YURT TURNESİ RAPORU
“İnsanın insana emanet edildiği” gerçeğinden yola çıkarak “İnsanın kâinattaki en önemli kutsal olduğunun” farkındalığını sağlamak amacıyla Eylül 2017’de temellerini attığımız ve 19 Şubat 2018 tarihinde de aldığımız onaylarla start verdiğimiz “İnsan İnsana Emanettir” projemiz çerçevesinde gençlerimizin algılarını keşfederek, yakalanamayan frekansları ve anlaşılamamanın ortaya koyduğu hedef sapmalarının idrakini kendimize bir görev telakki ederek; yaklaşık 3 milyon gencimize ulaşabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Zira inanıyorum ki; yaşımız, görevimiz, konumumuz, şartlarımız ne olursa olsun yaşadığımız dünyada hepimizin ortak misyonu ve gayesi; insan denen en önemli kutsalın ve dolayısıyla da insanlığın daha yaşanılır bir dünyada hayatını idame ettirebilmesi için toplum ruhuna sevgi, şefkat, rahmet ve merhamet tohumlarının gelecek nesiller yoluyla sağlam atılmasıdır.
Bu yönüyle de öncelikli amacımız; sahip olduğumuz manevi mirasın aydınlığı altında güçlü temellere oturtulmuş kültürümüzü, bugünün teknolojisine entegre ederek kutsallarından ve öz kültüründen ödün vermeden çağdaş yaşamın baş döndürücü hızına ayak uydurabilecek bir aydınlanma sistemi kurmak; eğitimde klasik kalıpları yıkarak, modern-vizyoner modelleri hayata geçirebilen; sorgulayan, araştıran, gelişmelere ve evrensel değerlere açık, teknolojik ve bilimsel kapasiteyi özümsemiş, istikrarlı, yere sağlam adımlarla basabilen daha güçlü ve ekonomik bağımlılığı olmayan, hem ülkesine hem de insanlığa yararlı; donanımlı, kalifiye bireyler yetişmesini sağlamak ortak paydamız olmalıdır.
Bu ortak payda etrafında bilgiyi arama, bulma ve kullanma konusunda “hazinemiz” olan gençlerimizi ve onlardan başlayarak tüm insanımızı ilgi, istidat ve kabiliyetlerince becerikli kılmak; sanat ve estetik yönlerini geliştirebilecek, yeteneklerini ortaya çıkartabilecek fırsatlar sunmak amacıyla yıllardır onlarla duygusal bağ kurmak adına il il, ilçe ilçe, okul okul dolaşarak gençlerimizle buluşup gücümüz yettiğince önemli bir mücadele veriyoruz.
“İnsan İnsana Emanettir” argümanı ile yaptığımız söyleşi ve imza günleri ile birebir kontak kurabilme imkânının yanı sıra, anmış olduğumuz kültürel mirasın ışığında gençlerimizi ve insanımızı ahlaki ve milli değerler eğitimiyle yeniden buluşturabilme imkânı da yakalanabilmekte; gençlerimiz başta olmak üzere ulaşabildiğimiz tüm yüreklerin yolladığı mail ve mesajlar da çıkmış olduğumuz bu zorlu yolda başarıyı yakaladığımızı göstermektedir.
Evet, teknolojinin baş döndürücü hızı karşısında manevi değerler silsilemize ait ipin bir kısmını elimizden kaçırmış olabiliriz. Ama hala ipin diğer ucu elimizde olduğuna göre mutlu, huzurlu, geleceğe umutla bakan, hayallerinin peşinden koşma cesaretini gösteren, modernize olmuş bir kimlikle geleceğe ışık tutan çalışmaları hep birlikte yürütmeliyiz.
Bu nedenle de sayıları milyonları bulan ve hayatlarının en önemli çağlarını yaşayan gençliğimize ve insanımıza her platformda ulaşabilmek amacıyla aynalarla oluşturduğumuz çembere suretimizi yansıtabilmek adına insanımızın çağdaş yarınlarda özünce parlamasını sağlamak için hep birlikte çaba sarf etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Zira manevi açıdan gelişmiş, sabitelerine, ruh köklerine yürekten sahip çıkan bir ülkenin geleceğini hiçbir maddi güç yok edemez. Fikri birikimi güçlü, ruh kökleri muhkem, istikameti sağlam bir toplum bugün kaybediyor görünse de geleceğini mutlaka kazanacaktır.
Bu görevin sadece eğitim ve ıslah kurumlarına ait olmadığı ve bunun gerek bireysel gerek kurumsal bazda ayrım gözetmeksizin birlik ve beraberlikle başarılabileceği farkındalığıyla, ekonomik kalkınmanın yanı sıra dünyaya yaklaşık bin yıl hükmeden ecdadımızın izince ait olduğumuz manevi mirasa sahip çıkmak adına farklılıklarımızı bir tarafa bırakarak bütünleşmek ve kenetlenmek zorundayız.
Bu çaba çerçevesinde biliyor ve inanıyoruz ki; rağbetlerin belirdiği, ikram ve hususi rahmetlerin eriştiği, nasip arayanlara nasiplerinin ulaşması için bereketli kılınmış bu zamanda; verilmiş olana vefa göstermek, gelecek olan nimetler için başlı başına bir davettir. Bu nimetlerin devamını sağlamak adına da gelişmek için, güçlenmek için, daha aydınlık bir yarın için, güzel bir geleceğe yürümek için, dünyamızı değiştirmeden dünyayı değiştirmek için, emanet olan insana, özellikle de hazinemiz olan gençlerimize sahip çıkabilmek için; tüm mahlûkatı dil, din, ırk, renk, mezhep ayrımı yapmadan ve ötekileştirmeden kucaklamak için gayret etmek zorundayız. Bu yüzden de yeryüzündeki en son aç doyuncaya, en son çıplak giyininceye, en son yoksul zenginle eşitleninceye; sevgi, barış, kardeşlik, merhamet ve en çok da adalet tüm dünyaya hâkim oluncaya kadar hiçbirimizin boş durmak gibi bir lüksü yok!
Bu yanlışlara yokmuş gibi yapmaya devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak derdiyle yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapmış olacak ve kimbilir belki o zaman gençlerimize yaşayan bir örnek olarak hem kendimizi hem de onları bu ateşten kurtaracağız!
ARTIK UYANMAK ZAMANI
Yaşadığımız dünyada bilim adamlarının hesaplamalarına göre 37,5 milyar insana yetecek kadar gıda varken 8 milyar nüfuslu dünyamızda yaklaşık 1 milyar aç insan var ve günde yaklaşık 25 bin insan açlık ve ondan kaynaklı sebeplerle hayatını kaybediyor.
Oysa ki, bin yılı aşkın bir süre içinde ilkelerinin izini süren, ilkelerini ülkülere dönüştürme cehdi gösteren; kal ve haliyle hakikati yaşayan ve yaşatan; fikir, oluş ve varoluş sancısı çeken hakikat erlerinden oluşan ceddimiz adım attığı her zaman ve mekanda “güven adası” olmayı başararak canlarını, mallarını, kanlarını inançlarına şahit kılmanın aşkıyla yanıp tutuşmuşlardı.
Kelimenin düşünceye, düşüncenin hayata akan tarafıyla kalbimizde var olanı dilimizden dökerek ceberrut değil güleryüzlü, ötekileştirmeden birleştiren ve kucaklayan, servet ve zenginliği değil emek ve çabayı önceleyen, , baskıcı değil özgürlükçü, inandıklarını akıl süzgecinden geçiren, ahlaki ilkeleriyle tanınan ve tanıtılan, yaşamını eğitilmiş vicdanlara emanet eden, adalet ve barışı herşeyin üstünde tutan, yürek devletinin zayıflamış halkalarını onarma azminde, kaybolmaya yüz tutan hakkaniyet ve adalet ruhunu yaşadığımız çağın idrakine sunmaya gayret eden bir gençlik ve insanlığın yeniden inşası adına kenetlenmek; insanlığın önünü açacak hem kendini hem dünyayı iyi tanıyan, insanlığın yükünü omuzlarında taşıma şuuruyla nefes alıp veren, aldığı nefesi hakikatin sesine, hakikatin sesini insanlığın nefesine dönüştürebilecek diriltici bir ruha sahip öncü kuşakları yetiştirecek, dünya çapında fikir adamı, sanatçı, bilim adamı armağan edecek gençlere ve kurumlara ihtiyacımızın olduğu farkındalığı ve günümüz cenderesinde ülkemizin yeryüzündeki tüm mazlumlar adına bir umut olduğu inancını “diri tutmak” zorundayız.
Çünkü ninnilerle, masallarla başlayan ve kahramanlık destanlarıyla şahlanan değerler eğitimimizi yitirdik. Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Farkında değiliz belki ama yitirdiğimiz her değerle hem yozlaştık hem de çaresizliği öğrendik. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine monte etmeye çalıştığımız yeni değerler bizleri mutlu etmedi. Zira alıcılarımız sadece “dünyayı” ve “maddeyi” kapsadı. Ukbayı da manayı da sadece geride bıraktık! Bu da birçok konuda şikâyet eder; ancak çözüm üretemez hale getirdi bizi.
Böylece de, sabrın ve şükrün yerini acelecilik ve isyankârlık; Yunus’un insan sevgisinin yerini hümanizm; Celalettin-i Rumi’nin hoş görüsünün yerini tahammülsüzlük; Hacı Bektaş-ı Veli’nin “edeb” inin yerini ‘çağdaşlık’ maskeli hayasızlık; Leyla’nın ve Mecnun’un aşkının yerini cinsellik; Hz. Ömer’in adaletli devlet anlayışının yerini sömürgecilik; Ahilik kültürünün yerini köşe dönmecilik ve aldatma; Ebu Zerr (r.a) kanaatkarlığının yerini aç gözlülük; “Ben siftah yaptım, komşudan al” diyebilecek kadar komşu hukukuna riayet eden gamsızlıkla bezenmiş esnaflık anlayışının yerini “Rabbena hep bana” ya dönüştüren bencillik; haklının güçlü olduğu adalet anlayışının yerini, güçlünün haklı olarak kabul gördüğü zulüm yandaşlığı; insanlarla dayanışmayı “ya dinde kardeş ya da yaratılışta eş gören” anlayışının yerini, menfaatte paydaşlık aldı. Bu sayede de dün bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan, bin yıla yakın bu dünyaya hükmetmemizi sağlayan değerlerimizin tümünü ‘suda pişen kurbağa misali’ ama farkındalıkla, ama farkında olmadan adım adım yitirdik.
Ancak bu kez de kendimizle kavgalı hale geldik. Çünkü kalbimizi istila eden değerler artık yaşam biçimimiz haline geldi. Elimizdeki gazete, neredeyse sabahlara kadar tüm vaktimizi başında geçirdiğimiz televizyon, kölesi haline geldiğimiz cep telefonlarından takip ettiğimiz ve içimizdekileri kustuğumuz sosyal medya veya eş, dost, arkadaş, iş, ortam, sokak, mahallenin hep birlikte çaldığı bu senfonide kaynayıp gitti içimizdeki dünya.
Sizce de yaptığımız her işi “ibadet” aşkıyla faydalı olmak adına yapmamız emredilmişken, borç edasıyla aradan çıkarmaya çalıştığımız günlük ibadetlerimizde dahi kalbimiz dünyayla atmıyor mu? Abdestsiz hamura dokunmayan annelerin, çocuklarının boğazından haram lokma geçirmemek için didinen babaların, seher vakitleri uyku bile uykuda iken sıcacık yatağından doğrulup gözü yaşlı bir şekilde “Allah’ım Ümmet-i Muhammed(sav)’e yardım et” diye yalvaran ak sakallı dedelerin, nur yüzlü ninelerin rengini verdiği dünya kaybolduğundan beri biz de kaybolmadık mı dışımızdaki dünyanın hengamesinde?
Evet, yazık ki artık aklımızın süzgecinden geçenler kalbimize varmıyor; kalbimizin süzgecinden geçenler aklımıza sığmıyor. Çünkü kalbe yön vermesi gereken akıl başka söylüyor; akla uyması gereken kalp başka atıyor. Misal, bir şeyi sıklıkla işitince onun “hakikat” olduğunu sanıyoruz. Hele bir de pratikte faydasını gördüğümüz bir durumsa asla işkillenmeden “çokça işittiklerimize” inanmaya devam ediyoruz. “Duygu”su itibariyle bizi tatmin ettiği için “bilgi” yi sorgulama ihtiyacı hissetmiyoruz ve duygularımızın yoğunluğu duyduklarımızdan şüphelenme hakkımızı by-pass ediyor!
Bu sayede de az buçuk görüp çok buçuk hükümler veriyor; birkaç satır okuyup ciltler dolusu konuşuyor; yüzde bire ulaşmadan yüzde yüzü infaz ediyoruz. Yarım bakışlardan sağlam görüşler çıkmayacağını, eksik bilgilerden doğrulara ulaşamayacağımızı, zanlarla hakikate ulaşma fırsatının kaybolacağını atlayarak üstelik.
Oysa ki tanımlamalar gözlemler çoğaldıkça sağlıklı hale gelir. Aksi halde yarım doktorun candan etmesi misali eksik gözlemler bakışı da köreltir ve insanı dipsiz bir kuyu olan zanna düşürür. Kimbilir belki de bu yüzden soldan gelen hamlelere dirençli olan nice idrak, sağdan gelenlere aynı dirayetle karşı koyamıyor!
Hadi dönelim içimize!
Evet, başta kendi nefsim!
Yetimin mahsunluğunun farkında mıyız? Hayır!
Mazlumun gözyaşı içimizi kanatıyor mu? Samimiyetle cevap verelim, hayır!
Çünkü o an hüzünleniyor, dakikaları geçtim aradan saniyeler geçmeden unutup kendi yaşamımıza dönüyoruz!
Kahkahalarımız, bırakın uzağı aynı binada yaşadığımız insanların acılarına bigane mi? Evet!
Kaçımızın Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Arakan’da ve daha sayamadığım birçok coğrafyada ölen, öldürülen, işkence edilen, ırzına geçilen, insanlık onuru ayaklar altında çiğnenen kardeşlerimiz için uykusu kaçtı? Kaçımızın bizzat gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, vicdanımızla şahit olduğumuz dünyanın herhangi bir yerindeki aç çocukları görünce, mükellef sofralarımızda yemekleri boğazına takıldı? Kaçımız dünya üzerinde zulüm gören her bir can için dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin –hiçbir şey yapamıyorsak bile– gecenin bir yarısı uykumuzu bırakıp ellerimizi açıp gözü yaşlı gönlü mahsun bir şekilde samimane dualar edebildik?
Evet, kabul etmek gerekiyor; günümüz dünyası bitmek tükenmek bilmeyen bir değişimin, kulakları ve kalpleri sağır eden uğultusu ile dolu. Siyaset, ekonomi, sosyal medya, eğlence ve teknoloji gibi birçok alan, gösterdiği gelişmelerle sürekli dikkatimizi çekmeye ve kendine yöneltmeye çalışarak kalplerimize ve maneviyatımıza hücum eden birer düşman gibi kıyasıya yarışıyor gibiler sanki. Onlar bu yarışlarında başarılı oldukça bizler ‘tüketmeye’ teşvik ediliyor; artık birer kurumsal yapı haline gelen bu yapıların sayısı arttıkça da her şeyimizi tüketmek, bir yaşam tarzı halini almaya başlıyor. Bu nedenle adını ‘modern’ koyduğumuz çağımızda her birimiz neredeyse programlanmış tüketiciler hükmündeyiz artık.
Böylesi baş döndürücü bir ortamda da içimizin Hira’sına çekilmek mümkün olmadığı için içimize yerleştirilen vicdan çipi paslanıyor ve manevi dünyamız bir eğlence formunda metalaşmış bir olgu olarak çıkıyor karşımıza.
Ama dün (neredeyse bütün bir İslâm tarihi boyunca) Müslümanların coğrafyaları farklı dinlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin müntesipleri için “güven adası”ydı. Yani İslâm coğrafyaları hem İslâm Yurdu (dârü’l-İslâm), hem Selâm ve Barış Yurdu (darü’s-selâm), hem Emniyet Yurdu (dârü’l-eman) hem de İnsanlık Yurdu (dârü’l-insan) olmuştu herkes için. Bunu geçmişte büyük ölçüde yalnızca Müslümanlar başardılar; başkalarına hem hayat hakkı tanıdılar hem başkalarından yararlanmanın yollarını buldular. Müslümanların dışında –en azından– İslâm medeniyeti kadar böyle bir şeyi başaran ikinci bir medeniyet tecrübesi gerçekleştirilemedi henüz.
Özetle dün, Müslümanlar olarak insanlığın güven adası olmayı başardık biz, bugün ve yarın da başarmakla mükellefiz; ama (sanki) biz bizde değiliz…
Çünkü tarihimizden edebiyatımıza, coğrafyamızdan bizi biz yapan has özelliklerimize kadar en mükemmel, en sahih, en sağlam, en muciz, en edebi kaynaklarıyla övünen bizleriz ama öte yandan bu dinamiklere olan ihtiyacımızı, bunlarsız düşüncenin ve davranışın biçareliğini idrak edemeyen yine bizleriz!
Yaklaşık yüz yıldır hayata değemiyoruz… Hayata değmeden hayatı dönüştürmeye, topluma tepeden hayat tarzları dayatmaya; toplumu “adam etmeye” çalışıyoruz. Yüzlerce yılın mücadelesi sonucunda geliştirdiğimiz medeniyet iddialarımızı, dinamiklerimizi ve ruhumuzu yok etme mücadelesi veriyor; kendimizi, kültürümüzü yok ediyoruz.
Zira topluma tepeden –üstelik de– ithal kültürler, ithal kimlikler dayatarak toplumun önünü açamaz, aksine tıkarsınız. Yapacağınız şey, yalnızca başkalarını taklit etmekten, daha da kötüsü, başka kültürlerin burada karikatürünü üretmekten öteye geçmez. Köklerini kurutan bir toplumun, geleceği kurması da mümkün değildir. Zira köklere indiğiniz ölçüde, göklere yükselebiliriz. Kökleriniz ne kadar güçlü olursa, göklere açılma imkanlarınız ve kabiliyetleriniz de o kadar artar. Köksüz ağaç meyve vermez çünkü.
Bu nedenle de kim ne derse desin bu coğrafyanın en önemli meselesi en geniş anlamıyla kültür meselesidir. Kültür cephesinde top yekûn bir seferberlikle bu var olma savaşını kazanamayan toplumlar; bu tufanda hem kendilerini hem de genç kuşaklarını kaybetmeye mahkûmdur. Genç kuşaklarını ihmal eden veya girdiği “kültür” savaşında kaybeden bir toplumun da kendi değerleri üzerine bina edilmiş bir geleceği olamaz. Çünkü, gençlerini ihmal edenler, geleceklerini imha ederler. Genç kuşaklarını kaybedenler, geleceklerini kaybetmeye mahkûm olurlar. Gençliğin ruhunu” işlenmeyen bir tarla gibi” bıraktığınızda orada sadece ısırganlar ve dikenler oluşmasına sebep olursunuz.
Evet, mümbit coğrafyamızda oldukça genç bir nüfusa sahibiz ama genç kuşak, esen sert ama ayartıcı rüzgârların önünde sürükleniyor. Yoz ve yozlaştırıcı, sığ ve sığlaştırıcı, hız, haz ve ayartıyı kutsayıcı bu post modern popüler, nihilist kültürün önünde savrulup duran bir gençlik var avuçlarımızda. Çünkü dünyada planlı, programlı bir şekilde sarf edilen milyar dolarlarla sürdürülen “tek kültür” oluşturma çabası her platformda yoğun bir şekilde sürüyor ve bu tufanın önünde kimse duramıyor dünyada. Bütün ülkeler, bütün kültürler bu kültür tufanının yıkıcı etkisiyle istila edilerek dönüştürülüyor. Sığ ve ayartıcı bu kültür, dünyanın köklü kültürlerini tuzla buz ederek genç kuşaklarını kölesi hâline getiriyor…
İşin en acı tarafı yediden yetmişe herkes bu gidişatın farkında ve herkes şikayetçi ama herkes kendinden başlaması gerektiğinin farkında değil.
Çünkü devamlı eleştiri modundayız ve bu mod artık kültürümüzün bir parçası haline geldi. Sanki gizli bir el zihinlerimizi “şikâyet” üzerine programlamış. Ne demek istediğimi anlamak için sosyal medyada artık umumi hale gelen yorumlarımıza, iletişim tarzımıza, hatta televizyon programlarımıza veya günlük konuşmalarımıza bakmanız yeter de artar bile. En haklı olduğumuz konularda bile adam gibi eleştirmeyi unuttuğumuzu, eleştirilmek diye bir şeyi zaten rafa kaldırdığımızı, artık her şeyi ve herkesi eleştirebilecek kadar “kâmil”, hiç kimse tarafından da eleştirilemeyecek kadar “mükemmel” olduğumuzu göreceksiniz.
Oysa sahip olduğumuz manevi mirastan yola çıkarak, dünyaya bin yıl hükmetmiş ve tüm insanlığın güven adası olmayı başarabilmiş dinamiklerimize güvenerek, bu kültür tufanının önünde sadece biz durabiliriz. Evet, kaynak da hazine de bizde.
Öyleyse çözüm ne?
Kanımca ilk adım “biz”i yeniden inşa etmek. Düşünürlerimiz, sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, unvanlarına unvan katmakla meşgul akademisyenlerimiz, kanaat önderlerimiz; elbirliğiyle ait olduğumuz manevi mirasın şifrelerini deşifre etmeli, genç kuşakların manevî ihtiyaçlarına cevap verecek, ruhlarına hitap edecek güncellenmiş bir “kültür” inşa etmek için seferber olmalı.
Gerek geçen yılki yurt gezimizde ve gerekse de bu yıl sürdürmeye çalıştığımız konferans ve söyleşilerimizde açıkça gördük ve görüyoruz.
Oldukça kalabalık ama bir o kadar zeki, sorgulayan ve dinamik yeni bir jenerasyon hızla geliyor. Ama ne yazık ki bu jenerasyon milli ve manevi dinamiklerimiz ile anne ve babalarından daha az temas kurdular. Hatta yeni neslin bir kısmı tamamen temassız. Rüzgârda savrulan yaprak gibi oradan oraya sürükleniyor.
Bu işi hemen her mahalleye “imam hatip” açmakla kazandık sanıyoruz ama nafile! Gidin bakın okulların ve gençlerin hallerine. Oturun, onlarla “buyurmadan”, iki arkadaş gibi konuşmaya çalışın bakalım, ne verebilmişiz milli ve manevi dinamiklerimiz adına.
Onların frekanslarını yakalayıp iletişim kurduğunuzda göreceksiniz ki, mükellefiyet bilincinden uzak, tahkik yerine taklidi bir inanca sahip olduğumuz, söylemlerimizle eylemlerimiz birbirini yalanladığı için genç nüfusumuza sirayet edemiyoruz. Çünkü dilin söylediğini eylemde görmeyen genç uzaklaşıyor ve kendince bir yol çiziyor.Biz ise bunun adına “isyankar gençlik” koyuyoruz.
Peki kime ve neye isyan?
Bu soru bana “eşyanın doğasındaki dinamiklik ve değişimin kavranamaması” cevabını veriyor. Zira Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor. Yani en önemli nedenlerden biri müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da hazırlıksız yakalanmış olmamız.
Dolayısıyla genelde tüm dünya müslümanları, özelde ise Türkiyeli müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:
Birincisi; batılı bir paradigma (değerler dizisi) ile düşünerek yeryüzüne ve yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler (dünyevi) bir zihne sahip olmamız.
İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.
Yani, batılı gibi yaşarken atamız dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı / gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz. Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de, gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz.
Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.
Şapkamızı önümüze koyup dünyaya bu satırlarla olsun onların gözünden bakmaya çalışırsak;
Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını hebâ ettiği için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği dîvân şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu?
İlkokul yılları boyunca ödev yapmaktan oyun oynamaya fırsat bulamayan evlâdlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı her geçen gün değişip, sayıları sürekli artan o meş’um sınavlarda bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye test çözmekten, açıp birkaç kitap okumaya fırsat bulabiliyorlar mı?
Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla çalışmak gerekiyor ve iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna, cânım gençlik yılları heder ediliyor mu?
Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla mâziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mâzisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google’dan aparılan mâlûmatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz” yetişmiyor mu sizce de?
Peki, kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezmesiyle, sohbeti akıllı telefonlarla, bilgiyi mâlûmatla, kültürü zevzeklikle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri, bu günah bizim mi, onların mı?
Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için türlü yeminler ve yalanlar üretebilen esnafın, çay içmek isteyen müşterilerine boya katarak çayını renklendiren çaycının, sokak ortasında kalabalıklar içerisinde dahi ağzının dolusu cadde ortasına tükürebilen insanların, yapılan maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilen gazetecilerin, müşterisinden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksicinin, organik olmadığı halde insanların doğallık duygularını suistimal ederek piyasanın üç katı fiyatına domates satabilen pazarcı ve manavın, kadavradaki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının, ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen çocukların olduğu bir toplumda siz genç olsanız ne yaparsınız?
Gençler, bizim gizliden gizliye yaptıklarımızı, üstü örtük bir şekilde yaşadıklarımızı, alenen konuşuyorlar, göstere göstere yaşıyorlar hepsi bu.
Aslında reçete çok açık…
Yüksek bir bina inşa edeceğiniz zaman temeli çok derin kazarsınız.
Bina ne kadar yüksek olacaksa zemin de o kadar derin olmalıdır. Çünkü zemin derinleştikçe binayı yükseltme imkânımız da artacaktır. Eğer zemin kazanmaya çok zaman ayırmazsanız çok yükseklere çıkamazsınız ve elde edeceğiniz binanın yüksekliği de zeminin derinliğiyle orantılı olur.
Teolojik olarak bu konuyu ele aldığımızda aynı şey maneviyatımız için de kültürel değerlerimiz için de geçerli. İnanç sahibi olduğumuz hususların çok derinlere nüfuz etmesi gerekiyor. Neye, niçin ve nasıl inandığımızı kulaktan dolma bilgilerle değil, “merak ilmin hocasıdır” gerçeğinden yola çıkarak inandığımız şeyin kesinliği konusunda kalben de emin olmamız gerekiyor. Ancak bu şekilde amellerimiz inancımızı, ait olduğumuzu iddia ettiğimiz kültürümüz de davranışlarımızı yansıtabilir.
Yanisi zeminimiz derin değil. Zemin derin olmayınca da hayatın her alanına yayılması gereken maneviyatımızı merkeze alamıyor, belirli zaman dilimlerine hapsediyor ve bu sığ zemine iman gibi muhteşem ve çok katlı bir bina inşa edemiyoruz. Kulaktan dolma bilgilerin taklidinden yola çıkarak hem her anımızın, her nefesimizin kayıt altına alındığına inandığımızı iddia ediyor ama akla gelebilecek her türlü kötülüğü de yapabilme cüreti gösteriyoruz, kendimizce haklı sebepler yaratıp vicdanlarımızın üzerini örterek.
Yoksa gerçekten iman eden hangi kalp; yaptığı her amelin, aldığı her nefesin hesabını vereceğini bildiği halde bu kadar can kırığına sebep olabilir?
Evet… Bize doğru soruyu sorabilelim diye verilen ömrü, yanlış sorulara cevap aramakla tüketiyoruz. Üstelik doğru soruyu sormak ve doğru cevabı verebilmek de bir şey ifade etmiyor; cevabın gerektirdiği gibi olmak asıl mesele. Ben “kimim” deyip, “insanım” diye cevap verdikten sonra insanlığın hakkını veremediysek “doğru cevabı verdim” diyebilmek mümkün mü?
İlke ve hakkaniyet kantarına tek başımıza çıkarak kendimizi fabrika ayarlarına döndürelim ki; nefretin yerini merhamet; kinin yerini kardeşlik; batılın yerini hak; karanlığın yerini aydınlık; maddenin yerini mana; alışkanlıkların yerini aşkınlık; hüsranın yerini gufran; küfranın yerini şükran; kabuğun yerini çekirdek; aracın yerini amaç; malumatın yerini marifet; sözün yerini davranış; rivayetin yerini riayet; tasarrufun yerini tasadduk; israfın yerini paylaşma; hırsın yerini huzur; tamahın yerini kanaat; benliğin yerini birliktelik; Kabil’in yerini Habil, hevanın yerini takva, yatağın yerini seccade; öfkenin yerini itidal alsın.
İşte o zaman dünyaya da eşyaya da bakışımız değişir ve kalbimiz ilk günkü fabrika ayarlarına dönerek kan yerine nur pompalar vücudumuza. Ne için yaratıldığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi, gelmenin aslında gitmenin ilk adımı olduğunu keşfederiz yeniden.
Başka ne mi olur? Mesela, kapital dinine ve onun ilahı olan paraya köle olmaktan vazgeçeriz. “Benim” le başlayan cümlelerle kavgamız olur, taşıdığımız canın dahi ‘bize ait olmadığını’ farkederiz. Bu emanet bilinci içinde içtiğimiz suyun, giydiğimiz hırkanın, ayağımızdaki ayakkabının, ağzımıza aldığımız lokmanın üzerinde dahi bir tasarruf hakkımız olmadığının farkındalığını yudumlarız. Müslümanın “emin” insan olması gerektiğini farkederiz. Böylece kendimizi kâmilen terbiye etmekle kalmaz, başta gençlerimiz diğer insanları da davranışlarımızla “insanlık” sofrasına davet etmiş oluruz.
Unutmayalım ne olur; asıl ölüm hayattan değil hakikatten kopmuş bir halde ‘ölmüş yüreklerle’ yaşadığını sanmaktır. Yüreklerimizi diriltmenin yolu da sağlam bir eğitim sisteminden geçer. Çünkü “yeni dünya” düzeninde para, güç veya büyüklük artık bilek gücünden değil beyin gücünden geliyor. Dolayısıyla dünyada söz sahibi olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, hayalini kurduğumuz refah seviyesine ulaşmak sadece eğitim ile mümkün artık.
Unutmayalım ki… Büyük Sahra çölündeki bir kum tanesinden bir milyar kat daha küçük bir dünyada yaşayan yedi buçuk milyar insandan sadece biriyiz! Dolayısıyla gönlü, sahibine mekân eyleyebildiğimiz kadar insanız. Orada, O’nun rızasından gayrısını bırakmadığımız kadar kuluz. Gönül ülkesini biricik iktidarına teslim edebildiğimiz kadar varlığımızın bir anlamı var.
Ve bir söz üstadının tespitiyle bitirelim. Yeryüzündeki bütün insanları ateşten kurtar. Zor mu? Hiç olmazsa birini kurtar. Madem herkesi düzeltmek bu kadar zor, kendini doğrult ki dünya bir eğriden kurtulsun.
ARAMIZDAKİ DUVARLAR
Birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için önyargılarımızdan, ön kabullerimizden, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, ırkımızdan, cinsiyetimizden, kibrimizden, ezberlerimizden, statümüzden, şehrimizden, muhitimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmüş durumdayız. İç içe geçmiş, birbirini bazen örten, sıklıkla tahkim eden ama hep sinsice saklayan milyonlarca görünmez duvarın ardından işitmeye,görmeye ve anlamaya çalışıyoruz birbirimizi.
Bu yüzden de herkes bir başkasının sağırı; kendisine benzemeyenin körü.