BİR ÇAĞIN GÜNAH DEFTERİ

WHATSAPP İLE SİPARİŞ VER
Hızlı Gönderi
Güvenli Alışveriş
İade ve Değişim
```
Yazılmakta Olan Eser

Bir Çağın Günah Defteri Savaş, açlık, israf, göç, yetimlik ve insanlığın suskunluğu üzerine büyük bir toplumsal vicdan muhasebesi

Bir Çağın Günah Defteri, yalnız savaşların, açlığın, göç yollarında eksilen hayatların, yetim kalan çocukların ve yoksulluğun görünmeyen utancının kitabı olarak değil; bütün bu acıları gören, bilen, izleyen, konuşan fakat çoğu zaman kendi güvenli hayatının sınırlarını bozmamak için susan modern insanın kalbine tutulmuş ağır bir vicdan aynası olarak yazılmaktadır.

50Planlanan bölüm
450–550Hedeflenen sayfa
10Ana kısım
5Her kısımda bölüm

Bir çağın günah defteri yalnız zalimlerin yaptıklarıyla yazılmaz

Bu eser, çağın günah defterinin yalnız savaş meydanlarında, yıkılmış şehirlerde, açlıktan susmuş çocukların yüzlerinde, sınır kapılarında bekletilen insanların mahcubiyetinde, göç yollarında dağılan ailelerin sessizliğinde ve yoksulluğun ev içlerinde sakladığı utançta yazılmadığını; aynı zamanda bütün bunları görüp de hiçbir şey değişmemiş gibi yaşamaya devam eden kalplerin içinde, ekran başında seyredilen acıların ardından eğlenceye dönen parmaklarda, sofralarda unutulan açlıkta, nimet karşısında şükürsüzleşen bakışta ve konforunu başkasının yıkımından daha değerli gören modern insanın suskunluğunda da yazıldığını anlatmak için kurulmaktadır.

Bir Çağın Günah Defteri, yalnız savaş ve açlık kitabı değildir; insanın ekran karşısında felakete alışmasını, nimet karşısında şükürsüzleşmesini, tüketim içinde körleşmesini, mazlum karşısında mazeret üretmesini, yetim bir çocuğun gözlerine bakmadan insanlık iddiasında bulunmasını ve başkasının acısını kendi gündemine dahil etmeden vicdan sahibi görünmeye çalışmasını sorgulayan büyük bir toplumsal muhasebe kitabıdır.

Bir çağın günah defteri yalnız zalimlerin yaptıklarıyla değil, görenlerin suskunluğuyla, bilenlerin alışmasıyla, doyanların israfıyla, güvende yaşayanların unutmasıyla, çocuk acısına duyarsızlaşan kalabalıkların sessizliğiyle ve insanlığın kendi rahatını başkasının yıkımından daha değerli görmeye başlamasıyla yazılır.

Bu kitap, insanlığın suskunluğuyla açılan defteri okumaya çağırır

Kitabın ilk kapısı, çağın büyük günahlarının yalnız büyük zalimlerin eliyle değil, sıradan insanların alışması, susması, görüp geçmesi ve kendi konforunu korumak için acıyı uzakta tutmasıyla da yazıldığını gösterir; çünkü insan bazen bir haksızlığı bizzat üretmediği için kendisini masum sayar, fakat o haksızlığı görüp hiçbir sorumluluk hissetmediği, mazlumun sesini duyup kendi hayatında hiçbir yer açmadığı ve suskunluğu ahlâkî bir ortaklığa dönüşürken bunu fark etmediği zaman, kötülüğün en sessiz devam yollarından birine dönüşür.

Bu eser, alışmanın insanlığın en sessiz çöküşlerinden biri olduğunu hatırlatır; savaş, ölüm, yoksulluk, çocuk acısı, göç haberleri, açlık görüntüleri ve enkaz altından yükselen feryatlar bir süre sonra gündelik haber akışının sıradan parçaları hâline geldiğinde, insan yalnız duyarlılığını değil, insan kalma kabiliyetinin en ince damarlarını da kaybetmeye başlar.

Kalbi olmayan çağın en büyük günahı, kötülüğü yalnız üretmesi değil, kötülüğü izlenebilir, kaydırılabilir, geçilebilir, unutulabilir ve gündelik hayatın olağan parçası hâline getirmesidir; bu yüzden kitap, mazlumun yıkımına koltuktan, sofradan, ekrandan ve güvenli evlerden bakmanın insanı sorumluluktan muaf kılmadığını, tam aksine güven içinde yaşayan herkesin daha derin bir vicdan hesabı taşıdığını anlatır.

Ekranda izlenen acı, kalpte sorumluluğa dönüşmüyorsa yalnızca tüketilmiş bir görüntüdür

Dijital çağ, felaketleri görüntüye, haber akışına, gündeme, tartışmaya ve sonra unutulmaya dönüştürürken insanın acıyla kurduğu ilişkiyi de derinden yaralamaktadır; çünkü aynı ekranın içinde bir çocuğun ölümüyle bir reklamın, bir savaş görüntüsüyle bir eğlence videosunun, bir annenin feryadıyla bir alışveriş kampanyasının yan yana düşmesi, insan zihninin doğal yas tutma, sarsılma, düşünme, dua etme ve sorumluluk alma kabiliyetini zedeleyen korkunç bir yan yanalık üretmektedir.

Bu kitap, paylaşım yapmak, kısa süreli tepki göstermek, görünür bir duyarlılık sergilemek ve birkaç cümlelik öfkeyle kendisini rahatlatmak ile gerçekten sorumluluk almak arasındaki derin farkı açar; çünkü insan bazen vicdanını değiştirmek yerine vicdanlı göründüğü bir görüntü üretir, acının karşısında hayatını, harcamasını, dilini, duasını, sofrasını ve gündemini değiştirmek yerine kendi duyarlılığının izlenebilir bir kaydını bırakmakla yetinir.

Unutmanın hızlandığı yerde vicdan derinleşemez; çünkü dijital hız, insanın acıyı sindirmesine, düşünmesine, yas tutmasına, dua etmesine, bir sorumluluk çizgisi kurmasına ve kalıcı bir ahlâkî tavra dönüşmesine fırsat vermeden onu yeni gündemlere sürükler.

Eserin ana damarları

Birinci Kısım

İnsanlığın Suskunluğuyla Açılan Defter

Çağın günah defterinin yalnız büyük zalimlerin eliyle değil, görenlerin susması, bilenlerin alışması, güven içinde yaşayanların unutması ve sıradan insanların kendi konforunu korumak için acıyı uzakta tutmasıyla da yazıldığı anlatılır.

İkinci Kısım

Ekranda İzlenen Acılar

Savaş, yıkım, açlık ve ölüm görüntülerini izleyip etkilenmiş gibi olduğu hâlde hayatında hiçbir ahlâkî değişiklik yapmayan insanın, acıyı kalbinde sorumluluğa dönüştürmediğinde onu yalnızca tüketilmiş bir görüntüye çevirdiği gösterilir.

Üçüncü Kısım

Açlığın Karşısında İsraf Sofraları

İsrafın yalnız ekonomik bir kayıp değil, nimetin ahlâkını kaybetmiş kalbin işareti olduğu; ekmek, su, sofra, emek, çiftçi, alın teri, rızık ve şükür bilincinin açlık karşısında yeniden düşünülmesi gerektiği işlenir.

Dördüncü Kısım

Savaşın Yetim Bıraktığı Çocuklar

Çocuk acısına alışmanın bir toplumun yalnız merhametini değil, geleceğe dair ahlâkî iddiasını da yok ettiği; yetimin gözündeki sessizliğin çoğu zaman binlerce yetişkinin başarısızlığını anlattığı vakur bir dille açılır.

Beşinci Kısım

Göç Yollarında Dağılan İnsanlık

Göç, yalnız bir yerden ayrılmak değil, insanın evinden, kokusundan, mezarından, komşusundan, dilinden, hatırasından ve kendini güvende hissettiği iç yurttan kopması olarak ele alınır.

Altıncı Kısım

Yoksulluğun Görünmeyen Utancı

Yoksulluk yalnız parasızlık olarak değil, insanın kendisini değersiz, görünmez, mahcup ve dışarıda kalmış hissetmesine yol açan ağır bir sosyal yara olarak okunur; yardım ahlâkı, incitmeden vermek ve insan onurunu nimetten önce korumak üzerinden derinleştirilir.

Yedinci Kısım

Konforun Kör Ettiği Vicdan

Rahat yaşamanın suç olmadığı, fakat rahatlığı başkasının feryadını duymamak için perde yapmanın kalbi kararttığı anlatılır; evin sıcaklığı, sokakta üşüyeni hatırlamıyorsa eksik bir konfora dönüşür.

Sekizinci Kısım

Ahlâkî Körlük ve Toplumsal Mazeretler

“Ben ne yapabilirim ki”, “herkes böyle”, “dünya zaten kötü” ve “bizim de derdimiz var” gibi cümlelerin bireysel acziyet ile sorumluluktan kaçış arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığı sorgulanır.

Dokuzuncu Kısım

Tövbe, Telafi ve Toplumsal Vicdanın Dirilişi

Toplumsal tövbenin yalnız üzülmek, paylaşım yapmak veya dua etmekle sınırlı kalamayacağı; adalet, paylaşma, emek, hak teslimi, sadaka ahlâkı ve kurumsal sorumlulukla tamamlanması gerektiği anlatılır.

Onuncu Kısım

Günah Defterinden Merhamet Defterine

İnsanlığın bütün defterini tek başına temizleyemeyecek olan insanın, kendi payına düşen sayfayı temize çekebileceği; kendi sofrasını, dilini, harcamasını, suskunluğunu, duasını ve merhametini değiştirebileceği gösterilir.

Açlığın karşısında israf sofraları, çağın en ağır vicdan terazilerinden biridir

Kitabın en yakıcı damarlarından biri, nimet, şükür, israf, tüketim, lüks, gösterişli sofralar ve dünyanın başka yerindeki açlık gerçeği arasında güçlü bir vicdan terazisi kurar; çünkü insan bir yanda çöpe atılan nimetleri, diğer yanda bir lokmaya muhtaç bırakılmış çocukları aynı dünyanın içinde görebilme cesaretini kaybettiğinde, yalnız ekonomik bir yanlış yapmış olmaz, nimetin ahlâkını da kalbinden düşürmüş olur.

Şükür yalnız “çok şükür” demek değil, nimeti hor görmemek, paylaşmak, israf etmemek, bir lokmanın arkasındaki emeği, çiftçinin alın terini, toprağın sabrını, sofraya gelene kadar işleyen görünmez elleri ve aynı anda başka bir yerde aç kalan insanın hakkını unutmamaktır; bu sebeple eser, gösterişli sofraların, sosyal medyada sergilenen lüks tüketimin, yardımın reklam malzemesine dönüştürülmesinin ve yoksulun mahcubiyetini derinleştiren teşhir dilinin karşısına edep, paylaşma ve bereket bilincini yerleştirir.

Bereket, sofranın üzerindekinden çok, o sofranın kimi hatırladığıyla, kimi incitmeden doyurduğuyla, hangi ihtiyaç sahibine kapı açtığıyla ve nimeti hangi edep içinde taşıdığıyla ölçülür.

Savaşın yetim bıraktığı çocuklar, insanlığın en ağır hesabıdır

Bu eser, çocuk acısını ucuz duygusallığa dönüştürmeden, insanlığın ortak hesabı olarak ele alır; çünkü bir çocuğun gözyaşına alışan toplumun geleceği karanlıktır ve çocuk ağlıyorsa, dünya bunu birkaç günlük gündem olarak tüketip geçiyorsa, sorun yalnız savaş meydanlarında değil, insanlığın kalbinde de büyümüş demektir.

Yetimlik yalnız anne-baba kaybı olarak değil, dünyanın koruyamadığı çocukların ortak adı olarak işlenir; bir yetimin suskunluğu çoğu zaman binlerce yetişkinin, kurumun, devletin, toplumun, medyanın ve güven içinde yaşayan kalabalıkların başarısızlığını anlatır.

Oyuncak yerine enkaz taşıyan, okul çantası yerine göç yolunun ağırlığını sırtlanan, oyun çağında bomba sesiyle, gece korkusuyla, açlıkla, kayıpla ve yurtsuzlukla büyümek zorunda bırakılan çocuklar üzerinden kitap, bir çocuğu korumanın yalnız ailelerin değil, insan kalmak isteyen herkesin ortak emanet sorumluluğu olduğunu gösterir.

Göç, yalnız bir yerden ayrılmak değil, insanın iç yurdundan parça koparmaktır

Göç bu kitapta yalnız siyasi, ekonomik veya istatistiksel bir mesele olarak değil, evinden koparılan insanın iç yurdu, hafızası, dili, çocukluğu, mahallesi, mezarı, komşusu, kokusu ve onuru üzerinden ele alınır; çünkü insan bazen yalnız bir şehirden ayrılmaz, kendisini güvende hissettiği anlam dünyasından da koparılır.

Sınır kapılarında bekleyen insanlar, kamplarda sıraya giren aileler, belgeler, kimlikler, reddedilişler, küçük bir çantaya sığdırılmış hayatlar, yarım kalan okullar, kaybolan oyuncaklar, unutulmayan arkadaşlar ve zamanla merhametin yerini bıkkınlığa, önyargıya ve dışlayıcı dile bıraktığı toplumlar üzerinden eser, gerçek merhametin ilk duygusal tepkinin ardından gelen uzun sorumlulukta belli olduğunu anlatır.

Vatan sevgisi yalnız slogan, bayrak ve tarih anlatısıyla değil, vatanından kopmuş bir insanın yüzündeki acıyı anlayabilmekle de olgunlaşır; çünkü kendi toprağını seven insan, başka bir insanın toprağından koparılmasının ne demek olduğunu da kalbinde tartabilmelidir.

Yoksulluğun görünmeyen utancı, çoğu zaman rakamlardan daha ağırdır

Bu kitap, yoksulluğu yalnız cebin boşalması, gelirin azalması veya sofranın eksilmesi olarak değil, bazen kalbin üşümesi, insanın kendisini değersiz hissetmesi, çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan anne-babanın sessiz mahcubiyeti, işsizliğin insanın yalnız gelirini değil kendine bakışını da yaralaması ve toplumun fakirliği ayıp, israfı itibar sayan körlüğü üzerinden derinleştirir.

Yardım ederken inciten elin, verdiğinden fazlasını geri aldığı hatırlatılır; çünkü yoksulu minnet altında bırakan, mahremiyetini teşhir eden, ihtiyacını kalabalıkların alkışına çıkaran ve insan onurunu nimetten sonra düşünen yardım dili, görünürde iyilik taşısa bile kalbin inceliğini eksiltir.

İnsan onurunu korumayan yardım, yoksulluğu hafifletirken kalpte daha derin bir mahcubiyet bırakabilir; bu yüzden sadaka, verilen şeyden çok nasıl verildiğiyle ahlâk kazanır.

Konforun kör ettiği vicdan ve toplumsal mazeretler

Eser, güvenli ve rahat hayatların insanı nasıl duyarsızlaştırabileceğini, nimet içinde yaşarken sorumluluk duygusunun nasıl gevşeyebileceğini ve insanın kendi çocuğunu korurken başkasının çocuğunu unutmasının merhameti nasıl daralttığını sorgular; çünkü kendi ailesi üzerinden merhamet kuran insan, başkasının çocuğunun acısını da insana dair ortak bir emanet olarak göremediğinde, sevgisini ve sorumluluğunu yalnız kendi evinin duvarları arasına hapsetmiş olur.

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesi, bireysel acziyet ile sorumluluktan kaçış arasındaki fark açılarak ele alınır; insan her şeyi değiştiremeyebilir, fakat hiçbir şey yapmama hakkını da acziyet cümlesinin arkasına saklayamaz.

Herkesin suçlu olduğu yerde kimsenin kendisini sorumlu hissetmemesi, mazlumu suçlayarak vicdanı rahatlatma alışkanlığı, başkasının acısına gerekçe bularak kendini temize çıkarma refleksi ve bir toplumun vicdanını kaybettiğinde önce dilini sertleştirmesi, kitabın ahlâkî körlük ve toplumsal mazeretler hattında işlediği temel yaralardır.

Tövbe, telafi ve toplumsal vicdanın yeniden dirilişi

Bu kitap, çağın günahlarını yalnız teşhir ve eleştiriyle bırakmaz; insanın ve toplumun hâlâ dönebileceğini, telafi edebileceğini, merhameti yeniden öğrenebileceğini ve kendi payına düşen sayfayı temizleyebileceğini de anlatır.

Bir çağın tövbesi yalnız pişmanlıkla değil, adaletle başlar; çünkü toplumsal tövbe üzülmek, paylaşım yapmak veya dua etmekle sınırlı kalamaz, adalet, paylaşma, emek, hak teslimi, kurumsal sorumluluk, yardımın edebi, incitmeden vermek, süreklilik ve mazlumun yanında gerçekten durabilmekle tamamlanır.

Dua, mazlumun yanında durmaktan kaçmanın mazereti değildir; dua insanın kalbini diri tutmalı, fakat gücü yettiği hâlde hiçbir sorumluluk almamasına perde yapılmamalıdır.

Vicdan, tek başına ağlamak değil, ağladığın yere el uzatmaktır; çünkü sahici vicdan, insanı harekete geçiren, imkânını yoklatan, sorumluluğunu hatırlatan ve başkasına doğru yürümeye zorlayan iç çağrıdır.

Günah defterinden merhamet defterine geçmek hâlâ mümkündür

Son kısım, kitabı onarıcı bir finalle tamamlar; hiçbir insanın bütün dünyayı tek başına kurtaramayacağı, fakat kendi elinin değdiği yerde bir kalbi, bir sofrayı, bir çocuğu, bir yaşlıyı, bir yoksulu, bir öğrenciyi, bir mazlumu ve bir yetimi koruyabileceği anlatılır.

Merhamet, yalnız başkasının acısını hissetmek değil, o acıya kendi hayatında yer açma cesaretidir; insan planında, bütçesinde, vaktinde, duasında, sofrasında, gündeminde ve yaşam biçiminde başkasının acısına bir alan açtığında, çağın karanlığına küçük fakat gerçek bir ışık yakmış olur.

İnsan başkasını yük, tehdit, rakip, yabancı veya sayı olarak değil, emanet olarak gördüğünde çağın günah defterine karşı kendi merhamet defterini açmaya başlar.

Bu kitap kime sesleniyor?

Bir Çağın Günah Defteri, savaş haberlerine alışan, açlık görüntülerini birkaç saniyelik sarsıntıdan sonra unutmaya başlayan, israf ettiği nimetin ahlâkî ağırlığını yeterince düşünmeyen, göçmeni yalnız sayı, yetimi yalnız acı görüntüsü, yoksulu yalnız yardım nesnesi, mazlumu yalnız gündem başlığı ve kendi konforunu hayatın doğal merkezi sanan modern insana seslenmektedir.

Bu eser, okurunu yalnız dünyaya kızmaya değil, kendi payına düşen sorumluluğu görmeye çağırır; çünkü insan her şeyi değiştiremeyebilir, fakat kendi sofrasını, kendi dilini, kendi harcamasını, kendi suskunluğunu, kendi duasını, kendi merhametini, kendi tanıklığını ve kendi evinin kapısını değiştirebilir.

Bir Çağın Günah Defteri, tamamlandığında yalnız toplumsal duyarlılık kitabı olarak değil; sofradan ekrana, savaştan göçe, yetimden yoksula, konfordan suskunluğa, duadan sorumluluğa ve günah defterinden merhamet defterine uzanan büyük bir vicdan muhasebesi olarak okurun karşısına çıkacak, insana bütün dünyayı tek başına değiştiremeyeceğini fakat kendi payına düşen sayfayı temize çekmekten de kaçamayacağını hatırlatacaktır.

```
TESLİMAT
 
Ürünü sipariş verdiğiniz gün saat 18:00 ve öncesi ise siparişiniz aynı gün kargoya verilir ve ertesi gün teslim edilir.

Eğer kargoyu saat 18:00`den sonra verdiyseniz ürününüzün stoklarda olması durumunda ertesi gün kargolama yapılmaktadır.
Yükleniyor...