İnsan, kendi karanlığını çoğu zaman çirkin kelimelerle değil, en temiz libasların altında taşır
Bu ikinci cilt, insanın dış dünyada gördüğü kötülükleri, başkalarının yüzünde kolayca seçtiği zaafları, toplumun bozulmuş taraflarını veya çağın gürültülü yaralarını anlatmakla yetinmeyen; asıl olarak insanın kendi içinde, en temiz kelimelerin altına saklanabilen nefsiyle yüzleşmesini isteyen ağır bir iç muhasebe yolculuğudur.
Çünkü insan, kötülüğü çoğu zaman dışarıda gördüğünde daha rahat konuşur; kendisini incitenlerin hatalarını, toplumun çürüyen taraflarını, zamanın ahlaki savrulmalarını, dinî dilin yanlış kullanımlarını, iyiliğin gösteriye dönüşmesini, mağduriyetin istismar edilmesini, bilginin kibir üretmesini, gücün insanı değiştirmesini, sevginin tüketilmesini, dostluğun faydaya çevrilmesini ve hakikat sözünün bile bazen nefsin elinde bir silaha dönüşmesini anlatırken, kendi kalbinin aynı yolları hangi küçük patikalardan yürüyebileceğini çoğu zaman fark etmez.
İnsan, kendi karanlığını çoğu zaman çirkin kelimelerin değil, en temiz görünen libasların altında taşıdığı için, hakikate doğru yürüyüş ancak başkasının yüzündeki söküğü teşhis etmekten vazgeçip kendi nefsinin din, merhamet, mağduriyet, hizmet, bilgi, haklılık ve iyilik adını verdiği örtülerin altında neyi sakladığını yoklamaya razı olduğu o mahcup eşikte başlar.
İkinci cildin açtığı daha derin iç muhasebe alanı
Bu cilt, ilk bakışta birbirinden ayrı duran birçok meseleyi aynı derin kökte buluşturur; çünkü dinî dilin nefse hizmet etmesiyle iyiliğin insana tahakküm kurması, mağduriyetin başkasının hakkını görünmez kılmasıyla bilginin hikmet yerine üstünlük üretmesi, merhametin insanı borçlandırmasıyla hizmetin kişiyi hesap vermez bir merkeze dönüştürmesi, görünürlüğün ruhu pazara indirmesiyle sevginin kullanım değerine bağlanması, dostluğun faydaya çevrilmesiyle haklılığın merhameti boğması, aslında farklı sahnelerde aynı iç bozulmanın, yani insanın temiz bir kavramın içine kendi benliğini yerleştirme arzusunun çeşitli görüntüleridir.
Sadıkoğlu, bu ciltte dinin kendisini değil dinî dilin nefis tarafından araçsallaştırılmasını; bilginin değerini değil bilginin hikmetten koparak kibir üretmesini; sevginin mahiyetini değil sevginin tüketim çağında faydaya ve kullanıma indirgenmesini; hakikatin kendisini değil hakikat savunuculuğu adı altında insanın kendi öfkesini, acısını, yorumunu ve benlik iddiasını mutlaklaştırmasını sorgular.
Dinî kelimelerle uyuyan nefis
İnsan dinî kelimelerle konuştuğunda kendisini hakikate daha yakın hissedebilir; fakat dinî kelimeler, insanın kalbindeki kibri, dilindeki sertliği, kul hakkı karşısındaki gevşekliği, aile içindeki tahakkümünü, özürden kaçışını ve başkasının acısına karşı körlüğünü kendiliğinden temizlemez.
Bir insanın ibadeti onu Allah’a yaklaştırırken kullara karşı daha hoyrat bırakıyorsa, orada ibadet değil, ibadetle beraber taşınan nefsin gölgesi sorgulanmalıdır. Dindarlık, insanın Allah’a sığınırken insanlardan kaçacağı bir duvar değil; Allah’a sığınmanın insanlara karşı daha adil, daha yumuşak, daha dikkatli ve daha sorumlu kıldığı bir hakikat yolu olmalıdır.
Din, insanı kendi nefsine karşı uyanık kılmıyorsa, insan dinî kelimelerle de uyuyabilir; çünkü kutsal kelimeler, kalbin dikiş yerlerini onarmadığında yalnızca daha saygın görünen bir örtüye dönüşür.
Eserin ana damarları
Birinci Damar
Dine Uymak Yerine Dini Nefse Uydurmak
Dinin insanı nefsine değil Allah’a bağlayan temiz hakikati korunurken, dinî kelimelerin kul hakkını, özürsüzlüğü, merhametsizliği, aile içi tahakkümü ve insanın kendisini temize çıkarma arzusunu örtmek için kullanılabileceği derin bir muhasebe konusu yapılır.
İkinci Damar
Varlık ve Güçle Sınanan Benlik
Para, makam, bilgi, şöhret, takipçi, aile otoritesi, kurum gücü, yazı etkisi, başarı ve itibar insanın eline geçtiğinde, insanın gerçekten neyi sevdiği ve hangi karanlığı büyüttüğü daha çıplak biçimde görünür.
Üçüncü Damar
Bilginin Hikmetten Koparak Kibre Dönüşmesi
Bilginin insanı daha mahcup, daha sabırlı, daha zarif ve daha dikkatli yapması gerekirken, insanı daha soğuk, daha hükümran, daha yargılayıcı ve daha incitici hâle getirdiği yerlerde, bilginin henüz hikmete dönüşmediği gösterilir.
Dördüncü Damar
Sevginin Kullanım Değerine İndirgenmesi
Sevginin, insanı iyi hissettirdiği sürece değerli görülen bir duygusal hizmete; dostluğun faydaya; yakınlığın ihtiyaç gidermeye; sadakatin ise kişinin kendi boşluğunu dolduran bir imkâna çevrilmesi sorgulanır.
Beşinci Damar
Görünürlük Çağında Ruhun Pazarlanması
İyiliğin, acının, hizmetin, bilginin, duanın, merhametin ve mahremiyetin kalabalıkların önüne taşındığı bir çağda, insanın yaptığı şeyden çok yaptığı şeyin nasıl göründüğünü düşünmeye başlaması ağır bir niyet imtihanı olarak ele alınır.
Altıncı Damar
Acının Dokunulmazlık Libasına Dönüşmesi
Acının insanı derinleştirebileceği fakat otomatik olarak temizlemeyeceği; haksızlığa uğramış olmanın haksızlık yapma hakkı vermediği ve yaranın bazen merhamet terbiyesi yerine dokunulmazlık libasına dönüşebileceği anlatılır.
Yedinci Damar
Haklılığın Merhameti Boğması
İnsan haklı olduğu yerde bile üslubunu, öfkesini, dilini ve bıraktığı izi yoklamak zorundadır; çünkü haklılık, merhametin yerine geçtiğinde insanın elinde adalet değil, kendisini temiz gösteren bir hükümranlık aracına dönüşebilir.
Sekizinci Damar
Hakikat Savunuculuğunun Nefse Hizmeti
İnsan hakikati savunurken kendi öfkesini, kırgınlığını, grup aidiyetini, yorumunu ve benlik iddiasını hakikatin yerine koyabilir; bu yüzden hakikati seven insan, en çok kendi haklılığını ve kendi tarafını yoklamaktan korkmamalıdır.
Varlık, insanın içinde saklı olanı büyütür
Yokluk insanı otomatik olarak temizlemediği gibi, varlık da insanı otomatik olarak kirletmez; fakat varlık, insanın içinde saklı olanı büyütür. Para, makam, bilgi, şöhret, takipçi, aile otoritesi, kurum gücü, yazı etkisi, başarı, çevre, imkân ve itibar insanın eline geçtiğinde, insanın gerçekten neyi sevdiği daha açık görünür.
Güçsüzken adalet isteyen kişi, güçlendiğinde adaleti kendisine karşı da işletebiliyor mu; yokluktayken merhamet bekleyen kişi, varlıkta başkasının yarasına aynı incelikle eğilebiliyor mu; geçmişte ezildiğini söyleyen kişi, imkân bulduğunda başkasını ezmemeyi başarabiliyor mu; kendi acısından sürekli söz eden kişi, başkasının acısı karşısında yer açabiliyor mu?
Güç, insanın içinde merhamet varsa merhameti, kibir varsa kibri, adalet varsa adaleti, hınç varsa hıncı büyütür; bu yüzden varlık imtihanı, insanın sahip olduklarını değil, sahip olduklarıyla nasıl değiştiğini gösterir.
Sevgi, dostluk ve insan ilişkilerinin pazara dönüşmesi
Tüketim çağında insan yalnız eşyayı değil, insanı da kullanmaya, sevgiyi faydaya, dostluğu imkâna, ilgiyi onaya, yakınlığı ihtiyaç gidermeye ve sadakati kendisini iyi hissettiren bir duygusal hizmete dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bir insan sizi iyi hissettirdiği sürece seviliyor, sizin boşluğunuzu doldurduğu sürece aranıyor, sizi onayladığı sürece dost sayılıyor, sizi taşıdığı sürece değerli görülüyor ve yorulduğunda, sınır koyduğunda, kendi yoluna gittiğinde veya size eskisi gibi hizmet etmediğinde değersizleşiyorsa, orada sevgi değil kullanım dili konuşmaya başlamıştır.
Bu cilt, sevginin zor zamanda haysiyeti koruyan bir sadakat olduğunu, dostluğun fayda ortadan kalktığında da sır, emek, sevinç ve kırılganlık taşıyabilme ahlakı istediğini ve insanın insana emanet olarak bakmadığı her yerde ilişkinin yavaş yavaş pazara dönüştüğünü hatırlatır.
Görünürlük çağında saklı kalan iç oda
Eskiden insanın iyiliği, acısı, hizmeti, bilgisi, duası, merhameti ve mahremiyeti daha çok yakın çevresinin tanıklığı içinde kalırken, bugün her şey kalabalıkların gözünün önüne taşınabilir hâle gelmiştir. İnsan artık yalnız ne yaptığını değil, yaptığı şeyin nasıl göründüğünü, kim tarafından beğenildiğini, kaç kişiye ulaştığını, hangi tepkiyi doğurduğunu ve kendisine nasıl bir imaj kazandırdığını da düşünmeye başlamaktadır.
Bu durum, insanın niyet odasını sürekli yoklayan bir çağ imtihanıdır. Çünkü iyilik görünür olduğunda, insan haysiyetini korumazsa yardım bir teşhire dönüşebilir; bilgi görünür olduğunda, tevazu korunmazsa hikmet yerini parlak bir üstünlüğe bırakabilir; merhamet görünür olduğunda, mahremiyet korunmazsa incelik bir gösteri sahnesinde yaralanabilir; dindarlık görünür olduğunda, ahlak korunmazsa kutsal kelimeler güven markasına dönüşebilir.
Böyle bir çağda insanın kendisine saklı bir iç oda bırakması, kimsenin bilmediği iyiliklere, paylaşmadığı dualara, anlatmadığı fedakârlıklara, görünmeyen telafilere ve yalnız Allah’ın bildiği mahcubiyetlere sahip çıkması büyük bir kulluk terbiyesidir.
Hakikat, insanın yalnız düşmanını değil, kendisini de yargılar
Bu cildin her sayfasında görünmez bir soru dolaşır: İnsan, hakikati savunurken kendi nefsini de hakikatin önüne çıkarabiliyor mu? Çünkü bazı insanlar hakikati savunurken kendi öfkelerini, kendi kırgınlıklarını, kendi grup aidiyetlerini, kendi çıkarlarını, kendi hayat hikâyelerini ve kendi yorumlarını hakikatin yerine koyabilir.
Kendi hikâyesini mutlaklaştıran insan, başkasının sesini duymakta zorlanır; kendi acısını merkeze alan insan, başkasının yarasını tali görür; kendi yorumunu hakikatin son sözü gibi taşıyan insan, itirazı düşmanlık sayar; kendi tarafını hakikatin tek adresi zanneden insan, adaleti kendi grubunun sınırları içinde tutar.
Hakikati sevmek, insanın kendi yorumunu putlaştırması değildir; hakikate yakın insan, en çok da kendi haklılığını, kendi öfkesini, kendi sözünü, kendi tarafını ve kendi içindeki benlik payını yoklamaktan korkmayan insandır.
Bu kitap kime sesleniyor?
İdris Libaslı İblisler 2. Cilt, varlıkla sınandığında kalbini kaybetmemek için direnenlere, güç eline geçtiğinde geçmişte kendisine yapılan zulmü başkasına taşımamak için nefsinin en gizli karanlığıyla boğuşanlara, bilgi sahibi oldukça büyümek yerine daha çok mahcup olmayı öğrenenlere, sevgiyi tüketilecek bir imkân değil korunacak bir emanet bilenlere seslenmektedir.
Bu eser, dostluğu faydaya, insanı kullanıma, merhameti gösteriye, hakikati kendi öfkesine ve acıyı başkasına hüküm kuracak bir gerekçeye dönüştürmemek için iç dünyasında sessiz bir nöbet tutanlara; kalabalığın alkışına rağmen yalnız kaldığında kendi yüzüne bakabilenlere; görünürlük çağında ruhunun pazarlanamaz mahremiyetini korumaya çalışanlara ve haklı olduğu yerde bile merhameti kaybetmemek için dilini, kalbini ve öfkesini terbiye eden bütün mahcup insanlara doğru uzatılmış güçlü bir iç muhasebe çağrısıdır.
İdris Libaslı İblisler 2. Cilt, yalnızca insanın iyi görünen taraflarını sorgulayan bir devam kitabı değil; varlık, güç, bilgi, sevgi, dostluk, görünürlük, haklılık, acı ve hakikat dili üzerinden nefsin en ince dikiş yerlerini yoklayan derin bir vicdan metnidir. Bu eser, okura başkasını kolayca mahkûm etmenin rahatlığını değil, insanın kendi nefsinin dikiş yerlerine bakmasının ağır fakat arındırıcı sorumluluğunu teklif eder.