Sessizliğin Büyüttüğü Felaket, insanlığın başına gelen büyük yıkımların yalnız bombaların düştüğü, şehirlerin çöktüğü, çocukların kıyılara vurduğu veya hukukun zulmün diline dönüştüğü gün başlamadığını söyler. Felaketi görünür sonucun ötesine taşıyarak, onu hazırlayan küçük suskunlukları, ertelenmiş yüzleşmeleri, korunmuş yalanları ve normalleştirilmiş haksızlıkları araştırır.
Kitap boyunca Aylan Kurdi'nin kıyıya vuran bedeninden Gazze'nin enkazına, 28 Şubat'ın hafızasından Madımak'ın kapanmayan yarasına, sivil toplumun emanet krizinden Epstein dosyasının görünür kıldığı güç ağlarına, ölüm cezası tartışmalarından sosyal medyanın tarafgirlik ve linç kültürüne kadar geniş bir mesele alanı aynı ahlâkî soruda buluşur: İnsan, gördüğü kötülüğün karşısında ne zaman susmaya ve büyüyen felaketin dışında masum olduğuna ne zaman inanmaya başlar?
Eser, her yüksek sesi cesaret ve her sessizliği korkaklık sayan kolay bir karşıtlık kurmaz. Düşünmek, dinlemek, öfkeyi yatıştırmak ve sözün niyetini yoklamak için gerekli iç sükûtu; hakikatten kaçan, çıkarı koruyan ve acıyı uzakta tutan ahlâkî suskunluktan ayırır. Böylece sözün değeri, yalnız söylenmiş olmasında değil, neyi görünür kıldığı ve hayatta hangi sorumluluğa dönüştüğü üzerinden tartılır.
Kitap karanlığı teşhis etmekle yetinmez; öfkeyi intikama değil adalete bağlamayı, kimliği başkasının insanlığını küçültmeden taşımayı, hukuku yalnız kendi tarafımız için değil herkes için savunmayı, kurumları rozetin değil emanetin ölçüsüyle değerlendirmeyi ve duyguyu geçici tepkiden bilgiye, üretime ve sürekliliğe dönüştürmeyi teklif eder.