Vicdan Notları · Emek ve Kazanç
Emeğin Sessiz Sürgünü
Ekşi mayanın sabrından kabartma tozunun aceleciliğine uzanan yolda, alın terinin itibarını, helal lokmanın ağırlığını ve başkasının yükünü omuzlamanın unutulan inceliğini yeniden arayan bir deneme.
Kaybedilen paralar yıllar içinde kabuk bağlayabilecek bir yaradır; bir toplumun alın terinin karşılıksız kalmayacağına dair inancını yitirmesi ise evin en ağırbaşlı ferdini sofradan kaldırıp kapının önüne bırakmaya benzer.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Kapının Eşiğindeki Yüzler
Fon krizinin görünür kıldığı yorgunluk
Son haftalarda adı her sofraya oturan fon krizinin haberlerini dinlerken, ekranlarda beliren yüzlerin hiçbirinde vurgunun pişkin rahatlığını göremeyişim, beni kaybedilen paraların hesabından çok daha eski bir hesabın başına oturtuyor, zira o yüzlerin çoğu otuz yıl tebeşir tozunu ciğerine çekmiş öğretmenlere, iskele tahtalarında dizlerini aşındırmış ustalara, kocasından kalan maaşı her ay aynı mutfak masasında yeniden bölüştüren kadınlara ve kızının çeyizi için ayırdığı bilezikleri ancak yüksek getirinin parıltısıyla bozdurmaya razı olmuş babalara ait. Bu insanların ömürlerini bir hesap defterinin satırlarına sabırla bölüştürdükten sonra bir gün o defteri kapatıp aralık duran parlak bir kapıdan içeri adım atmaya nasıl razı olduklarını düşündükçe, karşıma kötülükten önce bir yorgunluğun, emeğin artık kimseyi bir yere ulaştırmadığına dair yıllar içinde biriken sessiz bir inançsızlığın çıktığını görüyorum ve bu inançsızlığın onların göğsüyle sınırlı kalmayıp hepimizin soluduğu havaya karıştığını bilmek, meseleyi mahkeme dosyalarından alıp evlerimizin içine taşıyor.
Kaybedilen paralar ne kadar acı olursa olsun yıllar içinde kabuk bağlayabilecek bir yaradır, fakat bir toplumun alın terinin karşılıksız kalmayacağına dair inancını yitirmesi, evin en yaşlı ve en ağırbaşlı ferdini kimse farkına varmadan sofradan kaldırıp kapının önüne bırakmaya benzer ve emek de bizim çağımızda böyle sessiz bir sürgüne gönderildi; gidişi o kadar usul oldu ki ardından kapanan kapının sesini kimse duymadı ve yokluğu ancak bugün, kasalar boşalıp vaatler dağıldığında, sofrada boş kalan bir başköşe gibi hissedilmeye başlandı. O ihtiyarın evin içinde nasıl bir yer tuttuğunu anlayabilmek için, onun hâlâ sofranın başköşesinde oturduğu zamanlara, ekmeğin bile acele etmeyi bilmediği o eski mutfaklara dönüp bakmak, bugün yaşadığımız kaybın gerçek ağırlığını görebilmenin tek yolu olarak önümüzde duruyor.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Ekşi Mayanın Sabrı
Mutfakta, tarlada ve tezgâhta bekleyişin terbiyesi
Anadolu’nun eski mutfaklarında ekşi maya, bir ailenin en kıymetli emanetlerinden biri gibi kapağı sıkıca kapatılmış bir kavanozun dibinde saklanır, akşamdan yoğrulan hamurun üzeri temiz bir bezle örtülüp sabaha kadar kendi kendine kabarması beklenirdi ve o gece boyunca hiç kimse hamurun başına geçip onu daha hızlı büyütmeye kalkmaz, sabırla bekleyen eller sabah tandırın ağzında bulacakları şeyin ancak zamanın yoğurduğu bir ekmek olacağını bilirdi. Komşudan bir avuç maya istenir, ertesi gün o maya bir avuç fazlasıyla geri götürülür ve bu küçük alışveriş, mahallenin bütün mutfaklarını görünmez bir iplikle birbirine bağlayarak, bir evin ekmeğinin içinde öteki evin sabrının da bulunduğunu çocuklara hiçbir söze ihtiyaç duymadan öğretirdi.
Aynı bekleyiş tarlada da kendi takvimini dayatırdı ve toprağa atılan tohumun kışın ayazına, baharın çamuruna ve haziranın kavurucu sıcağına sahibinin aceleciliğine aldırmadan katlandığını yıllar boyunca seyreden köylü, kazancın zamanın üzerinden atlayarak gelemeyeceğini öğütlerden önce sırtındaki terin tuzundan öğrenirdi. Harmanda savrulan samanın tozu boğaza dolarken ve ambara taşınan her çuvalın ağırlığında bütün bir mevsimin bekleyişi omuzlara binerken, sabır o insanlar için kitaplarda tarif edilen bir erdem olmadan önce çatlamış topukların ve güneşte kavrulmuş ensenin taşıdığı bir alışkanlıktı ve bu alışkanlık, onların servetle kurdukları ilişkiye kendiliğinden bir ölçü ve ince bir haya katardı.
Çarşıya inildiğinde aynı terbiye bu kez ustanın tezgâhında sürerdi ve “eti senin, kemiği benim” sözüyle ustaya teslim edilen çırak, sabahın alacakaranlığında dükkânın önünü sular, ustasının çayını demler, akşam kepenk inerken talaşı süpürür ve yıllar boyunca mesleğe ancak tezgâhın kenarından bakabilirken, demire ya da tahtaya şekil vermeyi öğrendiği sabırla susarak beklemeyi, kendi sırasına rıza göstermeyi ve bilmediğini bilenin önünde eğilmeyi de ruhuna işlerdi. Ustanın bir gün onun eline keseri bıraktığı an uzun bir sınanmanın sonunda gelir, avucunda ilk nasırın sertleşmesiyle birlikte sözün senede ve güvenin sermayeye dönüştüğü bir ahlâk da bedenine yerleşir, kalfalık ustanın gözünde, dükkân sahibi olmak çarşının dilinde ve borç alabilmek mahallenin hafızasında yıllar içinde biriktirilmiş bir itibarı gerektirirdi.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Terazinin Kefesindeki Vicdan
Ahilik, söz, kiler ve sadaka taşı
Anadolu’nun kadim irfanında ahilik adıyla kurumlaşmış o esnaf ahlâkının en ince sezgilerinden biri, aklın kazancın kimin aleyhine işlediğini görebilmek için de kullanılması gerektiğiydi ve karşısındakini kandırabilecek kadar akıllı olduğu hâlde kandırmamayı seçen kişinin adı çarşının ağırbaşlı yaşlıları arasında kendiliğinden bir saygıyla anılırken, malını eksik tartan ya da kusurunu gizleyen esnafın pabucu çarşının ortasında dama atılır ve o ayakkabı, kiremitlerin arasında yağmura ve güneşe bırakılmış bir utanç gibi sahibinin adıyla birlikte mahallenin hafızasında uzun yıllar asılı kalırdı. Terazinin kefesine maldan önce vicdanın konduğu bu çarşılarda bir dükkânın sabah açılışı fısıltılı bir besmeleyle, akşam kapanışı ise o günün kazancına bir başkasının hakkı karışıp karışmadığını yoklayan sessiz bir muhasebeyle yapılırdı.
Hayvan pazarlarında koca sürülerin el değiştirdiği alışverişler bile çoğu zaman tek bir kâğıda ihtiyaç duyulmadan, iki nasırlı avucun birbirine vurulmasıyla bağlanır, o el sıkışmanın sıcaklığı alıcıyla satıcı arasında herhangi bir senetten daha bağlayıcı sayılır ve sözünden dönen kişinin adı, bir daha hiçbir pazarda kolay kolay itibar görmeyecek biçimde kulaktan kulağa dolaşırdı. Söz o insanlar için ağızdan çıkıp havaya karışan bir sesten ibaret kalmaz, sahibinin bütün ömrünü teminat olarak gösterdiği bir emanet sayılırdı ve bir babanın oğluna bırakabileceği en büyük sermayenin, çarşıda adı anıldığında başların saygıyla eğilmesini sağlayan o eksiksiz tutulmuş sözler olduğu kimseye anlatılmadan bilinirdi.
Biliyorum, bu hatırayı yaldızlı bir çerçeveye koyup bugünü onun karşısında mahkûm etmek, hafızanın kendi rahatı için başvurduğu kolay bir teselli olurdu, zira o çarşılarda da terazinin altına gizlice mum yapıştıranların, çırağını yıllarca karın tokluğuna çalıştırıp mesleğin sırrını kıskançlıkla saklayan ustaların, bayram arifesinde fiyat yükselten esnafın ve ortağının payını sessizce eksilten tüccarın bulunduğunu bilen herkes, geçmişi günahsız bir bahçe gibi anlatmanın dürüstlükle bağdaşmayacağını kabul eder. O günlerle bugün arasındaki farkı insanların daha temiz olmasında aramak yanıltıcı olur, çünkü farkı belirleyen şey hilenin hile diye adlandırılması, her kazancın anlatılabilir bir hikâyesinin bulunması ve çarşıda biri birdenbire zenginleştiğinde çevresindekilerin hayranlıktan önce temkinli bir merakla bu servetin hangi kapıdan ve kimin hakkına basarak içeri girdiğini sormasıydı.
O merak evlerin içinde de kendi karşılığını bulurdu ve mahalle bakkalının tezgâhının altındaki veresiye defterine adı yazılan baba, o sayfayı kapatana kadar dükkânın önünden geçerken başını hafifçe eğer, borcunu omzunda taşınan bir un çuvalı gibi hisseder, çocuklarının yeni ayakkabısını o satır silinmeden almayı kendine yakıştırmazdı. Güz gelip damlara salça tepsileri serildiğinde, kazanlarda pekmez kaynayıp erişteler akşam ışığında kurumaya bırakıldığında, kilerin raflarına dizilen her kavanozun yanında komşunun ve kapısı sessizleşmiş dul kadının payı da ayrılır, ağaçta bırakılan son meyveler kuşların ve yolcuların hakkı sayılırdı ve bu sessiz hesap, kazanılanın yalnızca sahibine ait olmadığını çocukların bedenine bir alışkanlık olarak yerleştirirdi.
Bu alışkanlığın ilk dersleri yere serilen sofrada verilirdi ve ortaya konan tek bir bakır sahana kaşıkların sırayla uzandığı akşamlarda, herkesin önünden yemesi, en güzel lokmanın yaşlıya ve misafire bırakılması, tabağın dibinin ekmekle silinip yere düşen lokmanın öpülüp alna götürülmesi, kimse adını koymadan işleyen bir ahlâk müfredatının satırları gibi çocukların hafızasına yazılırdı. Sahanın öbür tarafına uzanan küçük elin üzerine hafifçe inen tahta kaşık, ileride çarşıda, ortaklıkta ve mirasta başkasının payına uzanmanın ne anlama geldiğini kelimelerin öğretemeyeceği bir dokunuşla bileğin içine yerleştirir ve o ilk sofrada öğrenilen ölçü, insanın evine götüreceği her lokmanın nereden geldiğini soracak bir vicdanın da ilk tohumu olurdu.
Aynı ölçü şehirlerin taşına ve suyuna da işlenmişti ve cami avlularında hâlâ rastlanan sadaka taşları, veren elin görülmediği, alan elin utandırılmadığı, ihtiyacı olanın taşın oyuğundan ancak ihtiyacı kadarını alıp gerisini bir başkası için bıraktığı bir terbiyenin hatırasını bugüne kadar taşıyor. O şehirlerde bir insanın büyüklüğü kasasındaki altınla ya da adının önüne dizilen unvanlarla tartılmaz, yaptırdığı çeşmeden kaç yolcunun su içtiği, kurdurduğu hanın kaç kervana sığınak olduğu ve vakfettiği dükkânların kirasıyla kaç yetimin kışlık elbisesinin alındığıyla anılır, adı yüzyıllar içinde unutulsa bile varlığı suyun serinliğinde, kervansarayın gölgesinde ve bir yetimin ısınmış bedeninde yaşamayı sürdürürdü.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Küflenen Kavanoz
Kabartma tozunun aceleciliği ve kırılan başarı cetveli
Mutfaktaki mayadan çarşının terazisine, sofradaki tahta kaşıktan şehrin sadaka taşına kadar uzanan bu ölçü, bir evin bütün odalarına sinmiş taze ekmek kokusu gibi hayatın her köşesine yayılmıştı ve o kokunun evden çekilmesi hiçbir sabah alınmış bir kararla olmadı; beklemeye tahammülü azalan eller önce hamuru gece boyunca bekletmekten vazgeçti, sonra mayanın yerine kabartma tozunu koyarak birkaç dakikada şişen ama bıçak değdiğinde içi boş çıkan ekmekler pişirmeyi öğrendi ve eski mayanın kavanozu, ara sıra kapağı aralanıp yeniden unutulan bir hatıra gibi mutfağın en karanlık rafına itildi. Kapak her aralandığında kenarda beliren küçük yeşil leke kaşığın ucuyla kazınıp atıldı ve ev halkı hamuru kurtardığını sanırken küf kavanozun içine doğru sessizce kök saldı; ahlâkımızdaki bozulma da yıllarca böyle kazınıp geçiştirildi, terazideki küçük hileye esnaflık, taksitle alınan gösterişe ihtiyaç, başkasının payından koparılan lokmaya uyanıklık denilerek her leke bir sonraki sabaha devredildi ve fon krizi, o kavanozun kapağının bütün mahallenin gözü önünde açılıp kokunun artık hiçbir kaşıkla kazınamayacak kadar derine işlediğinin anlaşıldığı an oldu.
O kokunun yalnızca batan bir fonun kasasından yükseldiğini sanmak kolay olurdu, fakat aynı küf hemen her mutfağın rafında sessizce çalışmayı sürdürüyor ve kabartma tozunun aceleciliği gündelik hayatın en küçük kıvrımlarına kadar sinmiş durumda, öyle ki bankanın önündeki sırada üç dakika beklemeye dayanamayıp öfkeyle saatine bakan, siparişi aynı gün kapısına gelmediğinde huzursuzlanan, demlenmesini beklemek yerine poşet çayı bardağa batırıp çıkaran insan, sabırsızlığı farkında olmadan bir zaaf olmaktan çıkarıp gündelik bir konfora dönüştürüyor. Veresiye defterinin önünde eğilen başın yerini plastik bir kartın soğuk yüzeyi alıyor ve henüz kazanılmamış maaşlar, henüz gelmemiş ayların emeği on iki ya da on sekiz taksitlik vadelerle bugünün vitrinlerine akıtılırken, insan beklemeyi reddettiği her şeyin bedelini yarın sabah uyanacak olan kendi yorgun benliğine faiziyle birlikte devrediyor; sabrı imanın yarısı sayan bir geleneğin içinden gelen bizler ise bu dönüşümü sıradan bir alışkanlık değişikliği gibi karşıladıkça, ektiğimizin bir gün harman olup önümüze geleceğine duyduğumuz o eski güveni de fark etmeden kabartma tozunun hızına teslim ediyoruz.
Aynı acelecilik sanayi sitelerinin yağ kokulu atölyelerinde, kuyumcu çarşılarının dar merdivenli odalarında ve marangoz tezgâhlarının talaşı arasında yaşlanan ustaların, yanlarına artık çırak bulamadıklarını söylerken seslerine sinen yorgunlukta da duyuluyor, çünkü kapıdan giren gençlerin pek çoğu öğrenmenin sancılı yıllarını telafisi imkânsız bir vakit kaybı sayıyor ve daha ilk haftada ustanın yıpranmış minderine gözünü dikiyor. Bu tahammülsüzlüğü besleyen fısıltı, bahis kuponlarının son dakikaya bağlanan titrek umudunda, adı her gün değişen dijital paraların baş döndürücü grafiklerinde ve yüzde yüzlerle konuşulan getiri vaatlerinde farklı kılıklara bürünerek dolaşırken, beklemeyi saflığın, emeği ise kestirme yolu bulamamış olanların kaderinin adı hâline getiren aynı cümleyi insanın kulağına usul usul bırakıyor.
O fısıltıyı her gün yeniden besleyen şey, cebimizde taşıdığımız ve içine kendi rızamızla kapandığımız ışıklı camın bize başkalarının hayatlarından yalnızca sonuçları göstermesi, yıllarca borç içinde kıvranmış ya da kimsenin anlatmadığı karanlık yollardan geçmiş birinin bize ulaşan tek görüntüsünün deniz kıyısında kurulmuş bir akşam sofrası ya da yeni bir arabanın direksiyonunda gülümseyen bir yüz olmasıdır. Kendi sürecimizin henüz ham ve henüz yorgun hâlini bu cilalı sonuçlarla kıyasladıkça, alın terimizle kurduğumuz sade dünya gözümüzde hiçliğe dönüşüyor ve insan, henüz yarısına gelmediği kendi hikâyesinin sonunu çoktan kaybetmiş sayarak, elindeki nimeti bir lütuf olarak görmekten vazgeçip kaderin kendisine reva gördüğü bir eksiklik gibi taşımaya başlıyor.
Bu kıyasın en derin izini çocuklarımız taşıyor, çünkü aynı akşam sofrasında onlara çalışmanın ve dürüstlüğün değerini anlatırken, aynı tabakların üzerinden kısa yoldan köşeyi dönmüş bir akrabanın uyanıklığını gıptayla konuştuğumuzda, çocuk sözlerimizden çok sesimizin tonundaki hayranlığı, gözlerimizde beliren parıltıyı ve kimin adı anıldığında yüzlerimizin nasıl aydınlandığını kaydediyor ve kendisine öğütlenen emeğin başka çaresi kalmamış olanlara bırakılmış bir teselliden ibaret olduğunu kimse söylemeden öğreniyor. Söz ile hayat arasındaki bu mesafe zamanla bir evin sınırlarını aşıp bütün toplumun başarı cetveline sirayet ediyor ve bir servet karşısında eskiden sorulan, o malın hangi çilelerden geçilerek, kimlerin duası alınarak ve kimlerle helalleşilerek kurulduğunu merak eden soru, yerini yalnızca miktara ve hacme bakan çiğ bir merakın hesabına bırakıyor.
Nasıl kazanıldığını sormak kıskançlık ya da geri kafalılık sayılınca ticaretin dili de başkalaşıyor ve müşterisinin bilgisizliğinden faydalanan, sözleşmenin küçük puntolu maddelerine tuzak gizleyen, işçisinin sigortasını eksik gösterip aradaki farkı kâr hanesine yazan, darlık zamanlarında depolarını doldurup fiyatı insanların çaresizliğiyle orantılı olarak yükselten tüccar uyanık ve işini bilen biri olarak alkışlanırken, ahiliğin terazisinin kefeleri yer değiştirmiş gibi duruyor ve pabucu sessizce dama atılan kişi çoğu zaman hileye el sürmeyen esnafın ta kendisi oluyor. Pazar tezgâhında çürük domatesi sağlamların altına gizlemeyen, teraziyi müşterinin göreceği yöne çeviren biri, akşam kepengi indirirken kasasının yan tezgâhtakinden hafif olduğunu ve arkasından “işini bilmeyen adam” diye söz edildiğini kimseye söylemeden duyuyor, o sözün sızısını kepenginin kilidiyle birlikte kapatıp eve yürürken dürüstlüğün bedelinin damla damla ödendiğini biliyor; ne var ki evinin eşiğine vardığında, omzunda kimsenin ahını taşımamanın verdiği hafiflik, kasasından eksilen her kuruşun yerine sessizce adımlarına sinmiş oluyor.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Yaranın İki Yüzü
Hor görülmüşlük, korku, gösteriş ve ahlâkî körlük
Kestirme yollara duyulan iştahı yalnızca açgözlülükle açıklamak, zannımca insanın iç dünyasındaki yaralı coğrafyayı okuyamamak anlamına gelir, çünkü bu iştahın altında çoğu zaman yamalı pantolonuyla okula gitmiş, okul gezisine gidemediği için sınıfın arka sırasında sessizce oturmuş, bayramlarda akrabaların acıyarak uzattığı eski elbiselerin naftalin kokusunu hâlâ burnunda taşıyan bir çocuğun yarası durur ve babasının bir esnafın karşısında başını eğip veresiye istediği o soğuk sabahı unutamayan adam, bir daha kimsenin önünde eğilmemek için servete hesapsız bir hızla koşar. Ailesine daha iyi bir hayat sunma arzusu, yaşlılığında kimseye muhtaç olmama kaygısı ve kalabalıklar içinde silinip gitmemek için görünür olma ihtiyacı son derece insani duygulardır, fakat bir yaranın kökünü merhametle anlamak, o yaranın başkalarının hayatında açtığı yeni yaraları meşru kılmaz ve şefkatle bakan bir göz, insanın neden düştüğünü kavrayabildiği kadar düştüğü yerin bir çukur olduğunu söylemekten de geri durmaz.
Bu yaranın bir de geleceğe bakan yüzü var ve hastane koridorlarında ilaç parasını cebinde sayarak bekleyen, emekli maaşının bir sonraki aya yetip yetmeyeceğini her gece tavana bakarak hesaplayan, çocuklarına yük olmaktan ölümden daha çok korkan insanların bir anda büyüyen birikim vaatlerine uzanan elleri, çoğu zaman titreyen bir güvencesizliğin elleridir. Yarının belirsizliği karşısında insanın elindekini çoğaltarak kendini korumaya çalışması anlaşılır bir refleks olsa da, korkunun kulağına fısıldanan her kestirme yol o korkuyu dindirmek yerine onu bir başkasının kasasına teslim etmenin kapısını aralıyor ve güvenceyi parlak vaatlerde arayan pek çok insan, kaybetmekten korktuğu için kaybedenlerin arasına katılıyor.
Geçmişin yarasıyla geleceğin korkusu arasında sıkışıp çocuklukta kendisine verilmemiş değeri paranın diliyle geri satın almaya çalışan biri, her yeni kazançta içindeki boşluğun dolduğunu sanırken o boşluğun ne kadar derin olduğunu biraz daha keşfediyor ve onurunu banka hesabındaki sıfırlarla, bindiği arabanın markasıyla ve oturduğu semtin adıyla ölçmeye başladığı gün, içine üflenmiş o ilahi nefesi kendi eliyle eşyanın hizmetine sunmuş oluyor. Hesabı azaldığında kendini değersiz, çoğaldığında başkalarından üstün hisseden insan malının sahibi olmaktan çıkıp onun rehinesine dönüşüyor ve bir zamanlar kapı eşiklerinde bekletilmenin acısını en iyi bilen kişinin, yıllar sonra başkalarını o eşikte bekletmekte en az tereddüt eden kişi hâline gelmesi, yarasına merhem diye sürdüğü servetin yarayı kapatmak yerine bütün benliğini kuşatan bir sertliğe dönüştürdüğünü gösteriyor.
Rehinesi olduğu malı görünür kılmadan rahat edemeyen bu benlik, kendini en çıplak biçimde düğün salonlarında ele veriyor ve bir zamanlar gelinin koluna sessizce takılan bileziklerin bugün mikrofondan tek tek ilan edilmesi, takı merasiminin kimin daha çok verdiğini kalabalığa duyuran bir açık artırmaya dönüşmesi, sevinci paylaşmanın yerini sevinç üzerinden itibar devşirmenin aldığını gösteriyor. Aynı salonun bir köşesinde, ilan edilecek kadar büyük bir hediye getiremediği için zarfını gelinin cebine sessizce sıkıştırıp mahcup bir tebessümle masasına dönen yaşlı akraba, gösterişin bir sofrada kimleri küçülttüğünü ve kimlerin sevincini gölgede bıraktığını hiçbir söze ihtiyaç duymadan anlatıyor.
Bu gösteriş kendini aklamanın en zarif yolunu kelimelerde buluyor ve israfa hayat standardı, gösterişe kalite, açgözlülüğe vizyon, başkasının emeğini ucuza almaya verimlilik, borçla tüketmeye kendini ödüllendirme denildiğinde, kelimeler bizim yerimize vicdanımızı uyuşturmaya başlıyor, çünkü dil bir toplumun ahlâkî hafızasının ilk bekçisi olduğundan, tamahın adı vizyona döndüğünde onun karşısında ense köklerinde duyulması gereken ürperti de sessizce kayboluyor. Bu ad değiştirmenin en ağır bedelini kanaat ödüyor ve çalışmanın getirdiği karşısında nefsin sonu gelmeyen taleplerine sınır çizebilme ahlâkı geri kalmışlığın kibar bir adı sayıldıkça, tarlasını en iyi şekilde süren, ürününü dürüstçe satan ve eve getirdiğinin yettiğini söyleyebilen insanın göğsündeki genişlik, deniz suyuyla susuzluğunu gidermeye çalışıp her yudumda dudakları biraz daha kavrulan bir hırsın hiçbir zaman tadamayacağı bir hürriyet olduğu hâlde, kimsenin imrenmediği bir köşede unutulup kalıyor.
Kelimelerin uyuşturduğu vicdanın gündelik yüzü, gözlerimiz açıkken görmemeyi öğrenmemizde saklı ve yıllardır aynı apartmanın merdivenlerini dizüstü silen kadının adını bilmeyen, sabahın karanlığında hamur yoğuran fırıncının ellerini hiç düşünmeyen, yağmurda kaç kapı çaldığını hesaba katmadan kuryenin beş dakikalık gecikmesine öfkelenen bizler, etiketlerdeki fiyatları kuruşu kuruşuna ezberlerken etiketlerin arkasındaki elleri görmez hâle geliyoruz. Ahlâkî körlük bir toplumda kötülüğü alkışlamaktan önce emeği görmemekle başlıyor ve insan yanı başındaki yorgunluğa bakmamayı bir kez alışkanlık edindiğinde, uzaktaki bir kaybın arkasındaki hayatları da birer rakam olarak okumaya hazır hâle geliyor; fon krizinin ardından mağdurların yüzlerinden çok kaybedilen paranın büyüklüğünü konuşmamız, bu körlüğün o haberlerden çok önce içimize yerleştiğini gösteriyor.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Lokmanın Hesabı
Rızık, bereket, helal kazanç, kulluk ve digergâmlık
Bu körlüğün inanç dilindeki karşılığı, asırlardır hayatı düzenleyen kadim kavramların içinin sessizce boşaltılmasında kendini gösteriyor ve annelerimizin her darlıkta tekrarladığı “rızık Allah’tandır” sözü, bugün çoğumuzun ağzında cami avlusunda mırıldanılıp ticaretin, miras paylaşımının ve borç ödemenin sert gerçekliğine girildiği anda unutulan bir cümleye dönüşmüş durumda, oysa bu söz nefsin dörtnala koşmak istediği yerde yeleye uzanan sakin bir el gibi, insanın çabasını başkasının hakkına uzanmayan ve gelmemiş kazançlar uğruna bugünün helalini feda etmeyen bir ölçüye bağlardı. Aynı boşaltılmadan bereket de payını alıyor ve yaşlıların aynı tencerenin habersiz gelen misafire de yetmesi, kıt bir maaşın ay sonunu getirmesi diye bildiği o ince sır, bugün kâr marjının büyümesine ve cironun katlanmasına indirgenirken, kabartma tozuyla şişirilmiş ekmeğin hacmi büyüdükçe doyurma gücünün azalması gibi, kazancımız arttıkça yetinme kudretimiz eksiliyor.
Bereketi ayakta tutan şükür de dilimizde yemekten sonra fısıldanan kısa bir duaya sıkışmış görünüyor, fakat onun asıl anlamı nimeti yerli yerinde kullanabilme, savurmadan ve gösteriş için tüketmeden taşıyabilme terbiyesiydi ve düğün salonlarında yarısı yenmeden kaldırılan tabakların, bir mevsim giyilip dolap köşelerinde unutulan elbiselerin ve her yıl yenisiyle değiştirilen cihazların arasında yaşarken şükürden söz etmek, kelimeyi hayattan koparıp boşlukta asılı bırakmak anlamına geliyor. Bir zamanlar yere düşen ekmeği öpüp alnına götüren el ile bugün tabaktaki yarım pilavı hiç duraksamadan çöpe süpüren el birbirine benzese de aralarındaki mesafe, nimeti bir lütuf olarak gören bir gönül ile onu hak edilmiş bir tüketim payı sayan bir iştah arasındaki mesafedir ve israf, o mesafenin her gün biraz daha açıldığını kaydeden sessiz bir defter gibi çöp kutularımızda birikiyor.
Helal kazancın polisin ve vergi müfettişinin ceza kesmediği para gibi dar bir tanıma hapsedilmesi bu boşalmanın en tehlikeli hâlidir, çünkü eve götürülen lokmanın helal olması, onun hamuruna zamanında ödenmemiş bir terin, kandırılmış bir müşterinin mahcubiyetinin, payı oyalanarak eksiltilmiş bir kardeşin sitemi ya da bir masumun göğe yükselen sessiz ahının karışmamış olması demektir ve fon krizinin gösterdiği en acı manzaralardan biri, birilerinin yüksek kâr diye cebine koyduğu paranın başka birinin emeklilik hayalinden, çocuğunun okul taksidinden ve ameliyat için kenara ayrılmış birikiminden koparılmış olmasıydı. Hırs bazen inancın kendi kelimelerini ödünç alarak konuşuyor ve vurgunun adı fırsata, başkasının çaresizliğinden beslenen kazancın adı nasibe dönüştüğünde, doğruyu bulmak yerine verilmiş bir kararı onaylatmak için aranan fetvalarla haram lokma şükür cümleleriyle birlikte sofraya konuyor, ağırlığı ise ancak yıllar sonra evin içinden huzurun neden çekildiği sorulduğunda adı konamayan bir sıkıntı olarak geri dönüyor.
Kulluğun asıl sınaması bu yüzden alnın secdeye değdiği korunaklı anlardan çok, elin çarşıda, borçta, mirasta ve ücrette nasıl davrandığında ortaya çıkıyor ve Cuma namazından çıkıp kardeşinin miras payını oyalayarak eksilten, oruçlu olduğu gün işçisinin maaşını bir hafta daha geciktiren, umreden döndüğü hafta kiracısına haksız bir zam dayatan kişi, kulluğu seccadenin sınırlarına hapsedip geri kalan vakitleri nefsinin serbest bölgesi saymış bir bölünmüşlük içinde yaşıyor. İşçinin ücretini alnının teri kurumadan ödemeyi öğütleyen o eski söz, işverenin masasındaki hesap tablolarından daha derin bir adaleti hatırlatıyor, çünkü bir işletmenin defterinde gider kalemi diye yazılan her ücretin arkasında bir mutfak, bir okul çantası, bir ilaç kutusu ve akşam eve dönen bir babanın yorgun omuzları bulunuyor ve bu omuzları hesaba katmayan bir kazanç, kâğıt üzerinde ne kadar parlak görünürse görünsün, sahibinin terazisine bir gün bütün ağırlığıyla geri dönüyor.
Terazinin öbür kefesine konması gereken infak ve zekât, insanın sahip olduğu her şeyin bir süreliğine eline bırakılmış bir emanet olduğunu hatırlatan bir terbiyeydi ve malının kırkta birini her yıl başkasının hakkı olarak ayıran kişi, her verişte mala tutunan parmaklarının biraz daha gevşediğini bedeniyle öğrenirdi; bugün bu terbiyenin içine kibrin sızması, verilen yardımların fotoğraflanıp cömertliğin bir itibar vitrinine dönüşmesi ve cimriliğin sıkı sıkıya kapattığı avuçların ancak görünür olacakları anlarda aralanması, tamahın inancı içeriden nasıl kemirdiğini gösteriyor. Gevşeyen parmakların açtığı aralıktan bakabilen biri için zenginliğin anlamı bütünüyle değişir ve bir evin büyüklüğü içinde kaç kişinin ağırlanabileceğiyle, bir dükkânın kârı kaç ailenin ekmeğini onurlu biçimde kazandırdığıyla ölçülmeye başlar, çünkü digergâmlık dediğimiz o eski haslet, insanın kendi dar dünyasının çitinden geçip bir başkasının derdini kendi omzuna alabilmesi ve büyüklüğünü biriktirdiğinden çok yüklendiğiyle tartabilmesidir.
Digergâmlığın bu topraklardaki en zarif hatıralarından biri, Ramazan akşamlarında hâli vakti yerinde insanların tanımadıkları mahallelerin bakkallarına girip veresiye defterlerinin rastgele sayfalarını ödeyerek bakkala yalnızca “sil” demeleri ve borcu silinen ailenin, o iyiliği kimin yaptığını hiçbir zaman öğrenemeden ertesi sabah dükkânın önünden başını eğmeden geçebilmesiydi. O gizli ödemenin içinde hem yoksulun onurunu koruyan bir incelik hem de verenin kendi adını iyiliğin üzerine yazdırmaktan sakınan bir haya bulunurdu ve bugün bir koli yardımı bile fotoğrafını çekmeden teslim edemeyen ellerimiz, o defter sayfalarını sessizce kapatan ellerin mirasını ne kadar uzaktan taşıdığımızı yüzümüze vuruyor.
Kendi çocuğunun geleceği için gece gündüz çalışan bir babanın sevgisi elbette kutsaldır, fakat aynı baba sokağın köşesindeki ayakkabısı delik çocuğun yanından görmeden geçiyor, kendi sofrasını büyütürken komşusunun mutfağından gelen sessizliği duymuyor ve atölyesinde asgari ücretle ter döken insanların çocuklarının hangi şartlarda büyüdüğünü hiç hesaba katmıyorsa, o sevgi genişletilmiş bir bencilliğe dönüşmüştür ve başkasının açlığı, huzurumuzun duvarına dışarıdan çarpan bir rüzgâr olarak kalmayıp tuğlaların arasına çoktan sızmış bir nem gibi içeriden işlemeye devam eder. Çocuğuna emeğin nasıl bir şey olduğunu öğretmeden yalnızca emeğin sonuçlarını miras bırakan kişi, onu nasırın ne olduğunu hiç bilmeyecek bir hayata hazırlıyor ve babanın sabahın karanlığında kepengi kaldırırken taşıdığı sorumluluk tapuya yazılamadığı için, oğul kendisine kalan dükkânın yalnızca kirasını tanıyor, kepengin ağırlığını ise hiç tanımıyor.
Bu ağırlığı hiç tanımadan büyüyenlerin yanı başında, yıllarca okul sıralarında dirsek çürütüp diplomasını aldığı gün kiranın maaşının yarısını yuttuğu, ücretinin ayın ortasında tükendiği ve babasının bir ömürde sahip olabildiği evi kendi ömrünün tamamını verse bile alamayacağını hesapladığı bir dünyayla karşılaşan gençler duruyor ve emeğin karşılığını vereceğine dair eski söz, onların elinde vadesi geçmiş ve karşılığı ödenmemiş bir senet gibi kalıyor. Bu gençlerin kumar masalarına ya da inanılmayacak kadar parlak vaatlere yönelmesinde açgözlülükten fazla bir çaresizliğin payı bulunduğunu görmeden kurulan her ahlâk cümlesi, onların kulağında rahat koltuklardan konuşan bir kuşağın kibri olarak yankılanıyor; yine de emeğin vaadini bozan bir düzen karşısında emeği büsbütün terk etmek, bozuk bir teraziyi onarmak yerine tartmaktan vazgeçmek kadar ağır bir kayıp doğuruyor ve o gençlerin pusulasını kıran ellerin çoğu zaman emeğin değerini kendi hayatlarıyla gösteremeyen büyüklere ait olduğu da aynı tablonun içinde duruyor.
Emeğin Sessiz Sürgünü
Hamurun Sabahı
Nefsin masalları, tekâsür, ölüm ve geride kalan
Bütün bu çürümeyi dışarıdaki karanlık güçlere, bozuk düzenlere ya da açgözlü kalabalıklara yüklemek, insanın kendi kalbinde usulca büyüyen haseti örtmek için başvurduğu en rahat savunmadır ve fon krizinin ardından mağdurların ya da sanıkların hırsını iştahla konuşan bizler, o fona para yatırmamış olsak bile, içimizde bir piyango biletinin hayatımızı değiştireceğine dair kimseye söylemediğimiz bir umudu taşıdığımız, bir tanıdığımızın kestirme yoldan zengin olduğunu duyduğumuzda göğsümüzde kıskançlığa benzer bir sızı hissettiğimiz ve kendi işimizde kimsenin görmediği küçük köşeler kestiğimiz zamanları kolayca unutuyoruz. Nefsin en usta yanı, hırsı hiçbir zaman hırs olarak göstermemesi, onu her seferinde ertelenmiş bir hak ya da nihayet sırası gelmiş bir ödül kılığında karşımıza çıkarmasıdır ve gece yatağa uzanıp tavana bakarken kurduğumuz, kimseye zarar vermeden zenginleşeceğimiz, kazandıktan sonra çok iyilik yapacağımız ama önce yalnızca bir kez kestirme yoldan geçeceğimiz o tatlı hikâyeler, fonun kapısını aralayan ellerin hamuruna karışmış olan aynı kabartma tozundan bir tutamı kendi hamurumuzda da sakladığımızı sessizce ele veriyor.
O tutamı hamurumuza karıştıran el, çoğaltma yarışının insanı kabirlere varıncaya kadar oyaladığını haber veren o kısa surenin adını koyduğu tekâsürün elidir ve bu yarış malla övünmenin ötesinde, hayatın bütün alanlarını bir sayı yarışına çevirip takipçiyi, metrekareyi, marka logosunu ve hesaptaki sıfırları birbirine eklenen bir kimlik kanıtı olarak biriktirmek anlamına geliyor. Bu yarışın en ürkütücü yanı bitiş çizgisinin hiç görünmemesi, her kazanılan turdan sonra pistin biraz daha uzaması ve koşucunun çocuklarının büyümesini, annesinin saçlarının ağarmasını ve kendi kalbinin yavaş yavaş katılaşmasını fark edemeyecek kadar nefes nefese kalmasıdır ve dünya ile ahiret arasındaki terazinin çoktan bir yana yattığı, çoğu zaman ancak toprağın serinliği tene değdiğinde anlaşılıyor.
Bu nefes nefese koşunun karşısında yeryüzünü hâlâ yaşanabilir kılan şey, kepenklerini her sabah fısıltılı bir besmeleyle kaldıran, terazinin kefesine maldan önce kendi titreyen vicdanlarını koyan ve eve götürdükleri ekmeğe tek bir zerre haram karışmasın diye kılı kırk yaran isimsiz insanların sessiz direnişidir ve bu insanlar, kimsenin alkışlamadığı panayırların kenarında kendi yoksul ama temiz hırkalarına sarılarak, eski ekşi mayayı bir kavanozun dibinde kurumaktan koruyan son eller gibi yaşamaya devam ediyor. Fon krizinin enkazına onların gözüyle bakıldığında, hesaplardan silinen rakamların ardındaki asıl kaybın insanların birbirine ve emeğin bir gün karşılık bulacağına duydukları güvenin sarsılması olduğu görülüyor ve bu enkazın altından bir ahlâk hafızası çıkarabilmek, krizi çabucak unutup bir sonraki parlak vaadin peşine takılmakla da, her şeye inancını yitirip kuru bir kinizme gömülmekle de mümkün olmuyor, kendi kazanç anlayışımızı, hırsımızın nereden beslendiğini ve lokmamızın hangi sofralardan eksildiğini sakin bir dürüstlükle tartabildiğimiz ölçüde bir imkâna dönüşüyor.
O tartının en sahici hâli, hepimizin bir gün varacağı ve biriktirdiğimiz hiçbir şeyi yanımıza alamayacağımız eşikte kurulacak ve gasilhanenin taş teknesi üzerinde ılık suyla yıkanan ellerimizin avuçlarında kalmış nasırlar, kesik izleri, mürekkep lekeleri ya da hiç yorulmamış bir derinin pürüzsüzlüğü, kelimelerden daha açık bir dille nasıl yaşadığımızı anlatacak. Mezar başında elden ele dolaşan kürekle atılan toprağın tahtaların üzerine düşerken çıkardığı o boğuk ses, hiçbir tapunun ve hiçbir hesap dökümünün o çukura inemeyeceğini hatırlatırken, servetin nasıl kazanıldığının, kimin hakkını taşıdığının ve kimin yükünü hafiflettiğinin hesabının insanla birlikte yol aldığını arkada kalanların kulağına duyuracak ve toprağın altına götürülebilecek tek servetin, hesabı alnı ak verilebilecek bir ömürle, sofrasına helal ekmek götürülmüş çocukların ve hakkı eksiksiz verilmiş işçilerin dualarından ibaret olduğunu sessizce öğretecek.
Bu gece ışıklar söndükten sonra karanlıkta biraz daha uyanık kalıp sofraya koyduğumuz ekmeğin hangi mayayla kabardığını, o ekmeği çocuklarımızın önünde bölerken ellerimizin hiç titreyip titremediğini kendimize sorduğumuz her an, ömrümüzün sessiz terazisine küçük ama gerçek bir ağırlık ekleniyor, çünkü insanın ömrü de bir gece boyunca üzeri örtülüp bekletilen bir hamura benzer ve sabah tandırın ağzında ortaya çıkacak olan, o hamura gece boyunca kimsenin görmediği saatlerde ne katıldığıdır. Zamanın kum saatindeki son tane de toprağa karıştığında ve ömrümüzün ekmeği hiçbir ekranın ışığının ulaşmadığı bir sessizlikte sofraya konduğunda, yorgun bir işçinin avucuna eksiksiz bıraktığımız bir ücretin ve kimsenin görmediği bir akşam bir komşunun kapısına sessizce bıraktığımız bir avuç mayanın, hayatımız boyunca yaptığımız bütün hesaplardan daha ağır bastığını, ancak o sessizliğin içinde ve üzeri bezle örtülü bir hamur gibi sabrını tamamlamış bir kalple öğreneceğiz.























