İnsan Kendi Hasadıdır
Niyetin ve Eylemin Sessiz Akıbeti
Bu eser yazılmaktadır.
İnsan Kendi Hasadıdır, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun insanın niyetleri, sözleri, eylemleri, hırsları, nankörlükleri, merhameti, ihanetleri, suskunlukları ve telafi imkânı üzerine kurduğu derinlikli bir vicdan muhasebesidir. Eser, insanı başkalarının akıbetini seyretmeye değil, kendi içinde büyüttüğü tohumlara, kendi eliyle kirlettiği sulara, kendi dilinden dökülen sözlere, ertelediği merhamete ve bir gün mutlaka önüne çıkacak olan hasada bakmaya çağırır. Bu kitap, dünyanın dilsiz bir mezar olmadığını; her ahı, her iyiliği, her nankörlüğü, her ihaneti ve her merhameti kendi hafızasında saklayan büyük bir şahit olduğunu hatırlatan güçlü bir düşünce kitabıdır.
İnsan Kendi Hasadıdır, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun insanın niyet, eylem, söz, suskunluk, merhamet, ihanet, hırs, nankörlük, telafi ve vicdan karşısındaki uzun yolculuğunu derinlikli bir düşünce diliyle ele aldığı güçlü bir iç muhasebe kitabıdır. Bu eser, okura başkalarının akıbetini seyrettiren, insanı dışarıdaki kötülükler üzerinden rahatlatan veya hayatın bütün yükünü yalnızca dünyanın haksızlığına, insanların nankörlüğüne, zamanın acımasızlığına ve kaderin sert yüzüne bağlayan kolaycı bir teselli sunmaz; tam tersine, insanı kendi içine, kendi niyetine, kendi diline, kendi elinden çıkanlara, kendi ertelediği merhamete, kendi küçümsediği haklara ve kendi eliyle büyüttüğü hasada doğru çağırır.
Bu kitabın temel iddiası, yalın fakat sarsıcıdır: İnsan, yalnızca başına gelenlerin değil; kalbinde büyüttüklerinin, dilinden dökülenlerin, elinden çıkanların, susturduğu vicdanın, unuttuğu vefanın, ertelediği iyiliğin, kirlettiği suyun, küçümsediği hakkın ve telafi etmeden geçtiği kırıkların da toplamıdır.
İnsan Kendi Hasadıdır, hayata yalnızca dışarıdan gelen olayların toplamı olarak değil, insanın içeride ektiği tohumların, dışarıda kurduğu ilişkilerin, incittiği ya da onardığı kalplerin, kirlettiği ya da temiz tuttuğu kaynakların ve bir gün mutlaka sahibine dönecek olan yankıların büyük bir tarlası olarak bakar. Çünkü bu kitapta dünya, insanın yaptıklarını yutup sessizce unutan dilsiz bir mezar değildir; dünya, her feryadı, her ahı, her merhameti, her ihaneti, her iyiliği, her nankörlüğü ve her ertelenmiş yüzleşmeyi kendi hafızasında saklayan uyanık bir şahittir.
Eserin merkezinde yer alan tohum sembolü, insanın dışarıdaki davranışından önce içerideki niyetle kendi akıbetini hazırladığını anlatır. Büyük ihanetler, büyük haksızlıklar, büyük kırılmalar ve büyük zulümler çoğu zaman birdenbire ortaya çıkmaz; insan önce kalbinde küçük bir haklılık üretir, sonra o haklılığı diliyle besler, ardından eylemine meşruiyet kazandırır ve en sonunda kendi eliyle ektiği şeyi kaderin değil, yalnızca kendisinin dışındaki dünyanın eseriymiş gibi görmeye başlar. Niyet, akıbetin sessiz tohumudur; insan onu toprağa bıraktığını unutur, fakat toprak unutmaz.
Kitabın ilk kısmı, insanı kalbin görünmeyen toprağına indirir. Hırsın başlangıçta küçük bir arzu gibi görünüp zamanla insanın adalet, vefa ve merhamet duygusunu kemiren bir iç mimariye dönüşmesi; hasedin başkasının baharına bakarak insanın kendi iç bahçesini kurutması; kibrin bağıran bir büyüklükten çok, insanı Allah’a, insana, hakikate ve kendi kırılganlığına karşı körleştiren sessiz bir susuzluk olarak büyümesi; insanın içine gömdüğü öfkelerin, bastırdığı yüzleşmelerin ve gizli hesapların hiçbir zaman bütünüyle kaybolmaması bu bölümün ana damarını oluşturur. Ancak kitap daha baştan umutsuz bir karanlığa yaslanmaz; çünkü merhamet de bir tohumdur ve insanın gizli iyilikleri, tuttuğu eller, incitmemek için sustuğu anlar, mazluma açtığı küçük kapılar ve kimse bilmeden gösterdiği vefa da kaybolmaz.
Eserin ikinci büyük sembolü sudur. Su burada yalnızca hayat veren bir unsur değil; insanın şifa bulduğu, susuzluğunu giderdiği, kendisine gölge olan, yükünü hafifleten ve hayatında temiz bir kapı açan kaynaklara karşı nasıl davrandığını gösteren güçlü bir vicdan aynasıdır. İnsan bazen susuzluğunu giderdiği derenin taşıyla kuş vurur; kendisini yaşatan kaynağı kirletir, kendisine açılmış sofranın hakkını yer, acısını hafifleten eli unutur, kendisine yuva olmuş kalbi incitir ve sonra bir gün aynı suya yeniden muhtaç kalır.
Bu kitap, nankörlüğü basit bir teşekkürsüzlük olarak değil, insanın kendisine açılmış rahmet kapılarını kendi eliyle kapatması olarak ele alır. Bir sofranın hakkını yemek, yalnızca yediği lokmayı unutmak değildir; o sofraya sinmiş emeği, vefayı, güveni, hatırı, paylaşılmış zamanı ve insana açılmış mahrem bir kapıyı küçümsemektir. Bir insanın en ağır düşüşlerinden biri, kendisine iyi gelen şeyi tüketip sonra onu değersizleştirmesidir. Çünkü insan, çoğu zaman kirlettiği suyun acılığını ancak yeniden susadığında anlar.
Üçüncü kısımda kitap, yankı fikri üzerinden dünyanın ahlaki hafızasına eğilir. İnsan “geçti, bitti, unutuldu” sandığı nice sözün, nice incitmenin, nice haksızlığın, nice suskunluğun ve nice ertelenmiş merhametin aslında hayatın derin yerlerinde birikmeye devam ettiğini fark eder. Hiçbir ah havada asılı kalmaz; hiçbir feryat bütünüyle kaybolmaz; hiçbir iyilik sahipsiz bırakılmaz; hiçbir kötülük yalnızca yapıldığı anda kalmaz. İncitilen bir insanın sessizliği, bazen zamanın en ağır kaydına dönüşür.
Bu bölüm, insanın kendi sesinden kaçamayacağını hatırlatır. Söylediği sözleri unutan, yaptığı hakaretleri küçümseyen, kırdığı kalpleri sıradan gören, susması gereken yerde konuşup konuşması gereken yerde susan insan, bir gün kendi sesinin yankısıyla karşılaşır. Çünkü adalet, bazen dışarıdan gelen soyut bir ceza değil, insanın kendi eyleminin çıplak hâlidir. Hayat, insanın unuttuğu taşı toprağın altında bırakmaz; zamanı geldiğinde onu insanın yoluna, insanın kalbine veya insanın kendi aynasına çıkarır.
Dördüncü kısım, kitabın daha sert fakat intikam duygusuna yaslanmayan ahlaki damarını taşır: diken. Burada insanın başkasına ektiği acının, başkasında açtığı yaranın, başkasının ekmeğine kattığı haramın, başkasının düşüşü üzerine kurduğu yükselişin ve başkasına yönelttiği zulmün bir gün nasıl kendi iç mimarisini bozduğu anlatılır. Zulüm yalnızca mazlumu yaralamaz; zalimin iç dünyasını da karartır, onu kendi karanlığında büyütür ve sonunda kendi boşluğuna mahkûm eder.
Kitap, ihaneti de yalnızca karşı tarafı yıkan bir eylem olarak görmez. İhanet, önce ihanet edeni eksiltir. Çünkü insan birine ihanet ettiğinde yalnızca bir ilişkiyi, bir güveni, bir dostluğu veya bir emaneti parçalamaz; kendi insanlık zemininden de bir parça koparır. Başkasının felaketi üzerine kendi sonunu inşa edenler, ilk bakışta kazandıklarını sanabilirler; fakat bu kitap, hayatın sessiz adaletinin çoğu zaman en yumuşak yere batan dikenlerle konuştuğunu hatırlatır.
Beşinci kısım, kitabın kalbidir: hasat. Burada başlık bütün ağırlığıyla açılır. İnsan, geçmişte toprağa bıraktığı her niyetin, her sözün, her iyiliğin, her kötülüğün, her ihanetin, her merhametin, her hırsın ve her telafisiz kırığın bir gün huzur ya da yangın olarak önüne çıkacağını görür. Hasat vakti geldiğinde insan, yalnızca başına gelenlere değil, kendi eliyle ektiği, kendi diliyle suladığı ve kendi kalbiyle büyüttüğü şeylere de uyanır.
Bu bölümde küçük eylemlerin küçümsenmemesi gerektiği güçlü biçimde işlenir. Bir tek küçük iyilik, yıllar sonra bir kalbin karanlığında kandile dönüşebilir; bir tek küçük kötülük, zamanla bütün bir ömrün yönünü değiştirebilir. İnsan bazı acılarını seçmez; fakat bazı fırtınalarını kendi eliyle büyütür. Yangın da insanın olabilir, huzur da; çünkü insanın karşısına çıkan bazı sonuçlar dışarıdan gelmiş rastlantılar değil, kendi tercihlerinin büyümüş yankılarıdır.
Bununla birlikte kitap, yalnızca bedel ve karanlık diliyle ilerlemez; merhametin, vefanın, incitmemek için gösterilen sabrın, kimse bilmeden yapılan iyiliğin ve kimsesiz bir gecede yakılan küçük bir kandilin de sahibine döneceğini söyler. Her zerre sahibine döner. Hiçbir iyilik bütünüyle kaybolmaz; hiçbir dua bütünüyle sahipsiz kalmaz; hiçbir merhamet bütünüyle boşa düşmez; hiçbir ahlaki çaba, insanların görmemesi sebebiyle değersizleşmez.
Altıncı kısım, insanı artık başkalarının kusurlarından, dışarıdaki haksızlıklardan ve dünyanın sertliğinden alıp kendi hakikatinin aynasına getirir. Herkes sonunda kendi aynasına bakar. İnsan kalabalıklar içinde kendisini temize çıkarabilir, güzel cümlelerle kendini savunabilir, unvanlarla görünür olabilir, makamlarla saygınlık kazanabilir, dillerin maharetiyle birçok insanı ikna edebilir; fakat kendi aynasında hangi niyetle yaşadığını, hangi kalbi beklettiğini, hangi hakkı küçümsediğini, hangi hırsı büyüttüğünü ve hangi merhameti ertelediğini bilir.
Bu bölümde vicdan, insanın kendi mahkemesi olarak işlenir. Vicdan, bazen en geç konuşan ama en derin hükmü veren mahkemedir. Unvanların susturduğu hakikat, dillerin maharetinin yetmediği yüzleşmeler, insanın kaçacak gölge bulamadığı anlar ve kendi hakikatinin deryasına gömülme duygusu bu kısmın temel atmosferini kurar. İnsan bir yere kadar mazeretlerin, kalabalıkların, unvanların, yalanların, kendini haklı çıkarma oyunlarının ve başkalarının alkışının arkasına saklanabilir; fakat bazı yüzleşmelerde dilin bütün mahareti susar.
Son kısım ise kitabın rahmet kapısını açar: telafi. Çünkü İnsan Kendi Hasadıdır, yalnızca hesaplaşma, bedel ve akıbet kitabı değildir; aynı zamanda insanın henüz vakit varken fark etme, dönme, özür dileme, helalleşme, onarma, merhameti ertelememe ve kendi hasadına uyanmadan önce kalbini yoklama imkânını da hatırlatan güçlü bir dönüş çağrısıdır.
Bu bölümde fark etmek, dönüşün ilk kapısı olarak ele alınır. İnsan hatasını kabul ettiği anda küçülmez; aksine kendi içindeki karanlığın adını koyabildiği için büyümeye başlar. Özür, kırılan yerin başında eğilmektir. Özür yalnızca bir kelime değil, insanın kendi haksızlığını taşıyabilecek kadar olgunlaşmasıdır. Helalleşmek ise hafızayı temize çekmek, geçmişi yok saymak veya yaşananı silmek değildir; geçmişin yükünü hakikatin önünde kabul edebilme cesaretidir.
Kitap, telafiyi de yalnızca duygusal bir pişmanlık olarak görmez. Onarmadan arınmak yoktur. İnsan yalnızca pişman olarak değil, imkânı varsa onararak, kırdığı yere dönerek, geciktirdiği hakkı teslim ederek, mahcup ettiği kalbin önünde eğilerek, kirlettiği suyu temizlemeye çalışarak ve ertelediği merhameti daha fazla geciktirmeyerek arınır. Çünkü bazı kapılar, bazı insanlar, bazı zamanlar ve bazı fırsatlar beklemez.
İnsan Kendi Hasadıdır, okurunu ağır bir hükmün altında ezmek için değil, kendi içine daha dürüst bakmaya çağırmak için yazılmıştır. Bu kitap, insanı suçlamaz; fakat insanın kendi payını görmeden kendisini masum ilan etmesine de izin vermez. İnsana karanlığını gösterir; fakat onu karanlığına mahkûm etmez. Hasadı hatırlatır; fakat hasat vakti gelmeden önce telafi kapısının hâlâ açık olduğunu da söyler.
Bu eser, başkalarının nankörlüğünden yorulanlara, fakat kendi nankörlüğünü hiç düşünmeyenlere; dünyanın haksızlığından yakınanlara, fakat kendi eliyle kirlettiği sulara bakmayanlara; insanların vefasızlığından incinenlere, fakat kendisine açılmış sofraların hakkını unutanlara; başına gelenleri yalnızca kaderin sertliğiyle açıklayanlara, fakat kendi niyetinin, kendi dilinin, kendi hırsının ve kendi suskunluğunun payını görmek istemeyenlere yazılmış derin bir vicdan çağrısıdır.
İnsan Kendi Hasadıdır, okura şu hakikati bırakır:
İnsan, eninde sonunda, yalnızca yaşadıklarıyla değil; yaşattıklarıyla, yalnızca uğradığı haksızlıklarla değil; yaptığı haksızlıklarla, yalnızca beklediği merhametle değil; ertelediği merhametle, yalnızca başkalarının kendisine ektiği dikenlerle değil; kendi eliyle büyüttüğü tohumlarla da yüzleşir.
Çünkü hayat, insanın unuttuğunu unutmaz. Toprak, kendisine bırakılan tohumu inkâr etmez. Su, kendisini kimin kirlettiğini bilir. Yankı, ilk sesi bekler. Diken, sahibini tanır. Ayna, kalabalıklar dağıldığında konuşur. Telafi ise, insan kendi hasadına uyanmadan önce açılmış son rahmet kapısıdır.