Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları

Tarih: 15.06.2026 11:23
Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları
Vicdan Notları / Çağ ve İnsan

Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları

Dokun­manın hızlan­dığı fakat temasın sığlaş­tığı bu çağda insan; kimlik, görü­nürlük, ölüm, rahmet ve emanet üzerinden kendi yüzünü yeniden arıyor. Bu metin, dijital yakın­lığın içindeki yalnız­lığı ve insana gerçekten dokuna­bilmenin ahlâkını sorgu­luyor.

Uzun OkumaKimlik ve GörünürlükFanilik ve Rahmetİnsan İnsana Emanettir
Parma­ğımızla dünyanın en uzak köşesine temas edebil­diğimiz hâlde, yanı­mızdaki insanın kalbine giden kısa yolu neden bulamı­yoruz?
01

Mekanikleşen Hayat

Mesai saatle­rinden, otobüs seferle­rinden, sıkışık trafik ağla­rından, kartlı geçiş sistem­lerinden, ekran başında kaybolan yüzlerden, banka uygula­malarına girerken parmak izini tanıtan fakat kendi kalbinin izini tanımakta zorlanan kimlik­lerden, takvim bildirim­lerinin yönettiği günlerden, otomatik kapıların açtığı fakat insanın insana açıl­masını giderek imkânsız­laştıran steril mekân­lardan ibaret bir hayatın içinde yaşıyoruz.

Sanki bize bir ömür veril­memiş de bir yazılım yüklenmiş gibi, sabah çalış­tırılan, gün içinde güncel­lenen, akşam yorgun düşüp yeniden şarja takılan, arada birkaç bildi­rimle hareket ettiğini zanneden, fakat içindeki büyük sessiz­liğin ne iste­diğini duymaya cesaret edemeyen yarı insan yarı makine gölgeler halinde dolaşı­yoruz.

Hayat, artık çoğu zaman yaşanan bir şey olmaktan çok işletilen bir sistem gibi görünüyor; gün, insanın kalbine açılan bir imkân değil, tamam­lanması gereken görev­lerin, cevap­lanması gereken mesaj­ların, yeti­şilmesi gereken saatlerin, kaçırıl­maması gereken fırsat­ların ve görünmez bir disip­linle tekrar eden dijital komut­ların arasında tüketilen uzun bir mesaiye dönüşüyor.

Ekran­ların karşı­sında oturan, yüzü ışığın soğuk mavisine boyanan, gözleri açık olduğu halde çoğu zaman içi kapalı kalan, konuş­tuğunu zannet­tiği halde çoğun­lukla hazır kalıpları dolaşıma sokan, sevin­diğinde bile kendisine önceden öğre­tilmiş işaret­lerle tepki veren kimliksiz gölge­leriz artık. Uzaktan kuman­daların, mouse’ların, klavye tuşla­rının, dokun­matik ekran­ların ve sesli komut­ların çalış­masını sağlayan bir ara varlık gibi, insan olmakla mekanik­leşmek arasında sıkışmış haldeyiz. Tepkile­rimizi kalıplara dökü­yorlar, sevgile­rimizi slogan­lara, duygula­rımızı sticker’lara, kahve fincan­larının üzerine basılmış ucuz veci­zelere, kâğıt peçete­lerde dolaşan geçici hüzünlere, profil fotoğrafı altına ilişti­rilen imalara, birkaç saniyelik görün­tülere, kaydı­rılıp geçilecek kısa cümlelere dönüştü­rüyorlar. Bir sürü dokun­matik şeyi olan ama birbi­rinin hayatına dokuna­mayan şaşkın­lara benzi­yoruz; parma­ğımızla dünyanın en uzak köşesine temas edebi­liyor, fakat yanı­mızdaki insanın kalbine giden kısa yolu bulamı­yoruz.

Bağıra bağıra söyle­yecek çok şeyimiz var, fakat doğru dürüst konuşacak neredeyse hiçbir şeyimiz kalmadı. Konuşma, bir insanın içinden diğer insanın içine açılan eski ve sabırlı bir yol olmaktan çıktı; çoğu zaman kendini gösterme, haklı­lığını ispat etme, tarafını belli etme, dikkat çekme, boşluğu doldurma, yalnız­lığını örtme veya başkasını susturma aracına dönüştü. Oysa konuşmak, yalnız ses çıkarmak değildir; konuşmak, insanın kendisini emanet ettiği, başka­sının varlığını ciddiye aldığı, kelimenin içinden bir yakınlık ve bir sorum­luluk kurduğu ağır bir iştir. Bugünün insanı, keli­meleri çoğalttı ama sözün ağır­lığını azalttı; mesajları hızlan­dırdı ama manayı yavaş­lattı; iletişim ağlarını geniş­letti ama birbirine varan yolları daralttı. Herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes payla­şıyor, herkes bir yerlere kendi varlı­ğının küçük bir işaretini bırakmaya çalışıyor, fakat bütün bu kalabalık dolaşımın içinde insanın insana gerçekten ulaştığı anlar giderek seyrek­leşiyor.

02

Kimlik ve Görünürlük

CV’lerimiz var, kartvizit­lerimiz var, imajla­rımız var, referans­larımız var, kredi kartla­rımız, üyelik numara­larımız, dijital cüzdan­larımız, yüz tanıma sistem­lerine kayıtlı görüntü­lerimiz, parmak izle­rimizi tanıyan kimlik­lerimiz, şifre­lerimiz, doğrulama kodla­rımız, sosyal medya hesap­larımız, arşiv­lenmiş fotoğraf­larımız, diploma­larımız, sertifi­kalarımız, başarı belge­lerimiz, mesleki unvan­larımız ve bizi tanım­ladığı zanne­dilen sayısız dış kayıt­larımız var. Fakat bütün bu kayıt­ların ortasında insanın kendi kendisine sormaktan kaça­madığı en eski ve en sarsıcı soru, daha ağır bir sessiz­likle geri dönüyor: Biz tam olarak kimiz? Hangi yüzümüz bize ait, hangisi başka­larının beklen­tisiyle şekil­lenmiş bir maske, hangisi hayatta kalmak için edindi­ğimiz bir rol, hangisi kala­balığa uyum sağlamak için giydi­ğimiz görünmez bir kıyafet, hangisi ise bütün kayıplara, korkulara, yenil­gilere, günahlara, pişman­lıklara ve mahcup arayış­lara rağmen hâlâ bizim gerçek yüzü­müzdür?

Kimiz ve kim değiliz sorusu, çağımızın bütün hızına rağmen insanın yakasını bırak­mayan ağır bir sorudur. Bizi birbiri­mizden ayıran kendine özgü hikâye­lerimiz nerede kaldı, hangi kelimeler yalnız bizim kelime­lerimiz olarak içimizden doğuyor, hangi suskunluk­larımız bize ait, hangi korku­larımız gerçekten kendi yaşadıkla­rımızdan geliyor, hangi sevgi­lerimiz başka­sından öğre­nilmiş bir davra­nışın tekrarı değil, kalbi­mizin deri­ninden gelen sahici bir yöneliş olarak yaşıyor? Konuş­tuğumuz bunca dil arasında hangisi gerçekten bizim dili­mizdir? İş yerinin dili, siyasetin dili, sosyal medyanın dili, ailede öğren­diğimiz dil, acıla­rımızın dili, başarı­larımızı anla­tırken kullan­dığımız dil, kendimizi savu­nurken sertleşen dil, yalnız kaldı­ğımızda içimizden geçen mahcup ve kırık dil arasında hangisine gerçekten kendimiz diyebi­liriz? İnsan, kendi dilini kaybet­tiğinde yalnız kelime­lerini kaybetmez; kendisini anlama, başkasına varma ve Allah’ın kendisine emanet ettiği varlık sırlarını taşıma biçimini de kaybeder.

Bu kimlik bulanık­lığının en derin sebebi, insanın kendisini dış kayıt­larla tanım­lamaya alışmasıdır. Kartvizit insanın mesleğini göste­rebilir ama kalbinin istika­metini göstermez; CV insanın hangi işlerde çalış­tığını söyle­yebilir ama hangi acılarla olgunlaş­tığını anlatmaz; banka kartları alım gücünü bildi­rebilir ama bir insanın hayatta neyi satın alamaya­cağını öğretmez; sosyal medya profili görünür yüzü düzenle­yebilir ama gece yarısı insanın kendi iç karan­lığıyla baş başa kaldı­ğında hangi sesle konuş­tuğunu açıkla­yamaz. Modern insan, dışarıdan tanına­bilir hale geldikçe içeriden tanınmaz hale geliyor. Kendi hesabına giriş yaparken iki aşamalı doğru­lamadan geçen insan, kendi kalbine girerken hiçbir doğrulama yapmadan geçiyor; başka­larına göster­diği imajı korumak için büyük emek harcıyor, fakat kendi iç haki­katini yalan­lardan, korku­lardan ve alışılmış rollerden temiz­lemek için aynı emeği göster­miyor.

Bir zamanlar insanın hikâyesi yüzünde, sesinde, yürüyü­şünde, evinin eşiğinde, kullan­dığı kelime­lerde, başka­larına yaklaşma biçiminde, acı karşı­sındaki sükûne­tinde ve sevinci taşıma terbi­yesinde okunurdu. Şimdi hikâyeler, çoğu zaman profil­lerin içine sığdı­rılmış kısa tanı­tımlara, düzen­lenmiş fotoğraf albüm­lerine, filtre­lenmiş anlara, başarı liste­lerine, yapay bir neşeye ve gerek­tiğinde hemen değişti­rilebilen görün­tülere indir­geniyor. İnsan, kendisini anlatmak için daha çok araca sahip oldukça, sahiden anlatı­labilir yanlarını daha fazla saklıyor. İçimizde kırık dökük hatıralar, kimseye emanet edile­meyen acılar, çocuk­luğun karan­lıkta kalan odaları, yarım kalmış özürler, vaktinde söylen­memiş sevgiler, unutulmuş dualar, taşınmış ama dile getiril­memiş yükler dururken, dışarıya çoğu zaman iyi aydınla­tılmış, kenarları düzel­tilmiş, kusurları silinmiş, yorgun­luğu görünmez kılınmış bir yüz göste­riyoruz. Fakat insanın hakikati, en çok düzelt­mediği yerlerde, saklamaya çalıştığı çatlak­larda ve herkesin geçtiğini zannet­tiği sessiz­liklerde durur.

Bu yüzden modern hayatın en büyük trajedi­lerinden biri, insanın çok görünür olup çok az anla­şılmasıdır. Herkes bir şekilde görünmek istiyor; fotoğ­rafla, cümleyle, başarıyla, öfkeyle, güzel­likle, acıyla, mağdu­riyetle, neşeyle, fikirle, görün­tüyle, itirazla ve bazen yalnızca varlığını belli eden küçük işaret­lerle görünmek istiyor. Fakat görünmek ile anla­şılmak aynı şey değildir. Görü­nürlük, kalaba­lığın gözünden geçmektir; anla­şılmak, bir insanın kalbinde yer bulmaktır. Görü­nürlük hızlıdır, çoğu zaman gürül­tülüdür, anlıktır, tüketi­lebilir; anla­şılmak ise yavaş, sessiz, emek isteyen ve karşı­lıklı sorum­luluk doğuran bir hadisedir. İnsan, anlaşılma ihti­yacını görünür­lükle bastır­maya çalış­tıkça, daha büyük bir yalnız­lığın içine düşer. Çünkü kalaba­lığın gözü insana kısa süreli bir sıcaklık verir, fakat kalbin derin ihti­yacını karşı­lamaz. İnsan, binlerce kişi tara­fından görüldüğü halde tek bir kişi tara­fından gerçekten duyulma­dığında, görünür­lüğün ortasında karanlık bir kuyuya dönüşe­bilir.

03

Ölümün Sessiz Öğretisi

Bu kuyuya düşmüş insanın hayatında ölüm de garip bir şekilde dışarıda tutulan, başka­sının başına geldi­ğinde konuşulan, fakat kendi hayatına değdi­rilmeden geçiş­tirilen bir mesele haline gelir. Yaşa­yanlar için ölüm, çoğu zaman hep başka­sının başına gelen bir şeydir. Bir cenaze haberi aldığı­mızda üzülürüz, belki içimiz burkulur, belki mezarlığa gideriz, belki birkaç dua ederiz, belki tabutun arkasında yürürken ayakla­rımızın altındaki toprağın sesini duyarız; fakat eve döndü­ğümüzde ölüm, yeniden başka­sının tecrübesi olarak hayatı­mızın dışına itilir. Sanki ölümle aramızda görünmez bir mesafe varmış, sanki biz hayatın içinde geçici bir istisna olarak değil de ölümden muaf tutulmuş özel varlıklar olarak yaşıyor­muşuz gibi davra­nırız. Oysa her cenaze, yalnız gidenin değil, geride kalan­ların da haber­cisidir. Her mezar taşı, yalnız altında yatanın adı değildir; yaşa­yanlara doğru uzatılmış sessiz bir parmak, insanın kendi adını henüz kazın­mamış bir taş üzerinde düşünmesi için bıra­kılmış ağır bir işarettir.

Yedeği­mizde ölümü kendimize bulaş­tırmadan savmaya yarayan hazır kalıp laflar vardır. “Başın sağ olsun” deriz mesela, karşı­mızdaki de çoğu zaman aynı öğre­tilmiş sükûnetle “Dostlar sağ olsun” diye cevap verir. Bu cümleler elbette bütünüyle boş değildir; acının kapısında insanın söyleye­bildiği sınırlı sözler çoğu zaman dilin aczini taşır ve bazen bir klişe bile o anda el tutmanın en mütevazı biçimi olabilir. Fakat biz çoğu zaman bu cümle­lerin arkasına sakla­narak ölümü kendi hayatı­mızın dışına atarız. Sanki karşı­lıklı olarak “ölen öldü ama neyse ki biz hâlâ buradayız” demeden demiş oluruz. Başımızın sonsuza kadar sağ kalmaya­cağını, dostla­rımızın da bir gün eksile­ceğini, bizi teselli edenlerin de bizim tarafı­mızdan teselli edilmeye muhtaç hale gele­ceğini, bugün başka­sının evinde duyulan ağıt sesinin bir gün bizim evimizin kapı­sından da içeri gire­ceğini bilsek de bu bilgiyi çoğu zaman hayatın merkezine almaktan kaçınırız.

Ölümün etra­fındaki dil çabuk­luğumuz, yalnız konuşma alış­kanlığı değil, aynı zamanda varo­luşsal bir kaçış biçimidir. Ölümü konuşuruz ama ölümü düşün­meyiz; cenazeye gideriz ama fanili­ğimizi yanımızda getir­meyiz; mezar­lığın sessiz­liğinde birkaç dakika ağırla­şırız ama şehir gürül­tüsüne döner dönmez yeniden ölüm­süzmüş gibi plan yapmaya başlarız. Halbuki insanın bütün planları, ölümü hesaba kattığı ölçüde gerçekçi, ölümü unuttuğu ölçüde kibirli olur. Bir ömür boyu eşyaya, itibara, role, başarıya, unvana, mala, görüntüye, hesaba, kavgaya, haklılık savaş­larına ve küçük kırgın­lıkların büyük muhase­besine tutunan insan, bir gün bütün bunların kapısında kala­cağını, kendi­siyle birlikte yalnız niyet­lerinin, amelle­rinin, bıraktığı izlerin, incittiği ve onardığı kalplerin, söylediği ve söyle­mediği sözlerin, sevdiği ve ihmal ettiği insan­ların, taşıdığı ve kaçtığı sorumlu­lukların gele­ceğini bilmesine rağmen, bu bilgiyi çoğu zaman hayatını değiş­tirecek kadar ciddiye almaz. Ölüm, herkesin bildiği fakat çok az insanın gerçekten inandığı en büyük haki­kattir.

Mantıku’t-Tayr’da geçen ibretli sözler, insanın ölüm karşı­sındaki bütün kaçış­larını bir anda yüzüne vuran eski ve sert bir rüzgâr gibi durur. Ölümün ne ahmağı ne akıllıyı unuttuğu, ne iyinin ne kötünün ondan kurtula­bildiği, hangi kavimden olursa olsun insanın bir gün çekip gideceği, dünyanın dağda­ğalarla dolu olduğu ve ölümün bu dağda­ğalar içinde ilk istirahat konağı gibi belirdiği hatırla­tılırken, aslında bize yalnız ölümü değil, hayatın ölçüsünü de gösteren bir kapı açılır. Çünkü insan, ölümün galip gele­ceğini bilmeden yaşadı­ğında hayatı büyütmez; hayatın içindeki geçici şeyleri ölçüsüz biçimde büyütür. Ölümü bilmek, dünyayı küçüm­semek değildir; dünyayı yerli yerine koymaktır. İnsan ölümü unuttu­ğunda dünya gözünde haddinden fazla büyür, ölümle yüzleş­tiğinde ise dünya küçülmez, yalnız gerçek boyutuna döner.

Görmeyi isteyen için her nokta bir mezar taşıdır. Akşam vakti hastane korido­runda bekleyen yaşlı bir adamın titrek eli, sabah işe yetişmeye çalışan kalaba­lığın içindeki yorgun yüz, bir evin balko­nunda artık açılmayan eski sandalye, hastane çıkışı elde taşınan küçük ilaç poşeti, mezar­lığın kenarında kurumuş otlara takılan rüzgâr, eski bir fotoğ­rafta gülüm­seyen ama artık bu dünyada olmayan bir yüz, bayram sabahı kapısı çalın­mayan bir ev ve bir zamanlar sesiyle evi dolduran insanın ardından kalan sessizlik, hepsi ölümü anlatır. Ölüm yalnız mezar­lıkta değildir; hayatın içinde, eşyanın yıpra­nışında, insanın yüz çizgi­lerinde, eski dostluk­ların seyrel­mesinde, anne babaların küçülen beden­lerinde, çocuk­ların büyüyüp evden ayrıl­masında, mevsim­lerin değiş­mesinde, aynanın karşı­sında fark edilen bir beyaz telde ve insanın kendi içindeki eski neşesini bulmakta zorlan­dığı anlarda da konuşur.

Biz böyleyiz; vadesi dolup gidenin ardından muhabbe­timizi esirge­miyoruz, güzel sözle­rimizi çoğal­tıyor, hatıra­larını parla­tıyor, hayat­tayken fark etmedi­ğimiz incelik­lerini cenaze sonra­sında birbi­rimize anlatıyor, onun kıymetini gidi­şinden sonra daha berrak görmeye başlı­yoruz. Keşke yaşarken de daha fazla kıymet bilir olabilsek. Keşke insanın yüzüne, o yüz henüz bize dönü­yorken, sesine, o ses henüz telefonun öbür ucundan geli­yorken, ellerine, o eller henüz bizim için bir şeyler yapmaya çalışı­yorken, yorgun­luğuna, o yorgunluk henüz evin içinde dolaşı­yorken, kırgın­lığına, o kırgınlık henüz telafi edile­bilir bir mesafe­deyken daha dikkatli baka­bilsek. İnsan öldüğünde arka­sından söylenen güzel sözlerin bir kısmı, yaşarken kendisine söylen­mediği için geç kalmış çiçekler gibi durur. Mezarlık toprağına bırakılan çiçeğin kokusu vardır ama o koku artık ölünün yüzüne ulaşmaz; yaşarken söylenmiş bir sevgi cümlesi ise insanın kalbinde yıllarca solmadan kalabilir.

Hepimizi bekleyen akıbet aynıdır; geldik, yaşadık ve vademizi doldurup göçeceğiz. Fakat mesele yalnız bu ortak akıbete uğramak değildir; mesele, bu dünyadan geçerken ardımızda nasıl bir hikâye bırakaca­ğımızdır. Her insanın arkasında üç beş kırık dökük hatıra kala­caktır; birileri adımızı anacak, belki bir fotoğra­fımıza bakacak, belki bir eşyamızı eline alıp susacak, belki bir süre sonra günlük hayatın zorunlu­lukları içinde bizi daha az hatır­layacak, çocuklar büyüyecek, evler değişecek, eşyalar dağılacak, dosyalar kapanacak, telefon rehbe­rinde ismimiz bir süre daha duracak, sonra belki bir gün o da siline­cektir. Fakat bütün bu dünyevî unutu­luşun ötesinde, insanın arkasında bıraktığı asıl hikâye, başka­larının hayatına nasıl değdiği, hangi acıları hafif­lettiği, hangi kalpleri incittiği, hangi yaraları onarmaya çalıştığı, hangi hakları gözettiği, hangi emanete sadık kaldığı ve hangi güzelliği kendi geçici ömründen sonraya taşıdı­ğıyla ilgilidir.

Bir insanın ardında berrak, nezih ve güzel bir hikâye bırakması, büyük işler yapmasına, kalaba­lıklar tara­fından tanın­masına, kitaplara geçmesine, resmî kayıt­larda adının anıl­masına veya güçlü bir miras bırak­masına bağlı değildir. Bazen bir insanın bütün hikâyesi, yıllarca kimseyi incit­memek için göster­diği sessiz dikkatle, evinde hasta bir yakınına sabırla bakma­sıyla, yoksul bir çocuğun başını okşarken onun onurunu kırma­masıyla, işini düzgün yapma­sıyla, kendisine emanet edilen malı koruma­sıyla, birinin hatasını yüzüne vurmadan düzelt­mesiyle, ailesinin içinde görün­meyen bir direk gibi durma­sıyla, komşu­sunun ihti­yacını sorma­sıyla, çocuk­larına helal lokma ve temiz bir hatıra bırak­masıyla güzel­leşir. Her güzel hikâye büyük sahne­lerde yazılmaz; bazen Allah’ın nazarında en güzel hikâyeler, insan­ların alkışını hiç duymamış ama mahlûkata karşı sessiz bir muhab­betle yaşamış insan­ların küçük ve görünmez sadakat­lerinde saklıdır.

Hakikat, fısıl­tıyla bile söylenmiş olsa, can kulağını açan herkes onu duyar. Hakikatin mutlaka gürültülü olması gerekmez; bazen bir yaşlının yavaşça söylediği cümlede, bazen çocuk­ların anlamadan sorduğu saf bir soruda, bazen ölüm döşe­ğindeki bir insanın gözle­rinde, bazen mezar­lıkta esen rüzgârda, bazen sabah nama­zından sonra evin içine yayılan eski bir sessiz­likte, bazen yıllar önce okunan bir kitabın kenarında çizilmiş bir satırda, bazen de insanın kendi içinde bir türlü sustura­madığı mahcup sızıda konuşur. Hakikat, çoğu zaman bağır­madığı için değil, biz gürültüye alıştı­ğımız için duyulmaz. İnsan, kendi içinin kapı­larını sürekli dış seslere açtığında, fısıl­tıyla gelen hakikati kaçırır. Oysa büyük dönüşler, bazen bir meydan konuş­masıyla değil, kimsenin duymadığı bir iç cümleyle başlar.

Yaşıyor ve kimsenin gözüne batmayan izler bırakı­yoruz zamanın dayanıklı gövde­sinde. Her davra­nışımız, her sözümüz, her susuşumuz, her ihmalimiz, her telafimiz, her öfkemiz, her affımız, her kırışımız ve her onarı­şımız, görünmez bir kalemle zamanın üzerine yazılıyor. İnsan çoğu zaman kendi yaptığını küçük sanır; fakat küçük davra­nışlar, başka­larının hayatında büyük yankılar bıraka­bilir. Bir öğret­menin öğren­cisine söylediği aşağı­layıcı bir cümle yıllarca unutulma­yabilir; bir babanın evladına vaktinde sarıl­maması, o evladın bütün hayatında eksik bir sıcaklık olarak kalabilir; bir dostun zor zamanda attığı kısa ama sahici bir mesaj, insanın karanlık bir gecede tutunduğu ince bir dal olabilir; bir yaban­cının merha­metli bakışı, dünyaya kırılmış birinin içindeki son güven kırın­tısını koruya­bilir. İnsan, kendi izlerinin nereye kadar gittiğini bilmez; bu yüzden yaşamak, her an görün­meyen bir sorum­luluk taşı­maktır.

04

Rahmet ve Sorumluluk

Ahmed Yüksel Özemre’nin naklet­tiği o derin sohbet, insanın rahmet karşı­sındaki yerini anlaması bakı­mından başucunda tutulacak bir ölçü gibidir. “İnsan Allah’ın rahme­tinin tecel­lîgâhı olduğunu nasıl anlar?” diye sorulan soruya verilen cevapta, Allah’ın bütün mahlû­katına karşı hiçbir karşılık bekle­meden hayırlı duada buluna­bilme hâli, insanın rahmetin yoğun­laştığı ve dağıldığı müstesna bir tecel­lîgâh oluşunun işareti olarak göste­rilir. Bu cümle, yalnız güzel bir manevî hatır­latma değildir; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin merkezine merhameti, karşı­lıksız muhabbeti ve sorum­luluk bilincini yerleş­tiren ağır bir ölçüdür. Çünkü insan, yalnız sevdik­lerine, yalnız kendisine faydası doku­nanlara, yalnız kendi çevresine, yalnız kendi fikrinden olanlara, yalnız kendisini onayla­yanlara hayır dilemekle rahmetin geniş­liğini taşıyamaz. Rahmet, sınırları insanın küçük menfaat­leriyle daral­mayan bir kalp genişliği ister.

Bu idrake kavuşmak, insanı yumuşak bir duyguya değil, daha ağır bir mesu­liyete çağırır. Çünkü insanda mahlûkata karşı karşı­lıksız muhabbet uyandı­ğında, bu muhab­betin vakarıyla yaşaması gerekir. Herkese hayır dileyen bir kalp, kimseye hoyrat davranma hakkını kendinde göremez; bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmaya başlayan insan, diliyle, eliyle, bakışıyla, hükmüyle, tavrıyla ve günlük ilişkile­rindeki küçük tercih­lerle bu idraki korumak zorun­dadır. Bir insan, kendi­sinde rahmetten bir pay bulun­duğunu hissedip de bu payı kibir, gösteriş, üstünlük veya duygusal sarhoşluk malzemesi haline getirirse, o idrakin vakarını zedeler. Rahmet, insanı başka­larının üstüne çıkarmaz; başka­larının yüküne daha dikkatli bakmaya indirir. Rahmetin tecel­lîgâhı olduğunu sezmek, insanı daha görünür değil, daha sorumlu yapma­lıdır.

05

İnsana Dokunmanın Ahlâkı

Bütün kilitleri tek tek açan bir çilin­girin sabrına sahip değilsek, insanın bütün kapıları bize kapalı kala­caktır. Çünkü her insan, dışarıdan göründüğü kadar açık, kendisini anlattığı kadar anlaşılır, konuştuğu kadar çözülmüş ve birlikte yaşadı­ğımız kadar bilinir değildir. Her insanın içinde kapalı odalar, paslanmış kilitler, anahtarı kaybolmuş çekme­celer, yıllardır kimsenin dokun­madığı sandıklar, karan­lıkta kalmış çocukluk izleri, unutul­duğu sanılan fakat içeride hâlâ yaşayan korkular, kendisine bile itiraf edemediği kırgın­lıklar ve bazen en yakın­larının bile fark etmediği mahrem yorgun­luklar vardır. İnsan, bir başkasını anlamak istedi­ğinde kapıya bir kere vurup açıl­masını bekle­yemez; bazen yıllarca kapıda beklemek, bazen kapının açılmama hakkına saygı duymak, bazen kilidi zorla­madan orada olduğunu belli etmek, bazen de insanın kendi içindeki kapıları açmadan başka­sının kapısına yaklaşama­yacağını kabul etmek gerekir.

Her insan, bir kayıp ülke gibidir; haritası kolay çizil­meyen, sınırları uzaktan belli olmayan, bazı yolları sis altında kalan, bazı şehirleri terk edilmiş, bazı vadile­rinde çocukluk sesleri dolaşan, bazı dağla­rında acıların karı hiç erimeyen, bazı ovala­rında hâlâ merha­metin ince otları büyüyen, bazı kapıları yaban­cılara kapalı, bazı pence­releri yalnız güvenin ışığıyla aralanan bir ülke. O ülkeye ulaşmak için aramak, çok aramak, bıkıp usanmadan yürümek, her patikayı aynı aceleyle tüket­memek, bazen geri dönmeyi, bazen beklemeyi, bazen susmayı, bazen de insanın kendisini anlat­madığı yerleri ciddiye almayı bilmek gerekir. Modern hayat, bizi insanları çabucak etiket­lemeye, birkaç davra­nıştan hüküm çıkarmaya, birkaç cümleyle tanım­lamaya ve bir profil fotoğrafı üzerinden kişilik okumaya alıştırdı; fakat insan, bu kadar kolay okunacak bir metin değildir. İnsan, bazen en çok sakladığı yerde başlar.

Bu yüzden birbi­rimizin hayatına dokuna­mıyoruz; çünkü dokunmayı temas sanıyoruz, anlamayı bilgi, yakınlığı mesafe, muhabbeti ilgi gösterisi, merhameti de duygusal bir tepki zanne­diyoruz. Gerçek dokunuş, bir insanın hayatına izinsiz girmek değildir; onun varlığını incit­meden fark etmek, yükünü kendisine karşı kullan­madan görmek, acısını merak malzemesi yapmadan ciddiye almak, yalnız­lığını fırsata çevir­meden yanında durmak, mahremi­yetine saygı göstermek ve ona kendi hızımıza göre değil, onun taşıya­bildiği ölçüye göre yaklaş­maktır. Dokun­matik çağın insanı, ekrana doku­nurken hiçbir şeyi beklemek zorunda kalmıyor; her şey hemen açılıyor, hemen cevap veriyor, hemen tepki veriyor, hemen sonuç üretiyor. Fakat insan böyle değildir. İnsan bekletir, susar, geri çekilir, korkar, sınır koyar, yanlış anlaşılır, kendini korur, zaman ister. İnsana dokunmak isteyenin önce hızını terbiye etmesi gerekir.

Bu terbiye kaybol­duğunda sevgi de slogan­laşır. İnsanlar sevgiyi çok söyler ama az taşır; “seviyorum” kelimesi kolayca dolaşır, fakat sevginin sabrı, dikkati, vefası, susmayı bilmesi, beklemeyi göze alması, karşısın­dakinin özgür­lüğünü incit­memesi, onun hayatına kendi eksik­liğinin telafisi olarak yapış­maması ve kendisini ispat etme aracına dönüş­memesi çoğu zaman ihmal edilir. Sevgile­rimizi slogan­lara, duygula­rımızı sticker’lara, hassasiyet­lerimizi payla­şımlara, yasımızı siyah kurdeleli görsel­lere, sevin­cimizi hazır ifadeli yüzlere, dostlu­ğumuzu yıldönümü bildirim­lerine, hatırla­yışımızı otomatik mesajlara teslim ettiği­mizde, duygu­larımız görünür hale gelir ama derin­leşmez. Duygunun görünmesi ile duyguya sadık yaşamak aynı şey değildir. Bir kalbi gerçekten sevmek, onu herkese ilan etmekten önce, onun en kırılgan yerini koruyacak kadar edepli olmaktır.

Ölüm de sevginin sahici­liğini en sert biçimde sınar. Gidenin ardından ağlamak kolay değildir ama yaşarken kıymet bilmek daha zordur; çünkü ölümden sonra insan artık bizden bir sabır istemez, bir dikkat beklemez, bir özür talep etmez, bir kırgın­lığı yüzümüze taşımaz, bir ihtiya­cıyla kapımızı çalmaz. Yaşayan insan ise yorucudur; onun beklen­tileri vardır, hataları vardır, yanlış anla­maları vardır, iniş çıkışları vardır, bize ayna tuttuğu yerler vardır. Bu yüzden bazı insanlar, ölüleri diri insan­lardan daha kolay sever; çünkü ölüler artık insanın konforunu bozmaz. Oysa sevginin gerçek yeri hayatın içidir. Cenaze sonra­sında söylenen güzel cümle­lerin bir kısmı, yaşarken göste­rilmemiş sabrın mahcubi­yetini taşır. Bir insanı toprağa verdikten sonra onun ne kadar iyi olduğunu anlatmak, elbette güzel bir vefadır; fakat o insan hayat­tayken onun varlığını incit­meden taşımak daha büyük bir vefadır.

Modern hayat, insana ölümü unuttu­rurken aynı zamanda yaşayana da geç kalmayı öğretiyor. Hep acelemiz var, hep yetiş­memiz gereken bir yer, tamam­lamamız gereken bir iş, cevap­lamamız gereken bir mesaj, ödememiz gereken bir borç, çözmemiz gereken bir kriz, korumamız gereken bir imaj var. Anne babala­rımız yaşla­nıyor, biz işlerin arasına sıkıştı­rılmış kısa telefon konuşma­larıyla yetini­yoruz; çocuk­larımız büyüyor, biz onların yüzündeki değişimi ekranın arka­sından izliyoruz; dostluk­larımız seyre­lirken biz bunu hayatın yoğun­luğuna bağlı­yoruz; sevdi­ğimiz insanlar sessizce içlerine çeki­lirken biz bunu geçici bir hâl sanıyoruz; bir gün ölüm gelip bütün ertelen­mişlikleri yüzümüze koydu­ğunda ise geç kalmış cümle­lerin ağırlığı altında ezili­yoruz. İnsan, en çok da söyleyebi­lecekken söyle­mediği, tutabi­lecekken tutmadığı, anlayabi­lecekken geçiş­tirdiği ve yanında durabi­lecekken uzak­laştığı yerlerde pişmanlık duyar.

Pişmanlık, hayatın sonunda ansızın ortaya çıkan yabancı bir duygu değildir; çoğu zaman yıllarca görmezden geldi­ğimiz küçük ihmal­lerin birikmiş halidir. Bugün arama­dığımız birinin yarın arana­maması, bugün gönlünü almadı­ğımız bir insanın yarın toprağın altında susması, bugün ertele­diğimiz bir özrün yarın yalnız içimizde dönüp duran bir cümleye dönüşmesi, bugün kıymetini gösterme­diğimiz bir varlığın yarın hatıra halinde karşımıza çıkması, insanın dünyadaki en ağır dersle­rinden biridir. Bu yüzden ölüm düşüncesi, insanı hayattan koparmak için değil, hayata daha dikkatli bağlamak için vardır. Ölümü düşünen insan, elindeki vakti daha değerli bilir; sevdiği insanı yarına ertelemez; haklı kalmak uğruna kalp kırmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha çabuk fark eder; küçük menfaat savaş­larının, kibirli suskun­lukların ve bitmeyen hesaplaş­maların bir mezar taşı karşı­sında ne kadar zavallı görün­düğünü daha erken anlar.

06

Fanilikten Emanete

Burada insanın hayatına yön verecek en derin ölçü­lerden biri, fanilik ile rahmet arasında kurulacak dengedir. Fanilik, insana bu dünyada kalıcı olma­dığını hatır­latır; rahmet ise kalıcı olmadığı hâlde güzel izler bırakabi­leceğini öğretir. İnsan fani olduğu için büyüklen­memeli, fakat rahmetten pay alabil­diği için umut­suzluğa da düşme­melidir. Bir gün gide­ceğini bilmek, insanı dünyadan el etek çektiren kuru bir keder hâline getirme­melidir; aksine ona, geçici ömrünü daha incelikli, daha dikkatli, daha hayırlı ve daha güçlü bir emanet bilin­ciyle yaşama sorum­luluğu verme­lidir. Çünkü insan dünyadan gider ama davranış­larının yankısı kalır; sesi susar ama söylediği sözlerin bazıları başka­larının içinde yaşamaya devam eder; bedeni toprağa girer ama merha­metle dokunduğu kalpler, onun adını bilmeden bile bıraktığı iyiliği taşır.

Zamanın dayanıklı gövde­sinde bırak­tığımız izler, çoğu zaman bizim sandı­ğımız yerlerde değildir. İnsan kendisini başarı­larıyla, unvan­larıyla, yaptığı büyük işlerle, aldığı takdir­lerle, kazandığı parayla, kurduğu düzenle ve görünür etkisiyle hatır­lanacak zanneder; fakat bazen bir insanı en çok hatır­latan şey, bir sofrada başka­sının tabağına sessizce uzattığı lokma, bir çocuğun korkusunu ciddiye alan bakışı, bir dostun zor zamanında yanında oturuşu, hastane korido­runda kimseye yük olmadan bekleyişi, bir yetimin başını okşarken göster­diği mahre­miyet, bir yoksula yardım ederken onun haysi­yetini incit­memesi veya arka­sından konuşa­bileceği birinin yoklu­ğunda bile dilini koruma­sıdır. Büyük hayat hikâ­yeleri, çoğu zaman dışarıdan bakıl­dığında küçük görünen davra­nışların içinden büyür. İnsan, kendisini hangi sahnede büyük zanne­diyorsa, bazen Allah’ın nazarında orada değil, kimsenin görmediği başka bir yerde kıymet bulur.

Bu düşünce insanı daha dikkatli yapma­lıdır. Çünkü hiçbir davranış bütünüyle kaybolmaz; insanın incittiği kalp, belki hiçbir mahkemede şikâyetçi olmaz ama zamanın içinde bir iz olarak kalır; insanın onardığı kırık, belki hiçbir gazete sayfasına geçmez ama bir ruhun karan­lığında ışık olarak durur. Bazen bir insanın hayatı, bir başka­sının kendisine söylediği tek cümleyle yön değiş­tirir. Bazen insanı uçurumun kena­rından döndüren şey, büyük nasi­hatler değil, birinin onu gerçekten görme­sidir. Bazen de insanı yıllarca içine kapatan şey, başka­sının hiç düşün­meden söylediği küçüm­seyici bir sözdür. Bu yüzden yaşamak, insanın kendi içinden çıkıp başka­sının hayatına değdiği her yerde büyük bir mesuliyet taşır. Her temas, iz bırakır; her iz, bir gün ya dua olarak ya da ah olarak geri döner.

Bugünün insanı, bu iz mese­lesini de görünür­lükle karış­tırıyor. Bir iyilik yapıl­mışsa fotoğrafı çekilsin, bir acı yaşan­mışsa paylaşımı yapılsın, bir duyar­lılık göste­rilmişse herkes bilsin, bir yas varsa profil kararsın, bir sevgi varsa ilan edilsin, bir başarı varsa duyu­rulsun istiyoruz. Hâlbuki en derin izler çoğu zaman sessizdir. Sessiz iyilik, insanın kendisini merkeze koymadığı için daha temizdir; sessiz dua, başka­sının hayatına görün­meden karıştığı için daha mahremdir; sessiz vefa, alkış iste­mediği için daha ağırdır; sessiz merhamet, yardım ettiği insanı borçlu hisset­tirmediği için daha insandır. İnsan, iyiliğini görünür kılmaya çok heves ettiğinde, iyiliğin içindeki kendi payını büyütmeye başlar. Oysa rahmetin terbiyesi, insanın kendisini değil, hayrı büyüt­mesini ister.

Rahmetle bakabilen insan, hayata başka türlü dokunur. O, bir hayvanın susuz­luğunu, bir çocuğun korkusunu, bir yaşlının yalnız­lığını, bir hastanın mahcubi­yetini, bir yoksulun haysi­yetini, bir gencin arayışını, bir kadının kırılgan­lığını, bir erkeğin sessiz yorgun­luğunu, bir annenin görün­meyen emeğini, bir babanın içine attığı çare­sizliği, bir dostun sahipsiz kaldığı yerdeki ince sızıyı daha çabuk fark eder. Rahmet, insanın bakışına genişlik verir; fakat bu genişlik, herkesi kucak­layan genel ve soyut bir duygu değildir. Rahmet, somut hayatta sınanır. Bir insanın yükünü hafif­letmek, birine bedel ödetmeden yardım etmek, bir kırgın­lığı büyüt­memek, bir acıyı merak konusu yapmamak, bir hatayı insanın bütün kimliğine dönüş­türmemek, bir zayıflığı istismar etmemek, rahmetin günlük hayattaki küçük ama ağır biçim­leridir.

Böyle bir rahmet idraki, insanı kendi kimlik arayı­şında da başka bir yere taşır. Çünkü insan, kim olduğunu yalnız kendisine bakarak bulamaz; başkasına nasıl baktığı, başka­sının acısına nasıl yaklaş­tığı, güçsüz karşı­sında nasıl davran­dığı, kendisine muhtaç olanı nasıl gördüğü, kendisini inciteni nasıl taşıdığı, kendisine faydası olmayan varlıklar için kalbinde ne kadar hayır dileye­bildiği, onun kimliğini dış belge­lerden daha doğru gösterir. CV’miz ne derse desin, kartvizi­timizde hangi unvan yazarsa yazsın, sosyal medya profi­limiz nasıl görünürse görünsün, kim olduğumuz en çok gücümüzün yettiği hâlde incitme­diğimiz, karşılık bekleme­diğimiz hâlde iyilik diledi­ğimiz, haklı olduğumuz hâlde kalbi kırma­dığımız, unutabi­lecekken vefa göster­diğimiz ve yalnız kendi haya­tımıza değil, başka­sının kaderine de insan sıcak­lığıyla dokun­duğumuz yerde belli olur.

Bu noktada insanın kendi yüzünü bulması da mümkün hâle gelir. Çünkü gerçek yüz, imajların arkasında saklanan yüz değildir; gerçek yüz, rahmet karşı­sında yumuşayan, ölüm karşı­sında mahcup olan, fanilik karşı­sında büyüklük iddia­sından vazgeçen, başka­sının varlığı karşı­sında haddini bilen ve hayatın geçici­liğine rağmen iyilik yapmanın anlamını kaybet­meyen yüzdür. İnsan, bu yüzü çoğu zaman kalaba­lıkta değil, yalnız­lıkta bulur; alkışta değil, mezarlık sessiz­liğinde; başarı anında değil, birinin acısı karşı­sında ne yapa­cağını bile­mediği yerde; güçlü göründüğü sahnede değil, kendi zayıf­lığını kabul ettiği anda. Modern hayatın bize giydir­diği yüzler, insanın başkaları tara­fından tanın­masını kolaylaş­tırabilir; fakat insanın kendi gerçek yüzüne dönmesi, ancak fanilik, rahmet ve sorum­lulukla karşı­laştığı zaman mümkün olur.

Bu yüzden ölümü hatır­lamak, insanı karam­sarlığa çağıran bir karanlık değil, sahte kimlik­lerden arınmaya çağıran berrak bir aynadır. Mezarlık, yalnız hüzün yeri değildir; insanın bütün unvanla­rından, kartvizit­lerinden, ekran görüntü­lerinden, banka hesapla­rından, sosyal medya kayıtla­rından, başarı belgele­rinden, kavgala­rından, gösteriş­lerinden ve kendisini önemli kılan bütün dış dayanak­lardan soyunarak en yalın hâliyle ne olduğunu gördüğü yerdir. Orada herkes aynı toprağa bakar. Orada zengin de yoksul da, meşhur da unutulmuş da, güçlü de güçsüz de, haklılık­larına çok güve­nenler de sessizce yatanlar arasında kendi sonunu okur. Mezar­lıklar, şehrin kenarında unutulmuş alanlar değil, şehirde yaşayan­ların aklını ve kalbini terbiye eden sessiz okul­lardır. Fakat bu okulun dersini almak için mezar taşlarına turist gözüyle değil, kendi adını arayan insan mahcubi­yetiyle bakmak gerekir.

Hayatın içinde ölümün terbi­yesiyle yaşamayı öğrenen insan, birbirine daha yumuşak davranır. Çünkü bilir ki her tartışma son tartışma olabilir, her telefon son telefon, her ziyaret son ziyaret, her sarılış son sarılış, her kırgınlık telafisi mümkün olmayan bir ağırlığa dönüşe­bilir. Bu bilgi, insanı her şeye razı olan, haksızlık karşı­sında susan, kendisini yok sayan pasif bir varlığa dönüştür­memelidir; fakat ona dilini, öfkesini, haklı­lığını, sevgisini ve mesa­fesini daha incelikli taşıma terbiyesi verme­lidir. Ölüm bilinci, insanı hakkından vazgeç­meye değil, hakkını kalp kırmadan aramaya; sevmekten vazgeç­meye değil, sevgiyi mülkiyet hâline getir­memeye; dünyadan kaçmaya değil, dünyada emanet bilin­ciyle yaşamaya çağırır. Ölüm, doğru anlaşıl­dığında hayatı eksiltmez; hayatın sahici olmayan fazlalık­larını ayıklar.

Bugün bizi en çok yoran şeylerden biri, bu ayık­lamayı yapamamak ve her şeyi aynı önem derece­sinde taşımaya çalış­maktır. Mesai, trafik, ekranlar, borçlar, planlar, sosyal beklen­tiler, gündelik telaşlar, siyasi öfkeler, aile içi kırgın­lıklar, sağlık korkuları, gelecek kaygıları, görünür olma baskısı, geç kalma hissi, yeti­şememe duygusu ve insanın kendisine bile yetişe­memesi, hayatın üzerine ağır bir sis gibi çöküyor. Bu sisin içinde insan, neyin gerçekten önemli olduğunu seçmekte zorla­nıyor. Ölüm düşüncesi, bu sisi dağıtan sert ama merha­metli bir rüzgâr gibidir. İnsan, bir gün gide­ceğini gerçekten düşün­düğünde, her kavganın peşinden koşama­yacağını, her öfkeyi büyüteme­yeceğini, her incinmeyi yıllarca taşıyama­yacağını, her başarı için ruhunu harcayama­yacağını, her imajı korumaya ömür yetireme­yeceğini ve her erte­lenmiş sevginin bir gün kendisine pişmanlık olarak dönebi­leceğini anlar.

Bu anlama hâli, insanı daha sade ve daha derin bir yaşama çağırır. Sadelik burada eşyayı azaltmak, hayatı küçültmek veya dünyadan çekilmek anlamında değildir; insanın içindeki kala­balığı, sahte önemleri, gereksiz kavgaları, yıpratıcı göste­rileri, sürekli kendini ispat etme arzusunu, başka­sının hayatına hükmetme hevesini ve sevgiyi bile kontrol aracına çeviren nefsî eğilim­leri ayık­laması anlamın­dadır. Derinlik ise büyük kelimeler kullan­makla değil, küçük şeyleri yerli yerinde görmekle başlar. Bir annenin yorgun­luğunu fark etmek, bir babanın suskun­luğunu küçüm­sememek, bir çocuğun anlamsız gibi görünen sorusunu ciddiye almak, yaşlı bir komşunun kapısını çalmak, hastanın mahcubi­yetini artır­madan yardım etmek, gidenin ardından değil, yaşayanın yanında güzel söz söylemek, insanı derin­leştiren asıl tecrübe­lerdir. Büyük metinler, büyük düşün­celer ve büyük haki­katler, eğer bu küçük hayata dokun­muyorsa, insanın içini gerçekten değiş­tirmiş sayılmaz.

07

İnsan İnsana Emanettir

Bütün bunların merke­zinde insanın insana emanet oluşu vardır. Biz birbi­rimizin sahibi değiliz, hâkimi değiliz, tüke­ticisi değiliz, seyircisi değiliz, profil ziya­retçisi değiliz, karşı­lıklı çıkar hesap­larının tarafı değiliz; biz birbi­rimize belli bir süre­liğine emanet edilmiş fanileriz. Bir gün ayrıla­cağımız kesin olduğu hâlde bugün yan yana geti­rilmiş olmamızın içinde derin bir hikmet vardır. Ailele­rimiz, dostla­rımız, çocuk­larımız, öğrenci­lerimiz, komşu­larımız, çalışma arkadaş­larımız, yolumuzun bir yerinde karşılaş­tığımız insanlar, hatta kısa bir temasla haya­tımıza girip çıkan yaban­cılar, bize insan kalmanın farklı imtihan­larını getirir. Her insan, kapımıza bıra­kılmış bir sorudur; onu kırarak mı cevapla­yacağız, görmezden gelerek mi geçeceğiz, kendi ihtiya­cımız için mi kulla­nacağız, yoksa onun varlı­ğında bize emanet edilen rahmet imkânını mı fark edeceğiz? Bu soru, hayatın her gün yeniden sorduğu sorudur.

Modern çağın mekanik akışı içinde bu emanet duygusunu korumak kolay değildir. Çünkü sistem, insanı işleviyle tanımlar; çalışan, müşteri, kullanıcı, takipçi, seçmen, tüketici, hasta, yolcu, personel, abone, öğrenci, veli, borçlu, alacaklı, başvuru sahibi, kart sahibi, hesap sahibi gibi sayısız kategori içinde insanın yüzünü bölüp dağıtır. Bu katego­riler hayatın işleyişi için gereke­bilir; fakat insan bu katego­rilerden ibaret görülmeye başlan­dığında, onun içindeki kayıp ülke unutulur. Bir memurun karşı­sındaki dosya, aslında bir insanın hayatıdır; bir doktorun önündeki hasta, yalnız tanı ve tetkik değildir; bir öğret­menin sını­fındaki çocuk, yalnız not orta­laması değildir; bir esnafın karşı­sındaki müşteri, yalnız alışveriş değildir; bir yöneti­cinin baktığı personel, yalnız perfor­mans değildir. İnsan, hangi sistemin içinde bulunursa bulunsun, önce insan olarak görül­mediği yerde yavaş yavaş gölgeye dönüşür.

Bizi gölge olmaktan çıkaracak şey, birbi­rimizin yüzünde faniliği ve rahmeti birlikte görebil­mektir. Fanilik, karşımız­dakinin bir gün gide­ceğini hatır­latır; rahmet, o gitmeden önce ona nasıl davran­mamız gerek­tiğini öğretir. Bir insanı incit­meden önce onun da ölümlü olduğunu düşünmek, insanın dilini yumuşatır. Bir insanı ihmal ederken onun da bir gün aramızdan ayrıla­cağını hatır­lamak, kalbe mahcup bir acele verir. Bir insanın hatasını büyü­türken kendi hatala­rımızla birlikte toprağa gidece­ğimizi bilmek, hükmümüzü ölçülü kılar. Bir insanın yorgun­luğunu görmezden gelirken kendi yorgunlu­ğumuzun da bir gün anla­şılmak isteye­ceğini sezmek, bizi daha dikkatli yapar. Ölüm ve rahmet birlikte düşünül­düğünde, hayat daha ağır ama daha güzel bir emanet hâline gelir.

Bu emanetin içinde konuş­manın da ayrı bir yeri vardır. Doğru dürüst konuşacak hiçbir şeyimiz kalma­dığını söyle­diğimiz yerde bile, aslında bizi yeniden insan kılacak bir konuşma imkânı hâlâ vardır; fakat bu konuşma, ekran­ların hızına, tartışma program­larının keskin­liğine, sosyal medyanın kısa ve sert tepki­lerine, kalaba­lıkların alkış beklen­tisine uygun bir konuşma değildir. Bu konuşma, insanın karşısın­dakine “seni duyuyorum” diye­bildiği, kendi haklı­lığını biraz geriye çeke­bildiği, kelimeyi silah değil köprü olarak kullana­bildiği, susmayı da konuş­manın bir parçası saya­bildiği daha derin bir dildir. Böyle bir dil, kolay kurulmaz. Çünkü önce insanın kendi iç gürül­tüsünü azaltması gerekir. Kendi iç gürül­tüsünü azalt­mayan insan, başka­sının fısıl­tısını duyamaz; başka­sının fısıl­tısını duyamayan insan ise hakikatin de çoğu zaman fısıl­tıyla geldiğini kaçırır.

Kim olduğumuz sorusuna verilecek cevap da belki burada saklıdır. Biz, mesai saatle­rinden, otobüs seferle­rinden, trafik sıkışık­lığından, ekran­lardan, kart­lardan, şifre­lerden, kimlik doğrulama­larından, CV’lerden, imaj­lardan, kredi limitle­rinden, dijital izlerden, gündelik rollerden ve sistemin bize verdiği adlardan daha fazla­sıyız. Biz, ölümü kendisine gelmeye­cekmiş gibi öteleyen ama her cenazede kendi sonunun haberini alan; dokun­matik çağda yaşayıp sahici dokunuşa susayan; çok konuşup az anlaşan; çok görünür olup derinden yalnız kalan; rahmetten pay alabi­lecek kadar geniş bir imkânla yara­tılmış ama bazen kendi küçük benli­ğinin dar odalarına kapanmış; fani olduğu hâlde kalıcı izler bıraka­bilecek; kırılgan olduğu hâlde başkasına sığınak olabi­lecek; aciz olduğu hâlde dua edebi­lecek; yaralı olduğu hâlde merhamet taşıya­

Yükleniyor...