Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları
Dokunmanın hızlandığı fakat temasın sığlaştığı bu çağda insan; kimlik, görünürlük, ölüm, rahmet ve emanet üzerinden kendi yüzünü yeniden arıyor. Bu metin, dijital yakınlığın içindeki yalnızlığı ve insana gerçekten dokunabilmenin ahlâkını sorguluyor.
Mekanikleşen Hayat
Mesai saatlerinden, otobüs seferlerinden, sıkışık trafik ağlarından, kartlı geçiş sistemlerinden, ekran başında kaybolan yüzlerden, banka uygulamalarına girerken parmak izini tanıtan fakat kendi kalbinin izini tanımakta zorlanan kimliklerden, takvim bildirimlerinin yönettiği günlerden, otomatik kapıların açtığı fakat insanın insana açılmasını giderek imkânsızlaştıran steril mekânlardan ibaret bir hayatın içinde yaşıyoruz.
Sanki bize bir ömür verilmemiş de bir yazılım yüklenmiş gibi, sabah çalıştırılan, gün içinde güncellenen, akşam yorgun düşüp yeniden şarja takılan, arada birkaç bildirimle hareket ettiğini zanneden, fakat içindeki büyük sessizliğin ne istediğini duymaya cesaret edemeyen yarı insan yarı makine gölgeler halinde dolaşıyoruz.
Hayat, artık çoğu zaman yaşanan bir şey olmaktan çok işletilen bir sistem gibi görünüyor; gün, insanın kalbine açılan bir imkân değil, tamamlanması gereken görevlerin, cevaplanması gereken mesajların, yetişilmesi gereken saatlerin, kaçırılmaması gereken fırsatların ve görünmez bir disiplinle tekrar eden dijital komutların arasında tüketilen uzun bir mesaiye dönüşüyor.
Ekranların karşısında oturan, yüzü ışığın soğuk mavisine boyanan, gözleri açık olduğu halde çoğu zaman içi kapalı kalan, konuştuğunu zannettiği halde çoğunlukla hazır kalıpları dolaşıma sokan, sevindiğinde bile kendisine önceden öğretilmiş işaretlerle tepki veren kimliksiz gölgeleriz artık. Uzaktan kumandaların, mouse’ların, klavye tuşlarının, dokunmatik ekranların ve sesli komutların çalışmasını sağlayan bir ara varlık gibi, insan olmakla mekanikleşmek arasında sıkışmış haldeyiz. Tepkilerimizi kalıplara döküyorlar, sevgilerimizi sloganlara, duygularımızı sticker’lara, kahve fincanlarının üzerine basılmış ucuz vecizelere, kâğıt peçetelerde dolaşan geçici hüzünlere, profil fotoğrafı altına iliştirilen imalara, birkaç saniyelik görüntülere, kaydırılıp geçilecek kısa cümlelere dönüştürüyorlar. Bir sürü dokunmatik şeyi olan ama birbirinin hayatına dokunamayan şaşkınlara benziyoruz; parmağımızla dünyanın en uzak köşesine temas edebiliyor, fakat yanımızdaki insanın kalbine giden kısa yolu bulamıyoruz.
Bağıra bağıra söyleyecek çok şeyimiz var, fakat doğru dürüst konuşacak neredeyse hiçbir şeyimiz kalmadı. Konuşma, bir insanın içinden diğer insanın içine açılan eski ve sabırlı bir yol olmaktan çıktı; çoğu zaman kendini gösterme, haklılığını ispat etme, tarafını belli etme, dikkat çekme, boşluğu doldurma, yalnızlığını örtme veya başkasını susturma aracına dönüştü. Oysa konuşmak, yalnız ses çıkarmak değildir; konuşmak, insanın kendisini emanet ettiği, başkasının varlığını ciddiye aldığı, kelimenin içinden bir yakınlık ve bir sorumluluk kurduğu ağır bir iştir. Bugünün insanı, kelimeleri çoğalttı ama sözün ağırlığını azalttı; mesajları hızlandırdı ama manayı yavaşlattı; iletişim ağlarını genişletti ama birbirine varan yolları daralttı. Herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes paylaşıyor, herkes bir yerlere kendi varlığının küçük bir işaretini bırakmaya çalışıyor, fakat bütün bu kalabalık dolaşımın içinde insanın insana gerçekten ulaştığı anlar giderek seyrekleşiyor.
Kimlik ve Görünürlük
CV’lerimiz var, kartvizitlerimiz var, imajlarımız var, referanslarımız var, kredi kartlarımız, üyelik numaralarımız, dijital cüzdanlarımız, yüz tanıma sistemlerine kayıtlı görüntülerimiz, parmak izlerimizi tanıyan kimliklerimiz, şifrelerimiz, doğrulama kodlarımız, sosyal medya hesaplarımız, arşivlenmiş fotoğraflarımız, diplomalarımız, sertifikalarımız, başarı belgelerimiz, mesleki unvanlarımız ve bizi tanımladığı zannedilen sayısız dış kayıtlarımız var. Fakat bütün bu kayıtların ortasında insanın kendi kendisine sormaktan kaçamadığı en eski ve en sarsıcı soru, daha ağır bir sessizlikle geri dönüyor: Biz tam olarak kimiz? Hangi yüzümüz bize ait, hangisi başkalarının beklentisiyle şekillenmiş bir maske, hangisi hayatta kalmak için edindiğimiz bir rol, hangisi kalabalığa uyum sağlamak için giydiğimiz görünmez bir kıyafet, hangisi ise bütün kayıplara, korkulara, yenilgilere, günahlara, pişmanlıklara ve mahcup arayışlara rağmen hâlâ bizim gerçek yüzümüzdür?
Kimiz ve kim değiliz sorusu, çağımızın bütün hızına rağmen insanın yakasını bırakmayan ağır bir sorudur. Bizi birbirimizden ayıran kendine özgü hikâyelerimiz nerede kaldı, hangi kelimeler yalnız bizim kelimelerimiz olarak içimizden doğuyor, hangi suskunluklarımız bize ait, hangi korkularımız gerçekten kendi yaşadıklarımızdan geliyor, hangi sevgilerimiz başkasından öğrenilmiş bir davranışın tekrarı değil, kalbimizin derininden gelen sahici bir yöneliş olarak yaşıyor? Konuştuğumuz bunca dil arasında hangisi gerçekten bizim dilimizdir? İş yerinin dili, siyasetin dili, sosyal medyanın dili, ailede öğrendiğimiz dil, acılarımızın dili, başarılarımızı anlatırken kullandığımız dil, kendimizi savunurken sertleşen dil, yalnız kaldığımızda içimizden geçen mahcup ve kırık dil arasında hangisine gerçekten kendimiz diyebiliriz? İnsan, kendi dilini kaybettiğinde yalnız kelimelerini kaybetmez; kendisini anlama, başkasına varma ve Allah’ın kendisine emanet ettiği varlık sırlarını taşıma biçimini de kaybeder.
Bu kimlik bulanıklığının en derin sebebi, insanın kendisini dış kayıtlarla tanımlamaya alışmasıdır. Kartvizit insanın mesleğini gösterebilir ama kalbinin istikametini göstermez; CV insanın hangi işlerde çalıştığını söyleyebilir ama hangi acılarla olgunlaştığını anlatmaz; banka kartları alım gücünü bildirebilir ama bir insanın hayatta neyi satın alamayacağını öğretmez; sosyal medya profili görünür yüzü düzenleyebilir ama gece yarısı insanın kendi iç karanlığıyla baş başa kaldığında hangi sesle konuştuğunu açıklayamaz. Modern insan, dışarıdan tanınabilir hale geldikçe içeriden tanınmaz hale geliyor. Kendi hesabına giriş yaparken iki aşamalı doğrulamadan geçen insan, kendi kalbine girerken hiçbir doğrulama yapmadan geçiyor; başkalarına gösterdiği imajı korumak için büyük emek harcıyor, fakat kendi iç hakikatini yalanlardan, korkulardan ve alışılmış rollerden temizlemek için aynı emeği göstermiyor.
Bir zamanlar insanın hikâyesi yüzünde, sesinde, yürüyüşünde, evinin eşiğinde, kullandığı kelimelerde, başkalarına yaklaşma biçiminde, acı karşısındaki sükûnetinde ve sevinci taşıma terbiyesinde okunurdu. Şimdi hikâyeler, çoğu zaman profillerin içine sığdırılmış kısa tanıtımlara, düzenlenmiş fotoğraf albümlerine, filtrelenmiş anlara, başarı listelerine, yapay bir neşeye ve gerektiğinde hemen değiştirilebilen görüntülere indirgeniyor. İnsan, kendisini anlatmak için daha çok araca sahip oldukça, sahiden anlatılabilir yanlarını daha fazla saklıyor. İçimizde kırık dökük hatıralar, kimseye emanet edilemeyen acılar, çocukluğun karanlıkta kalan odaları, yarım kalmış özürler, vaktinde söylenmemiş sevgiler, unutulmuş dualar, taşınmış ama dile getirilmemiş yükler dururken, dışarıya çoğu zaman iyi aydınlatılmış, kenarları düzeltilmiş, kusurları silinmiş, yorgunluğu görünmez kılınmış bir yüz gösteriyoruz. Fakat insanın hakikati, en çok düzeltmediği yerlerde, saklamaya çalıştığı çatlaklarda ve herkesin geçtiğini zannettiği sessizliklerde durur.
Bu yüzden modern hayatın en büyük trajedilerinden biri, insanın çok görünür olup çok az anlaşılmasıdır. Herkes bir şekilde görünmek istiyor; fotoğrafla, cümleyle, başarıyla, öfkeyle, güzellikle, acıyla, mağduriyetle, neşeyle, fikirle, görüntüyle, itirazla ve bazen yalnızca varlığını belli eden küçük işaretlerle görünmek istiyor. Fakat görünmek ile anlaşılmak aynı şey değildir. Görünürlük, kalabalığın gözünden geçmektir; anlaşılmak, bir insanın kalbinde yer bulmaktır. Görünürlük hızlıdır, çoğu zaman gürültülüdür, anlıktır, tüketilebilir; anlaşılmak ise yavaş, sessiz, emek isteyen ve karşılıklı sorumluluk doğuran bir hadisedir. İnsan, anlaşılma ihtiyacını görünürlükle bastırmaya çalıştıkça, daha büyük bir yalnızlığın içine düşer. Çünkü kalabalığın gözü insana kısa süreli bir sıcaklık verir, fakat kalbin derin ihtiyacını karşılamaz. İnsan, binlerce kişi tarafından görüldüğü halde tek bir kişi tarafından gerçekten duyulmadığında, görünürlüğün ortasında karanlık bir kuyuya dönüşebilir.
Ölümün Sessiz Öğretisi
Bu kuyuya düşmüş insanın hayatında ölüm de garip bir şekilde dışarıda tutulan, başkasının başına geldiğinde konuşulan, fakat kendi hayatına değdirilmeden geçiştirilen bir mesele haline gelir. Yaşayanlar için ölüm, çoğu zaman hep başkasının başına gelen bir şeydir. Bir cenaze haberi aldığımızda üzülürüz, belki içimiz burkulur, belki mezarlığa gideriz, belki birkaç dua ederiz, belki tabutun arkasında yürürken ayaklarımızın altındaki toprağın sesini duyarız; fakat eve döndüğümüzde ölüm, yeniden başkasının tecrübesi olarak hayatımızın dışına itilir. Sanki ölümle aramızda görünmez bir mesafe varmış, sanki biz hayatın içinde geçici bir istisna olarak değil de ölümden muaf tutulmuş özel varlıklar olarak yaşıyormuşuz gibi davranırız. Oysa her cenaze, yalnız gidenin değil, geride kalanların da habercisidir. Her mezar taşı, yalnız altında yatanın adı değildir; yaşayanlara doğru uzatılmış sessiz bir parmak, insanın kendi adını henüz kazınmamış bir taş üzerinde düşünmesi için bırakılmış ağır bir işarettir.
Yedeğimizde ölümü kendimize bulaştırmadan savmaya yarayan hazır kalıp laflar vardır. “Başın sağ olsun” deriz mesela, karşımızdaki de çoğu zaman aynı öğretilmiş sükûnetle “Dostlar sağ olsun” diye cevap verir. Bu cümleler elbette bütünüyle boş değildir; acının kapısında insanın söyleyebildiği sınırlı sözler çoğu zaman dilin aczini taşır ve bazen bir klişe bile o anda el tutmanın en mütevazı biçimi olabilir. Fakat biz çoğu zaman bu cümlelerin arkasına saklanarak ölümü kendi hayatımızın dışına atarız. Sanki karşılıklı olarak “ölen öldü ama neyse ki biz hâlâ buradayız” demeden demiş oluruz. Başımızın sonsuza kadar sağ kalmayacağını, dostlarımızın da bir gün eksileceğini, bizi teselli edenlerin de bizim tarafımızdan teselli edilmeye muhtaç hale geleceğini, bugün başkasının evinde duyulan ağıt sesinin bir gün bizim evimizin kapısından da içeri gireceğini bilsek de bu bilgiyi çoğu zaman hayatın merkezine almaktan kaçınırız.
Ölümün etrafındaki dil çabukluğumuz, yalnız konuşma alışkanlığı değil, aynı zamanda varoluşsal bir kaçış biçimidir. Ölümü konuşuruz ama ölümü düşünmeyiz; cenazeye gideriz ama faniliğimizi yanımızda getirmeyiz; mezarlığın sessizliğinde birkaç dakika ağırlaşırız ama şehir gürültüsüne döner dönmez yeniden ölümsüzmüş gibi plan yapmaya başlarız. Halbuki insanın bütün planları, ölümü hesaba kattığı ölçüde gerçekçi, ölümü unuttuğu ölçüde kibirli olur. Bir ömür boyu eşyaya, itibara, role, başarıya, unvana, mala, görüntüye, hesaba, kavgaya, haklılık savaşlarına ve küçük kırgınlıkların büyük muhasebesine tutunan insan, bir gün bütün bunların kapısında kalacağını, kendisiyle birlikte yalnız niyetlerinin, amellerinin, bıraktığı izlerin, incittiği ve onardığı kalplerin, söylediği ve söylemediği sözlerin, sevdiği ve ihmal ettiği insanların, taşıdığı ve kaçtığı sorumlulukların geleceğini bilmesine rağmen, bu bilgiyi çoğu zaman hayatını değiştirecek kadar ciddiye almaz. Ölüm, herkesin bildiği fakat çok az insanın gerçekten inandığı en büyük hakikattir.
Mantıku’t-Tayr’da geçen ibretli sözler, insanın ölüm karşısındaki bütün kaçışlarını bir anda yüzüne vuran eski ve sert bir rüzgâr gibi durur. Ölümün ne ahmağı ne akıllıyı unuttuğu, ne iyinin ne kötünün ondan kurtulabildiği, hangi kavimden olursa olsun insanın bir gün çekip gideceği, dünyanın dağdağalarla dolu olduğu ve ölümün bu dağdağalar içinde ilk istirahat konağı gibi belirdiği hatırlatılırken, aslında bize yalnız ölümü değil, hayatın ölçüsünü de gösteren bir kapı açılır. Çünkü insan, ölümün galip geleceğini bilmeden yaşadığında hayatı büyütmez; hayatın içindeki geçici şeyleri ölçüsüz biçimde büyütür. Ölümü bilmek, dünyayı küçümsemek değildir; dünyayı yerli yerine koymaktır. İnsan ölümü unuttuğunda dünya gözünde haddinden fazla büyür, ölümle yüzleştiğinde ise dünya küçülmez, yalnız gerçek boyutuna döner.
Görmeyi isteyen için her nokta bir mezar taşıdır. Akşam vakti hastane koridorunda bekleyen yaşlı bir adamın titrek eli, sabah işe yetişmeye çalışan kalabalığın içindeki yorgun yüz, bir evin balkonunda artık açılmayan eski sandalye, hastane çıkışı elde taşınan küçük ilaç poşeti, mezarlığın kenarında kurumuş otlara takılan rüzgâr, eski bir fotoğrafta gülümseyen ama artık bu dünyada olmayan bir yüz, bayram sabahı kapısı çalınmayan bir ev ve bir zamanlar sesiyle evi dolduran insanın ardından kalan sessizlik, hepsi ölümü anlatır. Ölüm yalnız mezarlıkta değildir; hayatın içinde, eşyanın yıpranışında, insanın yüz çizgilerinde, eski dostlukların seyrelmesinde, anne babaların küçülen bedenlerinde, çocukların büyüyüp evden ayrılmasında, mevsimlerin değişmesinde, aynanın karşısında fark edilen bir beyaz telde ve insanın kendi içindeki eski neşesini bulmakta zorlandığı anlarda da konuşur.
Biz böyleyiz; vadesi dolup gidenin ardından muhabbetimizi esirgemiyoruz, güzel sözlerimizi çoğaltıyor, hatıralarını parlatıyor, hayattayken fark etmediğimiz inceliklerini cenaze sonrasında birbirimize anlatıyor, onun kıymetini gidişinden sonra daha berrak görmeye başlıyoruz. Keşke yaşarken de daha fazla kıymet bilir olabilsek. Keşke insanın yüzüne, o yüz henüz bize dönüyorken, sesine, o ses henüz telefonun öbür ucundan geliyorken, ellerine, o eller henüz bizim için bir şeyler yapmaya çalışıyorken, yorgunluğuna, o yorgunluk henüz evin içinde dolaşıyorken, kırgınlığına, o kırgınlık henüz telafi edilebilir bir mesafedeyken daha dikkatli bakabilsek. İnsan öldüğünde arkasından söylenen güzel sözlerin bir kısmı, yaşarken kendisine söylenmediği için geç kalmış çiçekler gibi durur. Mezarlık toprağına bırakılan çiçeğin kokusu vardır ama o koku artık ölünün yüzüne ulaşmaz; yaşarken söylenmiş bir sevgi cümlesi ise insanın kalbinde yıllarca solmadan kalabilir.
Hepimizi bekleyen akıbet aynıdır; geldik, yaşadık ve vademizi doldurup göçeceğiz. Fakat mesele yalnız bu ortak akıbete uğramak değildir; mesele, bu dünyadan geçerken ardımızda nasıl bir hikâye bırakacağımızdır. Her insanın arkasında üç beş kırık dökük hatıra kalacaktır; birileri adımızı anacak, belki bir fotoğrafımıza bakacak, belki bir eşyamızı eline alıp susacak, belki bir süre sonra günlük hayatın zorunlulukları içinde bizi daha az hatırlayacak, çocuklar büyüyecek, evler değişecek, eşyalar dağılacak, dosyalar kapanacak, telefon rehberinde ismimiz bir süre daha duracak, sonra belki bir gün o da silinecektir. Fakat bütün bu dünyevî unutuluşun ötesinde, insanın arkasında bıraktığı asıl hikâye, başkalarının hayatına nasıl değdiği, hangi acıları hafiflettiği, hangi kalpleri incittiği, hangi yaraları onarmaya çalıştığı, hangi hakları gözettiği, hangi emanete sadık kaldığı ve hangi güzelliği kendi geçici ömründen sonraya taşıdığıyla ilgilidir.
Bir insanın ardında berrak, nezih ve güzel bir hikâye bırakması, büyük işler yapmasına, kalabalıklar tarafından tanınmasına, kitaplara geçmesine, resmî kayıtlarda adının anılmasına veya güçlü bir miras bırakmasına bağlı değildir. Bazen bir insanın bütün hikâyesi, yıllarca kimseyi incitmemek için gösterdiği sessiz dikkatle, evinde hasta bir yakınına sabırla bakmasıyla, yoksul bir çocuğun başını okşarken onun onurunu kırmamasıyla, işini düzgün yapmasıyla, kendisine emanet edilen malı korumasıyla, birinin hatasını yüzüne vurmadan düzeltmesiyle, ailesinin içinde görünmeyen bir direk gibi durmasıyla, komşusunun ihtiyacını sormasıyla, çocuklarına helal lokma ve temiz bir hatıra bırakmasıyla güzelleşir. Her güzel hikâye büyük sahnelerde yazılmaz; bazen Allah’ın nazarında en güzel hikâyeler, insanların alkışını hiç duymamış ama mahlûkata karşı sessiz bir muhabbetle yaşamış insanların küçük ve görünmez sadakatlerinde saklıdır.
Hakikat, fısıltıyla bile söylenmiş olsa, can kulağını açan herkes onu duyar. Hakikatin mutlaka gürültülü olması gerekmez; bazen bir yaşlının yavaşça söylediği cümlede, bazen çocukların anlamadan sorduğu saf bir soruda, bazen ölüm döşeğindeki bir insanın gözlerinde, bazen mezarlıkta esen rüzgârda, bazen sabah namazından sonra evin içine yayılan eski bir sessizlikte, bazen yıllar önce okunan bir kitabın kenarında çizilmiş bir satırda, bazen de insanın kendi içinde bir türlü susturamadığı mahcup sızıda konuşur. Hakikat, çoğu zaman bağırmadığı için değil, biz gürültüye alıştığımız için duyulmaz. İnsan, kendi içinin kapılarını sürekli dış seslere açtığında, fısıltıyla gelen hakikati kaçırır. Oysa büyük dönüşler, bazen bir meydan konuşmasıyla değil, kimsenin duymadığı bir iç cümleyle başlar.
Yaşıyor ve kimsenin gözüne batmayan izler bırakıyoruz zamanın dayanıklı gövdesinde. Her davranışımız, her sözümüz, her susuşumuz, her ihmalimiz, her telafimiz, her öfkemiz, her affımız, her kırışımız ve her onarışımız, görünmez bir kalemle zamanın üzerine yazılıyor. İnsan çoğu zaman kendi yaptığını küçük sanır; fakat küçük davranışlar, başkalarının hayatında büyük yankılar bırakabilir. Bir öğretmenin öğrencisine söylediği aşağılayıcı bir cümle yıllarca unutulmayabilir; bir babanın evladına vaktinde sarılmaması, o evladın bütün hayatında eksik bir sıcaklık olarak kalabilir; bir dostun zor zamanda attığı kısa ama sahici bir mesaj, insanın karanlık bir gecede tutunduğu ince bir dal olabilir; bir yabancının merhametli bakışı, dünyaya kırılmış birinin içindeki son güven kırıntısını koruyabilir. İnsan, kendi izlerinin nereye kadar gittiğini bilmez; bu yüzden yaşamak, her an görünmeyen bir sorumluluk taşımaktır.
Rahmet ve Sorumluluk
Ahmed Yüksel Özemre’nin naklettiği o derin sohbet, insanın rahmet karşısındaki yerini anlaması bakımından başucunda tutulacak bir ölçü gibidir. “İnsan Allah’ın rahmetinin tecellîgâhı olduğunu nasıl anlar?” diye sorulan soruya verilen cevapta, Allah’ın bütün mahlûkatına karşı hiçbir karşılık beklemeden hayırlı duada bulunabilme hâli, insanın rahmetin yoğunlaştığı ve dağıldığı müstesna bir tecellîgâh oluşunun işareti olarak gösterilir. Bu cümle, yalnız güzel bir manevî hatırlatma değildir; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin merkezine merhameti, karşılıksız muhabbeti ve sorumluluk bilincini yerleştiren ağır bir ölçüdür. Çünkü insan, yalnız sevdiklerine, yalnız kendisine faydası dokunanlara, yalnız kendi çevresine, yalnız kendi fikrinden olanlara, yalnız kendisini onaylayanlara hayır dilemekle rahmetin genişliğini taşıyamaz. Rahmet, sınırları insanın küçük menfaatleriyle daralmayan bir kalp genişliği ister.
Bu idrake kavuşmak, insanı yumuşak bir duyguya değil, daha ağır bir mesuliyete çağırır. Çünkü insanda mahlûkata karşı karşılıksız muhabbet uyandığında, bu muhabbetin vakarıyla yaşaması gerekir. Herkese hayır dileyen bir kalp, kimseye hoyrat davranma hakkını kendinde göremez; bütün varlığa rahmet nazarıyla bakmaya başlayan insan, diliyle, eliyle, bakışıyla, hükmüyle, tavrıyla ve günlük ilişkilerindeki küçük tercihlerle bu idraki korumak zorundadır. Bir insan, kendisinde rahmetten bir pay bulunduğunu hissedip de bu payı kibir, gösteriş, üstünlük veya duygusal sarhoşluk malzemesi haline getirirse, o idrakin vakarını zedeler. Rahmet, insanı başkalarının üstüne çıkarmaz; başkalarının yüküne daha dikkatli bakmaya indirir. Rahmetin tecellîgâhı olduğunu sezmek, insanı daha görünür değil, daha sorumlu yapmalıdır.
İnsana Dokunmanın Ahlâkı
Bütün kilitleri tek tek açan bir çilingirin sabrına sahip değilsek, insanın bütün kapıları bize kapalı kalacaktır. Çünkü her insan, dışarıdan göründüğü kadar açık, kendisini anlattığı kadar anlaşılır, konuştuğu kadar çözülmüş ve birlikte yaşadığımız kadar bilinir değildir. Her insanın içinde kapalı odalar, paslanmış kilitler, anahtarı kaybolmuş çekmeceler, yıllardır kimsenin dokunmadığı sandıklar, karanlıkta kalmış çocukluk izleri, unutulduğu sanılan fakat içeride hâlâ yaşayan korkular, kendisine bile itiraf edemediği kırgınlıklar ve bazen en yakınlarının bile fark etmediği mahrem yorgunluklar vardır. İnsan, bir başkasını anlamak istediğinde kapıya bir kere vurup açılmasını bekleyemez; bazen yıllarca kapıda beklemek, bazen kapının açılmama hakkına saygı duymak, bazen kilidi zorlamadan orada olduğunu belli etmek, bazen de insanın kendi içindeki kapıları açmadan başkasının kapısına yaklaşamayacağını kabul etmek gerekir.
Her insan, bir kayıp ülke gibidir; haritası kolay çizilmeyen, sınırları uzaktan belli olmayan, bazı yolları sis altında kalan, bazı şehirleri terk edilmiş, bazı vadilerinde çocukluk sesleri dolaşan, bazı dağlarında acıların karı hiç erimeyen, bazı ovalarında hâlâ merhametin ince otları büyüyen, bazı kapıları yabancılara kapalı, bazı pencereleri yalnız güvenin ışığıyla aralanan bir ülke. O ülkeye ulaşmak için aramak, çok aramak, bıkıp usanmadan yürümek, her patikayı aynı aceleyle tüketmemek, bazen geri dönmeyi, bazen beklemeyi, bazen susmayı, bazen de insanın kendisini anlatmadığı yerleri ciddiye almayı bilmek gerekir. Modern hayat, bizi insanları çabucak etiketlemeye, birkaç davranıştan hüküm çıkarmaya, birkaç cümleyle tanımlamaya ve bir profil fotoğrafı üzerinden kişilik okumaya alıştırdı; fakat insan, bu kadar kolay okunacak bir metin değildir. İnsan, bazen en çok sakladığı yerde başlar.
Bu yüzden birbirimizin hayatına dokunamıyoruz; çünkü dokunmayı temas sanıyoruz, anlamayı bilgi, yakınlığı mesafe, muhabbeti ilgi gösterisi, merhameti de duygusal bir tepki zannediyoruz. Gerçek dokunuş, bir insanın hayatına izinsiz girmek değildir; onun varlığını incitmeden fark etmek, yükünü kendisine karşı kullanmadan görmek, acısını merak malzemesi yapmadan ciddiye almak, yalnızlığını fırsata çevirmeden yanında durmak, mahremiyetine saygı göstermek ve ona kendi hızımıza göre değil, onun taşıyabildiği ölçüye göre yaklaşmaktır. Dokunmatik çağın insanı, ekrana dokunurken hiçbir şeyi beklemek zorunda kalmıyor; her şey hemen açılıyor, hemen cevap veriyor, hemen tepki veriyor, hemen sonuç üretiyor. Fakat insan böyle değildir. İnsan bekletir, susar, geri çekilir, korkar, sınır koyar, yanlış anlaşılır, kendini korur, zaman ister. İnsana dokunmak isteyenin önce hızını terbiye etmesi gerekir.
Bu terbiye kaybolduğunda sevgi de sloganlaşır. İnsanlar sevgiyi çok söyler ama az taşır; “seviyorum” kelimesi kolayca dolaşır, fakat sevginin sabrı, dikkati, vefası, susmayı bilmesi, beklemeyi göze alması, karşısındakinin özgürlüğünü incitmemesi, onun hayatına kendi eksikliğinin telafisi olarak yapışmaması ve kendisini ispat etme aracına dönüşmemesi çoğu zaman ihmal edilir. Sevgilerimizi sloganlara, duygularımızı sticker’lara, hassasiyetlerimizi paylaşımlara, yasımızı siyah kurdeleli görsellere, sevincimizi hazır ifadeli yüzlere, dostluğumuzu yıldönümü bildirimlerine, hatırlayışımızı otomatik mesajlara teslim ettiğimizde, duygularımız görünür hale gelir ama derinleşmez. Duygunun görünmesi ile duyguya sadık yaşamak aynı şey değildir. Bir kalbi gerçekten sevmek, onu herkese ilan etmekten önce, onun en kırılgan yerini koruyacak kadar edepli olmaktır.
Ölüm de sevginin sahiciliğini en sert biçimde sınar. Gidenin ardından ağlamak kolay değildir ama yaşarken kıymet bilmek daha zordur; çünkü ölümden sonra insan artık bizden bir sabır istemez, bir dikkat beklemez, bir özür talep etmez, bir kırgınlığı yüzümüze taşımaz, bir ihtiyacıyla kapımızı çalmaz. Yaşayan insan ise yorucudur; onun beklentileri vardır, hataları vardır, yanlış anlamaları vardır, iniş çıkışları vardır, bize ayna tuttuğu yerler vardır. Bu yüzden bazı insanlar, ölüleri diri insanlardan daha kolay sever; çünkü ölüler artık insanın konforunu bozmaz. Oysa sevginin gerçek yeri hayatın içidir. Cenaze sonrasında söylenen güzel cümlelerin bir kısmı, yaşarken gösterilmemiş sabrın mahcubiyetini taşır. Bir insanı toprağa verdikten sonra onun ne kadar iyi olduğunu anlatmak, elbette güzel bir vefadır; fakat o insan hayattayken onun varlığını incitmeden taşımak daha büyük bir vefadır.
Modern hayat, insana ölümü unuttururken aynı zamanda yaşayana da geç kalmayı öğretiyor. Hep acelemiz var, hep yetişmemiz gereken bir yer, tamamlamamız gereken bir iş, cevaplamamız gereken bir mesaj, ödememiz gereken bir borç, çözmemiz gereken bir kriz, korumamız gereken bir imaj var. Anne babalarımız yaşlanıyor, biz işlerin arasına sıkıştırılmış kısa telefon konuşmalarıyla yetiniyoruz; çocuklarımız büyüyor, biz onların yüzündeki değişimi ekranın arkasından izliyoruz; dostluklarımız seyrelirken biz bunu hayatın yoğunluğuna bağlıyoruz; sevdiğimiz insanlar sessizce içlerine çekilirken biz bunu geçici bir hâl sanıyoruz; bir gün ölüm gelip bütün ertelenmişlikleri yüzümüze koyduğunda ise geç kalmış cümlelerin ağırlığı altında eziliyoruz. İnsan, en çok da söyleyebilecekken söylemediği, tutabilecekken tutmadığı, anlayabilecekken geçiştirdiği ve yanında durabilecekken uzaklaştığı yerlerde pişmanlık duyar.
Pişmanlık, hayatın sonunda ansızın ortaya çıkan yabancı bir duygu değildir; çoğu zaman yıllarca görmezden geldiğimiz küçük ihmallerin birikmiş halidir. Bugün aramadığımız birinin yarın aranamaması, bugün gönlünü almadığımız bir insanın yarın toprağın altında susması, bugün ertelediğimiz bir özrün yarın yalnız içimizde dönüp duran bir cümleye dönüşmesi, bugün kıymetini göstermediğimiz bir varlığın yarın hatıra halinde karşımıza çıkması, insanın dünyadaki en ağır derslerinden biridir. Bu yüzden ölüm düşüncesi, insanı hayattan koparmak için değil, hayata daha dikkatli bağlamak için vardır. Ölümü düşünen insan, elindeki vakti daha değerli bilir; sevdiği insanı yarına ertelemez; haklı kalmak uğruna kalp kırmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha çabuk fark eder; küçük menfaat savaşlarının, kibirli suskunlukların ve bitmeyen hesaplaşmaların bir mezar taşı karşısında ne kadar zavallı göründüğünü daha erken anlar.
Fanilikten Emanete
Burada insanın hayatına y&ou






















