Kerbübela Romanı 1.Cilt (Dijital)

  • Bu ürün dijital formatta sunulmaktadır. Satın alma işlemi tamamlandıktan sonra PDF erişim bağlantısı, sipariş sırasında kullanılan e-posta adresine manuel olarak gönderilecektir. Fiziksel kargo gönderimi yapılmaz.
  • Ürün Kodu: 3SUT6OGO52
  • Barkod: 7098522196588
  • Marka: Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  • Kategori: Dijital Eserleri
  • Stok: 20+
  • %77indirim
    320,00 TL
    75,00 TL
    KARGO BEDAVA
  • 6,25 TL 'den başlayan taksitlerle
WHATSAPP İLE SİPARİŞ VER
Hızlı Gönderi
Güvenli Alışveriş
İade ve Değişim
Kerbübelâ Romanı 1. Cilt

Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt

Hakikatin Kanlı Vicdan Meydanı

İslam tarihinin en hazin kırılmasını, nübüvvet çizgisinin saltanat fikriyle nasıl kuşatıldığını ve Ker­bela’nın her çağda insanı kendi safını düşünmeye çağıran diri bir imtihan olduğunu anlatan sarsıcı bir roman cildi.

368 SayfaKarton Kapak1. Cilt
Okuma Serüvenine Açılan Emanet Kapısı

Bu eserlerin satışından doğan im­kân, yurdun farklı şehirlerinde ger­çek­leş­tir­di­ği­miz okul buluşmalarında, okul yöne­timlerinin rehberliğinde belirlenen kız öğ­ren­cilerin okuma serüvenine omuz olmakta; aynı zamanda okul kü­tüp­ha­ne­le­ri­ne ücretsiz kitap setleri ulaştırılarak daha geniş bir iyiliğe kapı aralamaktadır. Bu ça­lış­ma­la­ra ilişkin belge ve bilgilere sitemiz üzerinden ula­şa­bi­lir­si­niz.

Kitap Neyi Anlatıyor?

Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, yal­nız­ca İslam tarihinin en hazin kırılmalarından birini anlatan bir eser değil; ha­ki­ka­tin ik­ti­dar karşısında nasıl yalnız bırakıldığını, nübüvvet çizgisinin saltanat fikriyle nasıl kuşatıldığını, ümmetin kalbinde açılan yaranın nasıl asırlar boyunca kabuk bağlamadan taşındığını ve en önemlisi de Ker­bela’nın neden yal­nız­ca geçmişte yaşanmış bir facia değil, her çağda farklı yüzlerle yeniden kurulan bir imtihan olduğunu gösteren ağır, hüzünlü ve sarsıcı bir yüzleşme metnidir. Bu eser, okurunu kuru bir tarih bilgisine değil, tarihin içinden yükselen büyük bir ahlâkî mu­ha­se­be­ye çağırır; çünkü Ker­bela, yal­nız­ca bir çölün ortasında susuz bırakılmış birkaç bedenin değil, aynı zamanda adaletin, sadakatin, emanetin, vicdanın ve Ne­be­vî çizginin hangi eşikte boğazlandığının da adıdır.

Bu kitabın en güçlü tarafı, Ker­bela’yı donmuş bir matem sahnesi olarak ele almamasıdır. Çünkü burada anlatılan şey, yal­nız­ca gözyaşıyla hatırlanacak bir trajedi değil; öncesiyle, sebepleriyle, siyasal ve toplumsal arka planıyla, aşiret ve kabile mantığıyla, fitnenin nasıl büyüdüğüyle, mülk tutkusunun nasıl dini gölgelediğiyle ve ta­raf­tar­lık gömleğinin insanı nasıl ha­ki­kat­ten kopardığıyla birlikte okunması gereken çok katmanlı bir büyük kırılmadır. Bu yüzden Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, Ker­bela’yı dört beş saatlik bir acı tablosuna indirmeyi reddeder; aksine onu, Hz. Osman döneminden itibaren büyüyen kargaşanın, Hz. Ali döneminde derinleşen fitnenin, ümmetin içine sızan saltanat hırsının ve nihayet Ne­be­vî emanetin siyasî hesaplara kurban edilmesinin doruk noktası olarak önümüze koyar. Okur, sayfalar ilerledikçe bir olayla değil, büyük bir zihniyet yarılmasıyla karşı karşıya olduğunu fark eder.

Eserde hissedilen temel tez son derece nettir: Ker­bela’yı kav­ra­ma­dan bugünkü İslam hezeyanını anlamak mümkün değildir. Çünkü burada asıl mesele, Hz. Hüseyin’in şahsında temsil edilen hak çizgisi ile Yezidî karakterde cisimleşen saltanat mantığı arasındaki ayrımın doğru okunmasıdır. Kitap, bu ayrımı yal­nız­ca tarihî bir saflaşma olarak sunmaz; onu çağ­lar üs­tü bir ahlâk terazisine dö­nüş­tü­rür. Böylece Ker­bela, yal­nız­ca “orada ve o gün” yaşanmış bir hadise olmaktan çıkar; zulmün karşısında susulan, gücün haklılıktan üs­tün tutulduğu, tarafgirliğin vicdanın önüne geçtiği, ha­ki­ka­tin çıkar uğruna eğilip büküldüğü her yerde yeniden kurulmaya devam eden büyük bir imtihan olarak belirir. Tam da bu nedenle eser, okura sadece geçmişi öğretmekle yetinmez; onun bugünkü safını, bugünkü sus­kun­lu­ğu­nu, bugünkü taraftarlığını ve bugünkü vicdanını da sorgulatır.

Kitabın derinliği bir başka noktada daha belirginleşir: Eser, Ker­bela’yı yal­nız­ca “mazlum–zalim” ikiliğine yaslanan düz bir anlatı içinde bırakmaz; bu trajedinin etrafına örülen rivayet, men­kı­be, ta­raf­gir­lik ve ide­o­lo­jik kullanım biçimlerini de dikkatle tartışır. Böylece Hz. Hüseyin’i yal­nız­ca ağlanacak bir figüre, Yezid’i de yal­nız­ca tarihî bir lanet nesnesine dö­nüş­tü­ren kolaycılığın ötesine geçerek, hak ile batıl savaşının nasıl sürekli yeni kılıklar giydiğini, tarihin nasıl çoğu zaman duygular üzerinden okunup aklın ve ferasetin nasıl devre dışı bırakıldığını gösterir. Bu tavır, eseri sadece duygusal değil, aynı zamanda fikrî bakımdan da güçlü kılar; çünkü okur burada yal­nız­ca üzülmeye değil, düşünmeye, parçaları birleştirmeye, bugünkü ayrışmaları o tarihten süzülerek gelen zihniyet de­vam­lı­lı­ğı içinde görmeye çağrılır.

Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, aynı zamanda mülk ile ha­ki­kat arasındaki kadim gerilimin romanı gibidir. Çünkü burada bir tarafta vahyin rahmet ve adalet çizgisi, diğer tarafta baş olma, hükmetme, sahip olma ve kutsalı ik­ti­da­rın gölgesinde yeniden tarif etme arzusu vardır. Eser, İslam’ın doğuşundaki asli yönelimin kölelerin, yoksulların, mazlumların, dışarıda bırakılmışların ve alttakilerin sesi oluşuna dikkat çekerken; bu sesin zamanla nasıl saltanat hevesinin, kabile mantığının ve siyasal hesapların gölgesinde boğulduğunu da gö­rü­nür kılar. Bu nedenle Ker­bela, yal­nız­ca bir aile trajedisi yahut tarihî bir hesaplaşma değil; nübüvvet çizgisinin mülk sevdası tarafından kuşatılmasının ve ümmetin o eşikte büyük bir imtihanı kaybetmesinin adıdır. Eserin taşıdığı asıl sarsıcı yük de tam burada belirir; çünkü o, bize Ker­bela’nın yal­nız­ca kimlerin öldüğüyle değil, hangi ha­ki­ka­tin nerede yaralandığıyla anlaşılabileceğini hatırlatır.

Bu kitapta acı, yal­nız­ca ağıt üretmek için kullanılmaz; bilakis idrak üretmek için de­rin­leş­ti­ri­lir. Çölde susuz kalan bedenlerden, kundaktaki çocukların bağrına saplanan günahkâr oklardan, şehitlerinin bedenine çölün kumlarını süren annelerin zemzem bakışlarından, Ne­be­vî emanetin başına gelen o büyük zillet karşısında insanın yüreğine çöken karanlıktan söz edilirken; bütün bu sahneler okuru yal­nız­ca duygusal bir sarsıntıya değil, çok daha ağır bir soruya götürür: Ha­ki­ka­tin safında olmak ne demektir ve insan bu bedeli ödemeye gerçekten hazır mıdır? İşte bu nedenle Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, okurun gözlerini yaşartmak için değil, onun vicdanına uzun süre çıkmayacak bir ağırlık bırakmak için yazılmış gibidir.

Eserin belki de en çarpıcı tarafı, ta­raf­sız­lık iddiasının çoğu zaman ha­ki­kat karşısında bir kaçış olduğuna dair yaptığı güçlü vurgudur. Çünkü Ker­bela, insanın “ben ne Hüseyin olurum ne Yezid” diyerek kenarda kalabileceği bir hadise değildir; o, her çağda insanı safını seçmeye zorlayan büyük bir imtihan meydanıdır. Kitap, bu ha­ki­ka­ti yal­nız­ca tarihî malzeme ile değil, ahlâkî bir zorunluluk duygusuyla da hissettirir. Böylece okur, Ker­bela’yı yal­nız­ca öğrenen biri olarak değil; kendi çağının, kendi toplumunun, kendi inanç çevresinin ve kendi vicdanının içinde hangi çizgiye daha yakın durduğunu sorgulayan biri olarak metinden çıkar. Bu nedenle eser, kapandığında bir tarih çalışmasının bitmişlik hissini vermez; aksine, okurun içinde yeni başlamış bir mu­ha­se­benin sessiz uğultusunu bırakır.

Sonuç olarak Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, tarihte yaşanmış bir trajediyi bugünün kalbine taşıyan, Ker­bela’yı men­kı­beleştiren bulanıklığı dağıtarak onu yeniden hak, adalet, emanet, sadakat ve direniş ekseninde düşünmeye çağıran güçlü bir eserdir. Bu kitap, Ker­bela’yı yal­nız­ca anmanın yetmeyeceğini, onu anlamadan bugünkü par­ça­lan­mış­lı­ğı, bugünkü mezhepsel sertliği, bugünkü siyasal körlüğü ve bugünkü İslam hezeyanını çö­ze­me­ye­ce­ği­mi­zi ısrarla haykırır. Ve belki de tam bu yüzden, son sayfa kapandığında okurun elinde yal­nız­ca bir tarih bilgisi değil; göğsünde ağır bir sızı, zihninde uzun bir hesaplaşma ve kalbinde şu yakıcı ha­ki­kat kalır: Ker­bela, geçmişte olmuş bitmiş bir acı değil; ha­ki­ka­tin her çağda yeniden sınandığı kanlı ve diri bir vicdan meydanıdır.

Önsözden

Ker­bela’yı doğru kav­ra­ma­dan bugünkü İslam hezeyanını anlamak mümkün değildir; çünkü mesele, hafızalara kazınmış birkaç saatlik bir trajik sahneden ibaret değil, çok daha derin ve çok daha uzun bir yarılmanın adıdır. Dönemin siyasî, ide­o­lo­jik ve coğrafî şartlarıyla birlikte ele alındığında Ker­bela, Hz. Osman devriyle büyümeye başlayan fitnenin, kabilecilik ve aşiret mantığının, mez­hep­çi ve hi­zip­çi ik­ti­dar mücadelelerinin, saltanat fikrinin ve ta­raf­tar­lık hastalığının ümmetin kalbinde açtığı en kanlı yaralardan biri olarak belirir. Bu yüzden onu sadece bir matem sahnesi gibi okumak, çağ­lar üs­tü mesajını daraltmak; onu bugünün karanlıklarına tutulacak bir ışık olmaktan mahrum bırakmak demektir.

İşte Kerb-ü-Belâ, tam da bu yüzden kaleme alındı; yaşanmış acıyı yal­nız­ca gözyaşıyla değil idrakle, yal­nız­ca muhabbetle değil ferasetle, yal­nız­ca ta­raf­tar­lıkla değil ha­ki­kat arayışıyla yeniden okuyabilmek için. Çünkü Ker­bela, Ne­be­vî çizginin saltanat hırsına kurban edilmeye çalışıldığı, hakkın karşısına gücün çıkarıldığı, muhabbetin marifete erişemediği ve tarihin en acı sahnelerinden biri hâline gelen büyük bir kıyamdır. Bu eserin muradı da, o kıyamı yal­nız­ca anmak değil; öncesiyle, sonrasıyla ve bugüne uzanan yankısıyla birlikte anlayarak, bugünün insanını kendi safını yeniden düşünmeye çağırmaktır.

Bazı yaralar yal­nız­ca tarihte açılmaz; Kerb-ü-Belâ, ha­ki­ka­ti ik­ti­dara kurban eden her çağın yeniden kanattığı büyük yaranın adıdır ve bu eser, o yarayı yal­nız­ca anmak için değil, anlamak için yazıldı.
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu eser evreninde Kerb-ü-Belâ – 1. Cilt, Ker­bela’yı yalnızca geçmişin acısı olarak değil, hakikatin iktidar karşısında her çağda yeniden sınandığı ağır bir vicdan meydanı olarak okuyan güçlü bir roman cildidir.
TESLİMAT
 
Ürünü sipariş verdiğiniz gün saat 18:00 ve öncesi ise siparişiniz aynı gün kargoya verilir ve ertesi gün teslim edilir.

Eğer kargoyu saat 18:00`den sonra verdiyseniz ürününüzün stoklarda olması durumunda ertesi gün kargolama yapılmaktadır.
Benzer Ürünler
Yükleniyor...