KERB-Ü-BELÂ (5.CİLT) - Fiziki Kitap Ön Sipariş

  • Kitap yayına hazır olup şimdilik sadece ÖN SİPARİŞ alınabilmektedir. Talep edenler için dijital hali web sitemizde mevcuttur.
  • Ürün Kodu: WLKZNY435L-1459-1404
  • Barkod: 7098522824047
  • Marka: Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
  • Kategori: Yayına Hazır Eserleri
  • Stok: 20+
  • %50indirim
    300,00 TL
    150,00 TL
  • 12,50 TL 'den başlayan taksitlerle
WHATSAPP İLE SİPARİŞ VER
Hızlı Gönderi
Güvenli Alışveriş
İade ve Değişim
Kerb-ü-Belâ 5. Cilt | Kılıçların Susturamadığı Hakikat
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu

Kerb-ü-Belâ Romanı 5. Cilt

Kılıçların Susturamadığı Hakikat — şehadetin meydanda tamamlanıp hafızada, sözde ve emaneti taşıyanların omuzlarında yeniden başladığı son cilt
5. CiltRomanE-Kitap529 Sayfa
İyiliğe Açılan Sayfa

Kerb-û-Belâ serisinin satışından doğan imkân, yurdun farklı şehirlerinde sürdürülen okul buluşmalarında, okul yönetimlerinin belirlediği kız öğrencilerin okuma serüvenine omuz olmakta ve okul kütüphanelerine ulaştırılan kitap setleriyle aynı iyiliği genişletmeye devam etmektedir. Bu çalışmalara dair bilgi ve belgelere sitemiz üzerinden ulaşılabilir.

Kûfe’de Yarım Kalan Yolun Haneye Dönüşü

Beşinci cilt, Kerbelâ meydanını birbirinin tekrarı olan kahramanlık sahneleriyle değil, aynı haneden çıkan her insanın kendine mahsus mizacı, korkusu, vedası ve sorumluluğuyla kurar. Müslim bin Akîl’in Kûfe’de yarım kalan yolu, oğullarının ve kardeşlerinin adımlarında başka bir bedelle sürerken, verilen sözün yalnız onu ilk söyleyen kişiye ait olmadığı, bazen bir hanenin sonraki fertlerine miras kalan ağır bir emanet hâline geldiği görünür olur.

Abdullah bin Müslim’in izin isterken taşıdığı tereddüt, geride bırakacağı yüzlere son kez bakışı ve babasının tamamlayamadığı yolun ağırlığını kendi omzunda hissetmesi, şehadeti insana ait bütün duygulardan arındırılmış bir menkıbeye dönüştürmez. Cesaret burada korkunun yokluğu değil; yaşamak isteyen bir insanın, korkusuna rağmen doğru yerde kalabilme iradesidir.

İnsan, uğrunda bedel ödemediği sözü kolayca büyütebilir; fakat hakikat, yalnız dilde yüceltilen cümlelerle değil, o cümlenin insanın menfaatine, korkusuna ve kaybetme ihtimaline değdiği anda gösterdiği sadakatle anlaşılır.

Bir Annenin İki Oğluna Bıraktığı Hürriyet

Zeyneb’in oğulları Avn ile Muhammed’i meydana uğurladığı an, anneliğin evladını kendisine bağlamak değil, ona kendi hakikatinin önünde dürüst kalabileceği bir hürriyet bırakmak olduğunu gösterir. Bir anne, iki oğlunun örtüsünü düzeltirken korkusunu inkâr etmez; sevgisini onların yolunu kapatan bir zincire dönüştürmeden yüzlerine bakar ve kendi acısını, onların seçiminin üstüne çıkarmamaya çalışır.

Bu vedada kolay bir teslimiyet bulunmaz. Zeyneb, oğullarının yaşayabileceği ihtimali de kaybedeceği gerçeği de aynı anda taşır; fakat insanı sevmenin onu kendi korkularının içine hapsetmek olmadığını bilir. Roman, bu sahneyle anneliği yalnız koruyan bir şefkat olarak değil, gerektiğinde sevdiğinin ahlâkî iradesine saygı gösterebilen ağır bir emanet bilinci olarak ele alır.

Çocukluğun Meydana Çıktığı Son Sınır

Hasan’ın çocukları ve henüz çocuklukla gençlik arasındaki eşiği tamamlamamış yüzler meydana çıktığında, savaşın bütün meşruiyet iddiaları daha da ağır bir sorgunun önünde kalır. Bir çocuğun bedenine yönelen silah, yalnız o bedeni hedef almaz; karşısındaki insanı düşman olarak adlandırabilmek için vicdanın ne kadar susturulması gerektiğini de açığa çıkarır.

Bu cilt, çocukların cesaretini yetişkinlerin diliyle büyütmek yerine, onların yaşlarına ait ürpertiyi, ailelerine son kez bakışlarını ve ölüm fikrini tam olarak kavrayamayan yanlarını korur. Böylece şehadet, insanın çocukluğunu silen gösterişli bir unvana değil, zulmün hiçbir mazeretle örtemeyeceği bir masumiyet hesabına dönüşür.

Abbas’ın Kırbasında Taşınan Emanet

Abbas, suya ulaştığı hâlde içmeyerek elindeki nimeti kimin hakkı saydığını gösterir. Onun gücü yalnız kılıcında, sancağı taşıyan kolunda veya meydana saldığı korkuda değildir; çocukların susuzluğunu kendi yarasından daha ağır görebilmesinde, suyu kendisine ait bir ganimet değil ulaştırılması gereken bir emanet saymasındadır.

Kırba parçalandığında ve su toprağa karıştığında Abbas’ın acısı yalnız görevini tamamlayamamış olmanın mahcubiyeti değildir. Roman, insanın her sonucu kendi başarısı veya başarısızlığı olarak sahiplenemeyeceğini, merhametin hedef alınmasının mağdurun eksikliği değil zalimin suçu olduğunu ve bazen emaneti korumanın onu sonuca ulaştırmak kadar, son nefese dek terk etmemekle de gerçekleştiğini gösterir.

Suya ulaşmışken içmemek, nimeti küçümsemek değil; elindeki imkânı önce kendisine değil, hakkı çiğnenen insana ait sayabilmektir. Merhametin gerçek ölçüsü de çoğu zaman insanın sahip olduğu şeyi kimin önceliği gördüğünde saklıdır.

Ali Asgar’ın Susturduğu Bütün Mazeretler

Ali Asgar’ın babasının kollarında meydana taşınması, zulmün kendisini savunabileceği bütün gerekçeleri geçersiz kılan son masumiyet aynasıdır. Bir bebeğin susuzluğu karşısında dahi iktidarın emrini, kalabalığın tarafını ve savaşın dilini koruyabilen insan, artık yalnız karşısındakine değil, kendi yaratılışındaki merhamet imkânına da yönelmiş olur.

Okun ulaştığı beden küçüldükçe suçun ağırlığı büyür. Hüseyin’in avuçlarında taşıdığı şey yalnız bir evladın kanı değildir; aynı kıbleye yönelen, aynı Allah’ın adını anan ve buna rağmen bir bebeğin hayat hakkını dahi pazarlık konusu yapabilen düzenin ahlâkî iflasıdır. Bu sahne, okuru geçmişin zalimlerine öfke duymakla yetinmeye değil, kendi çağında çocukların susuzluğunu hangi mazeretlerle görünmez kıldığını sormaya çağırır.

Bütün Vedaların Ardından Tek Başına

Hüseyin’in son saatleri, çevresindeki insanların birer birer eksildiği ve her ölümle birlikte yalnızlığın başka bir anlam kazandığı ağır bir yürüyüştür. O, yalnız kalabalığı azalmış bir kumandan değil; oğlunu, kardeşini, yeğenlerini, dostlarını ve çocukluğundan beri tanıdığı yüzleri toprağa bırakmış bir insan olarak meydana çıkar.

Roman, onun yalnızlığını insanüstü bir sükûnetle örtmez. Bedeni yorulur, kayıpların acısı sesine ve yürüyüşüne siner; fakat başından beri söylediği sözün hayatını bağlamasına razı olur. Hüseyin’in şehadeti, ölümün kutsanması değil, hayatın adalet ve haysiyet olmadan korunmasının insanı hakikate ulaştırmayacağını gösteren son şahitliktir.

Şehadetten Sonra Başlayan İkinci Saldırı

Silahlı mücadele sona erdiğinde zulüm sona ermez. Öldürmekle yetinmeyen iktidar, bedenlerin mahremiyetine, çadırların eşyasına, kadınların örtülerine, çocukların güven duygusuna ve geride kalanların yas hakkına yönelir. Yağma ve ateş, savaşın ardından açılan ikinci bir saldırı alanına dönüşürken, iktidarın yalnız insanları değil, onların hatırasını ve haysiyetini de ele geçirmek istediği görülür.

Zeyneb, kendi acısını yaşamaktan önce ateşin içinde kaybolan çocukları bulmak, yaralıları korumak, kadınların oluşturduğu halkayı dağılmaktan kurtarmak ve Zeynelâbidîn’in üzerine yürüyen kılıçla arasına kendi bedenini koymak zorundadır. Onun metaneti, gözyaşı dökmeyen bir taşlaşma değil; her an çökmek isteyen kalbiyle, kendisine emanet edilen en zayıf insanı gözden kaçırmadan ayakta kalabilme kudretidir.

Yaşamakla Yükümlü Kalan Şahit

Zeynelâbidîn’in hayatta kalışı, diğerlerinden daha az bedel ödenmiş rahat bir kurtuluş değildir. Hastalığı sebebiyle meydana çıkamayan genç adam, babasının, kardeşlerinin ve yakınlarının birer birer toprağa düştüğünü görürken kendi nefesinin niçin sürdüğünü sorgular; savaşamayışını eksiklik, hayatta kalışını mahcubiyet olarak taşır.

Ona bırakılan vazife, kılıç kullanmaktan daha hafif değil, yıllara yayılan daha uzun bir şahitliktir. Bazen insanın imtihanı ölmek değil; ölenlerin yüzlerini unutmadan yaşamak, gördüklerini tahrif etmeden anlatmak ve kendisini hayatta kaldığı için cezalandırmak yerine ömrünü emanete dönüştürmektir.

Kılıç, bedeni susturabilir; fakat hakikati taşıyan hafıza, gördüğünü korkuya teslim etmeden anlattığı müddetçe zulmün zaferi tamamlanmaz. Kerbelâ’nın son cildi, ölümden sonra başlayan bu uzun şahitliğin romanıdır.

Kûfe’nin Geç Kalmış Gözyaşı ve Sarayda Eğilmeyen Söz

Semersiz develerin üzerinde Kûfe’ye getirilen kadınlar ve çocuklar, yenilmiş bir topluluk olarak sergilenmek istenirken, iktidarın resmî anlatısıyla bedenlerinde taşıdıkları hakikat karşı karşıya gelir. Şehrin ağlayan kalabalığı, yalnız Hüseyin’in ailesine yapılanları değil, verdiği sözlere rağmen kapattığı kapıları ve korku karşısındaki suskunluğunu da görmeye başlar.

Zeyneb, onların gözyaşlarını kolayca değersiz saymaz; fakat pişmanlığın ancak sonraki davranışı değiştirdiğinde ahlâkî bir karşılık kazanacağını hatırlatır. Ubeydullah bin Ziyad’ın meclisinde ve Yezid’in huzurunda yükselen söz, Kerbelâ mücadelesinin kılıçtan hafızaya geçtiği yeni safhadır. Zincirler bedeni sınırlasa da hakikatin ölçüsünü değiştiremez; mağlubiyet, esir edilenin bedeninde değil, zulmü zafer sanan vicdanda başlar.

Bu Ciltte Karşılaşacağınız On İki Eşik

  • Kûfe’de Yarım Kalan Yol
  • Bir Annenin İki Oğluna Vedası
  • Çocukluğun Meydana Çıktığı An
  • Sancağın ve Kırbanın Son Yolu
  • Bir Babanın Kucağındaki Masumiyet
  • Bütün Vedaların Ardından
  • Şehadetten Sonra Başlayan Saldırı
  • Ateşin İçinde Emaneti Korumak
  • Yaşamakla Yükümlü Kalan Şahit
  • Kûfe’nin Geç Kalmış Gözyaşı
  • Sarayda Eğilmeyen Söz
  • Medine’ye Taşınan Hafıza

Bu başlıklar, son cildin ana yüzleşme kapılarını gösterir; sahnelerin ayrıntısı eserin kendi anlatısı içinde korunmaktadır.

Başlarken’den

Bazı kitaplar bir hikâyeyi sona erdirir; bazıları ise sona ulaştığı anda okurun önünde daha ağır bir başlangıç bırakır. Kerb-û-Belâ’nın beşinci cildi, meydandaki son nefesle kapanan bir anlatı değildir; çünkü kılıçların susturduğunu sandığı hakikat, ateşin içinden çocukları çıkaran ellerde, hastalığına rağmen gördüklerini unutmayan bir gençte, zincire vurulduğu hâlde sözünü eğmeyen bir kadında ve yıllar sonra dahi kendisine “Sen hangi sözün arkasında durdun?” diye soracak vicdanda yaşamaya devam eder.

Bu son cilt, okurdan yalnız Kerbelâ’ya ağlamasını değil, kendi çağının Kûfe’sini, kendi hayatının küçük biatlarını, korku karşısında kapattığı kapıları ve doğru olduğunu bildiği hâlde bedelinden kaçtığı sözleri görmesini istemektedir. Çünkü geçmişin acısı, bugünün ahlâkını değiştirmediğinde hatırlanmış olmaz; yalnızca törenlere, gözyaşlarına ve hayatımıza dokunmayan güvenli cümlelere dönüştürülür.

Kerbelâ, Hüseyin’in şehadetiyle sona ermedi; Zeyneb’in sözüyle insanlığın vicdanında yeniden başladı.

Beş Ciltlik Yolculuğun Son Eşiği

Kerb-û-Belâ Romanı 5. Cilt: Kılıçların Susturamadığı Hakikat’i edinmek, Google Play üzerinden ön izlemek veya Spotify’da dinlemek için bağlantılar aşağıdadır.

TESLİMAT
 
Ürünü sipariş verdiğiniz gün saat 18:00 ve öncesi ise siparişiniz aynı gün kargoya verilir ve ertesi gün teslim edilir.

Eğer kargoyu saat 18:00`den sonra verdiyseniz ürününüzün stoklarda olması durumunda ertesi gün kargolama yapılmaktadır.
Benzer Ürünler
Yükleniyor...