Kerbübela Romanı 3.cilt (Dijital)

  • Bu ürün dijital formatta sunulmaktadır. Satın alma işlemi tamamlandıktan sonra PDF erişim bağlantısı, sipariş sırasında kullanılan e-posta adresine manuel olarak gönderilecektir. Fiziksel kargo gönderimi yapılmaz.
  • Ürün Kodu: KO3LMXUF4N
  • Barkod: 7098522166161
  • Marka: Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  • Kategori: Dijital Eserleri
  • Stok: 20+
  • %77indirim
    320,00 TL
    75,00 TL
    KARGO BEDAVA
  • 6,25 TL 'den başlayan taksitlerle
WHATSAPP İLE SİPARİŞ VER
Hızlı Gönderi
Güvenli Alışveriş
İade ve Değişim
Kerbübelâ Romanı 3. Cilt

Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt

Susuzluğun Feryadı

Suyun kesildiği yerde yalnızca bedenlerin değil, merhametin, sadakatin, emanet şuurunun ve insanlığın ortak vicdanının da nasıl kuruduğunu anlatan ağır bir yüzleşme metni.

342 SayfaKarton Kapak3. Cilt
Okuma Serüvenine Açılan Emanet Kapısı

Bu eserlerin satışından doğan imkân, yurdun farklı şehirlerinde gerçekleştirdiğimiz okul buluşmalarında, okul yöne­timlerinin rehberliğinde belirlenen kız öğ­ren­cilerin okuma serüvenine omuz olmakta; aynı zamanda okul kütüphanelerine ücretsiz kitap setleri ulaştırılarak daha geniş bir iyiliğe kapı aralamaktadır. Bu çalışmalara ilişkin belge ve bilgilere sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz.

Kitap Neyi Anlatıyor?

Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, yalnızca Ker­belâ’ya varılmış olmasının ardından başlayan ku­şatmayı anlatan bir eser değildir; o, hakikatin artık bütün çıkış yolları kapatılmış halde susuzluğa mahkûm edildiği, mer­ha­metin göz göre göre boğulduğu ve insanlığın kendi vicdan aynasına bakamayacak kadar karardığı son eşiği anlatan ağır, yakıcı ve sarsıcı bir yüzleşme metnidir. “Susuzluğun Feryadı” alt başlığı, bu cildin yükünü yalnızca tarihî bir hadisenin dış şartlarına değil, aynı zamanda insan ruhunun ve ümmet bilincinin içine çöken büyük kuraklığa da bağlamaktadır; çünkü burada susuz kalan yalnızca bedenler değildir, susuz bırakılan aynı zamanda adalettir, sadakattir, emanet şuurudur, ümmetin ortak hafızasıdır ve Alemlere rahmet olarak gönderilmiş kutlu elçinin hatırası karşısında titremesi gereken vic­danın ta kendisidir.

Bu cildin asıl sarsıcılığı, su­suz­luğu sıradan bir savaş tedbiri gibi değil, insanın kendi özüne karşı açtığı savaşın en çıplak biçimi olarak göstermesinde belirir. Çünkü bir düşmana su vermemek ile, peygamber torununun çadırında bulunan çocukların dudakları kururken, annelerin kırbaların dibinde kalmış son damlaları saklamaya çalıştığını göre göre akarsuyun önüne set çekmek aynı şey değildir. Burada zulüm, yalnızca öldürme iradesi değildir; burada zulüm, yaşamı sürdüren rahmeti bilinçli biçimde geri çekmek, mer­ha­meti siyasal itaate bağlamak ve nimeti baskı aracına dönüştürmektir. İşte bu yüzden Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, suyun kesildiği yerde yalnızca fiziki bir mahrumiyet değil, ahlâkın ve insanlığın da açıkça iflas ettiğini hissettiren çok katmanlı bir okuma sunmaktadır.

Eserde su­suz­luk, tek boyutlu bir acı olarak kalmaz; bilakis giderek büyüyen bir metafora dönüşür. Bir yanda çadırlarda güneşin altında kavrulan çocuklar, kuruyan dudaklar, kırbaların dibine çökmüş çaresizlik ve anne yüreğinde büyüyen yangın vardır; öte yanda bu manzarayı göre göre taşlaşan, insanî duygularını dünya sevgisine ve itaate kurban eden, sayıca çok ama ruhça çökmüş bir kalabalık durmaktadır. Bu nedenle bu cilt, su­suz­luğu yalnızca çöl ortasında yaşanan bedensel bir yıkım olarak değil; rahmeti unutan siyasal aklın, hakikatin karşısında kararan vic­danın ve insanın masumiyete karşı ne kadar vahşileşebileceğinin en açık delili olarak ele alır.

Kitabın en derin damarlarından biri de, Fırat’ın yalnızca coğrafi bir nehir değil, engellenmiş rahmetin ve gasp edilmiş mer­ha­metin sembolü hâline gelmesidir. Çünkü Fırat burada akması gerekirken tutulmuş rahmetin, hakkı olana ulaşması gerekirken gücün emrine verilmiş nimetin adıdır. Suyun önüne çekilen set, gerçekte yalnızca nehrin önüne çekilmiş bir set değildir; o set, adaletin, kardeşliğin, ümmet olma iddiasının ve Nebevî emanete sadakatin de önüne çekilmiş görünmez bir duvar gibidir. Bu nedenle eser, Ker­belâ’daki su­suz­luğu okurken, okuru ister istemez şu ağır hakikate götürür: Bir ümmetin asıl çölü, coğrafyada değil, vicdanda başlar.

Bu ciltte Hz. Hüseyin’in dirayeti de yalnızca tarihî bir kahramanlık çizgisi içinde resmedilmez. Tam tersine, onun büyüklüğü tam da bu ku­şatma ve su­suz­luk altında daha görünür hâle gelir. İki bin kişilik yeni ordunun gelişi onu korkutmamaktadır; onu asıl yaralayan, çocukların kuruyan boğazları, çadırlara çöken su­suz­luk, masumların dayanılmaz bekleyişidir. Bu yüzden eser, Hz. Hüseyin’i yalnızca kıyama kalkmış bir lider gibi değil; emanetin yükünü kendi canından önceleyen, çocukların su­suz­luğunu kendi ölümünden daha ağır taşıyan, ku­şatma altında bile vakarını kaybetmeyen büyük bir ahlâk insanı olarak önümüze koymaktadır. Bu tavır, kitabı kuru bir tarih anlatısından çıkarıp daha büyük bir vicdan metnine dönüştürmektedir.

Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, aynı zamanda okuru şu sert gerçekle yüzleştirir: Ker­belâ’daki en büyük kırılmalardan biri, zulmün vahşetinden çok, mer­ha­met­siz­liğin sı­ra­dan­laş­mış olmasıdır. Çocukların eski canlılığından eser kalmadığı, güneşin rahmet değil işkence gibi çöktüğü, masumların su­suz­luktan titrediği bu tabloda, karşı tarafta bulunanların buna alışmış bir soğukkanlılıkla davranabilmesi, kötülüğün ulaştığı en ürkütücü aşamayı gösterir. Çünkü bir insanın içinde kötülük bulunması kadar, o kötülüğün artık kendisine korkunç görünmemesi de büyük bir çürümedir. İşte eser burada, tarihî bir sahnenin içine sıkışıp kalmaz; insanın kötülüğe alışma kapasitesini, zalimliğin nasıl kanıksanabildiğini ve böylece büyük cinayetlerin nasıl nor­mal­leş­tiğini de görünür kılar.

Bu cildin asıl ağırlaştırıcı taraflarından biri de, Ker­belâ’yı yalnızca geçmişte yaşanmış bir su­suz­luk olarak bırakmamasıdır. Çünkü kitap, okuru fark ettirmeden kendi çağının içine geri döndürür ve şu soruyu sordurur: Bugün bizim içimizde hangi Fırat kurudu? Hangi merhamet yolu menfaat uğruna kapatıldı, hangi hakikat yalnız bırakıldı, hangi mazlum seyredildi, hangi çocukların çığlığı kısa bir haber kadar sürüp sonra unutuldu? Bu soru, eserin bütün ağırlığını bugüne taşıyan ana damardır. Ker­belâ burada artık yalnızca tarihin değil, bugünün de meselesidir; çünkü suyu kesilen her hakikat, kuşatılan her masumiyet ve görmezden gelinen her vicdan çağrısı, yeni bir Ker­belâ ihtimalini içinde taşımaktadır.

Eserdeki bir başka büyük derinlik, Hüseynî meşrep olmanın ne demek olduğunu yalnızca tarihî sevgi yahut duygusal bağlılık üzerinden değil, karakter ve sadakat üzerinden düşündürmesidir. Hz. Hüseyin’e muhabbet elbette önemlidir; adı anıldığında gözlerin nemlenmesi, Muharrem günlerinde su içerken içe çöken sızı kıymetlidir; fakat bu eser bize açıkça hissettirir ki bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Hüseynî meşrep olmak, haklı olduğunda geri çekilmemek, düşmanına bile zulmetmemek, çocuklarının su­suz­luğuna rağmen haktan taviz vermemek, ku­şatma altında bile vakarını bozmamak ve hakikati bedeli ne olursa olsun savunabilmektir. Bu yüzden kitap, okuru sadece bir tarihsel sadakatle değil, kendi ahlâkını tartacağı daha ağır bir terazinin karşısına çıkarır.

Bu ciltte annelerin, çocukların, kırbaların, çadırların ve su­suz­luğun etrafında büyüyen acı, Ker­belâ’yı sıradan bir siyasî hesaplaşmanın ötesine taşır. Çünkü burada iki güç merkezinin savaşı değil, gücün masumiyete saldırısı, sayının asaleti ku­şatması, düzenin hakikati boğmaya çalışması ve dünya sevgisinin rahmeti kurutması vardır. İşte bu yüzden “Susuzluğun Feryadı”, sadece bir tarih cildinin adı değil; insanlığın en temel sınavlarından birinde kaybettiği şeyi hatırlatan büyük bir semboldür. Eser, okurun ruhunda yalnızca hüzün değil, aynı zamanda utanç, öfke, iç sızısı ve büyük bir mahcubiyet de bırakır; çünkü bir bebeğin su­suz­luğunu okuyan insan, yalnızca geçmişi değil, kendi çağında görüp de sustuğu su­suz­lukları da hatırlamaya başlar.

Sonuç olarak Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, Ker­belâ’yı su­suz­luk üzerinden okuyarak yalnızca bir tarihî trajediyi değil, bir ümmetin vic­danında başlayan kuraklığı, mer­ha­metin nasıl geri çekildiğini, rahmetin nasıl siyasal bir ku­şatma aracına dönüştürüldüğünü ve Nebevî emanetin karşısında insanlığın nasıl çözüldüğünü anlatan son derece derin ve sahici bir eserdir. Bu kitap, okurunu sadece geçmişin ağıdıyla bırakmaz; onu bugünün susuz bırakılan hakikatlerine, ku­şa­tılmış vic­danlarına ve kurumuş kalplerine bakmaya zorlar. Ve belki de tam bu yüzden, son sayfa kapandığında elde kalan şey sadece bir tarih bilgisi değil; göğüste dinmeyecek bir yanık, zihinde ağır bir muhasebe ve ruhun derinliklerinde yankılanan şu hakikat olur: Bir ümmetin en korkunç su­suz­luğu, nehirleri tutulduğunda değil, mer­ha­meti kesildiğinde başlar.

Eserin Üç Ana Damarı

Susuzluk ve Vicdan

Bu ciltte susuzluk yalnızca çölün fizikî sertliği olarak değil, mer­ha­metin geri çekildiği yerde başlayan büyük insanlık çözülmesi olarak okunur.

Fırat ve Engellenmiş Rahmet

Fırat, hakkı olana ulaşması gerekirken gücün emrine verilen nimetin, adaletin önüne çekilen setin ve vic­danın kurumasının sembolüne dönüşür.

Hüseynî Meşrep

Eser, Hz. Hüseyin’e muhabbeti yalnızca tarihî hüzünle değil, karakter, sadakat, vakar ve bedeli ağır da olsa hakikatten geri çekilmeme ölçüsüyle tartar.

Önsözden

Ker­belâ’yı anlamak, yalnızca tarihte yaşanmış hazin bir olaya üzülmek değildir; o olayı mümkün kılan tarafgirlik hastalığını, mülk sevdasını, Nebevî emaneti kuşatan karanlığı ve mer­ha­metin nasıl bilinçli biçimde geri çekildiğini de doğru okuyabilmektir. Çünkü Ker­belâ, hafızalarda yer eden birkaç saatlik trajik bir sahneden ibaret değildir; öncesi ve sonrasıyla birlikte ele alındığında, bugünkü İslam algısının hangi büyük yara üzerinden biçimlendiğini gösteren çağlar üstü bir kırılmadır. Onu sadece bir acı tablosu gibi görmek, içindeki büyük uyarıyı daraltmak demektir; oysa Ker­belâ’nın asıl mesajı, hak ile batıl çizgisinin tarih boyunca nasıl yeniden kurulduğunu fark etmektir.

İşte Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, tam da bu yüzden kaleme alındı; Ker­belâ’ya varışla birlikte su­suz­luğun nasıl büyük bir ahlâk aynasına dönüştüğünü, kuruyan şeyin yalnızca bedenler değil merhamet olduğunu ve Fırat’ın önüne çekilen setin aslında vic­danın önüne çekilen set olduğunu daha derin okuyabilmek için. Çünkü burada suyun kesilmesi, yalnızca savaş şartlarının sertliği değil; güç uğruna rahmeti bile esirgeyebilen bir kararmanın en çıplak göstergesidir. Bu cildin muradı da, o su­suz­luğu yalnızca geçmişte bırakmak değil; bugünün kuruyan vic­danlarına, bugünün seyirci kalabalıklarına ve bugünün susuz bırakılan hakikatlerine kadar taşıyarak yeniden an­lam­lan­dır­maktır.

Bazı su­suz­luklar dudakları değil, insanlığın maskesini çatlatır; Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt, suyun kesildiği yerde aslında mer­ha­metin, sadakatin ve ümmet ruhunun da nasıl kuruduğunu göstermek için yazıldı.
Kerb-ü-Belâ – 3. Cilt / 342 sayfa / karton kapak / Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
TESLİMAT
 
Ürünü sipariş verdiğiniz gün saat 18:00 ve öncesi ise siparişiniz aynı gün kargoya verilir ve ertesi gün teslim edilir.

Eğer kargoyu saat 18:00`den sonra verdiyseniz ürününüzün stoklarda olması durumunda ertesi gün kargolama yapılmaktadır.
Benzer Ürünler
Yükleniyor...