Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları

Tarih: 15.06.2026 11:23
Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları
Vicdan Notları / Çağ ve İnsan

Dokunmatik Çağın Dokunamayan İnsanları

Dokun­ma­nın hız­lan­dığı fakat tema­sın sığ­laş­tığı bu çağda insan; kimlik, görü­nür­lük, ölüm, rahmet ve emanet üze­rin­den kendi yüzünü yeni­den arıyor. Bu metin, diji­tal yakın­lı­ğın için­deki yal­nız­lığı ve insana ger­çek­ten doku­na­bil­me­nin ahlâ­kını sor­gu­lu­yor.

Uzun OkumaKimlik ve GörünürlükFanilik ve Rahmetİnsan İnsana Emanettir
Par­ma­ğı­mızla dün­ya­nın en uzak köşe­sine temas ede­bil­di­ği­miz hâlde, yanı­mız­daki insa­nın kal­bine giden kısa yolu neden bula­mı­yo­ruz?
01

Mekanikleşen Hayat

Mesai saat­le­rin­den, otobüs sefer­le­rin­den, sıkı­şık trafik ağla­rın­dan, kartlı geçiş sis­tem­le­rin­den, ekran başında kay­bo­lan yüz­ler­den, banka uygu­la­ma­la­rına girer­ken parmak izini tanı­tan fakat kendi kal­bi­nin izini tanı­makta zor­la­nan kim­lik­ler­den, takvim bil­di­rim­le­ri­nin yönet­tiği gün­ler­den, oto­ma­tik kapı­la­rın açtığı fakat insa­nın insana açıl­ma­sını gide­rek imkân­sız­laş­tı­ran steril mekân­lar­dan ibaret bir haya­tın içinde yaşı­yo­ruz.

Sanki bize bir ömür veril­me­miş de bir yazı­lım yük­len­miş gibi, sabah çalış­tı­rı­lan, gün içinde gün­cel­le­nen, akşam yorgun düşüp yeni­den şarja takı­lan, arada birkaç bil­di­rimle hare­ket etti­ğini zan­ne­den, fakat için­deki büyük ses­siz­li­ğin ne iste­di­ğini duy­maya cesa­ret ede­me­yen yarı insan yarı makine göl­ge­ler halinde dola­şı­yo­ruz.

Hayat, artık çoğu zaman yaşa­nan bir şey olmak­tan çok işle­ti­len bir sistem gibi görü­nü­yor; gün, insa­nın kal­bine açılan bir imkân değil, tamam­lan­ması gere­ken görev­le­rin, cevap­lan­ması gere­ken mesaj­la­rın, yeti­şil­mesi gere­ken saat­le­rin, kaçı­rıl­ma­ması gere­ken fır­sat­la­rın ve görün­mez bir disip­linle tekrar eden diji­tal komut­la­rın ara­sında tüke­ti­len uzun bir mesa­iye dönü­şü­yor.

Ekran­la­rın kar­şı­sında oturan, yüzü ışığın soğuk mavi­sine boya­nan, göz­leri açık olduğu halde çoğu zaman içi kapalı kalan, konuş­tu­ğunu zan­net­tiği halde çoğun­lukla hazır kalıp­ları dola­şıma sokan, sevin­di­ğinde bile ken­di­sine önce­den öğre­til­miş işa­ret­lerle tepki veren kim­lik­siz göl­ge­le­riz artık. Uzak­tan kuman­da­la­rın, mouse’ların, klavye tuş­la­rı­nın, dokun­ma­tik ekran­la­rın ve sesli komut­la­rın çalış­ma­sını sağ­la­yan bir ara varlık gibi, insan olmakla meka­nik­leş­mek ara­sında sıkış­mış hal­de­yiz. Tep­ki­le­ri­mizi kalıp­lara dökü­yor­lar, sev­gi­le­ri­mizi slo­gan­lara, duy­gu­la­rı­mızı stic­ker’lara, kahve fin­can­la­rı­nın üze­rine basıl­mış ucuz veci­ze­lere, kâğıt peçe­te­lerde dola­şan geçici hüzün­lere, profil fotoğ­rafı altına iliş­ti­ri­len ima­lara, birkaç sani­ye­lik görün­tü­lere, kay­dı­rı­lıp geçi­le­cek kısa cüm­le­lere dönüş­tü­rü­yor­lar. Bir sürü dokun­ma­tik şeyi olan ama bir­bi­ri­nin haya­tına doku­na­ma­yan şaş­kın­lara ben­zi­yo­ruz; par­ma­ğı­mızla dün­ya­nın en uzak köşe­sine temas ede­bi­li­yor, fakat yanı­mız­daki insa­nın kal­bine giden kısa yolu bula­mı­yo­ruz.

Bağıra bağıra söy­le­ye­cek çok şeyi­miz var, fakat doğru dürüst konu­şa­cak nere­deyse hiçbir şeyi­miz kal­madı. Konuşma, bir insa­nın için­den diğer insa­nın içine açılan eski ve sabırlı bir yol olmak­tan çıktı; çoğu zaman ken­dini gös­terme, hak­lı­lı­ğını ispat etme, tara­fını belli etme, dikkat çekme, boş­luğu dol­durma, yal­nız­lı­ğını örtme veya baş­ka­sını sus­turma ara­cına dönüştü. Oysa konuş­mak, yalnız ses çıkar­mak değil­dir; konuş­mak, insa­nın ken­di­sini emanet ettiği, baş­ka­sı­nın var­lı­ğını cid­diye aldığı, keli­me­nin için­den bir yakın­lık ve bir sorum­lu­luk kur­duğu ağır bir iştir. Bugü­nün insanı, keli­me­leri çoğal­ttı ama sözün ağır­lı­ğını azal­ttı; mesaj­ları hız­lan­dırdı ama manayı yavaş­lattı; ile­ti­şim ağla­rını geniş­letti ama bir­bi­rine varan yol­ları daral­ttı. Herkes konu­şu­yor, herkes yazı­yor, herkes pay­la­şı­yor, herkes bir yer­lere kendi var­lı­ğı­nın küçük bir işa­re­tini bırak­maya çalı­şı­yor, fakat bütün bu kala­ba­lık dola­şı­mın içinde insa­nın insana ger­çek­ten ulaş­tığı anlar gide­rek sey­rek­le­şi­yor.

02

Kimlik ve Görünürlük

CV’leri­miz var, kar­tvi­zit­le­ri­miz var, imaj­la­rı­mız var, refe­ran­sla­rı­mız var, kredi kar­tla­rı­mız, üyelik numa­ra­la­rı­mız, diji­tal cüz­dan­la­rı­mız, yüz tanıma sis­tem­le­rine kayıtlı görün­tü­le­ri­miz, parmak izle­ri­mizi tanı­yan kim­lik­le­ri­miz, şif­re­le­ri­miz, doğ­ru­lama kod­la­rı­mız, sosyal medya hesap­la­rı­mız, arşiv­len­miş fotoğ­raf­la­rı­mız, dip­lo­ma­la­rı­mız, ser­ti­fi­ka­la­rı­mız, başarı bel­ge­le­ri­miz, mes­leki unvan­la­rı­mız ve bizi tanım­la­dığı zan­ne­di­len sayı­sız dış kayıt­la­rı­mız var. Fakat bütün bu kayıt­la­rın orta­sında insa­nın kendi ken­di­sine sor­mak­tan kaça­ma­dığı en eski ve en sar­sıcı soru, daha ağır bir ses­siz­likle geri dönü­yor: Biz tam olarak kimiz? Hangi yüzü­müz bize ait, han­gisi baş­ka­la­rı­nın bek­len­ti­siyle şekil­len­miş bir maske, han­gisi hayatta kalmak için edin­di­ği­miz bir rol, han­gisi kala­ba­lığa uyum sağ­la­mak için giy­di­ği­miz görün­mez bir kıya­fet, han­gisi ise bütün kayıp­lara, kor­ku­lara, yenil­gi­lere, günah­lara, piş­man­lık­lara ve mahcup ara­yış­lara rağmen hâlâ bizim gerçek yüzü­müz­dür?

Kimiz ve kim deği­liz sorusu, çağı­mı­zın bütün hızına rağmen insa­nın yaka­sını bırak­ma­yan ağır bir soru­dur. Bizi bir­bi­ri­miz­den ayıran ken­dine özgü hikâ­ye­le­ri­miz nerede kaldı, hangi keli­me­ler yalnız bizim keli­me­le­ri­miz olarak içi­miz­den doğu­yor, hangi sus­kun­luk­la­rı­mız bize ait, hangi kor­ku­la­rı­mız ger­çek­ten kendi yaşa­dık­la­rı­mız­dan geli­yor, hangi sev­gi­le­ri­miz baş­ka­sın­dan öğre­nil­miş bir dav­ra­nı­şın tek­rarı değil, kal­bi­mi­zin deri­nin­den gelen sahici bir yöne­liş olarak yaşı­yor? Konuş­tu­ğu­muz bunca dil ara­sında han­gisi ger­çek­ten bizim dili­miz­dir? İş yeri­nin dili, siya­se­tin dili, sosyal med­ya­nın dili, ailede öğren­di­ği­miz dil, acı­la­rı­mı­zın dili, başa­rı­la­rı­mızı anla­tır­ken kul­lan­dı­ğı­mız dil, ken­di­mizi savu­nur­ken ser­tle­şen dil, yalnız kal­dı­ğı­mızda içi­miz­den geçen mahcup ve kırık dil ara­sında han­gi­sine ger­çek­ten ken­di­miz diye­bi­li­riz? İnsan, kendi dilini kay­bet­ti­ğinde yalnız keli­me­le­rini kay­bet­mez; ken­di­sini anlama, baş­ka­sına varma ve Allah’ın ken­di­sine emanet ettiği varlık sır­la­rını taşıma biçi­mini de kay­be­der.

Bu kimlik bula­nık­lı­ğı­nın en derin sebebi, insa­nın ken­di­sini dış kayıt­larla tanım­la­maya alış­masıdır. Kar­tvi­zit insa­nın mes­le­ğini gös­te­re­bi­lir ama kal­bi­nin isti­ka­me­tini gös­ter­mez; CV insa­nın hangi işlerde çalış­tı­ğını söy­le­ye­bi­lir ama hangi acı­larla olgun­laş­tı­ğını anlat­maz; banka kar­tları alım gücünü bil­di­re­bi­lir ama bir insa­nın hayatta neyi satın ala­ma­ya­ca­ğını öğret­mez; sosyal medya pro­fili görü­nür yüzü düzen­le­ye­bi­lir ama gece yarısı insa­nın kendi iç karan­lı­ğıyla baş başa kal­dı­ğında hangi sesle konuş­tu­ğunu açık­la­ya­maz. Modern insan, dışa­rı­dan tanı­na­bi­lir hale gel­dikçe içe­ri­den tanın­maz hale geli­yor. Kendi hesa­bına giriş yapar­ken iki aşa­malı doğ­ru­la­ma­dan geçen insan, kendi kal­bine girer­ken hiçbir doğ­ru­lama yap­ma­dan geçi­yor; baş­ka­la­rına gös­ter­diği imajı koru­mak için büyük emek har­cı­yor, fakat kendi iç haki­ka­tini yalan­lar­dan, kor­ku­lar­dan ve alı­şıl­mış rol­ler­den temiz­le­mek için aynı emeği gös­ter­mi­yor.

Bir zaman­lar insa­nın hikâ­yesi yüzünde, sesinde, yürü­yü­şünde, evinin eşi­ğinde, kul­lan­dığı keli­me­lerde, baş­ka­la­rına yak­laşma biçi­minde, acı kar­şı­sın­daki sükû­ne­tinde ve sevinci taşıma ter­bi­ye­sinde oku­nurdu. Şimdi hikâ­ye­ler, çoğu zaman pro­fil­le­rin içine sığ­dı­rıl­mış kısa tanı­tım­lara, düzen­len­miş fotoğ­raf albüm­le­rine, fil­tre­len­miş anlara, başarı lis­te­le­rine, yapay bir neşeye ve gerek­ti­ğinde hemen değiş­ti­ri­le­bi­len görün­tü­lere indir­ge­ni­yor. İnsan, ken­di­sini anlat­mak için daha çok araca sahip oldukça, sahi­den anla­tı­la­bi­lir yan­la­rını daha fazla sak­lı­yor. İçi­mizde kırık dökük hatı­ra­lar, kim­seye emanet edi­le­me­yen acılar, çocuk­lu­ğun karan­lıkta kalan oda­ları, yarım kalmış özür­ler, vak­tinde söy­len­me­miş sev­gi­ler, unu­tul­muş dualar, taşın­mış ama dile geti­ril­me­miş yükler durur­ken, dışa­rıya çoğu zaman iyi aydın­la­tıl­mış, kenar­ları düzel­til­miş, kusur­ları silin­miş, yor­gun­luğu görün­mez kılın­mış bir yüz gös­te­ri­yo­ruz. Fakat insa­nın haki­kati, en çok düzel­tme­diği yer­lerde, sak­la­maya çalış­tığı çat­lak­larda ve her­ke­sin geç­ti­ğini zan­net­tiği ses­siz­lik­lerde durur.

Bu yüzden modern haya­tın en büyük tra­je­di­le­rin­den biri, insa­nın çok görü­nür olup çok az anla­şıl­masıdır. Herkes bir şekilde görün­mek isti­yor; fotoğ­rafla, cüm­leyle, başa­rıyla, öfkeyle, güzel­likle, acıyla, mağ­du­ri­yetle, neşeyle, fikirle, görün­tüyle, iti­razla ve bazen yal­nızca var­lı­ğını belli eden küçük işa­ret­lerle görün­mek isti­yor. Fakat görün­mek ile anla­şıl­mak aynı şey değil­dir. Görü­nür­lük, kala­ba­lı­ğın gözün­den geç­mek­tir; anla­şıl­mak, bir insa­nın kal­binde yer bul­mak­tır. Görü­nür­lük hız­lı­dır, çoğu zaman gürül­tü­lü­dür, anlık­tır, tüke­ti­le­bi­lir; anla­şıl­mak ise yavaş, sessiz, emek iste­yen ve kar­şı­lıklı sorum­lu­luk doğu­ran bir hadi­se­dir. İnsan, anla­şılma ihti­ya­cını görü­nür­lükle bas­tır­maya çalış­tıkça, daha büyük bir yal­nız­lı­ğın içine düşer. Çünkü kala­ba­lı­ğın gözü insana kısa süreli bir sıcak­lık verir, fakat kalbin derin ihti­ya­cını kar­şı­la­maz. İnsan, bin­lerce kişi tara­fın­dan görül­düğü halde tek bir kişi tara­fın­dan ger­çek­ten duyul­ma­dı­ğında, görü­nür­lü­ğün orta­sında karan­lık bir kuyuya dönü­şe­bi­lir.

03

Ölümün Sessiz Öğretisi

Bu kuyuya düşmüş insa­nın haya­tında ölüm de garip bir şekilde dışa­rıda tutu­lan, baş­ka­sı­nın başına gel­di­ğinde konu­şu­lan, fakat kendi haya­tına değ­di­ril­me­den geçiş­ti­ri­len bir mesele haline gelir. Yaşa­yan­lar için ölüm, çoğu zaman hep baş­ka­sı­nın başına gelen bir şeydir. Bir cenaze haberi aldı­ğı­mızda üzü­lü­rüz, belki içimiz bur­ku­lur, belki mezar­lığa gide­riz, belki birkaç dua ederiz, belki tabu­tun arka­sında yürür­ken ayak­la­rı­mı­zın altın­daki top­ra­ğın sesini duya­rız; fakat eve dön­dü­ğü­müzde ölüm, yeni­den baş­ka­sı­nın tec­rü­besi olarak haya­tı­mı­zın dışına itilir. Sanki ölümle ara­mızda görün­mez bir mesafe varmış, sanki biz haya­tın içinde geçici bir istisna olarak değil de ölüm­den muaf tutul­muş özel var­lık­lar olarak yaşı­yor­mu­şuz gibi dav­ra­nı­rız. Oysa her cenaze, yalnız gide­nin değil, geride kalan­la­rın da haber­ci­si­dir. Her mezar taşı, yalnız altında yata­nın adı değil­dir; yaşa­yan­lara doğru uza­tıl­mış sessiz bir parmak, insa­nın kendi adını henüz kazın­ma­mış bir taş üze­rinde düşün­mesi için bıra­kıl­mış ağır bir işa­ret­tir.

Yede­ği­mizde ölümü ken­di­mize bulaş­tır­ma­dan sav­maya yara­yan hazır kalıp laflar vardır. “Başın sağ olsun” deriz mesela, kar­şı­mız­daki de çoğu zaman aynı öğre­til­miş sükû­netle “Dos­tlar sağ olsun” diye cevap verir. Bu cüm­le­ler elbette bütü­nüyle boş değil­dir; acının kapı­sında insa­nın söy­le­ye­bil­diği sınırlı sözler çoğu zaman dilin aczini taşır ve bazen bir klişe bile o anda el tut­ma­nın en müte­vazı biçimi ola­bi­lir. Fakat biz çoğu zaman bu cüm­le­le­rin arka­sına sak­la­na­rak ölümü kendi haya­tı­mı­zın dışına atarız. Sanki kar­şı­lıklı olarak “ölen öldü ama neyse ki biz hâlâ bura­da­yız” deme­den demiş oluruz. Başı­mı­zın son­suza kadar sağ kal­ma­ya­ca­ğını, dos­tla­rı­mı­zın da bir gün eksi­le­ce­ğini, bizi teselli eden­le­rin de bizim tara­fı­mız­dan teselli edil­meye muhtaç hale gele­ce­ğini, bugün baş­ka­sı­nın evinde duyu­lan ağıt sesi­nin bir gün bizim evi­mi­zin kapı­sın­dan da içeri gire­ce­ğini bilsek de bu bil­giyi çoğu zaman haya­tın mer­ke­zine almak­tan kaçı­nı­rız.

Ölümün etra­fın­daki dil çabuk­lu­ğu­muz, yalnız konuşma alış­kan­lığı değil, aynı zamanda varo­luş­sal bir kaçış biçi­mi­dir. Ölümü konu­şu­ruz ama ölümü düşün­me­yiz; cena­zeye gide­riz ama fani­li­ği­mizi yanı­mızda getir­me­yiz; mezar­lı­ğın ses­siz­li­ğinde birkaç dakika ağır­la­şı­rız ama şehir gürül­tü­süne döner dönmez yeni­den ölüm­süz­müş gibi plan yap­maya baş­la­rız. Hal­buki insa­nın bütün plan­ları, ölümü hesaba kat­tığı ölçüde ger­çekçi, ölümü unut­tuğu ölçüde kibirli olur. Bir ömür boyu eşyaya, iti­bara, role, başa­rıya, unvana, mala, görün­tüye, hesaba, kav­gaya, hak­lı­lık savaş­la­rına ve küçük kır­gın­lık­la­rın büyük muha­se­be­sine tutu­nan insan, bir gün bütün bun­la­rın kapı­sında kala­ca­ğını, ken­di­siyle bir­likte yalnız niyet­le­ri­nin, amel­le­ri­nin, bırak­tığı izle­rin, incit­tiği ve onar­dığı kal­ple­rin, söy­le­diği ve söy­le­me­diği söz­le­rin, sev­diği ve ihmal ettiği insan­la­rın, taşı­dığı ve kaç­tığı sorum­lu­luk­la­rın gele­ce­ğini bil­me­sine rağmen, bu bil­giyi çoğu zaman haya­tını değiş­ti­re­cek kadar cid­diye almaz. Ölüm, her­ke­sin bil­diği fakat çok az insa­nın ger­çek­ten inan­dığı en büyük haki­kat­tir.

Man­tıku’t-Tayr’da geçen ibretli sözler, insa­nın ölüm kar­şı­sın­daki bütün kaçış­la­rını bir anda yüzüne vuran eski ve sert bir rüzgâr gibi durur. Ölümün ne ahmağı ne akıl­lıyı unut­tuğu, ne iyinin ne kötü­nün ondan kur­tu­la­bil­diği, hangi kavim­den olursa olsun insa­nın bir gün çekip gide­ceği, dün­ya­nın dağ­da­ğa­larla dolu olduğu ve ölümün bu dağ­da­ğa­lar içinde ilk isti­ra­hat konağı gibi belir­diği hatır­la­tı­lır­ken, aslında bize yalnız ölümü değil, haya­tın ölçü­sünü de gös­te­ren bir kapı açılır. Çünkü insan, ölümün galip gele­ce­ğini bil­me­den yaşa­dı­ğında hayatı büyüt­mez; haya­tın için­deki geçici şey­leri ölçü­süz biçimde büyü­tür. Ölümü bilmek, dün­yayı küçüm­se­mek değil­dir; dün­yayı yerli yerine koy­mak­tır. İnsan ölümü unut­tu­ğunda dünya gözünde had­din­den fazla büyür, ölümle yüz­leş­ti­ğinde ise dünya küçül­mez, yalnız gerçek boyu­tuna döner.

Gör­meyi iste­yen için her nokta bir mezar taşı­dır. Akşam vakti has­tane kori­do­runda bek­le­yen yaşlı bir adamın titrek eli, sabah işe yetiş­meye çalı­şan kala­ba­lı­ğın için­deki yorgun yüz, bir evin bal­ko­nunda artık açıl­ma­yan eski san­dalye, has­tane çıkışı elde taşı­nan küçük ilaç poşeti, mezar­lı­ğın kena­rında kuru­muş otlara takı­lan rüzgâr, eski bir fotoğ­rafta gülüm­se­yen ama artık bu dün­yada olma­yan bir yüz, bayram sabahı kapısı çalın­ma­yan bir ev ve bir zaman­lar sesiyle evi dol­du­ran insa­nın ardın­dan kalan ses­siz­lik, hepsi ölümü anla­tır. Ölüm yalnız mezar­lıkta değil­dir; haya­tın içinde, eşya­nın yıp­ra­nı­şında, insa­nın yüz çiz­gi­le­rinde, eski dos­tluk­la­rın sey­rel­me­sinde, anne baba­la­rın küçü­len beden­le­rinde, çocuk­la­rın büyü­yüp evden ayrıl­ma­sında, mev­sim­le­rin değiş­me­sinde, ayna­nın kar­şı­sında fark edilen bir beyaz telde ve insa­nın kendi için­deki eski neşe­sini bul­makta zor­lan­dığı anlarda da konu­şur.

Biz böy­le­yiz; vadesi dolup gide­nin ardın­dan muhab­be­ti­mizi esir­ge­mi­yo­ruz, güzel söz­le­ri­mizi çoğal­tı­yor, hatı­ra­la­rını par­la­tı­yor, hayat­tay­ken fark etme­di­ği­miz ince­lik­le­rini cenaze son­ra­sında bir­bi­ri­mize anla­tı­yor, onun kıy­me­tini gidi­şin­den sonra daha berrak gör­meye baş­lı­yo­ruz. Keşke yaşar­ken de daha fazla kıymet bilir ola­bil­sek. Keşke insa­nın yüzüne, o yüz henüz bize dönü­yor­ken, sesine, o ses henüz tele­fo­nun öbür ucun­dan geli­yor­ken, elle­rine, o eller henüz bizim için bir şeyler yap­maya çalı­şı­yor­ken, yor­gun­lu­ğuna, o yor­gun­luk henüz evin içinde dola­şı­yor­ken, kır­gın­lı­ğına, o kır­gın­lık henüz telafi edi­le­bi­lir bir mesa­fe­dey­ken daha dik­katli baka­bil­sek. İnsan öldü­ğünde arka­sın­dan söy­le­nen güzel söz­le­rin bir kısmı, yaşar­ken ken­di­sine söy­len­me­diği için geç kalmış çiçek­ler gibi durur. Mezar­lık top­ra­ğına bıra­kı­lan çiçe­ğin kokusu vardır ama o koku artık ölünün yüzüne ulaş­maz; yaşar­ken söy­len­miş bir sevgi cüm­lesi ise insa­nın kal­binde yıl­larca sol­ma­dan kala­bi­lir.

Hepi­mizi bek­le­yen akıbet aynı­dır; geldik, yaşa­dık ve vade­mizi dol­du­rup göçe­ce­ğiz. Fakat mesele yalnız bu ortak akı­bete uğra­mak değil­dir; mesele, bu dün­ya­dan geçer­ken ardı­mızda nasıl bir hikâye bıra­ka­ca­ğı­mız­dır. Her insa­nın arka­sında üç beş kırık dökük hatıra kala­cak­tır; biri­leri adı­mızı anacak, belki bir fotoğ­ra­fı­mıza baka­cak, belki bir eşya­mızı eline alıp susa­cak, belki bir süre sonra günlük haya­tın zorun­lu­luk­ları içinde bizi daha az hatır­la­ya­cak, çocuk­lar büyü­ye­cek, evler deği­şe­cek, eşya­lar dağı­la­cak, dos­ya­lar kapa­na­cak, tele­fon reh­be­rinde ismi­miz bir süre daha dura­cak, sonra belki bir gün o da sili­ne­cek­tir. Fakat bütün bu dün­yevî unu­tu­lu­şun öte­sinde, insa­nın arka­sında bırak­tığı asıl hikâye, baş­ka­la­rı­nın haya­tına nasıl değ­diği, hangi acı­ları hafif­let­tiği, hangi kal­pleri incit­tiği, hangi yara­ları onar­maya çalış­tığı, hangi hak­ları gözet­tiği, hangi ema­nete sadık kal­dığı ve hangi güzel­liği kendi geçici ömrün­den son­raya taşı­dı­ğıyla ilgi­li­dir.

Bir insa­nın ardında berrak, nezih ve güzel bir hikâye bırak­ması, büyük işler yap­ma­sına, kala­ba­lık­lar tara­fın­dan tanın­ma­sına, kitap­lara geç­me­sine, resmî kayıt­larda adının anıl­ma­sına veya güçlü bir miras bırak­ma­sına bağlı değil­dir. Bazen bir insa­nın bütün hikâ­yesi, yıl­larca kim­seyi incit­me­mek için gös­ter­diği sessiz dik­katle, evinde hasta bir yakı­nına sabırla bak­ma­sıyla, yoksul bir çocu­ğun başını okşar­ken onun onu­runu kır­ma­ma­sıyla, işini düzgün yap­ma­sıyla, ken­di­sine emanet edilen malı koru­ma­sıyla, biri­nin hata­sını yüzüne vur­ma­dan düzel­tme­siyle, aile­si­nin içinde görün­me­yen bir direk gibi dur­ma­sıyla, kom­şu­su­nun ihti­ya­cını sor­ma­sıyla, çocuk­la­rına helal lokma ve temiz bir hatıra bırak­ma­sıyla güzel­le­şir. Her güzel hikâye büyük sah­ne­lerde yazıl­maz; bazen Allah’ın naza­rında en güzel hikâ­ye­ler, insan­la­rın alkı­şını hiç duy­ma­mış ama mah­lû­kata karşı sessiz bir muhab­betle yaşa­mış insan­la­rın küçük ve görün­mez sada­kat­le­rinde sak­lı­dır.

Haki­kat, fısıl­tıyla bile söy­len­miş olsa, can kula­ğını açan herkes onu duyar. Haki­ka­tin mut­laka gürül­tülü olması gerek­mez; bazen bir yaş­lı­nın yavaşça söy­le­diği cüm­lede, bazen çocuk­la­rın anla­ma­dan sor­duğu saf bir soruda, bazen ölüm döşe­ğin­deki bir insa­nın göz­le­rinde, bazen mezar­lıkta esen rüz­gârda, bazen sabah nama­zın­dan sonra evin içine yayı­lan eski bir ses­siz­likte, bazen yıllar önce okunan bir kita­bın kena­rında çizil­miş bir satırda, bazen de insa­nın kendi içinde bir türlü sus­tu­ra­ma­dığı mahcup sızıda konu­şur. Haki­kat, çoğu zaman bağır­ma­dığı için değil, biz gürül­tüye alış­tı­ğı­mız için duyul­maz. İnsan, kendi içinin kapı­la­rını sürekli dış ses­lere açtı­ğında, fısıl­tıyla gelen haki­kati kaçı­rır. Oysa büyük dönüş­ler, bazen bir meydan konuş­ma­sıyla değil, kim­se­nin duy­ma­dığı bir iç cüm­leyle başlar.

Yaşı­yor ve kim­se­nin gözüne bat­ma­yan izler bıra­kı­yo­ruz zama­nın daya­nıklı göv­de­sinde. Her dav­ra­nı­şı­mız, her sözü­müz, her susu­şu­muz, her ihma­li­miz, her tela­fi­miz, her öfke­miz, her affı­mız, her kırı­şı­mız ve her ona­rı­şı­mız, görün­mez bir kalemle zama­nın üze­rine yazı­lı­yor. İnsan çoğu zaman kendi yap­tı­ğını küçük sanır; fakat küçük dav­ra­nış­lar, baş­ka­la­rı­nın haya­tında büyük yan­kı­lar bıra­ka­bi­lir. Bir öğret­me­nin öğren­ci­sine söy­le­diği aşa­ğı­la­yıcı bir cümle yıl­larca unu­tul­ma­ya­bi­lir; bir baba­nın evla­dına vak­tinde sarıl­ma­ması, o evla­dın bütün haya­tında eksik bir sıcak­lık olarak kala­bi­lir; bir dostun zor zamanda attığı kısa ama sahici bir mesaj, insa­nın karan­lık bir gecede tutun­duğu ince bir dal ola­bi­lir; bir yaban­cı­nın mer­ha­metli bakışı, dün­yaya kırıl­mış biri­nin için­deki son güven kırın­tı­sını koru­ya­bi­lir. İnsan, kendi izle­ri­nin nereye kadar git­ti­ğini bilmez; bu yüzden yaşa­mak, her an görün­me­yen bir sorum­lu­luk taşı­mak­tır.

04

Rahmet ve Sorumluluk

Ahmed Yüksel Özemre’nin nak­let­tiği o derin sohbet, insa­nın rahmet kar­şı­sın­daki yerini anla­ması bakı­mın­dan başu­cunda tutu­la­cak bir ölçü gibi­dir. “İnsan Allah’ın rah­me­ti­nin tecel­lî­gâhı oldu­ğunu nasıl anlar?” diye soru­lan soruya veri­len cevapta, Allah’ın bütün mah­lû­ka­tına karşı hiçbir kar­şı­lık bek­le­me­den hayırlı duada bulu­na­bilme hâli, insa­nın rah­me­tin yoğun­laş­tığı ve dağıl­dığı müs­tesna bir tecel­lî­gâh olu­şu­nun işa­reti olarak gös­te­ri­lir. Bu cümle, yalnız güzel bir manevî hatır­latma değil­dir; insa­nın var­lıkla kur­duğu iliş­ki­nin mer­ke­zine mer­ha­meti, kar­şı­lık­sız muhab­beti ve sorum­lu­luk bilin­cini yer­leş­ti­ren ağır bir ölçü­dür. Çünkü insan, yalnız sev­dik­le­rine, yalnız ken­di­sine fay­dası doku­nan­lara, yalnız kendi çev­re­sine, yalnız kendi fik­rin­den olan­lara, yalnız ken­di­sini onay­la­yan­lara hayır dile­mekle rah­me­tin geniş­li­ğini taşı­ya­maz. Rahmet, sınır­ları insa­nın küçük men­fa­at­le­riyle daral­ma­yan bir kalp geniş­liği ister.

Bu idrake kavuş­mak, insanı yumu­şak bir duy­guya değil, daha ağır bir mesu­li­yete çağı­rır. Çünkü insanda mah­lû­kata karşı kar­şı­lık­sız muhab­bet uyan­dı­ğında, bu muhab­be­tin vaka­rıyla yaşa­ması gere­kir. Her­kese hayır dile­yen bir kalp, kim­seye hoyrat dav­ranma hak­kını ken­dinde göre­mez; bütün var­lığa rahmet naza­rıyla bak­maya baş­la­yan insan, diliyle, eliyle, bakı­şıyla, hük­müyle, tav­rıyla ve günlük iliş­ki­le­rin­deki küçük ter­cih­lerle bu idraki koru­mak zorun­da­dır. Bir insan, ken­di­sinde rah­met­ten bir pay bulun­du­ğunu his­se­dip de bu payı kibir, gös­te­riş, üstün­lük veya duy­gu­sal sar­hoş­luk mal­ze­mesi haline geti­rirse, o idra­kin vaka­rını zede­ler. Rahmet, insanı baş­ka­la­rı­nın üstüne çıkar­maz; baş­ka­la­rı­nın yüküne daha dik­katli bak­maya indi­rir. Rah­me­tin tecel­lî­gâhı oldu­ğunu sezmek, insanı daha görü­nür değil, daha sorumlu yap­ma­lı­dır.

05

İnsana Dokunmanın Ahlâkı

Bütün kilit­leri tek tek açan bir çilin­gi­rin sab­rına sahip değil­sek, insa­nın bütün kapı­ları bize kapalı kala­cak­tır. Çünkü her insan, dışa­rı­dan görün­düğü kadar açık, ken­di­sini anlat­tığı kadar anla­şı­lır, konuş­tuğu kadar çözül­müş ve bir­likte yaşa­dı­ğı­mız kadar bili­nir değil­dir. Her insa­nın içinde kapalı odalar, pas­lan­mış kilit­ler, anah­tarı kay­bol­muş çek­me­ce­ler, yıl­lar­dır kim­se­nin dokun­ma­dığı san­dık­lar, karan­lıkta kalmış çocuk­luk izleri, unu­tul­duğu sanı­lan fakat içe­ride hâlâ yaşa­yan kor­ku­lar, ken­di­sine bile itiraf ede­me­diği kır­gın­lık­lar ve bazen en yakın­la­rı­nın bile fark etme­diği mahrem yor­gun­luk­lar vardır. İnsan, bir baş­ka­sını anla­mak iste­di­ğinde kapıya bir kere vurup açıl­ma­sını bek­le­ye­mez; bazen yıl­larca kapıda bek­le­mek, bazen kapı­nın açıl­mama hak­kına saygı duymak, bazen kilidi zor­la­ma­dan orada oldu­ğunu belli etmek, bazen de insa­nın kendi için­deki kapı­ları açma­dan baş­ka­sı­nın kapı­sına yak­la­şa­ma­ya­ca­ğını kabul etmek gere­kir.

Her insan, bir kayıp ülke gibi­dir; hari­tası kolay çizil­me­yen, sınır­ları uzak­tan belli olma­yan, bazı yol­ları sis altında kalan, bazı şehir­leri terk edil­miş, bazı vadi­le­rinde çocuk­luk ses­leri dola­şan, bazı dağ­la­rında acı­la­rın karı hiç eri­me­yen, bazı ova­la­rında hâlâ mer­ha­me­tin ince otları büyü­yen, bazı kapı­ları yaban­cı­lara kapalı, bazı pen­ce­re­leri yalnız güve­nin ışı­ğıyla ara­la­nan bir ülke. O ülkeye ulaş­mak için aramak, çok aramak, bıkıp usan­ma­dan yürü­mek, her pati­kayı aynı ace­leyle tüket­me­mek, bazen geri dön­meyi, bazen bek­le­meyi, bazen sus­mayı, bazen de insa­nın ken­di­sini anlat­ma­dığı yer­leri cid­diye almayı bilmek gere­kir. Modern hayat, bizi insan­ları çabu­cak eti­ket­le­meye, birkaç dav­ra­nış­tan hüküm çıkar­maya, birkaç cüm­leyle tanım­la­maya ve bir profil fotoğ­rafı üze­rin­den kişi­lik oku­maya alış­tırdı; fakat insan, bu kadar kolay oku­na­cak bir metin değil­dir. İnsan, bazen en çok sak­la­dığı yerde başlar.

Bu yüzden bir­bi­ri­mi­zin haya­tına doku­na­mı­yo­ruz; çünkü dokun­mayı temas sanı­yo­ruz, anla­mayı bilgi, yakın­lığı mesafe, muhab­beti ilgi gös­te­risi, mer­ha­meti de duy­gu­sal bir tepki zan­ne­di­yo­ruz. Gerçek doku­nuş, bir insa­nın haya­tına izin­siz girmek değil­dir; onun var­lı­ğını incit­me­den fark etmek, yükünü ken­di­sine karşı kul­lan­ma­dan görmek, acı­sını merak mal­ze­mesi yap­ma­dan cid­diye almak, yal­nız­lı­ğını fır­sata çevir­me­den yanında durmak, mah­re­mi­ye­tine saygı gös­ter­mek ve ona kendi hızı­mıza göre değil, onun taşı­ya­bil­diği ölçüye göre yak­laş­mak­tır. Dokun­ma­tik çağın insanı, ekrana doku­nur­ken hiçbir şeyi bek­le­mek zorunda kal­mı­yor; her şey hemen açı­lı­yor, hemen cevap veri­yor, hemen tepki veri­yor, hemen sonuç üre­ti­yor. Fakat insan böyle değil­dir. İnsan bek­le­tir, susar, geri çeki­lir, korkar, sınır koyar, yanlış anla­şı­lır, ken­dini korur, zaman ister. İnsana dokun­mak iste­ye­nin önce hızını ter­biye etmesi gere­kir.

Bu ter­biye kay­bol­du­ğunda sevgi de slo­gan­la­şır. İnsan­lar sev­giyi çok söyler ama az taşır; “sevi­yo­rum” keli­mesi kolayca dola­şır, fakat sev­gi­nin sabrı, dik­kati, vefası, sus­mayı bil­mesi, bek­le­meyi göze alması, kar­şı­sın­da­ki­nin özgür­lü­ğünü incit­me­mesi, onun haya­tına kendi eksik­li­ği­nin tela­fisi olarak yapış­ma­ması ve ken­di­sini ispat etme ara­cına dönüş­me­mesi çoğu zaman ihmal edilir. Sev­gi­le­ri­mizi slo­gan­lara, duy­gu­la­rı­mızı stic­ker’lara, has­sa­si­yet­le­ri­mizi pay­la­şım­lara, yası­mızı siyah kur­de­leli gör­sel­lere, sevin­ci­mizi hazır ifa­deli yüz­lere, dos­tlu­ğu­muzu yıl­dö­nümü bil­di­rim­le­rine, hatır­la­yı­şı­mızı oto­ma­tik mesaj­lara teslim etti­ği­mizde, duy­gu­la­rı­mız görü­nür hale gelir ama derin­leş­mez. Duy­gu­nun görün­mesi ile duy­guya sadık yaşa­mak aynı şey değil­dir. Bir kalbi ger­çek­ten sevmek, onu her­kese ilan etmek­ten önce, onun en kırıl­gan yerini koru­ya­cak kadar edepli olmak­tır.

Ölüm de sev­gi­nin sahi­ci­li­ğini en sert biçimde sınar. Gide­nin ardın­dan ağla­mak kolay değil­dir ama yaşar­ken kıymet bilmek daha zordur; çünkü ölüm­den sonra insan artık bizden bir sabır iste­mez, bir dikkat bek­le­mez, bir özür talep etmez, bir kır­gın­lığı yüzü­müze taşı­maz, bir ihti­ya­cıyla kapı­mızı çalmaz. Yaşa­yan insan ise yoru­cu­dur; onun bek­len­ti­leri vardır, hata­ları vardır, yanlış anla­ma­ları vardır, iniş çıkış­ları vardır, bize ayna tut­tuğu yerler vardır. Bu yüzden bazı insan­lar, ölü­leri diri insan­lar­dan daha kolay sever; çünkü ölüler artık insa­nın kon­fo­runu bozmaz. Oysa sev­gi­nin gerçek yeri haya­tın içidir. Cenaze son­ra­sında söy­le­nen güzel cüm­le­le­rin bir kısmı, yaşar­ken gös­te­ril­me­miş sabrın mah­cu­bi­ye­tini taşır. Bir insanı top­rağa ver­dik­ten sonra onun ne kadar iyi oldu­ğunu anlat­mak, elbette güzel bir vefa­dır; fakat o insan hayat­tay­ken onun var­lı­ğını incit­me­den taşı­mak daha büyük bir vefa­dır.

Modern hayat, insana ölümü unut­tu­rur­ken aynı zamanda yaşa­yana da geç kal­mayı öğre­ti­yor. Hep ace­le­miz var, hep yetiş­me­miz gere­ken bir yer, tamam­la­ma­mız gere­ken bir iş, cevap­la­ma­mız gere­ken bir mesaj, öde­me­miz gere­ken bir borç, çöz­me­miz gere­ken bir kriz, koru­ma­mız gere­ken bir imaj var. Anne baba­la­rı­mız yaş­la­nı­yor, biz işle­rin ara­sına sıkış­tı­rıl­mış kısa tele­fon konuş­ma­la­rıyla yeti­ni­yo­ruz; çocuk­la­rı­mız büyü­yor, biz onla­rın yüzün­deki deği­şimi ekra­nın arka­sın­dan izli­yo­ruz; dos­tluk­la­rı­mız sey­re­lir­ken biz bunu haya­tın yoğun­lu­ğuna bağ­lı­yo­ruz; sev­di­ği­miz insan­lar ses­sizce içle­rine çeki­lir­ken biz bunu geçici bir hâl sanı­yo­ruz; bir gün ölüm gelip bütün erte­len­miş­lik­leri yüzü­müze koy­du­ğunda ise geç kalmış cüm­le­le­rin ağır­lığı altında ezi­li­yo­ruz. İnsan, en çok da söy­le­ye­bi­le­cek­ken söy­le­me­diği, tuta­bi­le­cek­ken tut­ma­dığı, anla­ya­bi­le­cek­ken geçiş­tir­diği ve yanında dura­bi­le­cek­ken uzak­laş­tığı yer­lerde piş­man­lık duyar.

Piş­man­lık, haya­tın sonunda ansı­zın ortaya çıkan yabancı bir duygu değil­dir; çoğu zaman yıl­larca gör­mez­den gel­di­ği­miz küçük ihmal­le­rin birik­miş hali­dir. Bugün ara­ma­dı­ğı­mız biri­nin yarın ara­na­ma­ması, bugün gön­lünü alma­dı­ğı­mız bir insa­nın yarın top­ra­ğın altında sus­ması, bugün erte­le­di­ği­miz bir özrün yarın yalnız içi­mizde dönüp duran bir cüm­leye dönüş­mesi, bugün kıy­me­tini gös­ter­me­di­ği­miz bir var­lı­ğın yarın hatıra halinde kar­şı­mıza çık­ması, insa­nın dün­ya­daki en ağır der­sle­rin­den biri­dir. Bu yüzden ölüm düşün­cesi, insanı hayat­tan kopar­mak için değil, hayata daha dik­katli bağ­la­mak için vardır. Ölümü düşü­nen insan, elin­deki vakti daha değerli bilir; sev­diği insanı yarına erte­le­mez; haklı kalmak uğruna kalp kır­ma­nın ne kadar anlam­sız oldu­ğunu daha çabuk fark eder; küçük men­faat savaş­la­rı­nın, kibirli sus­kun­luk­la­rın ve bit­me­yen hesap­laş­ma­la­rın bir mezar taşı kar­şı­sında ne kadar zavallı görün­dü­ğünü daha erken anlar.

06

Fanilikten Emanete

Burada insa­nın haya­tına y&ou

Yükleniyor...