasında ne kadar sadıktır? Söz, yalnızca ağızdan çıkan bir ses midir, yoksa bir kalbin gecesine, bir evin sessizliğine, bir insanın hafızasına düşen ağır bir emanet midir? Merhamet gerçekten merhamet midir, yoksa bazen hınç adalet elbisesi giyerek insanın kalbini daha sert hâle mi getirmektedir? Rızık korkusu, insanın yalnız cebini değil, sözünü, onurunu, hakkaniyetini ve hakikat karşısındaki duruşunu da sınamakta mıdır? Modern insan ekranlarla dünyaya bağlanırken kendi kalbinden uzaklaşmakta, bildirimlerin gürültüsüyle içindeki en sessiz çağrıları bastırmakta ve sürekli meşgul olarak ölüm, emanet, özür, telafi, kul hakkı ve asıl hayat sorularından kaçmakta mıdır?
Bu soru, aynı zamanda aileyi, kurumu, çevreyi ve toplumu da yoklar. Bir aile, insanın ilk yurdu olarak rahmetli bir kök olabilir; fakat sevgi itaate, vefa suskunluğa, gelenek hakikatin önüne, aile itibarı insan onurunun üstüne ve mahremiyet haksızlığı saklayan bir perdeye dönüştüğünde, insanın ilk yurdu bile ince bir ankebut ağına dönüşebilir. Bir kurum, düzen, hizmet ve sorumluluk alanı olabilir; fakat insanı dosyaya, performans tablosuna, süreç yönetimine, teknik rapora ve soğuk kararlara indirdiğinde, dışarıdan profesyonel görünen o yapı içeriden insanı öğüten bir kapalı ağa dönüşebilir. Bir çevre, insana dayanışma sunabilir; fakat hakikate değil sadakate, adalete değil tarafgirliğe, insanlığa değil menfaate bağlı kaldığında, insanı koruyan bir halka değil, onu içine alan bir ağ hâline gelebilir.
Bu kitapta örümcek evi, yalnızca zayıf bir yapının sembolü değildir; insanın Allah’a, hakikate, merhamete, adalete ve emanete yaslanmadan kurduğu bütün güven düzenlerinin adıdır. Bu ev bazen insanın cebindeki telefon, bazen banka hesabındaki rakamlar, bazen güvenlikli sitelerin yüksek duvarları, bazen kariyer basamaklarının verdiği geçici yükseliş hissi, bazen sosyal medyada görünür olmanın sunduğu sahte varlık duygusu, bazen aile ve çevre desteğinin oluşturduğu eleştirilemezlik alanı, bazen de dinî kelimelerle örtülmüş bir üstünlük iddiasıdır.
Modern insan, çoğu zaman özgür olduğunu zannettiği ağların içinde yaşamaktadır. Telefon ekranı ona dünyaya bağlı olduğu hissini verir; fakat aynı ekran insanı kendi içinden uzaklaştırabilir. Banka hesabındaki rakamlar ona geçici bir emniyet duygusu verir; fakat o rakamlar ölüm, yalnızlık, vicdan azabı, kırılmış bir kalbin duası veya insanın kendi iç çöküşü karşısında gerçek bir sığınak kuramaz. Güvenlikli sitelerin bariyerleri yabancıyı eve yaklaştırmayabilir; fakat hırs, kıskançlık, yalnızlık, anlam kaybı ve iç boşluk gibi hırsızların evin en mahrem odalarına girmesine engel olamaz. Kariyer insanı kurumların üst katlarına çıkarabilir; fakat kalp merhametle yükselmemişse, o yükseliş yalnızca daha geniş manzaralı bir yalnızlığa dönüşebilir.
Bu nedenle Ankebut, insanın sığındığı şeyleri bütünüyle kötüleyen bir kitap değildir; para, aile, bilgi, makam, teknoloji, kurum, gelenek ve çevre kendi yerinde nimet, imkân ve sorumluluk olabilir. Eserin asıl itirazı, insanın bu imkânları hakikatin önüne koymasına, onları nihai güven kaynağı hâline getirmesine ve onlar uğruna adaleti, merhameti, emaneti ve son hesap bilincini ertelemesine yöneliktir. Çünkü mesele, aracın varlığı değil, insanın o araçla kurduğu iç bağdır.
Kitabın en güçlü kavramsal merkezlerinden biri halk ve ankebut ayrımıdır. Bu ayrım, yalnızca sosyolojik bir karşılaştırma değil; insan ilişkilerini, aile düzenini, kurum ahlâkını, ticaret biçimlerini, din dilini, dijital davranışları, eğitim anlayışını, yardım faaliyetlerini ve insanın kendi iç dünyasındaki gizli odaları okumaya imkân veren büyük bir ahlâk anahtarıdır.
Halk, bu eserde yalnızca kalabalık anlamına gelmez. Halk; insanın insana emanet olduğu, kapının ve sofranın açık kaldığı, zayıfın korunduğu, ayıbın örtüldüğü, makamın hizmete dönüştüğü, sözün ahde yaklaştığı, bilginin tahakküm değil yol açma vesilesi olduğu, servetin üstünlük değil paylaşma sorumluluğu taşıdığı, insan değerinin servet, unvan, soy, sınıf, çevre veya görünürlükle ölçülmediği açık bir vicdan meydanıdır. Halk, insanın insan olduğu için değer gördüğü, güçsüz olduğu için ezilmediği, kırılgan olduğu için kenara itilmediği ve sesi az çıktığı için unutulmadığı ahlâk zeminidir.
Ankebut ise kapalı menfaat düzenidir. Orada insan insana emanet değil, basamaktır. İlişki muhabbetle değil, fayda hesabıyla kurulur. Sadakat hakikate değil, ağa yönelir. Makam hizmete değil, imtiyaza dönüşür. Bilgi hikmete değil, üstünlük gösterisine bağlanır. Söz emanete değil, manipülasyona çevrilir. Ayıp örtülmez, zamanı gelince kullanılmak üzere saklanır. İnsan sevilmez, işe yaradığı kadar tutulur. Merhamet, grubun çıkarını tehdit etmediği sürece makbul sayılır. Adalet, yalnızca kendi çevresine değdiğinde hatırlanır.
Bu cümle, kitabın yalnızca bir bölümünü değil, bütün ruhunu taşır. Çünkü eser boyunca insanın dış dünyasında olduğu kadar kendi kalbinde de bir halk meydanı ve bir ankebut ağı bulunduğu gösterilir. İç halk meydanı, insanın kendi niyetine dürüstçe bakabildiği, korkusuna korku, menfaatine menfaat, hıncına hınç, kibrine kibir, yalanına yalan diyebildiği açık vicdan alanıdır. İç ankebut ise insanın kendi nefsini sürekli beraat ettiren, zaaflarına güzel isimler bulan, haklılık hikâyesiyle kendisini koruyan ve kendi karanlığını asil gerekçelerle süsleyen kapalı iç düzenidir.
Ankebut, sözü yalnızca konuşma veya yazma eylemi olarak görmez; söz, insanın ahlâkını taşıyan ağır bir emanettir. Çünkü insan bazen açıkça yalan söylemez; fakat hakikatin kendisine düşen kısmını eksik bırakır. Bazen doğruyu söyler; fakat yanlış bir niyetle söylediği için doğru bile bir kalbi yaralar. Bazen bağlamı saklar, kendi payını küçültür, başkasının hatasını büyütür, susması gereken yerde konuşur, konuşması gereken yerde susar ve bütün bunları “ben yalan söylemedim” rahatlığıyla kendi içinde aklayabilir.
Bu kitapta yalan, yalnızca yanlış bilgi vermek değildir; insanın hakikati kendi lehine eğdiği, gerçeğin yönünü değiştirdiği, olayın içinden kendi sorumluluğunu çekip çıkardığı, başkasının payını büyütüp kendi payını küçülttüğü bütün ince alanlar yalanın mimarisine dâhil edilir. Böyle bir okuma, özellikle sosyal medya çağında daha da önem kazanır; çünkü bugün söz hızlanmış, hüküm keskinleşmiş, mahremiyet zayıflamış ve insanlar çoğu zaman bir cümlenin nereye düştüğünü, bir yorumun hangi evin sessizliğine karıştığını, bir ithamın hangi kalpte nasıl bir ağırlık bıraktığını düşünmeden konuşmaya alışmıştır.
Kitap, okura sözün yalnızca doğru olup olmadığını değil, hangi niyetle, hangi bağlamda, hangi merhametle, hangi adalet duygusuyla ve hangi sorumluluk bilinciyle kurulduğunu da sordurur. Çünkü bazen insan hakikati savunduğunu zannederken kendi öfkesinin hazzına hizmet edebilir; bazen açık sözlülük adına nezaketi öldürebilir; bazen adalet adına merhameti yok edebilir; bazen de doğru bir cümleyi kendi benliğinin gösterisine dönüştürebilir. Bu nedenle eserde söz, insanın kendi nefsini terbiye edeceği bir emanet olarak ele alınır.
Bu eserin önemli damarlarından biri de merhamet ile hınç arasındaki ince çizgidir. Merhamet, burada zayıf bir duygulanma, acıklı bir görüntü karşısında gözlerin dolması veya insanın kendisini iyi hissetmesine yarayan kısa süreli bir iç sızı olarak değil; sabır, emek, sınır, adalet, mahremiyet, incelik ve bedel isteyen kurucu bir ahlâk olarak ele alınır.
Hınç ise çoğu zaman kendisini açık bir kötülük gibi göstermez; bazen adalet elbisesi giyer, bazen haklılık cümleleriyle konuşur, bazen mağduriyet hikâyesinin içine saklanır, bazen de insanın kendi acısından başkasının acısını küçültme hakkı çıkarmasına sebep olur. Bu kitap, okura acının insanı otomatik olarak olgunlaştırmadığını gösterir. Bazı insanlar acıdan merhamet çıkarır, bazıları hınç; bazıları vakar çıkarır, bazıları kabuk; bazıları başkasının yarasını daha iyi anlamayı öğrenir, bazıları kendi yarasını bütün dünyanın merkezine koyarak başkasının acısını göremez hâle gelir.
Bu yüzden Ankebut, acıyı kutsallaştırmaz; acının içinden ne çıktığına bakar. İnsan kırılmış olabilir, haksızlığa uğramış olabilir, uzun süre anlaşılmamış ve yalnız bırakılmış olabilir; fakat bütün bunlar onu her ilişkide haklı, her tartışmada dokunulmaz, her eleştiride masum ve her davranışında mazur yapmaz. Kitap, insanın acısını inkâr etmeden, o acının hangi yöne dönüştüğünü sorgular.
Kitapta rızık meselesi, yalnızca geçim derdi olarak değil, insanın güven duygusunu nereye bağladığını açığa çıkaran derin bir imtihan olarak okunur. İnsan, ekmek parası, borç, kira, fatura, çocuklarının geleceği, ailesinin ihtiyacı veya yarının belirsizliği karşısında elbette kaygılanır; fakat bu kaygı insanın sözünü eğmeye, hakkı geciktirmeye, emeği ucuzlatmaya, haksızlığa susmaya, yalanı “piyasa şartı” diye makulleştirmeye veya geçim korkusu adına onurundan taviz vermeye başladığında, rızık meselesi yalnız cebin değil kalbin de imtihanı hâline gelir.
Bu noktada eser, çalışmayı, tedbiri, gayreti ve hayatın maddi sorumluluklarını reddetmez; fakat insanın geçim kaygısı üzerinden kendi içindeki sahte güven evlerini nasıl büyüttüğünü sorgular. Para, hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp insanın kalbindeki en büyük güven kaynağı hâline geldiğinde; banka hesabındaki rakamlar, insanın merhametinden, paylaşma ahlâkından, kul hakkı hassasiyetinden ve emanet bilincinden daha belirleyici olmaya başladığında; insan, rızık ararken yalnızca kazancının miktarını değil, o kazancın içinden yükselen hak, emek ve mahcubiyet sorularını da duymalıdır.
Ankebut, modern çağın dijital ağlarını yalnızca teknolojik bir gelişme olarak değil, insanın kendi içinden kaçmasını kolaylaştıran yeni bir varoluş zemini olarak da okur. Bugün insanlar ekranlarda birbirine her zamankinden daha yakın görünmekte, fakat kalpler birbirinden daha uzak düşebilmektedir. Haberleşme hızlanmakta, fakat anlaşmak zorlaşmaktadır. Bilgiye ulaşmak kolaylaşmakta, fakat hikmete yaklaşmak güçleşmektedir. İnsan, dünyanın bütün seslerine ulaşırken kendi kalbinin derin sessizliğine ulaşmakta zorlanmaktadır.
Bu kitapta ekran, doğrudan düşmanlaştırılmaz; fakat insanın ekranla kurduğu ilişki, kendi içine dönmekten kaçışın, görünme arzusunun, kıyas yorgunluğunun, öfke tüketiminin, dikkat dağınıklığının ve sürekli meşgul kalarak asıl soruları ertelemenin bir alanı olarak değerlendirilir. Algoritmaların insana neyi seveceğini, neye öfkeleneceğini, kimi alkışlayacağını, kimi dışlayacağını, hangi acıya duyarlı kalacağını ve hangi gündemi ne kadar taşıyacağını belli belirsiz öğrettiği bir zamanda, insan hâlâ bütün kanaatlerinin bütünüyle kendisine ait olduğunu düşünebilir. Oysa modern ağların en sinsi tarafı, insana esaretini özgürlük hissiyle yaşatabilmesidir.
Kitapta kıssalar, geçmişte yaşanmış olaylar olarak değil, bugünün insanını, şehrini, pazarını, kurumunu, ekranını ve kalbini okumaya yarayan diri aynalar olarak ele alınır. Hz. Nuh’un uzun sabrı, hakikatin her zaman hızlı sonuç vermeyeceğini ve insanın bazen görünürde karşılık bulmayan bir sadakati uzun yıllar taşıması gerektiğini hatırlatır. Hz. İbrahim’in putlarla yüzleşmesi, taş ve heykellerden önce insanın kendi korkularını, aile gölgelerini, gelenek baskılarını, konfor putlarını ve haklılık duygusunu kırması gerektiğini düşündürür.
Hz. Lût kıssası, mahremiyetin, utanma duygusunun, ölçünün ve toplumsal normların nasıl aşınabileceğini gösterir. Medyen, pazarın ölçüsü bozulduğunda yalnız ticaretin değil vicdanın da bozulduğunu anlatır. Âd ve Semûd, şehir kuran fakat kalbini kuramayan insanı, imar ederken iç dünyasını çölleştiren medeniyetleri ve taş üzerinde maharet gösterirken ruhu ihmal eden ilerleme anlayışını görünür kılar. Firavun, Karun ve Haman ise tahakküm, biriktirme ve kötülüğü sistemleştiren aklın çağlar üstü yüzlerini bugünün kurumlarına, güç ilişkilerine, ekonomik hırslarına ve teknik gerekçelerle susturulan vicdanlarına doğru taşır.
Bu nedenle kitapta kıssa, okura yalnızca “onlar ne yaptı?” sorusunu sordurmaz; daha ağır ve daha mahcup bir soruya çağırır: Ben bu kıssanın neresindeyim?
Ankebut, aile ve gelenek konusuna da kolay bir romantizmle yaklaşmaz. Aile, insanın ilk yurdu, ilk sofrası, ilk dili, ilk güven alanı ve ilk aidiyet iklimi olabilir; fakat aynı aile, hakikatin, vicdanın, adaletin ve insanın Allah karşısındaki kişisel sorumluluğunun önüne geçen görünmez ağlar da örebilir. Anne-babaya iyilik, insanın vicdanını ailesine teslim etmesi değildir. Vefa, haksızlığı örtmek değildir. Saygı, suskunluğa mahkûm olmak değildir. Mahremiyet, aile içindeki bir insanın hakkını görünmez kılmak değildir. Gelenek, hakikatin üstüne çıkarılacak bir put değildir.
Bu eser, aileyi hedef almaz; aile içindeki sevginin hakikatle, vefanın adaletle, mahremiyetin kul hakkıyla, geleneğin emanet bilinciyle sınanması gerektiğini hatırlatır. Çünkü bir ev, dışarıdan sıcak ve koruyucu görünebilir; fakat o evde birinin hakkı sürekli erteleniyor, birinin sesi sürekli bastırılıyor, birinin emeği görünmez kılınıyor, birinin acısı aile itibarı uğruna suskunluğa mahkûm ediliyor ve birinin kalbi “aman dışarıya duyulmasın” diye yıllarca kendi içinde kapatılıyorsa, o ev artık rahmetli bir yurt olmaktan uzaklaşıp içeriden ince bir ankebut ağına dönüşmeye başlamış demektir.
Kitabın en sarsıcı bölümlerinden biri, insanın dışarıdaki ağlardan önce kendi içindeki ağı görmeye çağrıldığı yerdir. Çünkü dışarıdaki bozulmayı teşhis etmek, insanın kendi içindeki küçük karanlıkları görmesinden daha kolaydır. İnsan başkasının kibrini, hırsını, yalanını, tahakkümünü, merhametsizliğini ve menfaat ilişkisini rahatça görebilir; fakat kendi korkusuna tedbir, menfaatine maslahat, hıncına adalet, kibrine şahsiyet, suskunluğuna hikmet, hırsına gayret ve intikam arzusuna hak mücadelesi adını verdiğinde, kendi içindeki ağı fark etmekte zorlanabilir.
İç ankebut, insanın kendi nefsini sürekli beraat ettiren iç mahkemesidir. Orada insan, kendi hikâyesini genellikle iyi niyetli, fedakâr, anlaşılmamış, emek vermiş, haksızlığa uğramış ve şartlar karşısında elinden geleni yapmış biri olarak anlatır. Bu anlatının içinde elbette gerçek payları bulunabilir; fakat insanın kendi hakkında anlattığı hikâye her zaman hakikatin tamamı değildir. Bu kitap, insanı kendi hikâyesinin eksik bıraktığı taraflara, kendi savunma cümlelerinin arkasına, kendi haklılık duygusunun gölgesine ve Allah’ın bildiği kalple insanların gördüğü yüz arasındaki mesafeye bakmaya çağırır.
Ankebut, Önsöz ve Giriş’in ardından yedi ana kısımda ilerleyen, dağınık bir düşünce toplamı değil, sahte güvenlerden emanet bilincine doğru kurulan bütünlüklü bir iç yolculuktur.
Birinci kısımda iman, imtihan ve insanın kendi içine dönüşü ele alınır; burada insanın yalnızca acıyla değil, nimetle, güçle, görünürlükle, çevreyle, makamla ve kendi haklılık hikâyesiyle de sınandığı gösterilir.
İkinci kısımda söz, yalan, kavram ve görünmeyen niyet çözülür; burada kelimenin insan hayatındaki ahlâkî ağırlığı, yalanın yalnızca açık yanlış bilgi olmadığı, hakikatin eksik anlatımla da yaralanabileceği ve kavramların bozulduğunda hayatın da bozulacağı anlatılır.
Üçüncü kısımda örümcek evleri, kapalı ağlar ve halkın açık meydanı üzerinde durulur; burada insanı koruyan yurt ile insanı içine alan ağ arasındaki fark, aileden kuruma, çevreden ticarete, dinden dijital hayata kadar geniş bir alanda okunur.
Dördüncü kısımda kıssalar bugünün insanı, şehri, pazarı, kurumu ve sistemi için birer ayna olarak ele alınır; geçmiş yalnızca geçmişte kalmış bir ibret alanı değil, bugünün insanında, kurumlarında, pazarlarında, ailelerinde ve ekranlarında yaşamaya devam eden bir hakikat aynası olarak değerlendirilir.
Beşinci kısımda insanın kendi nefsinde ördüğü iç ankebut ağları incelenir; insanın kendisini kandırma biçimleri, haklılık hikâyeleri, acısını putlaştırması, mağduriyetin karanlık kullanımı, kibir, hırs ve iç cihad bu kısımda derinleşir.
Altıncı kısımda söz, merhamet, namaz, rızık ve dünya üzerinden ihya kapıları açılır; kitap yalnızca teşhisle yetinmez, insanın hayatını yeniden kurabileceği kapıları da gösterir.
Yedinci kısımda ise insan emanet yurduna, iç hicrete ve asıl hayat bilincine çağrılır; böylece eser, örümcek evlerinin zayıflığını gösterdikten sonra okuru boşlukta bırakmaz, onu hakikat, merhamet, adalet, emanet ve son hesap bilinciyle kurulacak daha sağlam bir hayata yöneltir.
Bu kitap, yalnızca dinî metinlere ilgi duyan okurlar için değil; modern çağın yorgunluğunu, ekranların çoğalttığı yalnızlığı, para ve makamın insanda kurduğu sahte güveni, aile ve toplum ilişkilerindeki kapalı hesapları, sözün yaralayıcı gücünü, merhametin hınçla karıştığı yerleri, insanın kendi kendisini kandırma biçimlerini ve dünya hayatının ciddi görünen meşguliyetlerle bile insanı nasıl oyalayabildiğini anlamak isteyen herkes için yazılmıştır.
Bu eserde, dinî kavramları kuru bir vaaz diliyle değil, hayatın içinden ve vicdanın derinliğinden okumak isteyenler kendi arayışlarına karşılık bulacaktır. Modern hayatın hızından ve görünürlük baskısından yorulanlar, kendi kalbindeki kapalı odalara bakmak isteyenler, aile, çevre, kurum, güç, para ve insan ilişkileri üzerine derin düşünmek isteyenler, söz, hakikat, merhamet, adalet, rızık, emanet ve ahiret bilinci etrafında iç muhasebe yapmak isteyenler, çağın dijital ağları içinde kendi iç sığınağını kaybettiğini hissedenler bu kitapta yalnızca bir düşünce değil, kendilerine yönelen ağır ama merhametli bir çağrı bulacaktır.
Bu kitap hızlı tüketilecek, birkaç cümlesi alınıp geçilecek, yalnızca alıntı yapılacak veya başkalarının yanlışlarını teşhis etmek için kullanılacak bir metin değildir. Ankebut, okurun kendisiyle birlikte yavaş yavaş yürümesini isteyen yoğun, derin ve vicdanî bir eserdir. Bu kitap okuru suçlamak için değil, kendi içine dönmeye çağırmak için kurulmuştur; fakat bu çağrı yumuşak olduğu kadar ciddidir, çünkü metin insanı ezmez ama yerinde de bırakmaz, hazır cevaplar dağıtmaz ama yıllardır ertelenmiş soruları yeniden duyurur, dışarıdaki ağları gösterirken içerideki ağı unutturmaz.
Bu eseri okuyan kişi, yalnızca modern çağın karanlıklarını değil, kendi içindeki küçük karanlıkları da görmeye hazır olmalıdır. Çünkü kitap, insanın güven sandığı yapıları, sahici zannettiği ilişkileri, doğru bildiği kavramları, masum saydığı suskunlukları, haklılıkla örttüğü sertlikleri, rızık kaygısıyla eğdiği sözleri ve merhametle karıştırdığı hınçları dikkatle yoklar. Eğer bir kitapta yalnızca bilgi değil iç muhasebe, yalnızca açıklama değil yüzleşme, yalnızca eleştiri değil yeniden kurulma çağrısı arıyorsanız, Ankebut sizin için ağır ama bereketli bir yol arkadaşı olabilir.
Ankebut, okura örümceği göstermek için değil, insanın kendi ördüğü ağı fark ettirmek için yazılmıştır. Bu eser, güvenli sandığınız yerlerin gerçekten sizi taşıyıp taşımadığını, sözlerinizin hangi kalplere nasıl düştüğünü, merhametinizin hınçtan ne kadar arındığını, rızık korkunuzun sizi nerede eğdiğini, aile ve çevre içinde hangi suskunlukları hakikatin önüne koyduğunuzu, modern ekranların sizi dünyaya bağlarken kendi kalbinizden uzaklaştırıp uzaklaştırmadığını ve hayatınızın hangi alanlarında emanet bilincini yeniden merkeze çağırmanız gerektiğini düşünmeye davet eder.
Satın almadan önce bu kitabın sizden ne istediğini bilmelisiniz: Bu kitap sizden hızlı bir okuma değil, dürüst bir iç yolculuk ister; çünkü hakikate yaslanmayan hiçbir ev insanı taşıyamaz, fakat hakikate dönmeye niyet eden hiçbir kalp, en zayıf ağların içinden bile çıkamayacak kadar çaresiz değildir.
Bu kitabın nihai çağrısı, insanın ev sandığı zayıf ağlardan çıkıp, sözü emanet bilen, merhameti emekle taşıyan, adaleti tarafgirliğe kurban etmeyen, makamı hizmete çeviren, rızkı korkuyla değil tevekkülle arayan, dünyayı oyalanma değil imtihan yurdu olarak okuyan ve insanı basamak değil emanet gören bir hayat ahlâkına yönelmesidir.