Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları
Dokunmanın hızlandığı fakat temasın sığlaştığı bu çağda insan; kimlik, görünürlük, ölüm, rahmet ve emanet üzerinden kendi yüzünü yeniden arıyor. Bu metin, dijital yakınlığın içindeki yalnızlığı ve insana gerçekten dokunabilmenin ahlâkını sorguluyor.
Mekanikleşen Hayat
Mesai saatlerinden, otobüs seferlerinden, sıkışık trafik ağlarından, kartlı geçiş sistemlerinden, ekran başında kaybolan yüzlerden, banka uygulamalarına girerken parmak izini tanıtan fakat kendi kalbinin izini tanımakta zorlanan kimliklerden, takvim bildirimlerinin yönettiği günlerden, otomatik kapıların açtığı fakat insanın insana açılmasını giderek imkânsızlaştıran steril mekânlardan ibaret bir hayatın içinde yaşıyoruz.
Sanki bize bir ömür verilmemiş de bir yazılım yüklenmiş gibi, sabah çalıştırılan, gün içinde güncellenen, akşam yorgun düşüp yeniden şarja takılan, arada birkaç bildirimle hareket ettiğini zanneden, fakat içindeki büyük sessizliğin ne istediğini duymaya cesaret edemeyen yarı insan yarı makine gölgeler halinde dolaşıyoruz.
Hayat, artık çoğu zaman yaşanan bir şey olmaktan çok işletilen bir sistem gibi görünüyor; gün, insanın kalbine açılan bir imkân değil, tamamlanması gereken görevlerin, cevaplanması gereken mesajların, yetişilmesi gereken saatlerin, kaçırılmaması gereken fırsatların ve görünmez bir disiplinle tekrar eden dijital komutların arasında tüketilen uzun bir mesaiye dönüşüyor.
Ekranların karşısında oturan, yüzü ışığın soğuk mavisine boyanan, gözleri açık olduğu halde çoğu zaman içi kapalı kalan, konuştuğunu zannettiği halde çoğunlukla hazır kalıpları dolaşıma sokan, sevindiğinde bile kendisine önceden öğretilmiş işaretlerle tepki veren kimliksiz gölgeleriz artık. Uzaktan kumandaların, mouse’ların, klavye tuşlarının, dokunmatik ekranların ve sesli komutların çalışmasını sağlayan bir ara varlık gibi, insan olmakla mekanikleşmek arasında sıkışmış haldeyiz. Tepkilerimizi kalıplara döküyorlar, sevgilerimizi sloganlara, duygularımızı sticker’lara, kahve fincanlarının üzerine basılmış ucuz vecizelere, kâğıt peçetelerde dolaşan geçici hüzünlere, profil fotoğrafı altına iliştirilen imalara, birkaç saniyelik görüntülere, kaydırılıp geçilecek kısa cümlelere dönüştürüyorlar. Bir sürü dokunmatik şeyi olan ama birbirinin hayatına dokunamayan şaşkınlara benziyoruz; parmağımızla dünyanın en uzak köşesine temas edebiliyor, fakat yanımızdaki insanın kalbine giden kısa yolu bulamıyoruz.
Bağıra bağıra söyleyecek çok şeyimiz var, fakat doğru dürüst konuşacak neredeyse hiçbir şeyimiz kalmadı. Konuşma, bir insanın içinden diğer insanın içine açılan eski ve sabırlı bir yol olmaktan çıktı; çoğu zaman kendini gösterme, haklılığını ispat etme, tarafını belli etme, dikkat çekme, boşluğu doldurma, yalnızlığını örtme veya başkasını susturma aracına dönüştü. Oysa konuşmak, yalnız ses çıkarmak değildir; konuşmak, insanın kendisini emanet ettiği, başkasının varlığını ciddiye aldığı, kelimenin içinden bir yakınlık ve bir sorumluluk kurduğu ağır bir iştir. Bugünün insanı, kelimeleri çoğalttı ama sözün ağırlığını azalttı; mesajları hızlandırdı ama manayı yavaşlattı; iletişim ağlarını genişletti ama birbirine varan yolları daralttı. Herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes paylaşıyor, herkes bir yerlere kendi varlığının küçük bir işaretini bırakmaya çalışıyor, fakat bütün bu kalabalık dolaşımın içinde insanın insana gerçekten ulaştığı anlar giderek seyrekleşiyor.
Kimlik ve Görünürlük
CV’lerimiz var, kartvizitlerimiz var, imajlarımız var, referanslarımız var, kredi kartlarımız, üyelik numaralarımız, dijital cüzdanlarımız, yüz tanıma sistemlerine kayıtlı görüntülerimiz, parmak izlerimizi tanıyan kimliklerimiz, şifrelerimiz, doğrulama kodlarımız, sosyal medya hesaplarımız, arşivlenmiş fotoğraflarımız, diplomalarımız, sertifikalarımız, başarı belgelerimiz, mesleki unvanlarımız ve bizi tanımladığı zannedilen sayısız dış kayıtlarımız var. Fakat bütün bu kayıtların ortasında insanın kendi kendisine sormaktan kaçamadığı en eski ve en sarsıcı soru, daha ağır bir sessizlikle geri dönüyor: Biz tam olarak kimiz? Hangi yüzümüz bize ait, hangisi başkalarının beklentisiyle şekillenmiş bir maske, hangisi hayatta kalmak için edindiğimiz bir rol, hangisi kalabalığa uyum sağlamak için giydiğimiz görünmez bir kıyafet, hangisi ise bütün kayıplara, korkulara, yenilgilere, günahlara, pişmanlıklara ve mahcup arayışlara rağmen hâlâ bizim gerçek yüzümüzdür?
Kimiz ve kim değiliz sorusu, çağımızın bütün hızına rağmen insanın yakasını bırakmayan ağır bir sorudur. Bizi birbirimizden ayıran kendine özgü hikâyelerimiz nerede kaldı, hangi kelimeler yalnız bizim kelimelerimiz olarak içimizden doğuyor, hangi suskunluklarımız bize ait, hangi korkularımız gerçekten kendi yaşadıklarımızdan geliyor, hangi sevgilerimiz başkasından öğrenilmiş bir davranışın tekrarı değil, kalbimizin derininden gelen sahici bir yöneliş olarak yaşıyor? Konuştuğumuz bunca dil arasında hangisi gerçekten bizim dilimizdir? İş yerinin dili, siyasetin dili, sosyal medyanın dili, ailede öğrendiğimiz dil, acılarımızın dili, başarılarımızı anlatırken kullandığımız dil, kendimizi savunurken sertleşen dil, yalnız kaldığımızda içimizden geçen mahcup ve kırık dil arasında hangisine gerçekten kendimiz diyebiliriz? İnsan, kendi dilini kaybettiğinde yalnız kelimelerini kaybetmez; kendisini anlama, başkasına varma ve Allah’ın kendisine emanet ettiği varlık sırlarını taşıma biçimini de kaybeder.
Bu kimlik bulanıklığının en derin sebebi, insanın kendisini dış kayıtlarla tanımlamaya alışmasıdır. Kartvizit insanın mesleğini gösterebilir ama kalbinin istikametini göstermez; CV insanın hangi işlerde çalıştığını söyleyebilir ama hangi acılarla olgunlaştığını anlatmaz; banka kartları alım gücünü bildirebilir ama bir insanın hayatta neyi satın alamayacağını öğretmez; sosyal medya profili görünür yüzü düzenleyebilir ama gece yarısı insanın kendi iç karanlığıyla baş başa kaldığında hangi sesle konuştuğunu açıklayamaz. Modern insan, dışarıdan tanınabilir hale geldikçe içeriden tanınmaz hale geliyor. Kendi hesabına giriş yaparken iki aşamalı doğrulamadan geçen insan, kendi kalbine girerken hiçbir doğrulama yapmadan geçiyor; başkalarına gösterdiği imajı korumak için büyük emek harcıyor, fakat kendi iç hakikatini yalanlardan, korkulardan ve alışılmış rollerden temizlemek için aynı emeği göstermiyor.
Bir zamanlar insanın hikâyesi yüzünde, sesinde, yürüyüşünde, evinin eşiğinde, kullandığı kelimelerde, başkalarına yaklaşma biçiminde, acı karşısındaki sükûnetinde ve sevinci taşıma terbiyesinde okunurdu. Şimdi hikâyeler, çoğu zaman profillerin içine sığdırılmış kısa tanıtımlara, düzenlenmiş fotoğraf albümlerine, filtrelenmiş anlara, başarı listelerine, yapay bir neşeye ve gerektiğinde hemen değiştirilebilen görüntülere indirgeniyor. İnsan, kendisini anlatmak için daha çok araca sahip oldukça, sahiden anlatılabilir yanlarını daha fazla saklıyor. İçimizde kırık dökük hatıralar, kimseye emanet edilemeyen acılar, çocukluğun karanlıkta kalan odaları, yarım kalmış özürler, vaktinde söylenmemiş sevgiler, unutulmuş dualar, taşınmış ama dile getirilmemiş yükler dururken, dışarıya çoğu zaman iyi aydınlatılmış, kenarları düzeltilmiş, kusurları silinmiş, yorgunluğu görünmez kılınmış bir yüz gösteriyoruz. Fakat insanın hakikati, en çok düzeltmediği yerlerde, saklamaya çalıştığı çatlaklarda ve herkesin geçtiğini zannettiği sessizliklerde durur.
Bu yüzden modern hayatın en büyük trajedilerinden biri, insanın çok görünür olup çok az anlaşılmasıdır. Herkes bir şekilde görünmek istiyor; fotoğrafla, cümleyle, başarıyla, öfkeyle, güzellikle, acıyla, mağduriyetle, neşeyle, fikirle, görüntüyle, itirazla ve bazen yalnızca varlığını belli eden küçük işaretlerle görünmek istiyor. Fakat görünmek ile anlaşılmak aynı şey değildir. Görünürlük, kalabalığın gözünden geçmektir; anlaşılmak, bir insanın kalbinde yer bulmaktır. Görünürlük hızlıdır, çoğu zaman gürültülüdür, anlıktır, tüketilebilir; anlaşılmak ise yavaş, sessiz, emek isteyen ve karşılıklı sorumluluk doğuran bir hadisedir. İnsan, anlaşılma ihtiyacını görünürlükle bastırmaya çalıştıkça, daha büyük bir yalnızlığın içine düşer. Çünkü kalabalığın gözü insana kısa süreli bir sıcaklık verir, fakat kalbin derin ihtiyacını karşılamaz. İnsan, binlerce kişi tarafından görüldüğü halde tek bir kişi tarafından gerçekten duyulmadığında, görünürlüğün ortasında karanlık bir kuyuya dönüşebilir.
Ölümün Sessiz Öğretisi
Bu kuyuya düşmüş insanın hayatında ölüm de garip bir şekilde dışarıda tutulan, başkasının başına geldiğinde konuşulan, fakat kendi hayatına değdirilmeden geçiştirilen bir mesele haline gelir. Yaşayanlar için ölüm, çoğu zaman hep başkasının başına gelen bir şeydir. Bir cenaze haberi aldığımızda üzülürüz, belki içimiz burkulur, belki mezarlığa gideriz, belki birkaç dua ederiz, belki tabutun arkasında yürürken ayaklarımızın altındaki toprağın sesini duyarız; fakat eve döndüğümüzde ölüm, yeniden başkasının tecrübesi olarak hayatımızın dışına itilir. Sanki ölümle aramızda görünmez bir mesafe varmış, sanki biz hayatın içinde geçici bir istisna olarak değil de ölümden muaf tutulmuş özel varlıklar olarak yaşıyormuşuz gibi davranırız. Oysa her cenaze, yalnız gidenin değil, geride kalanların da habercisidir. Her mezar taşı, yalnız altında yatanın adı değildir; yaşayanlara doğru uzatılmış sessiz bir parmak, insanın kendi adını henüz kazınmamış bir taş üzerinde düşünmesi için bırakılmış ağır bir işarettir.
Yedeğimizde ölümü kendimize bulaştırmadan savmaya yarayan hazır kalıp laflar vardır. “Başın sağ olsun” deriz mesela, karşımızdaki de çoğu zaman aynı öğretilmiş sükûnetle “Dostlar sağ olsun” diye cevap verir. Bu cümleler elbette bütünüyle boş değildir; acının kapısında insanın söyleyebildiği sınırlı sözler çoğu zaman dilin aczini taşır ve bazen bir klişe bile o anda el tutmanın en mütevazı biçimi olabilir. Fakat biz çoğu zaman bu cümlelerin arkasına saklanarak ölümü kendi hayatımızın dışına atarız. Sanki karşılıklı olarak “ölen öldü ama neyse ki biz hâlâ buradayız” demeden demiş oluruz. Başımızın sonsuza kadar sağ kalmayacağını, dostlarımızın da bir gün eksileceğini, bizi teselli edenlerin de bizim tarafımızdan teselli edilmeye muhtaç hale geleceğini, bugün başkasının evinde duyulan ağıt sesinin bir gün bizim evimizin kapısından da içeri gireceğini bilsek de bu bilgiyi çoğu zaman hayatın merkezine almaktan kaçınırız.
Ölümün etrafındaki dil çabukluğumuz, yalnız konuşma alışkanlığı değil, aynı zamanda varoluşsal bir kaçış biçimidir. Ölümü konuşuruz ama ölümü düşünmeyiz; cenazeye gideriz ama faniliğimizi yanımızda getirmeyiz; mezarlığın sessizliğinde birkaç dakika ağırlaşırız ama şehir gürültüsüne döner dönmez yeniden ölümsüzmüş gibi plan yapmaya başlarız. Halbuki insanın bütün planları, ölümü hesaba kattığı ölçüde gerçekçi, ölümü unuttuğu ölçüde kibirli olur. Bir ömür boyu eşyaya, itibara, role, başarıya, unvana, mala, görüntüye, hesaba, kavgaya, haklılık savaşlarına ve küçük kırgınlıkların büyük muhasebesine tutunan insan, bir gün bütün bunların kapısında kalacağını, kendisiyle birlikte yalnız niyetlerinin, amellerinin, bıraktığı izlerin, incittiği ve onardığı kalplerin, söylediği ve söylemediği sözlerin, sevdiği ve ihmal ettiği insanların, taşıdığı ve kaçtığı sorumlulukların geleceğini bilmesine rağmen, bu bilgiyi çoğu zaman hayatını değiştirecek kadar ciddiye almaz. Ölüm, herkesin bildiği fakat çok az insanın gerçekten inandığı en büyük hakikattir.
Mantıku’t-Tayr’da geçen ibretli sözler, insanın ölüm karşısındaki bütün kaçışlarını bir anda yüzüne vuran eski ve sert bir rüzgâr gibi durur. Ölümün ne ahmağı ne akıllıyı unuttuğu, ne iyinin ne kötünün ondan kurtulabildiği, hangi kavimden olursa olsun insanın bir gün çekip gideceği, dünyanın dağdağalarla dolu olduğu ve ölümün bu dağdağalar içinde ilk istirahat konağı gibi belirdiği hatırlatılırken, aslında bize yalnız ölümü değil, hayatın ölçüsünü de gösteren bir kapı açılır. Çünkü insan, ölümün galip geleceğini bilmeden yaşadığında hayatı büyütmez; hayatın içindeki geçici şeyleri ölçüsüz biçimde büyütür. Ölümü bilmek, dünyayı küçümsemek değildir; dünyayı yerli yerine koymaktır. İnsan ölümü unuttuğunda dünya gözünde haddinden fazla büyür, ölümle yüzleştiğinde ise dünya küçülmez, yalnız gerçek boyutuna döner.
Görmeyi isteyen için her nokta bir mezar taşıdır. Akşam vakti hastane koridorunda bekleyen yaşlı bir adamın titrek eli, sabah işe yetişmeye çalışan kalabalığın içindeki yorgun yüz, bir evin balkonunda artık açılmayan eski sandalye, hastane çıkışı elde taşınan küçük ilaç poşeti, mezarlığın kenarında kurumuş otlara takılan rüzgâr, eski bir fotoğrafta gülümseyen ama artık bu dünyada olmayan bir yüz, bayram sabahı kapısı çalınmayan bir ev ve bir zamanlar sesiyle evi dolduran insanın ardından kalan sessizlik, hepsi ölümü anlatır. Ölüm yalnız mezarlıkta değildir; hayatın içinde, eşyanın yıpranışında, insanın yüz çizgilerinde, eski dostlukların seyrelmesinde, anne babaların küçülen bedenlerinde, çocukların büyüyüp evden ayrılmasında, mevsimlerin değişmesinde, aynanın karşısında fark edilen bir beyaz telde ve insanın kendi içindeki eski neşesini bulmakta zorlandığı anlarda da konuşur.
Biz böyleyiz; vadesi dolup gidenin ardından muhabbetimizi esirgemiyoruz, güzel sözlerimizi çoğaltıyor, hatıralarını parlatıyor, hayattayken fark etmediğimiz inceliklerini cenaze sonrasında birbirimize anlatıyor, onun kıymetini gidişinden sonra daha berrak görmeye başlıyoruz. Keşke yaşarken de daha fazla kıymet bilir olabilsek. Keşke insanın yüzüne, o yüz henüz bize dönüyorken, sesine, o ses henüz telefonun öbür ucundan geliyorken, ellerine, o eller henüz bizim için bir şeyler yapmaya çalışıyorken, yorgunluğuna, o yorgunluk henüz evin içinde dolaşıyorken, kırgınlığına, o kırgınlık henüz telafi edilebilir bir mesafedeyken daha dikkatli bakabilsek. İnsan öldüğünde arkasından söylenen güzel sözlerin bir kısmı, yaşarken kendisine söylenmediği için geç kalmış çiçekler gibi durur. Mezarlık toprağına bırakılan çiçeğin kokusu vardır ama o koku artık ölünün yüzüne ulaşmaz; yaşarken söylenmiş bir sevgi cümlesi ise insanın kalbinde yıllarca solmadan kalabilir.
Hepimizi bekleyen akıbet aynıdır; geldik, yaşadık ve vademizi doldurup göçeceğiz. Fakat mesele yalnız bu ortak akıbete uğramak değildir; mesele, bu dünyadan geçerken ardımızda nasıl bir hikâye bırakacağımızdır. Her insanın arkasında üç beş kırık dökük hatıra kalacaktır; birileri adımızı anacak, belki bir fotoğrafımıza bakacak, belki bir eşyamızı eline alıp susacak, belki bir süre sonra günlük hayatın zorunlulukları içinde bizi daha az hatırlayacak, çocuklar büyüyecek, evler değişecek, eşyalar dağılacak, dosyalar kapanacak, telefon rehberinde ismimiz bir süre daha duracak, sonra belki bir gün o da silinecektir. Fakat bütün bu dünyevî unutuluşun ötesinde, insanın arkasında bıraktığı asıl hikâye, başkalarının hayatına nasıl değdiği, hangi acıları hafiflettiği, hangi kalpleri incittiği, hangi yaraları onarmaya çalıştığı, hangi hakları gözettiği, hangi emanete sadık kaldığı ve hangi güzelliği kendi geçici ömründen sonraya taşıdığıyla ilgilidir.
Bir insanın ardında berrak, nezih ve güzel bir hikâye bırakması, büyük işler yapmasına, kalabalıklar tarafından tanınmasına, kitaplara geçmesine, resmî kayıtlarda adının anılmasına veya güçlü bir miras bırakmasına bağlı değildir. Bazen bir insanın bütün hikâyesi, yıllarca kimseyi incitmemek için gösterdiği sessiz dikkatle, evinde hasta bir yakınına sabırla bakmasıyla, yoksul bir çocuğun başını okşarken onun onurunu kırmamasıyla, işini düzgün yapmasıyla, kendisine emanet edilen malı korumasıyla, birinin hatasını yüzüne vurmadan düzeltmesiyle, ailesinin içinde görünmeyen bir direk gibi durmasıyla, komşusunun ihtiyacını sormasıyla, çocuklarına helal lokma ve temiz bir hatıra bırakmasıyla güzelleşir. Her güzel hikâye büyük sahnelerde yazılmaz; bazen Allah’ın nazarında en güzel hikâyeler, insanların alkışını hiç duymamış ama mahlûkata karşı sessiz bir muhabbetle yaşamış insanların küçük ve görünmez sadakatlerinde saklıdır.
Hakikat, fısıltıyla bile söylenmiş olsa, can kulağını açan herkes onu duyar. Hakikatin mutlaka gürültülü olması gerekmez; bazen bir yaşlının yavaşça söylediği cümlede, bazen çocukların anlamadan sorduğu saf bir soruda, bazen ölüm döşeğindeki bir insanın gözlerinde, bazen mezarlıkta esen rüzgârda, bazen sabah namazından sonra evin içine yayılan eski bir sessizlikte, bazen yıllar önce okunan bir kitabın kenarında çizilmiş bir satırda, bazen de insanın kendi içinde bir türlü susturamadığı mahcup sızıda konuşur. Hakikat, çoğu zaman bağırmadığı için değil, biz gürültüye alıştığımız için duyulmaz. İnsan, kendi içinin kapılarını sürekli dış seslere açtığında, fısıltıyla gelen hakikati kaçırır. Oysa büyük dönüşler, bazen bir meydan konuşmasıyla değil, kimsenin duymadığı bir iç cümleyle başlar.
Yaşıyor ve kimsenin gözüne batmayan izler bırakıyoruz zamanın dayanıklı gövdesinde. Her davranışımız, her sözümüz, her susuşumuz, her ihmalimiz, her telafimiz, her öfkemiz, her affımız, her kırışımız ve her onarışımız, görünmez bir kalemle zamanın üzerine yazılıyor. İnsan çoğu zaman kendi yaptığını küçük sanır; fakat küçük davranışlar, başkalarının hayatında büyük yankılar bırakabilir. Bir öğretmenin öğrencisine söylediği aşağılayıcı bir cümle yıllarca unutulmayabilir; bir babanın evladına vaktinde sarılmaması, o evladın bütün hayatında eksik bir sıcaklık olarak kalabilir; bir dostun zor zamanda attığı kısa ama sahici bir mesaj, insanın karanlık bir gecede tutunduğu ince bir dal olabilir; bir yabancının merhametli bakışı, dünyaya kırılmış birinin içindeki son güven kırıntısını koruyabilir. İnsan, kendi izlerinin nereye kadar gittiğini bilmez; bu yüzden yaşamak, her an görünmeyen bir sorumluluk taşımaktır.
Rahmet ve Sorumluluk
Ahmed Yüksel Özemre’nin naklettiği o derin sohbet, insanın rahmet karşısındaki yerini anlaması bakımından başucunda tutulacak bir ölçü gibidir. “İnsan Allah’ın rahmetinin tecellîgâhı olduğunu nasıl anlar?” diye sorulan soruya verilen cevapta, Allah’ın bütün mahlûkatına karşı hiçbir karşılık beklemeden hayırlı duada bulunabilme hâli, insanın rahmetin yoğunlaştığı ve dağıldığı müstesna bir tecellîgâh oluşunun işareti olarak gösterilir. Bu cümle, yalnız güzel bir manevî hatırlatma değildir; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin merkezine merhameti, karşılıksız muhabbeti ve sorumluluk bilincini yerleştiren ağır bir ölçüdür. Çünkü insan, yalnız sevdiklerine, yalnız kendisine faydası dokunanlara, yalnız kendi çevresine, yalnız kendi fikrinden olanlara, yalnız kendisini onaylayanlara hayır dilemekle rahmetin genişliğini taşıyamaz. Rahmet, sınırları insanın küçük menfaatleriyle daralmayan bir kalp genişliği ister.
Bu idrake kavuşmak, insanı yumuşak bir duyguya değil, daha ağır bir mesuliyete çağırır. Çünkü insanda mahlûkata karşı karşılıksız muhabbet uyandığında, bu muhabbetin vakarıyla yaşaması gerekir. Herkese hayır dileyen bir kalp, kimseye hoyrat davranma hakkını kendinde göremez; bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmaya başlayan insan, diliyle, eliyle, bakışıyla, hükmüyle, tavrıyla ve günlük ilişkilerindeki küçük tercihlerle bu idraki korumak zorundadır. Bir insan, kendisinde rahmetten bir pay bulunduğunu hissedip de bu payı kibir, gösteriş, üstünlük veya duygusal sarhoşluk malzemesi haline getirirse, o idrakin vakarını zedeler. Rahmet, insanı başkalarının üstüne çıkarmaz; başkalarının yüküne daha dikkatli bakmaya indirir. Rahmetin tecellîgâhı olduğunu sezmek, insanı daha görünür değil, daha sorumlu yapmalıdır.
İnsana Dokunmanın Ahlâkı
Bütün kilitleri tek tek açan bir çilingirin sabrına sahip değilsek, insanın bütün kapıları bize kapalı kalacaktır. Çünkü her insan, dışarıdan göründüğü kadar açık, kendisini anlattığı kadar anlaşılır, konuştuğu kadar çözülmüş ve birlikte yaşadığımız kadar bilinir değildir. Her insanın içinde kapalı odalar, paslanmış kilitler, anahtarı kaybolmuş çekmeceler, yıllardır kimsenin dokunmadığı sandıklar, karanlıkta kalmış çocukluk izleri, unutulduğu sanılan fakat içeride hâlâ yaşayan korkular, kendisine bile itiraf edemediği kırgınlıklar ve bazen en yakınlarının bile fark etmediği mahrem yorgunluklar vardır. İnsan, bir başkasını anlamak istediğinde kapıya bir kere vurup açılmasını bekleyemez; bazen yıllarca kapıda beklemek, bazen kapının açılmama hakkına saygı duymak, bazen kilidi zorlamadan orada olduğunu belli etmek, bazen de insanın kendi içindeki kapıları açmadan başkasının kapısına yaklaşamayacağını kabul etmek gerekir.
Her insan, bir kayıp ülke gibidir; haritası kolay çizilmeyen, sınırları uzaktan belli olmayan, bazı yolları sis altında kalan, bazı şehirleri terk edilmiş, bazı vadilerinde çocukluk sesleri dolaşan, bazı dağlarında acıların karı hiç erimeyen, bazı ovalarında hâlâ merhametin ince otları büyüyen, bazı kapıları yabancılara kapalı, bazı pencereleri yalnız güvenin ışığıyla aralanan bir ülke. O ülkeye ulaşmak için aramak, çok aramak, bıkıp usanmadan yürümek, her patikayı aynı aceleyle tüketmemek, bazen geri dönmeyi, bazen beklemeyi, bazen susmayı, bazen de insanın kendisini anlatmadığı yerleri ciddiye almayı bilmek gerekir. Modern hayat, bizi insanları çabucak etiketlemeye, birkaç davranıştan hüküm çıkarmaya, birkaç cümleyle tanımlamaya ve bir profil fotoğrafı üzerinden kişilik okumaya alıştırdı; fakat insan, bu kadar kolay okunacak bir metin değildir. İnsan, bazen en çok sakladığı yerde başlar.
Bu yüzden birbirimizin hayatına dokunamıyoruz; çünkü dokunmayı temas sanıyoruz, anlamayı bilgi, yakınlığı mesafe, muhabbeti ilgi gösterisi, merhameti de duygusal bir tepki zannediyoruz. Gerçek dokunuş, bir insanın hayatına izinsiz girmek değildir; onun varlığını incitmeden fark etmek, yükünü kendisine karşı kullanmadan görmek, acısını merak malzemesi yapmadan ciddiye almak, yalnızlığını fırsata çevirmeden yanında durmak, mahremiyetine saygı göstermek ve ona kendi hızımıza göre değil, onun taşıyabildiği ölçüye göre yaklaşmaktır. Dokunmatik çağın insanı, ekrana dokunurken hiçbir şeyi beklemek zorunda kalmıyor; her şey hemen açılıyor, hemen cevap veriyor, hemen tepki veriyor, hemen sonuç üretiyor. Fakat insan böyle değildir. İnsan bekletir, susar, geri çekilir, korkar, sınır koyar, yanlış anlaşılır, kendini korur, zaman ister. İnsana dokunmak isteyenin önce hızını terbiye etmesi gerekir.
Bu terbiye kaybolduğunda sevgi de sloganlaşır. İnsanlar sevgiyi çok söyler ama az taşır; “seviyorum” kelimesi kolayca dolaşır, fakat sevginin sabrı, dikkati, vefası, susmayı bilmesi, beklemeyi göze alması, karşısındakinin özgürlüğünü incitmemesi, onun hayatına kendi eksikliğinin telafisi olarak yapışmaması ve kendisini ispat etme aracına dönüşmemesi çoğu zaman ihmal edilir. Sevgilerimizi sloganlara, duygularımızı sticker’lara, hassasiyetlerimizi paylaşımlara, yasımızı siyah kurdeleli görsellere, sevincimizi hazır ifadeli yüzlere, dostluğumuzu yıldönümü bildirimlerine, hatırlayışımızı otomatik mesajlara teslim ettiğimizde, duygularımız görünür hale gelir ama derinleşmez. Duygunun görünmesi ile duyguya sadık yaşamak aynı şey değildir. Bir kalbi gerçekten sevmek, onu herkese ilan etmekten önce, onun en kırılgan yerini koruyacak kadar edepli olmaktır.
Ölüm de sevginin sahiciliğini en sert biçimde sınar. Gidenin ardından ağlamak kolay değildir ama yaşarken kıymet bilmek daha zordur; çünkü ölümden sonra insan artık bizden bir sabır istemez, bir dikkat beklemez, bir özür talep etmez, bir kırgınlığı yüzümüze taşımaz, bir ihtiyacıyla kapımızı çalmaz. Yaşayan insan ise yorucudur; onun beklentileri vardır, hataları vardır, yanlış anlamaları vardır, iniş çıkışları vardır, bize ayna tuttuğu yerler vardır. Bu yüzden bazı insanlar, ölüleri diri insanlardan daha kolay sever; çünkü ölüler artık insanın konforunu bozmaz. Oysa sevginin gerçek yeri hayatın içidir. Cenaze sonrasında söylenen güzel cümlelerin bir kısmı, yaşarken gösterilmemiş sabrın mahcubiyetini taşır. Bir insanı toprağa verdikten sonra onun ne kadar iyi olduğunu anlatmak, elbette güzel bir vefadır; fakat o insan hayattayken onun varlığını incitmeden taşımak daha büyük bir vefadır.
Modern hayat, insana ölümü unuttururken aynı zamanda yaşayana da geç kalmayı öğretiyor. Hep acelemiz var, hep yetişmemiz gereken bir yer, tamamlamamız gereken bir iş, cevaplamamız gereken bir mesaj, ödememiz gereken bir borç, çözmemiz gereken bir kriz, korumamız gereken bir imaj var. Anne babalarımız yaşlanıyor, biz işlerin arasına sıkıştırılmış kısa telefon konuşmalarıyla yetiniyoruz; çocuklarımız büyüyor, biz onların yüzündeki değişimi ekranın arkasından izliyoruz; dostluklarımız seyrelirken biz bunu hayatın yoğunluğuna bağlıyoruz; sevdiğimiz insanlar sessizce içlerine çekilirken biz bunu geçici bir hâl sanıyoruz; bir gün ölüm gelip bütün ertelenmişlikleri yüzümüze koyduğunda ise geç kalmış cümlelerin ağırlığı altında eziliyoruz. İnsan, en çok da söyleyebilecekken söylemediği, tutabilecekken tutmadığı, anlayabilecekken geçiştirdiği ve yanında durabilecekken uzaklaştığı yerlerde pişmanlık duyar.
Pişmanlık, hayatın sonunda ansızın ortaya çıkan yabancı bir duygu değildir; çoğu zaman yıllarca görmezden geldiğimiz küçük ihmallerin birikmiş halidir. Bugün aramadığımız birinin yarın aranamaması, bugün gönlünü almadığımız bir insanın yarın toprağın altında susması, bugün ertelediğimiz bir özrün yarın yalnız içimizde dönüp duran bir cümleye dönüşmesi, bugün kıymetini göstermediğimiz bir varlığın yarın hatıra halinde karşımıza çıkması, insanın dünyadaki en ağır derslerinden biridir. Bu yüzden ölüm düşüncesi, insanı hayattan koparmak için değil, hayata daha dikkatli bağlamak için vardır. Ölümü düşünen insan, elindeki vakti daha değerli bilir; sevdiği insanı yarına ertelemez; haklı kalmak uğruna kalp kırmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha çabuk fark eder; küçük menfaat savaşlarının, kibirli suskunlukların ve bitmeyen hesaplaşmaların bir mezar taşı karşısında ne kadar zavallı göründüğünü daha erken anlar.
Fanilikten Emanete
Burada insanın hayatına yön verecek en derin ölçülerden biri, fanilik ile rahmet arasında kurulacak dengedir. Fanilik, insana bu dünyada kalıcı olmadığını hatırlatır; rahmet ise kalıcı olmadığı hâlde güzel izler bırakabileceğini öğretir. İnsan fani olduğu için büyüklenmemeli, fakat rahmetten pay alabildiği için umutsuzluğa da düşmemelidir. Bir gün gideceğini bilmek, insanı dünyadan el etek çektiren kuru bir keder hâline getirmemelidir; aksine ona, geçici ömrünü daha incelikli, daha dikkatli, daha hayırlı ve daha güçlü bir emanet bilinciyle yaşama sorumluluğu vermelidir. Çünkü insan dünyadan gider ama davranışlarının yankısı kalır; sesi susar ama söylediği sözlerin bazıları başkalarının içinde yaşamaya devam eder; bedeni toprağa girer ama merhametle dokunduğu kalpler, onun adını bilmeden bile bıraktığı iyiliği taşır.
Zamanın dayanıklı gövdesinde bıraktığımız izler, çoğu zaman bizim sandığımız yerlerde değildir. İnsan kendisini başarılarıyla, unvanlarıyla, yaptığı büyük işlerle, aldığı takdirlerle, kazandığı parayla, kurduğu düzenle ve görünür etkisiyle hatırlanacak zanneder; fakat bazen bir insanı en çok hatırlatan şey, bir sofrada başkasının tabağına sessizce uzattığı lokma, bir çocuğun korkusunu ciddiye alan bakışı, bir dostun zor zamanında yanında oturuşu, hastane koridorunda kimseye yük olmadan bekleyişi, bir yetimin başını okşarken gösterdiği mahremiyet, bir yoksula yardım ederken onun haysiyetini incitmemesi veya arkasından konuşabileceği birinin yokluğunda bile dilini korumasıdır. Büyük hayat hikâyeleri, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında küçük görünen davranışların içinden büyür. İnsan, kendisini hangi sahnede büyük zannediyorsa, bazen Allah’ın nazarında orada değil, kimsenin görmediği başka bir yerde kıymet bulur.
Bu düşünce insanı daha dikkatli yapmalıdır. Çünkü hiçbir davranış bütünüyle kaybolmaz; insanın incittiği kalp, belki hiçbir mahkemede şikâyetçi olmaz ama zamanın içinde bir iz olarak kalır; insanın onardığı kırık, belki hiçbir gazete sayfasına geçmez ama bir ruhun karanlığında ışık olarak durur. Bazen bir insanın hayatı, bir başkasının kendisine söylediği tek cümleyle yön değiştirir. Bazen insanı uçurumun kenarından döndüren şey, büyük nasihatler değil, birinin onu gerçekten görmesidir. Bazen de insanı yıllarca içine kapatan şey, başkasının hiç düşünmeden söylediği küçümseyici bir sözdür. Bu yüzden yaşamak, insanın kendi içinden çıkıp başkasının hayatına değdiği her yerde büyük bir mesuliyet taşır. Her temas, iz bırakır; her iz, bir gün ya dua olarak ya da ah olarak geri döner.
Bugünün insanı, bu iz meselesini de görünürlükle karıştırıyor. Bir iyilik yapılmışsa fotoğrafı çekilsin, bir acı yaşanmışsa paylaşımı yapılsın, bir duyarlılık gösterilmişse herkes bilsin, bir yas varsa profil kararsın, bir sevgi varsa ilan edilsin, bir başarı varsa duyurulsun istiyoruz. Hâlbuki en derin izler çoğu zaman sessizdir. Sessiz iyilik, insanın kendisini merkeze koymadığı için daha temizdir; sessiz dua, başkasının hayatına görünmeden karıştığı için daha mahremdir; sessiz vefa, alkış istemediği için daha ağırdır; sessiz merhamet, yardım ettiği insanı borçlu hissettirmediği için daha insandır. İnsan, iyiliğini görünür kılmaya çok heves ettiğinde, iyiliğin içindeki kendi payını büyütmeye başlar. Oysa rahmetin terbiyesi, insanın kendisini değil, hayrı büyütmesini ister.
Rahmetle bakabilen insan, hayata başka türlü dokunur. O, bir hayvanın susuzluğunu, bir çocuğun korkusunu, bir yaşlının yalnızlığını, bir hastanın mahcubiyetini, bir yoksulun haysiyetini, bir gencin arayışını, bir kadının kırılganlığını, bir erkeğin sessiz yorgunluğunu, bir annenin görünmeyen emeğini, bir babanın içine attığı çaresizliği, bir dostun sahipsiz kaldığı yerdeki ince sızıyı daha çabuk fark eder. Rahmet, insanın bakışına genişlik verir; fakat bu genişlik, herkesi kucaklayan genel ve soyut bir duygu değildir. Rahmet, somut hayatta sınanır. Bir insanın yükünü hafifletmek, birine bedel ödetmeden yardım etmek, bir kırgınlığı büyütmemek, bir acıyı merak konusu yapmamak, bir hatayı insanın bütün kimliğine dönüştürmemek, bir zayıflığı istismar etmemek, rahmetin günlük hayattaki küçük ama ağır biçimleridir.
Böyle bir rahmet idraki, insanı kendi kimlik arayışında da başka bir yere taşır. Çünkü insan, kim olduğunu yalnız kendisine bakarak bulamaz; başkasına nasıl baktığı, başkasının acısına nasıl yaklaştığı, güçsüz karşısında nasıl davrandığı, kendisine muhtaç olanı nasıl gördüğü, kendisini inciteni nasıl taşıdığı, kendisine faydası olmayan varlıklar için kalbinde ne kadar hayır dileyebildiği, onun kimliğini dış belgelerden daha doğru gösterir. CV’miz ne derse desin, kartvizitimizde hangi unvan yazarsa yazsın, sosyal medya profilimiz nasıl görünürse görünsün, kim olduğumuz en çok gücümüzün yettiği hâlde incitmediğimiz, karşılık beklemediğimiz hâlde iyilik dilediğimiz, haklı olduğumuz hâlde kalbi kırmadığımız, unutabilecekken vefa gösterdiğimiz ve yalnız kendi hayatımıza değil, başkasının kaderine de insan sıcaklığıyla dokunduğumuz yerde belli olur.
Bu noktada insanın kendi yüzünü bulması da mümkün hâle gelir. Çünkü gerçek yüz, imajların arkasında saklanan yüz değildir; gerçek yüz, rahmet karşısında yumuşayan, ölüm karşısında mahcup olan, fanilik karşısında büyüklük iddiasından vazgeçen, başkasının varlığı karşısında haddini bilen ve hayatın geçiciliğine rağmen iyilik yapmanın anlamını kaybetmeyen yüzdür. İnsan, bu yüzü çoğu zaman kalabalıkta değil, yalnızlıkta bulur; alkışta değil, mezarlık sessizliğinde; başarı anında değil, birinin acısı karşısında ne yapacağını bilemediği yerde; güçlü göründüğü sahnede değil, kendi zayıflığını kabul ettiği anda. Modern hayatın bize giydirdiği yüzler, insanın başkaları tarafından tanınmasını kolaylaştırabilir; fakat insanın kendi gerçek yüzüne dönmesi, ancak fanilik, rahmet ve sorumlulukla karşılaştığı zaman mümkün olur.
Bu yüzden ölümü hatırlamak, insanı karamsarlığa çağıran bir karanlık değil, sahte kimliklerden arınmaya çağıran berrak bir aynadır. Mezarlık, yalnız hüzün yeri değildir; insanın bütün unvanlarından, kartvizitlerinden, ekran görüntülerinden, banka hesaplarından, sosyal medya kayıtlarından, başarı belgelerinden, kavgalarından, gösterişlerinden ve kendisini önemli kılan bütün dış dayanaklardan soyunarak en yalın hâliyle ne olduğunu gördüğü yerdir. Orada herkes aynı toprağa bakar. Orada zengin de yoksul da, meşhur da unutulmuş da, güçlü de güçsüz de, haklılıklarına çok güvenenler de sessizce yatanlar arasında kendi sonunu okur. Mezarlıklar, şehrin kenarında unutulmuş alanlar değil, şehirde yaşayanların aklını ve kalbini terbiye eden sessiz okullardır. Fakat bu okulun dersini almak için mezar taşlarına turist gözüyle değil, kendi adını arayan insan mahcubiyetiyle bakmak gerekir.
Hayatın içinde ölümün terbiyesiyle yaşamayı öğrenen insan, birbirine daha yumuşak davranır. Çünkü bilir ki her tartışma son tartışma olabilir, her telefon son telefon, her ziyaret son ziyaret, her sarılış son sarılış, her kırgınlık telafisi mümkün olmayan bir ağırlığa dönüşebilir. Bu bilgi, insanı her şeye razı olan, haksızlık karşısında susan, kendisini yok sayan pasif bir varlığa dönüştürmemelidir; fakat ona dilini, öfkesini, haklılığını, sevgisini ve mesafesini daha incelikli taşıma terbiyesi vermelidir. Ölüm bilinci, insanı hakkından vazgeçmeye değil, hakkını kalp kırmadan aramaya; sevmekten vazgeçmeye değil, sevgiyi mülkiyet hâline getirmemeye; dünyadan kaçmaya değil, dünyada emanet bilinciyle yaşamaya çağırır. Ölüm, doğru anlaşıldığında hayatı eksiltmez; hayatın sahici olmayan fazlalıklarını ayıklar.
Bugün bizi en çok yoran şeylerden biri, bu ayıklamayı yapamamak ve her şeyi aynı önem derecesinde taşımaya çalışmaktır. Mesai, trafik, ekranlar, borçlar, planlar, sosyal beklentiler, gündelik telaşlar, siyasi öfkeler, aile içi kırgınlıklar, sağlık korkuları, gelecek kaygıları, görünür olma baskısı, geç kalma hissi, yetişememe duygusu ve insanın kendisine bile yetişememesi, hayatın üzerine ağır bir sis gibi çöküyor. Bu sisin içinde insan, neyin gerçekten önemli olduğunu seçmekte zorlanıyor. Ölüm düşüncesi, bu sisi dağıtan sert ama merhametli bir rüzgâr gibidir. İnsan, bir gün gideceğini gerçekten düşündüğünde, her kavganın peşinden koşamayacağını, her öfkeyi büyütemeyeceğini, her incinmeyi yıllarca taşıyamayacağını, her başarı için ruhunu harcayamayacağını, her imajı korumaya ömür yetiremeyeceğini ve her ertelenmiş sevginin bir gün kendisine pişmanlık olarak dönebileceğini anlar.
Bu anlama hâli, insanı daha sade ve daha derin bir yaşama çağırır. Sadelik burada eşyayı azaltmak, hayatı küçültmek veya dünyadan çekilmek anlamında değildir; insanın içindeki kalabalığı, sahte önemleri, gereksiz kavgaları, yıpratıcı gösterileri, sürekli kendini ispat etme arzusunu, başkasının hayatına hükmetme hevesini ve sevgiyi bile kontrol aracına çeviren nefsî eğilimleri ayıklaması anlamındadır. Derinlik ise büyük kelimeler kullanmakla değil, küçük şeyleri yerli yerinde görmekle başlar. Bir annenin yorgunluğunu fark etmek, bir babanın suskunluğunu küçümsememek, bir çocuğun anlamsız gibi görünen sorusunu ciddiye almak, yaşlı bir komşunun kapısını çalmak, hastanın mahcubiyetini artırmadan yardım etmek, gidenin ardından değil, yaşayanın yanında güzel söz söylemek, insanı derinleştiren asıl tecrübelerdir. Büyük metinler, büyük düşünceler ve büyük hakikatler, eğer bu küçük hayata dokunmuyorsa, insanın içini gerçekten değiştirmiş sayılmaz.
İnsan İnsana Emanettir
Bütün bunların merkezinde insanın insana emanet oluşu vardır. Biz birbirimizin sahibi değiliz, hâkimi değiliz, tüketicisi değiliz, seyircisi değiliz, profil ziyaretçisi değiliz, karşılıklı çıkar hesaplarının tarafı değiliz; biz birbirimize belli bir süreliğine emanet edilmiş fanileriz. Bir gün ayrılacağımız kesin olduğu hâlde bugün yan yana getirilmiş olmamızın içinde derin bir hikmet vardır. Ailelerimiz, dostlarımız, çocuklarımız, öğrencilerimiz, komşularımız, çalışma arkadaşlarımız, yolumuzun bir yerinde karşılaştığımız insanlar, hatta kısa bir temasla hayatımıza girip çıkan yabancılar, bize insan kalmanın farklı imtihanlarını getirir. Her insan, kapımıza bırakılmış bir sorudur; onu kırarak mı cevaplayacağız, görmezden gelerek mi geçeceğiz, kendi ihtiyacımız için mi kullanacağız, yoksa onun varlığında bize emanet edilen rahmet imkânını mı fark edeceğiz? Bu soru, hayatın her gün yeniden sorduğu sorudur.
Modern çağın mekanik akışı içinde bu emanet duygusunu korumak kolay değildir. Çünkü sistem, insanı işleviyle tanımlar; çalışan, müşteri, kullanıcı, takipçi, seçmen, tüketici, hasta, yolcu, personel, abone, öğrenci, veli, borçlu, alacaklı, başvuru sahibi, kart sahibi, hesap sahibi gibi sayısız kategori içinde insanın yüzünü bölüp dağıtır. Bu kategoriler hayatın işleyişi için gerekebilir; fakat insan bu kategorilerden ibaret görülmeye başlandığında, onun içindeki kayıp ülke unutulur. Bir memurun karşısındaki dosya, aslında bir insanın hayatıdır; bir doktorun önündeki hasta, yalnız tanı ve tetkik değildir; bir öğretmenin sınıfındaki çocuk, yalnız not ortalaması değildir; bir esnafın karşısındaki müşteri, yalnız alışveriş değildir; bir yöneticinin baktığı personel, yalnız performans değildir. İnsan, hangi sistemin içinde bulunursa bulunsun, önce insan olarak görülmediği yerde yavaş yavaş gölgeye dönüşür.
Bizi gölge olmaktan çıkaracak şey, birbirimizin yüzünde faniliği ve rahmeti birlikte görebilmektir. Fanilik, karşımızdakinin bir gün gideceğini hatırlatır; rahmet, o gitmeden önce ona nasıl davranmamız gerektiğini öğretir. Bir insanı incitmeden önce onun da ölümlü olduğunu düşünmek, insanın dilini yumuşatır. Bir insanı ihmal ederken onun da bir gün aramızdan ayrılacağını hatırlamak, kalbe mahcup bir acele verir. Bir insanın hatasını büyütürken kendi hatalarımızla birlikte toprağa gideceğimizi bilmek, hükmümüzü ölçülü kılar. Bir insanın yorgunluğunu görmezden gelirken kendi yorgunluğumuzun da bir gün anlaşılmak isteyeceğini sezmek, bizi daha dikkatli yapar. Ölüm ve rahmet birlikte düşünüldüğünde, hayat daha ağır ama daha güzel bir emanet hâline gelir.
Bu emanetin içinde konuşmanın da ayrı bir yeri vardır. Doğru dürüst konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadığını söylediğimiz yerde bile, aslında bizi yeniden insan kılacak bir konuşma imkânı hâlâ vardır; fakat bu konuşma, ekranların hızına, tartışma programlarının keskinliğine, sosyal medyanın kısa ve sert tepkilerine, kalabalıkların alkış beklentisine uygun bir konuşma değildir. Bu konuşma, insanın karşısındakine “seni duyuyorum” diyebildiği, kendi haklılığını biraz geriye çekebildiği, kelimeyi silah değil köprü olarak kullanabildiği, susmayı da konuşmanın bir parçası sayabildiği daha derin bir dildir. Böyle bir dil, kolay kurulmaz. Çünkü önce insanın kendi iç gürültüsünü azaltması gerekir. Kendi iç gürültüsünü azaltmayan insan, başkasının fısıltısını duyamaz; başkasının fısıltısını duyamayan insan ise hakikatin de çoğu zaman fısıltıyla geldiğini kaçırır.
Kim olduğumuz sorusuna verilecek cevap da belki burada saklıdır. Biz, mesai saatlerinden, otobüs seferlerinden, trafik sıkışıklığından, ekranlardan, kartlardan, şifrelerden, kimlik doğrulamalarından, CV’lerden, imajlardan, kredi limitlerinden, dijital izlerden, gündelik rollerden ve sistemin bize verdiği adlardan daha fazlasıyız. Biz, ölümü kendisine gelmeyecekmiş gibi öteleyen ama her cenazede kendi sonunun haberini alan; dokunmatik çağda yaşayıp sahici dokunuşa susayan; çok konuşup az anlaşan; çok görünür olup derinden yalnız kalan; rahmetten pay alabilecek kadar geniş bir imkânla yaratılmış ama bazen kendi küçük benliğinin dar odalarına kapanmış; fani olduğu hâlde kalıcı izler bırakabilecek; kırılgan olduğu hâlde başkasına sığınak olabilecek; aciz olduğu hâlde dua edebilecek; yaralı olduğu hâlde merhamet taşıya






















