Emeğin Sessiz Sürgünü

Tarih: 04.10.2026 03:08
Emeğin Sessiz Sürgünü

Vicdan Notları · Emek ve Kazanç

Emeğin Sessiz Sürgünü

Ekşi mayanın sabrından kabartma tozunun aceleciliğine uzanan yolda, alın terinin itibarını, helal lokmanın ağırlığını ve başkasının yükünü omuzlamanın unutulan inceliğini yeniden arayan bir deneme.

Kaybedilen paralar yıllar içinde kabuk bağlayabilecek bir yaradır; bir toplumun alın terinin karşılıksız kalmayacağına dair inancını yitirmesi ise evin en ağırbaşlı ferdini sofradan kaldırıp kapının önüne bırakmaya benzer.
Uzun OkumaEmek ve SabırHelal LokmaDigergâmlık
01

Emeğin Sessiz Sürgünü

Kapının Eşiğindeki Yüzler

Fon krizinin görünür kıldığı yorgunluk

Son haf­ta­lar­da adı her sof­ra­ya otu­ran fon kri­zi­nin ha­ber­le­ri­ni din­ler­ken, ek­ran­lar­da be­li­ren yüz­le­rin hiç­bi­rin­de vur­gu­nun piş­kin ra­hat­lı­ğı­nı gö­re­me­yi­şim, beni kay­be­di­len pa­ra­la­rın he­sa­bın­dan çok daha eski bir he­sa­bın ba­şı­na otur­tu­yor, zira o yüz­le­rin çoğu otuz yıl te­be­şir to­zu­nu ci­ğe­ri­ne çek­miş öğ­ret­men­le­re, is­ke­le tah­ta­la­rın­da diz­le­ri­ni aşın­dır­mış us­ta­la­ra, ko­ca­sın­dan kalan maaşı her ay aynı mut­fak ma­sa­sın­da ye­ni­den bö­lüş­tü­ren ka­dın­la­ra ve kı­zı­nın çe­yi­zi için ayır­dı­ğı bi­le­zik­le­ri ancak yük­sek ge­ti­ri­nin pa­rıl­tı­sıy­la boz­dur­ma­ya razı olmuş ba­ba­la­ra ait. Bu in­san­la­rın ömür­le­ri­ni bir hesap def­te­ri­nin sa­tır­la­rı­na sa­bır­la bö­lüş­tür­dük­ten sonra bir gün o def­te­ri ka­pa­tıp ara­lık duran par­lak bir ka­pı­dan içeri adım at­ma­ya nasıl razı ol­duk­la­rı­nı dü­şün­dük­çe, kar­şı­ma kö­tü­lük­ten önce bir yor­gun­lu­ğun, eme­ğin artık kim­se­yi bir yere ulaş­tır­ma­dı­ğı­na dair yıl­lar için­de bi­ri­ken ses­siz bir inanç­sız­lı­ğın çık­tı­ğı­nı gö­rü­yo­rum ve bu inanç­sız­lı­ğın on­la­rın göğ­süy­le sı­nır­lı kal­ma­yıp he­pi­mi­zin so­lu­du­ğu ha­va­ya ka­rış­tı­ğı­nı bil­mek, me­se­le­yi mah­ke­me dos­ya­la­rın­dan alıp ev­le­ri­mi­zin içine ta­şı­yor.

Kay­be­di­len pa­ra­lar ne kadar acı olur­sa olsun yıl­lar için­de kabuk bağ­la­ya­bi­le­cek bir ya­ra­dır, fakat bir top­lu­mun alın te­ri­nin kar­şı­lık­sız kal­ma­ya­ca­ğı­na dair inan­cı­nı yi­tir­me­si, evin en yaşlı ve en ağır­baş­lı fer­di­ni kimse far­kı­na var­ma­dan sof­ra­dan kal­dı­rıp ka­pı­nın önüne bı­rak­ma­ya ben­zer ve emek de bizim ça­ğı­mız­da böyle ses­siz bir sür­gü­ne gön­de­ril­di; gi­di­şi o kadar usul oldu ki ar­dın­dan ka­pa­nan ka­pı­nın se­si­ni kimse duy­ma­dı ve yok­lu­ğu ancak bugün, ka­sa­lar bo­şa­lıp va­at­ler da­ğıl­dı­ğın­da, sof­ra­da boş kalan bir baş­kö­şe gibi his­se­dil­me­ye baş­lan­dı. O ih­ti­ya­rın evin için­de nasıl bir yer tut­tu­ğu­nu an­la­ya­bil­mek için, onun hâlâ sof­ra­nın baş­kö­şe­sin­de otur­du­ğu za­man­la­ra, ek­me­ğin bile acele et­me­yi bil­me­di­ği o eski mut­fak­la­ra dönüp bak­mak, bugün ya­şa­dı­ğı­mız kay­bın ger­çek ağır­lı­ğı­nı gö­re­bil­me­nin tek yolu ola­rak önü­müz­de du­ru­yor.

02

Emeğin Sessiz Sürgünü

Ekşi Mayanın Sabrı

Mutfakta, tarlada ve tezgâhta bekleyişin terbiyesi

Ana­do­lu’nun eski mut­fak­la­rın­da ekşi maya, bir ai­le­nin en kıy­met­li ema­net­le­rin­den biri gibi ka­pa­ğı sı­kı­ca ka­pa­tıl­mış bir ka­va­no­zun di­bin­de sak­la­nır, ak­şam­dan yoğ­ru­lan ha­mu­run üzeri temiz bir bezle ör­tü­lüp sa­ba­ha kadar kendi ken­di­ne ka­bar­ma­sı bek­le­nir­di ve o gece bo­yun­ca hiç kimse ha­mu­run ba­şı­na geçip onu daha hızlı bü­yüt­me­ye kalk­maz, sa­bır­la bek­le­yen eller sabah tan­dı­rın ağ­zın­da bu­la­cak­la­rı şeyin ancak za­ma­nın yo­ğur­du­ğu bir ekmek ola­ca­ğı­nı bi­lir­di. Kom­şu­dan bir avuç maya is­te­nir, er­te­si gün o maya bir avuç faz­la­sıy­la geri gö­tü­rü­lür ve bu küçük alış­ve­riş, ma­hal­le­nin bütün mut­fak­la­rı­nı gö­rün­mez bir ip­lik­le bir­bi­ri­ne bağ­la­ya­rak, bir evin ek­me­ği­nin için­de öteki evin sab­rı­nın da bu­lun­du­ğu­nu ço­cuk­la­ra hiç­bir söze ih­ti­yaç duy­ma­dan öğ­re­tir­di.

Aynı bek­le­yiş tar­la­da da kendi tak­vi­mi­ni da­ya­tır­dı ve top­ra­ğa atı­lan to­hu­mun kışın aya­zı­na, ba­ha­rın ça­mu­ru­na ve ha­zi­ra­nın ka­vu­ru­cu sı­ca­ğı­na sa­hi­bi­nin ace­le­ci­li­ği­ne al­dır­ma­dan kat­lan­dı­ğı­nı yıl­lar bo­yun­ca sey­re­den köylü, ka­zan­cın za­ma­nın üze­rin­den at­la­ya­rak ge­le­me­ye­ce­ği­ni öğüt­ler­den önce sır­tın­da­ki terin tu­zun­dan öğ­re­nir­di. Har­man­da sav­ru­lan sa­ma­nın tozu bo­ğa­za do­lar­ken ve am­ba­ra ta­şı­nan her çu­va­lın ağır­lı­ğın­da bütün bir mev­si­min bek­le­yi­şi omuz­la­ra bi­ner­ken, sabır o in­san­lar için ki­tap­lar­da tarif edi­len bir erdem ol­ma­dan önce çat­la­mış to­puk­la­rın ve gü­neş­te kav­rul­muş en­se­nin ta­şı­dı­ğı bir alış­kan­lık­tı ve bu alış­kan­lık, on­la­rın ser­vet­le kur­duk­la­rı iliş­ki­ye ken­di­li­ğin­den bir ölçü ve ince bir haya ka­tar­dı.

Çar­şı­ya inil­di­ğin­de aynı ter­bi­ye bu kez us­ta­nın tez­gâ­hın­da sü­rer­di ve “eti senin, ke­mi­ği benim” sö­züy­le us­ta­ya tes­lim edi­len çırak, sa­ba­hın ala­ca­ka­ran­lı­ğın­da dük­kâ­nın önünü sular, us­ta­sı­nın ça­yı­nı dem­ler, akşam ke­penk iner­ken ta­la­şı sü­pü­rür ve yıl­lar bo­yun­ca mes­le­ğe ancak tez­gâ­hın ke­na­rın­dan ba­ka­bi­lir­ken, de­mi­re ya da tah­ta­ya şekil ver­me­yi öğ­ren­di­ği sa­bır­la su­sa­rak bek­le­me­yi, kendi sı­ra­sı­na rıza gös­ter­me­yi ve bil­me­di­ği­ni bi­le­nin önün­de eğil­me­yi de ru­hu­na iş­ler­di. Us­ta­nın bir gün onun eline ke­se­ri bı­rak­tı­ğı an uzun bir sı­nan­ma­nın so­nun­da gelir, avu­cun­da ilk na­sı­rın sert­leş­me­siy­le bir­lik­te sözün se­ne­de ve gü­ve­nin ser­ma­ye­ye dö­nüş­tü­ğü bir ahlâk da be­de­ni­ne yer­le­şir, kal­fa­lık us­ta­nın gö­zün­de, dük­kân sa­hi­bi olmak çar­şı­nın di­lin­de ve borç ala­bil­mek ma­hal­le­nin ha­fı­za­sın­da yıl­lar için­de bi­rik­ti­ril­miş bir iti­ba­rı ge­rek­ti­rir­di.

03

Emeğin Sessiz Sürgünü

Terazinin Kefesindeki Vicdan

Ahilik, söz, kiler ve sadaka taşı

Ana­do­lu’nun kadim ir­fa­nın­da ahi­lik adıy­la ku­rum­laş­mış o esnaf ah­lâ­kı­nın en ince sez­gi­le­rin­den biri, aklın ka­zan­cın kimin aley­hi­ne iş­le­di­ği­ni gö­re­bil­mek için de kul­la­nıl­ma­sı ge­rek­ti­ğiy­di ve kar­şı­sın­da­ki­ni kan­dı­ra­bi­le­cek kadar akıl­lı ol­du­ğu hâlde kan­dır­ma­ma­yı seçen ki­şi­nin adı çar­şı­nın ağır­baş­lı yaş­lı­la­rı ara­sın­da ken­di­li­ğin­den bir say­gıy­la anı­lır­ken, ma­lı­nı eksik tar­tan ya da ku­su­ru­nu giz­le­yen es­na­fın pa­bu­cu çar­şı­nın or­ta­sın­da dama atı­lır ve o ayak­ka­bı, ki­re­mit­le­rin ara­sın­da yağ­mu­ra ve gü­ne­şe bı­ra­kıl­mış bir utanç gibi sa­hi­bi­nin adıy­la bir­lik­te ma­hal­le­nin ha­fı­za­sın­da uzun yıl­lar asılı ka­lır­dı. Te­ra­zi­nin ke­fe­si­ne mal­dan önce vic­da­nın kon­du­ğu bu çar­şı­lar­da bir dük­kâ­nın sabah açı­lı­şı fı­sıl­tı­lı bir bes­me­ley­le, akşam ka­pa­nı­şı ise o günün ka­zan­cı­na bir baş­ka­sı­nın hakkı ka­rı­şıp ka­rış­ma­dı­ğı­nı yok­la­yan ses­siz bir mu­ha­se­bey­le ya­pı­lır­dı.

Hay­van pa­zar­la­rın­da koca sü­rü­le­rin el de­ğiş­tir­di­ği alış­ve­riş­ler bile çoğu zaman tek bir kâ­ğı­da ih­ti­yaç du­yul­ma­dan, iki na­sır­lı avu­cun bir­bi­ri­ne vu­rul­ma­sıy­la bağ­la­nır, o el sı­kış­ma­nın sı­cak­lı­ğı alı­cıy­la sa­tı­cı ara­sın­da her­han­gi bir se­net­ten daha bağ­la­yı­cı sa­yı­lır ve sö­zün­den dönen ki­şi­nin adı, bir daha hiç­bir pa­zar­da kolay kolay iti­bar gör­me­ye­cek bi­çim­de ku­lak­tan ku­la­ğa do­la­şır­dı. Söz o in­san­lar için ağız­dan çıkıp ha­va­ya ka­rı­şan bir ses­ten iba­ret kal­maz, sa­hi­bi­nin bütün öm­rü­nü te­mi­nat ola­rak gös­ter­di­ği bir ema­net sa­yı­lır­dı ve bir ba­ba­nın oğ­lu­na bı­ra­ka­bi­le­ce­ği en büyük ser­ma­ye­nin, çar­şı­da adı anıl­dı­ğın­da baş­la­rın say­gıy­la eğil­me­si­ni sağ­la­yan o ek­sik­siz tu­tul­muş söz­ler ol­du­ğu kim­se­ye an­la­tıl­ma­dan bi­li­nir­di.

Bi­li­yo­rum, bu ha­tı­ra­yı yal­dız­lı bir çer­çe­ve­ye koyup bu­gü­nü onun kar­şı­sın­da mah­kûm etmek, ha­fı­za­nın kendi ra­ha­tı için baş­vur­du­ğu kolay bir te­sel­li olur­du, zira o çar­şı­lar­da da te­ra­zi­nin al­tı­na giz­li­ce mum ya­pış­tı­ran­la­rın, çı­ra­ğı­nı yıl­lar­ca karın tok­lu­ğu­na ça­lış­tı­rıp mes­le­ğin sır­rı­nı kıs­kanç­lık­la sak­la­yan us­ta­la­rın, bay­ram ari­fe­sin­de fiyat yük­sel­ten es­na­fın ve or­ta­ğı­nın pa­yı­nı ses­siz­ce ek­sil­ten tüc­ca­rın bu­lun­du­ğu­nu bilen her­kes, geç­mi­şi gü­nah­sız bir bahçe gibi an­lat­ma­nın dü­rüst­lük­le bağ­daş­ma­ya­ca­ğı­nı kabul eder. O gün­ler­le bugün ara­sın­da­ki farkı in­san­la­rın daha temiz ol­ma­sın­da ara­mak ya­nıl­tı­cı olur, çünkü farkı be­lir­le­yen şey hi­le­nin hile diye ad­lan­dı­rıl­ma­sı, her ka­zan­cın an­la­tı­la­bi­lir bir hi­kâ­ye­si­nin bu­lun­ma­sı ve çar­şı­da biri bir­den­bi­re zen­gin­leş­ti­ğin­de çev­re­sin­de­ki­le­rin hay­ran­lık­tan önce tem­kin­li bir me­rak­la bu ser­ve­tin hangi ka­pı­dan ve kimin hak­kı­na ba­sa­rak içeri gir­di­ği­ni sor­ma­sıy­dı.

O merak ev­le­rin için­de de kendi kar­şı­lı­ğı­nı bu­lur­du ve ma­hal­le bak­ka­lı­nın tez­gâ­hı­nın al­tın­da­ki ve­re­si­ye def­te­ri­ne adı ya­zı­lan baba, o say­fa­yı ka­pa­ta­na kadar dük­kâ­nın önün­den ge­çer­ken ba­şı­nı ha­fif­çe eğer, bor­cu­nu om­zun­da ta­şı­nan bir un çu­va­lı gibi his­se­der, ço­cuk­la­rı­nın yeni ayak­ka­bı­sı­nı o satır si­lin­me­den al­ma­yı ken­di­ne ya­kış­tır­maz­dı. Güz gelip dam­la­ra salça tep­si­le­ri se­ril­di­ğin­de, ka­zan­lar­da pek­mez kay­na­yıp eriş­te­ler akşam ışı­ğın­da ku­ru­ma­ya bı­ra­kıl­dı­ğın­da, ki­le­rin raf­la­rı­na di­zi­len her ka­va­no­zun ya­nın­da kom­şu­nun ve ka­pı­sı ses­siz­leş­miş dul ka­dı­nın payı da ay­rı­lır, ağaç­ta bı­ra­kı­lan son mey­ve­ler kuş­la­rın ve yol­cu­la­rın hakkı sa­yı­lır­dı ve bu ses­siz hesap, ka­za­nı­la­nın yal­nız­ca sa­hi­bi­ne ait ol­ma­dı­ğı­nı ço­cuk­la­rın be­de­ni­ne bir alış­kan­lık ola­rak yer­leş­ti­rir­di.

Bu alış­kan­lı­ğın ilk ders­le­ri yere se­ri­len sof­ra­da ve­ri­lir­di ve or­ta­ya konan tek bir bakır sa­ha­na ka­şık­la­rın sı­ray­la uzan­dı­ğı ak­şam­lar­da, her­ke­sin önün­den ye­me­si, en güzel lok­ma­nın yaş­lı­ya ve mi­sa­fi­re bı­ra­kıl­ma­sı, ta­ba­ğın di­bi­nin ek­mek­le si­li­nip yere düşen lok­ma­nın öpü­lüp alna gö­tü­rül­me­si, kimse adını koy­ma­dan iş­le­yen bir ahlâk müf­re­da­tı­nın sa­tır­la­rı gibi ço­cuk­la­rın ha­fı­za­sı­na ya­zı­lır­dı. Sa­ha­nın öbür ta­ra­fı­na uza­nan küçük elin üze­ri­ne ha­fif­çe inen tahta kaşık, ile­ri­de çar­şı­da, or­tak­lık­ta ve mi­ras­ta baş­ka­sı­nın pa­yı­na uzan­ma­nın ne an­la­ma gel­di­ği­ni ke­li­me­le­rin öğ­re­te­me­ye­ce­ği bir do­ku­nuş­la bi­le­ğin içine yer­leş­ti­rir ve o ilk sof­ra­da öğ­re­ni­len ölçü, in­sa­nın evine gö­tü­re­ce­ği her lok­ma­nın ne­re­den gel­di­ği­ni so­ra­cak bir vic­da­nın da ilk to­hu­mu olur­du.

Aynı ölçü şe­hir­le­rin ta­şı­na ve su­yu­na da iş­len­miş­ti ve cami av­lu­la­rın­da hâlâ rast­la­nan sa­da­ka taş­la­rı, veren elin gö­rül­me­di­ği, alan elin utan­dı­rıl­ma­dı­ğı, ih­ti­ya­cı ola­nın taşın oyu­ğun­dan ancak ih­ti­ya­cı ka­da­rı­nı alıp ge­ri­si­ni bir baş­ka­sı için bı­rak­tı­ğı bir ter­bi­ye­nin ha­tı­ra­sı­nı bu­gü­ne kadar ta­şı­yor. O şe­hir­ler­de bir in­sa­nın bü­yük­lü­ğü ka­sa­sın­da­ki al­tın­la ya da adı­nın önüne di­zi­len un­van­lar­la tar­tıl­maz, yap­tır­dı­ğı çeş­me­den kaç yol­cu­nun su iç­ti­ği, kur­dur­du­ğu hanın kaç ker­va­na sı­ğı­nak ol­du­ğu ve vak­fet­ti­ği dük­kân­la­rın ki­ra­sıy­la kaç ye­ti­min kış­lık el­bi­se­si­nin alın­dı­ğıy­la anı­lır, adı yüz­yıl­lar için­de unu­tul­sa bile var­lı­ğı suyun se­rin­li­ğin­de, ker­van­sa­ra­yın göl­ge­sin­de ve bir ye­ti­min ısın­mış be­de­nin­de ya­şa­ma­yı sür­dü­rür­dü.

04

Emeğin Sessiz Sürgünü

Küflenen Kavanoz

Kabartma tozunun aceleciliği ve kırılan başarı cetveli

Mut­fak­ta­ki ma­ya­dan çar­şı­nın te­ra­zi­si­ne, sof­ra­da­ki tahta ka­şık­tan şeh­rin sa­da­ka ta­şı­na kadar uza­nan bu ölçü, bir evin bütün oda­la­rı­na sin­miş taze ekmek ko­ku­su gibi ha­ya­tın her kö­şe­si­ne ya­yıl­mış­tı ve o ko­ku­nun evden çe­kil­me­si hiç­bir sabah alın­mış bir ka­rar­la ol­ma­dı; bek­le­me­ye ta­ham­mü­lü aza­lan eller önce ha­mu­ru gece bo­yun­ca bek­let­mek­ten vaz­geç­ti, sonra ma­ya­nın ye­ri­ne ka­bart­ma to­zu­nu ko­ya­rak bir­kaç da­ki­ka­da şişen ama bıçak değ­di­ğin­de içi boş çıkan ek­mek­ler pi­şir­me­yi öğ­ren­di ve eski ma­ya­nın ka­va­no­zu, ara sıra ka­pa­ğı ara­la­nıp ye­ni­den unu­tu­lan bir ha­tı­ra gibi mut­fa­ğın en ka­ran­lık ra­fı­na itil­di. Kapak her ara­lan­dı­ğın­da ke­nar­da be­li­ren küçük yeşil leke ka­şı­ğın ucuy­la ka­zı­nıp atıl­dı ve ev halkı ha­mu­ru kur­tar­dı­ğı­nı sa­nır­ken küf ka­va­no­zun içine doğru ses­siz­ce kök saldı; ah­lâ­kı­mız­da­ki bo­zul­ma da yıl­lar­ca böyle ka­zı­nıp ge­çiş­ti­ril­di, te­ra­zi­de­ki küçük hi­le­ye es­naf­lık, tak­sit­le alı­nan gös­te­ri­şe ih­ti­yaç, baş­ka­sı­nın pa­yın­dan ko­pa­rı­lan lok­ma­ya uya­nık­lık de­ni­le­rek her leke bir son­ra­ki sa­ba­ha dev­re­dil­di ve fon krizi, o ka­va­no­zun ka­pa­ğı­nın bütün ma­hal­le­nin gözü önün­de açı­lıp ko­ku­nun artık hiç­bir ka­şık­la ka­zı­na­ma­ya­cak kadar de­ri­ne iş­le­di­ği­nin an­la­şıl­dı­ğı an oldu.

O ko­ku­nun yal­nız­ca batan bir fonun ka­sa­sın­dan yük­sel­di­ği­ni san­mak kolay olur­du, fakat aynı küf hemen her mut­fa­ğın ra­fın­da ses­siz­ce ça­lış­ma­yı sür­dü­rü­yor ve ka­bart­ma to­zu­nun ace­le­ci­li­ği gün­de­lik ha­ya­tın en küçük kıv­rım­la­rı­na kadar sin­miş du­rum­da, öyle ki ban­ka­nın önün­de­ki sı­ra­da üç da­ki­ka bek­le­me­ye da­ya­na­ma­yıp öf­key­le sa­a­ti­ne bakan, si­pa­ri­şi aynı gün ka­pı­sı­na gel­me­di­ğin­de hu­zur­suz­la­nan, dem­len­me­si­ni bek­le­mek ye­ri­ne poşet çayı bar­da­ğa ba­tı­rıp çı­ka­ran insan, sa­bır­sız­lı­ğı far­kın­da ol­ma­dan bir zaaf ol­mak­tan çı­ka­rıp gün­de­lik bir kon­fo­ra dö­nüş­tü­rü­yor. Ve­re­si­ye def­te­ri­nin önün­de eği­len başın ye­ri­ni plas­tik bir kar­tın soğuk yü­ze­yi alı­yor ve henüz ka­za­nıl­ma­mış ma­aş­lar, henüz gel­me­miş ay­la­rın emeği on iki ya da on sekiz tak­sit­lik va­de­ler­le bu­gü­nün vit­rin­le­ri­ne akı­tı­lır­ken, insan bek­le­me­yi red­det­ti­ği her şeyin be­de­li­ni yarın sabah uya­na­cak olan kendi yor­gun ben­li­ği­ne fa­i­ziy­le bir­lik­te dev­re­di­yor; sabrı ima­nın ya­rı­sı sayan bir ge­le­ne­ğin için­den gelen biz­ler ise bu dö­nü­şü­mü sı­ra­dan bir alış­kan­lık de­ği­şik­li­ği gibi kar­şı­la­dık­ça, ek­ti­ği­mi­zin bir gün har­man olup önü­mü­ze ge­le­ce­ği­ne duy­du­ğu­muz o eski gü­ve­ni de fark et­me­den ka­bart­ma to­zu­nun hı­zı­na tes­lim edi­yo­ruz.

Aynı ace­le­ci­lik sa­na­yi si­te­le­ri­nin yağ ko­ku­lu atöl­ye­le­rin­de, ku­yum­cu çar­şı­la­rı­nın dar mer­di­ven­li oda­la­rın­da ve ma­ran­goz tez­gâh­la­rı­nın ta­la­şı ara­sın­da yaş­la­nan us­ta­la­rın, yan­la­rı­na artık çırak bu­la­ma­dık­la­rı­nı söy­ler­ken ses­le­ri­ne sinen yor­gun­luk­ta da du­yu­lu­yor, çünkü ka­pı­dan giren genç­le­rin pek çoğu öğ­ren­me­nin san­cı­lı yıl­la­rı­nı te­la­fi­si im­kân­sız bir vakit kaybı sa­yı­yor ve daha ilk haf­ta­da us­ta­nın yıp­ran­mış min­de­ri­ne gö­zü­nü di­ki­yor. Bu ta­ham­mül­süz­lü­ğü bes­le­yen fı­sıl­tı, bahis ku­pon­la­rı­nın son da­ki­ka­ya bağ­la­nan tit­rek umu­dun­da, adı her gün de­ği­şen di­ji­tal pa­ra­la­rın baş dön­dü­rü­cü gra­fik­le­rin­de ve yüzde yüz­ler­le ko­nu­şu­lan ge­ti­ri va­at­le­rin­de fark­lı kı­lık­la­ra bü­rü­ne­rek do­la­şır­ken, bek­le­me­yi saf­lı­ğın, emeği ise kes­tir­me yolu bu­la­ma­mış olan­la­rın ka­de­ri­nin adı hâ­li­ne ge­ti­ren aynı cüm­le­yi in­sa­nın ku­la­ğı­na usul usul bı­ra­kı­yor.

O fı­sıl­tı­yı her gün ye­ni­den bes­le­yen şey, ce­bi­miz­de ta­şı­dı­ğı­mız ve içine kendi rı­za­mız­la ka­pan­dı­ğı­mız ışık­lı camın bize baş­ka­la­rı­nın ha­yat­la­rın­dan yal­nız­ca so­nuç­la­rı gös­ter­me­si, yıl­lar­ca borç için­de kıv­ran­mış ya da kim­se­nin an­lat­ma­dı­ğı ka­ran­lık yol­lar­dan geç­miş bi­ri­nin bize ula­şan tek gö­rün­tü­sü­nün deniz kı­yı­sın­da ku­rul­muş bir akşam sof­ra­sı ya da yeni bir ara­ba­nın di­rek­si­yo­nun­da gü­lüm­se­yen bir yüz ol­ma­sı­dır. Kendi sü­re­ci­mi­zin henüz ham ve henüz yor­gun hâ­li­ni bu ci­la­lı so­nuç­lar­la kı­yas­la­dık­ça, alın te­ri­miz­le kur­du­ğu­muz sade dünya gö­zü­müz­de hiç­li­ğe dö­nü­şü­yor ve insan, henüz ya­rı­sı­na gel­me­di­ği kendi hi­kâ­ye­si­nin so­nu­nu çok­tan kay­bet­miş sa­ya­rak, elin­de­ki ni­me­ti bir lütuf ola­rak gör­mek­ten vaz­ge­çip ka­de­rin ken­di­si­ne reva gör­dü­ğü bir ek­sik­lik gibi ta­şı­ma­ya baş­lı­yor.

Bu kı­ya­sın en derin izini ço­cuk­la­rı­mız ta­şı­yor, çünkü aynı akşam sof­ra­sın­da on­la­ra ça­lış­ma­nın ve dü­rüst­lü­ğün de­ğe­ri­ni an­la­tır­ken, aynı ta­bak­la­rın üze­rin­den kısa yol­dan kö­şe­yi dön­müş bir ak­ra­ba­nın uya­nık­lı­ğı­nı gıp­tay­la ko­nuş­tu­ğu­muz­da, çocuk söz­le­ri­miz­den çok se­si­mi­zin to­nun­da­ki hay­ran­lı­ğı, göz­le­ri­miz­de be­li­ren pa­rıl­tı­yı ve kimin adı anıl­dı­ğın­da yüz­le­ri­mi­zin nasıl ay­dın­lan­dı­ğı­nı kay­de­di­yor ve ken­di­si­ne öğüt­le­nen eme­ğin başka ça­re­si kal­ma­mış olan­la­ra bı­ra­kıl­mış bir te­sel­li­den iba­ret ol­du­ğu­nu kimse söy­le­me­den öğ­re­ni­yor. Söz ile hayat ara­sın­da­ki bu me­sa­fe za­man­la bir evin sı­nır­la­rı­nı aşıp bütün top­lu­mun ba­şa­rı cet­ve­li­ne si­ra­yet edi­yor ve bir ser­vet kar­şı­sın­da es­ki­den so­ru­lan, o malın hangi çi­le­ler­den ge­çi­le­rek, kim­le­rin duası alı­na­rak ve kim­ler­le he­lal­le­şi­le­rek ku­rul­du­ğu­nu merak eden soru, ye­ri­ni yal­nız­ca mik­ta­ra ve hacme bakan çiğ bir me­ra­kın he­sa­bı­na bı­ra­kı­yor.

Nasıl ka­za­nıl­dı­ğı­nı sor­mak kıs­kanç­lık ya da geri ka­fa­lı­lık sa­yı­lın­ca ti­ca­re­tin dili de baş­ka­la­şı­yor ve müş­te­ri­si­nin bil­gi­siz­li­ğin­den fay­da­la­nan, söz­leş­me­nin küçük pun­to­lu mad­de­le­ri­ne tuzak giz­le­yen, iş­çi­si­nin si­gor­ta­sı­nı eksik gös­te­rip ara­da­ki farkı kâr ha­ne­si­ne yazan, dar­lık za­man­la­rın­da de­po­la­rı­nı dol­du­rup fi­ya­tı in­san­la­rın ça­re­siz­li­ğiy­le oran­tı­lı ola­rak yük­sel­ten tüc­car uya­nık ve işini bilen biri ola­rak al­kış­la­nır­ken, ahi­li­ğin te­ra­zi­si­nin ke­fe­le­ri yer de­ğiş­tir­miş gibi du­ru­yor ve pa­bu­cu ses­siz­ce dama atı­lan kişi çoğu zaman hi­le­ye el sür­me­yen es­na­fın ta ken­di­si olu­yor. Pazar tez­gâ­hın­da çürük do­ma­te­si sağ­lam­la­rın al­tı­na giz­le­me­yen, te­ra­zi­yi müş­te­ri­nin gö­re­ce­ği yöne çe­vi­ren biri, akşam ke­pen­gi in­di­rir­ken ka­sa­sı­nın yan tez­gâh­ta­kin­den hafif ol­du­ğu­nu ve ar­ka­sın­dan “işini bil­me­yen adam” diye söz edil­di­ği­ni kim­se­ye söy­le­me­den du­yu­yor, o sözün sı­zı­sı­nı ke­pen­gi­nin ki­li­diy­le bir­lik­te ka­pa­tıp eve yü­rür­ken dü­rüst­lü­ğün be­de­li­nin damla damla öden­di­ği­ni bi­li­yor; ne var ki evi­nin eşi­ği­ne var­dı­ğın­da, om­zun­da kim­se­nin ahını ta­şı­ma­ma­nın ver­di­ği ha­fif­lik, ka­sa­sın­dan ek­si­len her ku­ru­şun ye­ri­ne ses­siz­ce adım­la­rı­na sin­miş olu­yor.

05

Emeğin Sessiz Sürgünü

Yaranın İki Yüzü

Hor görülmüşlük, korku, gösteriş ve ahlâkî körlük

Kes­tir­me yol­la­ra du­yu­lan iş­ta­hı yal­nız­ca aç­göz­lü­lük­le açık­la­mak, zan­nım­ca in­sa­nın iç dün­ya­sın­da­ki ya­ra­lı coğ­raf­ya­yı oku­ya­ma­mak an­la­mı­na gelir, çünkü bu iş­ta­hın al­tın­da çoğu zaman ya­ma­lı pan­to­lo­nuy­la okula git­miş, okul ge­zi­si­ne gi­de­me­di­ği için sı­nı­fın arka sı­ra­sın­da ses­siz­ce otur­muş, bay­ram­lar­da ak­ra­ba­la­rın acı­ya­rak uzat­tı­ğı eski el­bi­se­le­rin naf­ta­lin ko­ku­su­nu hâlâ bur­nun­da ta­şı­yan bir ço­cu­ğun ya­ra­sı durur ve ba­ba­sı­nın bir es­na­fın kar­şı­sın­da ba­şı­nı eğip ve­re­si­ye is­te­di­ği o soğuk sa­ba­hı unu­ta­ma­yan adam, bir daha kim­se­nin önün­de eğil­me­mek için ser­ve­te he­sap­sız bir hızla koşar. Ai­le­si­ne daha iyi bir hayat sunma ar­zu­su, yaş­lı­lı­ğın­da kim­se­ye muh­taç ol­ma­ma kay­gı­sı ve ka­la­ba­lık­lar için­de si­li­nip git­me­mek için gö­rü­nür olma ih­ti­ya­cı son de­re­ce in­sa­ni duy­gu­lar­dır, fakat bir ya­ra­nın kö­kü­nü mer­ha­met­le an­la­mak, o ya­ra­nın baş­ka­la­rı­nın ha­ya­tın­da aç­tı­ğı yeni ya­ra­la­rı meşru kıl­maz ve şef­kat­le bakan bir göz, in­sa­nın neden düş­tü­ğü­nü kav­ra­ya­bil­di­ği kadar düş­tü­ğü yerin bir çukur ol­du­ğu­nu söy­le­mek­ten de geri dur­maz.

Bu ya­ra­nın bir de ge­le­ce­ğe bakan yüzü var ve has­ta­ne ko­ri­dor­la­rın­da ilaç pa­ra­sı­nı ce­bin­de sa­ya­rak bek­le­yen, emek­li ma­a­şı­nın bir son­ra­ki aya yetip yet­me­ye­ce­ği­ni her gece ta­va­na ba­ka­rak he­sap­la­yan, ço­cuk­la­rı­na yük ol­mak­tan ölüm­den daha çok kor­kan in­san­la­rın bir anda bü­yü­yen bi­ri­kim va­at­le­ri­ne uza­nan el­le­ri, çoğu zaman tit­re­yen bir gü­ven­ce­siz­li­ğin el­le­ri­dir. Ya­rı­nın be­lir­siz­li­ği kar­şı­sın­da in­sa­nın elin­de­ki­ni ço­ğal­ta­rak ken­di­ni ko­ru­ma­ya ça­lış­ma­sı an­la­şı­lır bir ref­leks olsa da, kor­ku­nun ku­la­ğı­na fı­sıl­da­nan her kes­tir­me yol o kor­ku­yu din­dir­mek ye­ri­ne onu bir baş­ka­sı­nın ka­sa­sı­na tes­lim et­me­nin ka­pı­sı­nı ara­lı­yor ve gü­ven­ce­yi par­lak va­at­ler­de ara­yan pek çok insan, kay­bet­mek­ten kork­tu­ğu için kay­be­den­le­rin ara­sı­na ka­tı­lı­yor.

Geç­mi­şin ya­ra­sıy­la ge­le­ce­ğin kor­ku­su ara­sın­da sı­kı­şıp ço­cuk­luk­ta ken­di­si­ne ve­ril­me­miş de­ğe­ri pa­ra­nın di­liy­le geri satın al­ma­ya ça­lı­şan biri, her yeni ka­zanç­ta için­de­ki boş­lu­ğun dol­du­ğu­nu sa­nır­ken o boş­lu­ğun ne kadar derin ol­du­ğu­nu biraz daha keş­fe­di­yor ve onu­ru­nu banka he­sa­bın­da­ki sı­fır­lar­la, bin­di­ği ara­ba­nın mar­ka­sıy­la ve otur­du­ğu sem­tin adıy­la ölç­me­ye baş­la­dı­ğı gün, içine üf­len­miş o ilahi ne­fe­si kendi eliy­le eş­ya­nın hiz­me­ti­ne sun­muş olu­yor. He­sa­bı azal­dı­ğın­da ken­di­ni de­ğer­siz, ço­ğal­dı­ğın­da baş­ka­la­rın­dan üstün his­se­den insan ma­lı­nın sa­hi­bi ol­mak­tan çıkıp onun re­hi­ne­si­ne dö­nü­şü­yor ve bir za­man­lar kapı eşik­le­rin­de bek­le­til­me­nin acı­sı­nı en iyi bilen ki­şi­nin, yıl­lar sonra baş­ka­la­rı­nı o eşik­te bek­let­mek­te en az te­red­düt eden kişi hâ­li­ne gel­me­si, ya­ra­sı­na mer­hem diye sür­dü­ğü ser­ve­tin ya­ra­yı ka­pat­mak ye­ri­ne bütün ben­li­ği­ni ku­şa­tan bir sert­li­ğe dö­nüş­tür­dü­ğü­nü gös­te­ri­yor.

Re­hi­ne­si ol­du­ğu malı gö­rü­nür kıl­ma­dan rahat ede­me­yen bu ben­lik, ken­di­ni en çıp­lak bi­çim­de düğün sa­lon­la­rın­da ele ve­ri­yor ve bir za­man­lar ge­li­nin ko­lu­na ses­siz­ce ta­kı­lan bi­le­zik­le­rin bugün mik­ro­fon­dan tek tek ilan edil­me­si, takı me­ra­si­mi­nin kimin daha çok ver­di­ği­ni ka­la­ba­lı­ğa du­yu­ran bir açık ar­tır­ma­ya dö­nüş­me­si, se­vin­ci pay­laş­ma­nın ye­ri­ni se­vinç üze­rin­den iti­bar dev­şir­me­nin al­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. Aynı sa­lo­nun bir kö­şe­sin­de, ilan edi­le­cek kadar büyük bir he­di­ye ge­ti­re­me­di­ği için zar­fı­nı ge­li­nin ce­bi­ne ses­siz­ce sı­kış­tı­rıp mah­cup bir te­bes­süm­le ma­sa­sı­na dönen yaşlı ak­ra­ba, gös­te­ri­şin bir sof­ra­da kim­le­ri kü­çült­tü­ğü­nü ve kim­le­rin se­vin­ci­ni göl­ge­de bı­rak­tı­ğı­nı hiç­bir söze ih­ti­yaç duy­ma­dan an­la­tı­yor.

Bu gös­te­riş ken­di­ni ak­la­ma­nın en zarif yo­lu­nu ke­li­me­ler­de bu­lu­yor ve is­ra­fa hayat stan­dar­dı, gös­te­ri­şe ka­li­te, aç­göz­lü­lü­ğe viz­yon, baş­ka­sı­nın eme­ği­ni ucuza al­ma­ya ve­rim­li­lik, borç­la tü­ket­me­ye ken­di­ni ödül­len­dir­me de­nil­di­ğin­de, ke­li­me­ler bizim ye­ri­mi­ze vic­da­nı­mı­zı uyuş­tur­ma­ya baş­lı­yor, çünkü dil bir top­lu­mun ah­lâ­kî ha­fı­za­sı­nın ilk bek­çi­si ol­du­ğun­dan, ta­ma­hın adı viz­yo­na dön­dü­ğün­de onun kar­şı­sın­da ense kök­le­rin­de du­yul­ma­sı ge­re­ken ür­per­ti de ses­siz­ce kay­bo­lu­yor. Bu ad de­ğiş­tir­me­nin en ağır be­de­li­ni ka­na­at ödü­yor ve ça­lış­ma­nın ge­tir­di­ği kar­şı­sın­da nef­sin sonu gel­me­yen ta­lep­le­ri­ne sınır çi­ze­bil­me ah­lâ­kı geri kal­mış­lı­ğın kibar bir adı sa­yıl­dık­ça, tar­la­sı­nı en iyi şe­kil­de süren, ürü­nü­nü dü­rüst­çe satan ve eve ge­tir­di­ği­nin yet­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­len in­sa­nın göğ­sün­de­ki ge­niş­lik, deniz su­yuy­la su­suz­lu­ğu­nu gi­der­me­ye ça­lı­şıp her yu­dum­da du­dak­la­rı biraz daha kav­ru­lan bir hır­sın hiç­bir zaman ta­da­ma­ya­ca­ğı bir hür­ri­yet ol­du­ğu hâlde, kim­se­nin im­ren­me­di­ği bir kö­şe­de unu­tu­lup ka­lı­yor.

Ke­li­me­le­rin uyuş­tur­du­ğu vic­da­nın gün­de­lik yüzü, göz­le­ri­miz açık­ken gör­me­me­yi öğ­ren­me­miz­de saklı ve yıl­lar­dır aynı apart­ma­nın mer­di­ven­le­ri­ni di­züs­tü silen ka­dı­nın adını bil­me­yen, sa­ba­hın ka­ran­lı­ğın­da hamur yo­ğu­ran fı­rın­cı­nın el­le­ri­ni hiç dü­şün­me­yen, yağ­mur­da kaç kapı çal­dı­ğı­nı he­sa­ba kat­ma­dan kur­ye­nin beş da­ki­ka­lık ge­cik­me­si­ne öf­ke­le­nen biz­ler, eti­ket­ler­de­ki fi­yat­la­rı ku­ru­şu ku­ru­şu­na ez­ber­ler­ken eti­ket­le­rin ar­ka­sın­da­ki el­le­ri gör­mez hâle ge­li­yo­ruz. Ah­lâ­kî kör­lük bir top­lum­da kö­tü­lü­ğü al­kış­la­mak­tan önce emeği gör­me­mek­le baş­lı­yor ve insan yanı ba­şın­da­ki yor­gun­lu­ğa bak­ma­ma­yı bir kez alış­kan­lık edin­di­ğin­de, uzak­ta­ki bir kay­bın ar­ka­sın­da­ki ha­yat­la­rı da birer rakam ola­rak oku­ma­ya hazır hâle ge­li­yor; fon kri­zi­nin ar­dın­dan mağ­dur­la­rın yüz­le­rin­den çok kay­be­di­len pa­ra­nın bü­yük­lü­ğü­nü ko­nuş­ma­mız, bu kör­lü­ğün o ha­ber­ler­den çok önce içi­mi­ze yer­leş­ti­ği­ni gös­te­ri­yor.

06

Emeğin Sessiz Sürgünü

Lokmanın Hesabı

Rızık, bereket, helal kazanç, kulluk ve digergâmlık

Bu kör­lü­ğün inanç di­lin­de­ki kar­şı­lı­ğı, asır­lar­dır ha­ya­tı dü­zen­le­yen kadim kav­ram­la­rın içi­nin ses­siz­ce bo­şal­tıl­ma­sın­da ken­di­ni gös­te­ri­yor ve an­ne­le­ri­mi­zin her dar­lık­ta tek­rar­la­dı­ğı “rızık Allah’tan­dır” sözü, bugün ço­ğu­mu­zun ağ­zın­da cami av­lu­sun­da mı­rıl­da­nı­lıp ti­ca­re­tin, miras pay­la­şı­mı­nın ve borç öde­me­nin sert ger­çek­li­ği­ne gi­ril­di­ği anda unu­tu­lan bir cüm­le­ye dö­nüş­müş du­rum­da, oysa bu söz nef­sin dört­na­la koş­mak is­te­di­ği yerde ye­le­ye uza­nan sakin bir el gibi, in­sa­nın ça­ba­sı­nı baş­ka­sı­nın hak­kı­na uzan­ma­yan ve gel­me­miş ka­zanç­lar uğ­ru­na bu­gü­nün he­la­li­ni feda et­me­yen bir öl­çü­ye bağ­lar­dı. Aynı bo­şal­tıl­ma­dan be­re­ket de pa­yı­nı alı­yor ve yaş­lı­la­rın aynı ten­ce­re­nin ha­ber­siz gelen mi­sa­fi­re de yet­me­si, kıt bir ma­a­şın ay so­nu­nu ge­tir­me­si diye bil­di­ği o ince sır, bugün kâr mar­jı­nın bü­yü­me­si­ne ve ci­ro­nun kat­lan­ma­sı­na in­dir­ge­nir­ken, ka­bart­ma to­zuy­la şi­şi­ril­miş ek­me­ğin hacmi bü­yü­dük­çe do­yur­ma gü­cü­nün azal­ma­sı gibi, ka­zan­cı­mız art­tık­ça ye­tin­me kud­re­ti­miz ek­si­li­yor.

Be­re­ke­ti ayak­ta tutan şükür de di­li­miz­de ye­mek­ten sonra fı­sıl­da­nan kısa bir duaya sı­kış­mış gö­rü­nü­yor, fakat onun asıl an­la­mı ni­me­ti yerli ye­rin­de kul­la­na­bil­me, sa­vur­ma­dan ve gös­te­riş için tü­ket­me­den ta­şı­ya­bil­me ter­bi­ye­siy­di ve düğün sa­lon­la­rın­da ya­rı­sı yen­me­den kal­dı­rı­lan ta­bak­la­rın, bir mev­sim gi­yi­lip dolap kö­şe­le­rin­de unu­tu­lan el­bi­se­le­rin ve her yıl ye­ni­siy­le de­ğiş­ti­ri­len ci­haz­la­rın ara­sın­da ya­şar­ken şü­kür­den söz etmek, ke­li­me­yi ha­yat­tan ko­pa­rıp boş­luk­ta asılı bı­rak­mak an­la­mı­na ge­li­yor. Bir za­man­lar yere düşen ek­me­ği öpüp al­nı­na gö­tü­ren el ile bugün ta­bak­ta­ki yarım pi­la­vı hiç du­rak­sa­ma­dan çöpe sü­pü­ren el bir­bi­ri­ne ben­ze­se de ara­la­rın­da­ki me­sa­fe, ni­me­ti bir lütuf ola­rak gören bir gönül ile onu hak edil­miş bir tü­ke­tim payı sayan bir iştah ara­sın­da­ki me­sa­fe­dir ve israf, o me­sa­fe­nin her gün biraz daha açıl­dı­ğı­nı kay­de­den ses­siz bir def­ter gibi çöp ku­tu­la­rı­mız­da bi­ri­ki­yor.

Helal ka­zan­cın po­li­sin ve vergi mü­fet­ti­şi­nin ceza kes­me­di­ği para gibi dar bir ta­nı­ma hap­se­dil­me­si bu bo­şal­ma­nın en teh­li­ke­li hâ­li­dir, çünkü eve gö­tü­rü­len lok­ma­nın helal ol­ma­sı, onun ha­mu­ru­na za­ma­nın­da öden­me­miş bir terin, kan­dı­rıl­mış bir müş­te­ri­nin mah­cu­bi­ye­ti­nin, payı oya­la­na­rak ek­sil­til­miş bir kar­de­şin si­te­mi ya da bir ma­su­mun göğe yük­se­len ses­siz ahı­nın ka­rış­ma­mış ol­ma­sı de­mek­tir ve fon kri­zi­nin gös­ter­di­ği en acı man­za­ra­lar­dan biri, bi­ri­le­ri­nin yük­sek kâr diye ce­bi­ne koy­du­ğu pa­ra­nın başka bi­ri­nin emek­li­lik ha­ya­lin­den, ço­cu­ğu­nun okul tak­si­din­den ve ame­li­yat için ke­na­ra ay­rıl­mış bi­ri­ki­min­den ko­pa­rıl­mış ol­ma­sıy­dı. Hırs bazen inan­cın kendi ke­li­me­le­ri­ni ödünç ala­rak ko­nu­şu­yor ve vur­gu­nun adı fır­sa­ta, baş­ka­sı­nın ça­re­siz­li­ğin­den bes­le­nen ka­zan­cın adı na­si­be dö­nüş­tü­ğün­de, doğ­ru­yu bul­mak ye­ri­ne ve­ril­miş bir ka­ra­rı onay­lat­mak için ara­nan fet­va­lar­la haram lokma şükür cüm­le­le­riy­le bir­lik­te sof­ra­ya ko­nu­yor, ağır­lı­ğı ise ancak yıl­lar sonra evin için­den hu­zu­run neden çe­kil­di­ği so­rul­du­ğun­da adı ko­na­ma­yan bir sı­kın­tı ola­rak geri dö­nü­yor.

Kul­lu­ğun asıl sı­na­ma­sı bu yüz­den alnın sec­de­ye değ­di­ği ko­ru­nak­lı an­lar­dan çok, elin çar­şı­da, borç­ta, mi­ras­ta ve üc­ret­te nasıl dav­ran­dı­ğın­da or­ta­ya çı­kı­yor ve Cuma na­ma­zın­dan çıkıp kar­de­şi­nin miras pa­yı­nı oya­la­ya­rak ek­sil­ten, oruç­lu ol­du­ğu gün iş­çi­si­nin ma­a­şı­nı bir hafta daha ge­cik­ti­ren, um­re­den dön­dü­ğü hafta ki­ra­cı­sı­na hak­sız bir zam da­ya­tan kişi, kul­lu­ğu sec­ca­de­nin sı­nır­la­rı­na hap­se­dip geri kalan va­kit­le­ri nef­si­nin ser­best böl­ge­si say­mış bir bö­lün­müş­lük için­de ya­şı­yor. İş­çi­nin üc­re­ti­ni al­nı­nın teri ku­ru­ma­dan öde­me­yi öğüt­le­yen o eski söz, iş­ve­re­nin ma­sa­sın­da­ki hesap tab­lo­la­rın­dan daha derin bir ada­le­ti ha­tır­la­tı­yor, çünkü bir iş­let­me­nin def­te­rin­de gider ka­le­mi diye ya­zı­lan her üc­re­tin ar­ka­sın­da bir mut­fak, bir okul çan­ta­sı, bir ilaç ku­tu­su ve akşam eve dönen bir ba­ba­nın yor­gun omuz­la­rı bu­lu­nu­yor ve bu omuz­la­rı he­sa­ba kat­ma­yan bir ka­zanç, kâğıt üze­rin­de ne kadar par­lak gö­rü­nür­se gö­rün­sün, sa­hi­bi­nin te­ra­zi­si­ne bir gün bütün ağır­lı­ğıy­la geri dö­nü­yor.

Te­ra­zi­nin öbür ke­fe­si­ne kon­ma­sı ge­re­ken infak ve zekât, in­sa­nın sahip ol­du­ğu her şeyin bir sü­re­li­ği­ne eline bı­ra­kıl­mış bir ema­net ol­du­ğu­nu ha­tır­la­tan bir ter­bi­yey­di ve ma­lı­nın kırk­ta bi­ri­ni her yıl baş­ka­sı­nın hakkı ola­rak ayı­ran kişi, her ve­riş­te mala tu­tu­nan par­mak­la­rı­nın biraz daha gev­şe­di­ği­ni be­de­niy­le öğ­re­nir­di; bugün bu ter­bi­ye­nin içine kib­rin sız­ma­sı, ve­ri­len yar­dım­la­rın fo­toğ­raf­la­nıp cö­mert­li­ğin bir iti­bar vit­ri­ni­ne dö­nüş­me­si ve cim­ri­li­ğin sıkı sı­kı­ya ka­pat­tı­ğı avuç­la­rın ancak gö­rü­nür ola­cak­la­rı an­lar­da ara­lan­ma­sı, ta­ma­hın inan­cı içe­ri­den nasıl ke­mir­di­ği­ni gös­te­ri­yor. Gev­şe­yen par­mak­la­rın aç­tı­ğı ara­lık­tan ba­ka­bi­len biri için zen­gin­li­ğin an­la­mı bü­tü­nüy­le de­ği­şir ve bir evin bü­yük­lü­ğü için­de kaç ki­şi­nin ağır­la­na­bi­le­ce­ğiy­le, bir dük­kâ­nın kârı kaç ai­le­nin ek­me­ği­ni onur­lu bi­çim­de ka­zan­dır­dı­ğıy­la öl­çül­me­ye baş­lar, çünkü di­ger­gâm­lık de­di­ği­miz o eski has­let, in­sa­nın kendi dar dün­ya­sı­nın çi­tin­den geçip bir baş­ka­sı­nın der­di­ni kendi om­zu­na ala­bil­me­si ve bü­yük­lü­ğü­nü bi­rik­tir­di­ğin­den çok yük­len­di­ğiy­le tar­ta­bil­me­si­dir.

Di­ger­gâm­lı­ğın bu top­rak­lar­da­ki en zarif ha­tı­ra­la­rın­dan biri, Ra­ma­zan ak­şam­la­rın­da hâli vakti ye­rin­de in­san­la­rın ta­nı­ma­dık­la­rı ma­hal­le­le­rin bak­kal­la­rı­na girip ve­re­si­ye def­ter­le­ri­nin rast­ge­le say­fa­la­rı­nı öde­ye­rek bak­ka­la yal­nız­ca “sil” de­me­le­ri ve borcu si­li­nen ai­le­nin, o iyi­li­ği kimin yap­tı­ğı­nı hiç­bir zaman öğ­re­ne­me­den er­te­si sabah dük­kâ­nın önün­den ba­şı­nı eğ­me­den ge­çe­bil­me­siy­di. O gizli öde­me­nin için­de hem yok­su­lun onu­ru­nu ko­ru­yan bir in­ce­lik hem de ve­re­nin kendi adını iyi­li­ğin üze­ri­ne yaz­dır­mak­tan sa­kı­nan bir haya bu­lu­nur­du ve bugün bir koli yar­dı­mı bile fo­toğ­ra­fı­nı çek­me­den tes­lim ede­me­yen el­le­ri­miz, o def­ter say­fa­la­rı­nı ses­siz­ce ka­pa­tan el­le­rin mi­ra­sı­nı ne kadar uzak­tan ta­şı­dı­ğı­mı­zı yü­zü­mü­ze vu­ru­yor.

Kendi ço­cu­ğu­nun ge­le­ce­ği için gece gün­düz ça­lı­şan bir ba­ba­nın sev­gi­si el­bet­te kut­sal­dır, fakat aynı baba so­ka­ğın kö­şe­sin­de­ki ayak­ka­bı­sı delik ço­cu­ğun ya­nın­dan gör­me­den ge­çi­yor, kendi sof­ra­sı­nı bü­yü­tür­ken kom­şu­su­nun mut­fa­ğın­dan gelen ses­siz­li­ği duy­mu­yor ve atöl­ye­sin­de as­ga­ri üc­ret­le ter döken in­san­la­rın ço­cuk­la­rı­nın hangi şart­lar­da bü­yü­dü­ğü­nü hiç he­sa­ba kat­mı­yor­sa, o sevgi ge­niş­le­til­miş bir ben­cil­li­ğe dö­nüş­müş­tür ve baş­ka­sı­nın aç­lı­ğı, hu­zu­ru­mu­zun du­va­rı­na dı­şa­rı­dan çar­pan bir rüz­gâr ola­rak kal­ma­yıp tuğ­la­la­rın ara­sı­na çok­tan sız­mış bir nem gibi içe­ri­den iş­le­me­ye devam eder. Ço­cu­ğu­na eme­ğin nasıl bir şey ol­du­ğu­nu öğ­ret­me­den yal­nız­ca eme­ğin so­nuç­la­rı­nı miras bı­ra­kan kişi, onu na­sı­rın ne ol­du­ğu­nu hiç bil­me­ye­cek bir ha­ya­ta ha­zır­lı­yor ve ba­ba­nın sa­ba­hın ka­ran­lı­ğın­da ke­pen­gi kal­dı­rır­ken ta­şı­dı­ğı so­rum­lu­luk ta­pu­ya ya­zı­la­ma­dı­ğı için, oğul ken­di­si­ne kalan dük­kâ­nın yal­nız­ca ki­ra­sı­nı ta­nı­yor, ke­pen­gin ağır­lı­ğı­nı ise hiç ta­nı­mı­yor.

Bu ağır­lı­ğı hiç ta­nı­ma­dan bü­yü­yen­le­rin yanı ba­şın­da, yıl­lar­ca okul sı­ra­la­rın­da dir­sek çü­rü­tüp dip­lo­ma­sı­nı al­dı­ğı gün ki­ra­nın ma­a­şı­nın ya­rı­sı­nı yut­tu­ğu, üc­re­ti­nin ayın or­ta­sın­da tü­ken­di­ği ve ba­ba­sı­nın bir ömür­de sahip ola­bil­di­ği evi kendi öm­rü­nün ta­ma­mı­nı verse bile ala­ma­ya­ca­ğı­nı he­sap­la­dı­ğı bir dün­yay­la kar­şı­la­şan genç­ler du­ru­yor ve eme­ğin kar­şı­lı­ğı­nı ve­re­ce­ği­ne dair eski söz, on­la­rın elin­de va­de­si geç­miş ve kar­şı­lı­ğı öden­me­miş bir senet gibi ka­lı­yor. Bu genç­le­rin kumar ma­sa­la­rı­na ya da ina­nıl­ma­ya­cak kadar par­lak va­at­le­re yö­nel­me­sin­de aç­göz­lü­lük­ten fazla bir ça­re­siz­li­ğin payı bu­lun­du­ğu­nu gör­me­den ku­ru­lan her ahlâk cüm­le­si, on­la­rın ku­la­ğın­da rahat kol­tuk­lar­dan ko­nu­şan bir ku­şa­ğın kibri ola­rak yan­kı­la­nı­yor; yine de eme­ğin va­a­di­ni bozan bir düzen kar­şı­sın­da emeği büs­bü­tün terk etmek, bozuk bir te­ra­zi­yi onar­mak ye­ri­ne tart­mak­tan vaz­geç­mek kadar ağır bir kayıp do­ğu­ru­yor ve o genç­le­rin pu­su­la­sı­nı kıran el­le­rin çoğu zaman eme­ğin de­ğe­ri­ni kendi ha­yat­la­rıy­la gös­te­re­me­yen bü­yük­le­re ait ol­du­ğu da aynı tab­lo­nun için­de du­ru­yor.

07

Emeğin Sessiz Sürgünü

Hamurun Sabahı

Nefsin masalları, tekâsür, ölüm ve geride kalan

Bütün bu çü­rü­me­yi dı­şa­rı­da­ki ka­ran­lık güç­le­re, bozuk dü­zen­le­re ya da aç­göz­lü ka­la­ba­lık­la­ra yük­le­mek, in­sa­nın kendi kal­bin­de usul­ca bü­yü­yen ha­se­ti ört­mek için baş­vur­du­ğu en rahat sa­vun­ma­dır ve fon kri­zi­nin ar­dın­dan mağ­dur­la­rın ya da sa­nık­la­rın hır­sı­nı iş­tah­la ko­nu­şan biz­ler, o fona para ya­tır­ma­mış olsak bile, içi­miz­de bir pi­yan­go bi­le­ti­nin ha­ya­tı­mı­zı de­ğiş­ti­re­ce­ği­ne dair kim­se­ye söy­le­me­di­ği­miz bir umudu ta­şı­dı­ğı­mız, bir ta­nı­dı­ğı­mı­zın kes­tir­me yol­dan zen­gin ol­du­ğu­nu duy­du­ğu­muz­da göğ­sü­müz­de kıs­kanç­lı­ğa ben­zer bir sızı his­set­ti­ği­miz ve kendi işi­miz­de kim­se­nin gör­me­di­ği küçük kö­şe­ler kes­ti­ği­miz za­man­la­rı ko­lay­ca unu­tu­yo­ruz. Nef­sin en usta yanı, hırsı hiç­bir zaman hırs ola­rak gös­ter­me­me­si, onu her se­fe­rin­de er­te­len­miş bir hak ya da ni­ha­yet sı­ra­sı gel­miş bir ödül kı­lı­ğın­da kar­şı­mı­za çı­kar­ma­sı­dır ve gece ya­ta­ğa uza­nıp ta­va­na ba­kar­ken kur­du­ğu­muz, kim­se­ye zarar ver­me­den zen­gin­le­şe­ce­ği­miz, ka­zan­dık­tan sonra çok iyi­lik ya­pa­ca­ğı­mız ama önce yal­nız­ca bir kez kes­tir­me yol­dan ge­çe­ce­ği­miz o tatlı hi­kâ­ye­ler, fonun ka­pı­sı­nı ara­la­yan el­le­rin ha­mu­ru­na ka­rış­mış olan aynı ka­bart­ma to­zun­dan bir tu­ta­mı kendi ha­mu­ru­muz­da da sak­la­dı­ğı­mı­zı ses­siz­ce ele ve­ri­yor.

O tu­ta­mı ha­mu­ru­mu­za ka­rış­tı­ran el, ço­ğalt­ma ya­rı­şı­nın in­sa­nı ka­bir­le­re va­rın­ca­ya kadar oya­la­dı­ğı­nı haber veren o kısa su­re­nin adını koy­du­ğu te­kâ­sü­rün eli­dir ve bu yarış malla övün­me­nin öte­sin­de, ha­ya­tın bütün alan­la­rı­nı bir sayı ya­rı­şı­na çe­vi­rip ta­kip­çi­yi, met­re­ka­re­yi, marka lo­go­su­nu ve he­sap­ta­ki sı­fır­la­rı bir­bi­ri­ne ek­le­nen bir kim­lik ka­nı­tı ola­rak bi­rik­tir­mek an­la­mı­na ge­li­yor. Bu ya­rı­şın en ür­kü­tü­cü yanı bitiş çiz­gi­si­nin hiç gö­rün­me­me­si, her ka­za­nı­lan tur­dan sonra pis­tin biraz daha uza­ma­sı ve ko­şu­cu­nun ço­cuk­la­rı­nın bü­yü­me­si­ni, an­ne­si­nin saç­la­rı­nın ağar­ma­sı­nı ve kendi kal­bi­nin yavaş yavaş ka­tı­laş­ma­sı­nı fark ede­me­ye­cek kadar nefes ne­fe­se kal­ma­sı­dır ve dünya ile ahi­ret ara­sın­da­ki te­ra­zi­nin çok­tan bir yana yat­tı­ğı, çoğu zaman ancak top­ra­ğın se­rin­li­ği tene değ­di­ğin­de an­la­şı­lı­yor.

Bu nefes ne­fe­se ko­şu­nun kar­şı­sın­da yer­yü­zü­nü hâlâ ya­şa­na­bi­lir kılan şey, ke­penk­le­ri­ni her sabah fı­sıl­tı­lı bir bes­me­ley­le kal­dı­ran, te­ra­zi­nin ke­fe­si­ne mal­dan önce kendi tit­re­yen vic­dan­la­rı­nı koyan ve eve gö­tür­dük­le­ri ek­me­ğe tek bir zerre haram ka­rış­ma­sın diye kılı kırk yaran isim­siz in­san­la­rın ses­siz di­re­ni­şi­dir ve bu in­san­lar, kim­se­nin al­kış­la­ma­dı­ğı pa­na­yır­la­rın ke­na­rın­da kendi yok­sul ama temiz hır­ka­la­rı­na sa­rı­la­rak, eski ekşi ma­ya­yı bir ka­va­no­zun di­bin­de ku­ru­mak­tan ko­ru­yan son eller gibi ya­şa­ma­ya devam edi­yor. Fon kri­zi­nin en­ka­zı­na on­la­rın gö­züy­le ba­kıl­dı­ğın­da, he­sap­lar­dan si­li­nen ra­kam­la­rın ar­dın­da­ki asıl kay­bın in­san­la­rın bir­bi­ri­ne ve eme­ğin bir gün kar­şı­lık bu­la­ca­ğı­na duy­duk­la­rı gü­ve­nin sar­sıl­ma­sı ol­du­ğu gö­rü­lü­yor ve bu en­ka­zın al­tın­dan bir ahlâk ha­fı­za­sı çı­ka­ra­bil­mek, krizi ça­bu­cak unu­tup bir son­ra­ki par­lak va­a­din pe­şi­ne ta­kıl­mak­la da, her şeye inan­cı­nı yi­ti­rip kuru bir ki­niz­me gö­mül­mek­le de müm­kün ol­mu­yor, kendi ka­zanç an­la­yı­şı­mı­zı, hır­sı­mı­zın ne­re­den bes­len­di­ği­ni ve lok­ma­mı­zın hangi sof­ra­lar­dan ek­sil­di­ği­ni sakin bir dü­rüst­lük­le tar­ta­bil­di­ği­miz öl­çü­de bir im­kâ­na dö­nü­şü­yor.

O tar­tı­nın en sa­hi­ci hâli, he­pi­mi­zin bir gün va­ra­ca­ğı ve bi­rik­tir­di­ği­miz hiç­bir şeyi ya­nı­mı­za ala­ma­ya­ca­ğı­mız eşik­te ku­ru­la­cak ve ga­sil­ha­ne­nin taş tek­ne­si üze­rin­de ılık suyla yı­ka­nan el­le­ri­mi­zin avuç­la­rın­da kal­mış na­sır­lar, kesik iz­le­ri, mü­rek­kep le­ke­le­ri ya da hiç yo­rul­ma­mış bir de­ri­nin pü­rüz­süz­lü­ğü, ke­li­me­ler­den daha açık bir dille nasıl ya­şa­dı­ğı­mı­zı an­la­ta­cak. Mezar ba­şın­da elden ele do­la­şan kü­rek­le atı­lan top­ra­ğın tah­ta­la­rın üze­ri­ne dü­şer­ken çı­kar­dı­ğı o boğuk ses, hiç­bir ta­pu­nun ve hiç­bir hesap dö­kü­mü­nün o çu­ku­ra ine­me­ye­ce­ği­ni ha­tır­la­tır­ken, ser­ve­tin nasıl ka­za­nıl­dı­ğı­nın, kimin hak­kı­nı ta­şı­dı­ğı­nın ve kimin yü­kü­nü ha­fif­let­ti­ği­nin he­sa­bı­nın in­san­la bir­lik­te yol al­dı­ğı­nı ar­ka­da ka­lan­la­rın ku­la­ğı­na du­yu­ra­cak ve top­ra­ğın al­tı­na gö­tü­rü­le­bi­le­cek tek ser­ve­tin, he­sa­bı alnı ak ve­ri­le­bi­le­cek bir ömür­le, sof­ra­sı­na helal ekmek gö­tü­rül­müş ço­cuk­la­rın ve hakkı ek­sik­siz ve­ril­miş iş­çi­le­rin du­a­la­rın­dan iba­ret ol­du­ğu­nu ses­siz­ce öğ­re­te­cek.

Bu gece ışık­lar sön­dük­ten sonra ka­ran­lık­ta biraz daha uya­nık kalıp sof­ra­ya koy­du­ğu­muz ek­me­ğin hangi ma­yay­la ka­bar­dı­ğı­nı, o ek­me­ği ço­cuk­la­rı­mı­zın önün­de bö­ler­ken el­le­ri­mi­zin hiç tit­re­yip tit­re­me­di­ği­ni ken­di­mi­ze sor­du­ğu­muz her an, öm­rü­mü­zün ses­siz te­ra­zi­si­ne küçük ama ger­çek bir ağır­lık ek­le­ni­yor, çünkü in­sa­nın ömrü de bir gece bo­yun­ca üzeri ör­tü­lüp bek­le­ti­len bir ha­mu­ra ben­zer ve sabah tan­dı­rın ağ­zın­da or­ta­ya çı­ka­cak olan, o ha­mu­ra gece bo­yun­ca kim­se­nin gör­me­di­ği sa­at­ler­de ne ka­tıl­dı­ğı­dır. Za­ma­nın kum sa­a­tin­de­ki son tane de top­ra­ğa ka­rış­tı­ğın­da ve öm­rü­mü­zün ek­me­ği hiç­bir ek­ra­nın ışı­ğı­nın ulaş­ma­dı­ğı bir ses­siz­lik­te sof­ra­ya kon­du­ğun­da, yor­gun bir iş­çi­nin avu­cu­na ek­sik­siz bı­rak­tı­ğı­mız bir üc­re­tin ve kim­se­nin gör­me­di­ği bir akşam bir kom­şu­nun ka­pı­sı­na ses­siz­ce bı­rak­tı­ğı­mız bir avuç ma­ya­nın, ha­ya­tı­mız bo­yun­ca yap­tı­ğı­mız bütün he­sap­lar­dan daha ağır bas­tı­ğı­nı, ancak o ses­siz­li­ğin için­de ve üzeri bezle ör­tü­lü bir hamur gibi sab­rı­nı ta­mam­la­mış bir kalp­le öğ­re­ne­ce­ğiz.

DenemeEmeğin Sessiz Sürgünü
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Yükleniyor...