Beğenilme Çağında Parçalanan İnsan

Tarih: 22.06.2026 22:22
Beğenilme Çağında Parçalanan İnsan
Vicdan Notları / Dijital Çağ ve Benlik

BEĞENİLME ÇAĞINDA PARÇALANAN İNSAN

Beğenilme arzusunun doğal bir kabul ihtiyacından çıkıp benliği, ilişkileri, mahremiyeti ve vicdanı nasıl bir gösteri düzenine çevirdiğini sorgulayan uzun bir vicdan muhasebesi.
İnsan, başkasının bakışında görünür olmaya çalışırken kendi iç merkezini kaybedebilir; bu metin, görünürlüğün karşısına haysiyeti, gösterinin karşısına mahremiyeti ve alkışın karşısına hakikati koyuyor.

İnsanın beğenilmeyi arzu etmesi, kendisini başkasının bakışında biraz daha görünür, biraz daha kabul edilmiş, biraz daha kıymetli ve biraz daha var sayılmış hissetmek istemesi yeni bir insanlık hâli değildir; çünkü insan, yaratılışı gereği yalnız başına kurulmuş kapalı bir varlık değil, başkasının bakışıyla da sınanan, başkasının sesiyle de yaralanan, başkasının ilgisiyle de ısınan, başkasının yok saymasıyla da içinde derin bir eksilme hisseden ilişki merkezli bir varlıktır. Çocuk, annesinin yüzünde ilk güven işaretini ararken de beğenilmek ister, talebe hocasının gözünde emeğinin karşılık bulmasını beklerken de beğenilmek ister, yazar kelimesinin bir kalpte iz bırakmasını umarken de beğenilmek ister, insan sevdiği kişinin gözünde değerli olduğunu hissetmek isterken de bu eski ve insana mahsus kabul edilme ihtiyacının kapısında durur. Fakat bugün yaşadığımız şey, beğenilme arzusunun fıtri ve ölçülü sınırlarını aşarak insanın benliğini ele geçiren, onu içten içe kemiren, bütün ilişkilerini sahneye, bütün duygularını gösteriye, bütün hayatını başkalarının gözüne göre düzenlenen bir vitrine ve bütün varlığını da sürekli onay bekleyen kırılgan bir görüntüye dönüştüren yeni bir sarhoşluk hâlidir.

Bu sarhoşluk, eski insanın takdir edilme ihtiyacından başka bir şeydir; çünkü eski takdir, çoğu zaman emekle, ahlakla, maharetle, sözle, fedakârlıkla, komşulukla, aile içindeki güvenilirlikle, zanaatın hakkını vermekle, bir işin güzel yapılmasıyla, bir cümlenin yerini bulmasıyla, bir insanın yüzünde bırakılan iyi bir hatırayla ve hayatın gerçek ilişkileri içinde oluşan tanıklıklarla bağlantılıydı. Bugünün beğenilme arzusu ise çoğu zaman tanıklığın yerini görünürlüğe, emeğin yerini etkiye, ahlakın yerini imaja, derinliğin yerini algıya, sahici kıymetin yerini anlık dikkat toplamaya ve insanın kendi iç bütünlüğünün yerini başkalarının parmak ucuyla verdiği hızlı onaya bırakmış durumda. Bir insanın gerçek hayatında neye sadık kaldığı, kimin hakkını gözettiği, hangi emaneti koruduğu, hangi acıya eğildiği, hangi karanlıkta insan kaldığı, hangi yoksulun haysiyetini incitmediği, hangi sevgiyi sorumlulukla taşıdığı ve hangi hakikatin yükünü omuzladığı sorulmadan, onun nasıl göründüğü, ne kadar ilgi çektiği, kaç kişinin dikkatini topladığı, hangi imajı verdiği ve ne ölçüde beğeni ürettiği daha belirleyici hâle geldiğinde, beğenilme arzusu artık insan tabiatının doğal bir ihtiyacı olmaktan çıkarak çağın en sinsi putlarından birine dönüşür.

İnsan, başkasının bakışına bütünüyle kayıtsız yaşayamaz; fakat başkasının bakışını kendi varlığının asıl ölçüsü hâline getirdiğinde, artık kendi iç merkezinden uzaklaşmaya başlar. Bu uzaklaşma ilk anda büyük bir çöküş gibi görünmez; insan yalnızca biraz daha dikkatli giyinir, biraz daha özenli görünür, biraz daha etkileyici konuşmaya çalışır, biraz daha çok paylaşır, biraz daha çok görünmek ister, biraz daha çok onay bekler, biraz daha çok kıyaslar, biraz daha çok başkalarının tepkisine göre kendisini ayarlar ve bütün bunların sonunda hâlâ hayatını kendisinin yönettiğini sanır. Fakat zamanla kendi duygusunu bile başkasının gözüne göre ölçmeye, kendi acısını bile paylaşılabilir bir ifade biçimine sokmaya, kendi sevincini bile ilan edilmeden tamamlanmamış saymaya, kendi yalnızlığını bile estetik bir görünüme büründürmeye ve kendi iç muhasebesini bile seyirci bekleyen bir iç monoloğa dönüştürmeye başlar. Böyle bir insan, dışarıdan daha görünür hâle gelirken içeriden yavaş yavaş kendisine görünmez olur.

Bireyselleşme kültürü bize başlangıçta çok cazip bir vaatte bulundu; sanki kalabalığın içinde kaybolmuş insan nihayet kendi adını, kendi sesini, kendi tercihlerini, kendi hikâyesini, kendi özgünlüğünü ve kendi değerini bulacak, eski toplumsal kalıpların içinde ezilen varlığı daha bağımsız, daha saygın ve daha özgür bir yere kavuşacaktı. Bu vaadin içinde bütünüyle yanlış bir şey yoktu; insanın şahsiyet sahibi olması, sürü psikolojisinden kurtulması, kendi sorumluluğunu taşıması, başkasının gölgesinde silinmemesi, kendi düşüncesini kurması ve kendi haysiyetini fark etmesi elbette kıymetliydi. Fakat zamanla bireyselleşme, insanın şahsiyet kazanmasından çok egosunun sınırsızca genişlemesine, kendi merkezini bulmasından çok kendisini bütün merkezin yerine koymasına, özgürleşmesinden çok bağsızlaşmasına, kendisini gerçekleştirmesinden çok sürekli sergilemesine ve bütünün içinde anlamlı bir yer tutmasından çok bütünü kendi etrafında dönmeye zorlamasına dönüştü. Birey olmak, insanın kendi sorumluluğunu taşımasıydı; bugün ise çoğu yerde bireycilik, insanın kendi nefsini hayatın kıblesi hâline getirmesi oldu.

Bir yapbozun parçaları, kendilerini anlamlı kılan şeyin tek başlarına parlak, ayrıcalıklı veya merkeze yerleşmiş olmaları değil, bütündeki doğru boşluğu doldurabilmeleri olduğunu unuttuklarında, ortaya artık bir resim değil, birbirine sürtünen, birbirini iten, kendi kenarını büyütmeye çalışan ve bütünü tamamlamak yerine kendi varlığını dayatan parçaların acıklı karmaşası çıkar. İnsan da böyledir; onun değeri, yalnızca kendi başına dikkat çekmesinde değil, varlığıyla hayat kompozisyonunda eksik kalacak bir yeri haysiyetle, emekle, sevgiyle, bilgiyle, merhametle, adaletle, sözle veya sessiz bir sadakatle tamamlayabilmesindedir. Bir anne, yalnızca kendisi olarak değil, çocuğunun ruhunda doldurduğu güven boşluğuyla anlam kazanır; bir baba, yalnızca otoritesiyle değil, evin içinde kurduğu emanet duygusuyla yerini bulur; bir öğretmen, yalnızca bilgisiyle değil, talebenin gözünde yaktığı istikamet ışığıyla bütüne katılır; bir yazar, yalnızca cümlesinin güzelliğiyle değil, okuyucunun karanlık bir yerinde açtığı anlam penceresiyle tamamlayıcı olur; bir insan, yalnızca kendisini parlatmakla değil, varlığıyla başkasının hayatında eksik kalacak bir insanlık payını tamamladığında gerçek yerini bulur.

Fakat çağ bize bu tamamlayıcılık ahlakını unutturdu. Her parça, kendi başına resim olmak istedi; her ses, bütün koroyu bastırmak istedi; her benlik, kendisini merkeze koyarak çevresindeki her şeyi kendi varlığını doğrulayacak figürlere dönüştürmek istedi. İnsan, kendisini hayatın içinde bir emanet parçası olarak değil, hayatın kendisine hizmet etmesi gereken özel bir merkez olarak görmeye başladığında, başkasının varlığı da artık ona tamamlanması gereken bir bütünün kıymetli parçası gibi görünmez; ya seyircisi olur, ya rakibi olur, ya engeli olur, ya beğenisini vermesi gereken biri olur, ya da kendi imajını güçlendirecek bir aksesuar hâline gelir. Böylece ilişkiler bile içten içe yapbozu tamamlamaya değil, parçaların birbirini kullanarak kendi görünürlüğünü artırmasına hizmet etmeye başlar. Sevgi, bazen sahici yakınlıktan çok onay mekanizmasına dönüşür; dostluk, bazen karşılıklı haysiyet taşımaktan çok sosyal konum üretir; iyilik, bazen bir kalbi onarmaktan çok iyi görünme ihtiyacını besler; acı bile bazen insanın gerçekten yaralandığı bir yer olmaktan çıkarak dikkat toplayan bir anlatı malzemesine dönüşür.

Bu parçalanmanın en ağır tarafı, insanın kendisini bütünden kopardığı ölçüde özgürleştiğini sanmasıdır. Oysa kökünden kopmuş bir yaprak ne kadar hafiflese de rüzgârın insafına kalır; dalından ayrılmış bir meyve ne kadar bağımsız görünse de çürümenin eşiğine gelir; gövdeden ayrılmış bir parça ne kadar kendi başına durduğunu düşünse de anlamını kaybetmeye başlar. İnsan, aileyle, toplumla, gelenekle, inançla, tabiatla, ölüm bilinciyle, emanet duygusuyla, kul hakkıyla, mahremiyetle ve başkasının haysiyetiyle bağlarını tümüyle gevşettiğinde, ilk anda kendisini daha rahat hissedebilir; çünkü artık onu sınırlayan, bekleten, mahcup eden, sorumluluğa çağıran ve kendi arzusunu tartmasını isteyen birçok bağ zayıflamıştır. Fakat bu rahatlık uzun sürmez; çünkü insan, bağsız kaldığında yalnızca sınırlardan kurtulmaz, aynı zamanda anlamdan, ait olmaktan, sorumluluğun olgunlaştırıcı ağırlığından ve kendisini aşan bir bütüne hizmet etmenin derin huzurundan da uzaklaşır.

Beğenilme kültürünün insanı en çok yaraladığı yerlerden biri, ona sürekli kendi görüntüsüyle meşgul olmayı hayatın doğal hâli gibi öğretmesidir. İnsan artık kendisini yaşamaktan çok düzenlemeye, deneyimlemekten çok kaydetmeye, hissetmekten çok ifade etmeye, düşünmekten çok paylaşmaya, derinleşmekten çok etkileyici görünmeye ve olgunlaşmaktan çok dikkat çekmeye yönlendiriliyor. Bir sofraya oturduğunda önce sofranın bereketini değil, görüntüsünü düşünüyor; bir manzaraya baktığında önce tabiatın sessizliğini değil, hangi açıdan daha iyi duracağını hesaplıyor; bir acı yaşadığında önce kendi içindeki kırığı değil, bunu nasıl anlatacağını, hangi cümleyle daha etkili kılacağını ve kimlerin göreceğini düşünmeye başlıyor. Böylece insan, kendi hayatının içinde yaşayan biri olmaktan çıkıp, kendi hayatını dışarıdan izleyen, düzenleyen ve pazarlayan bir yönetmene dönüşüyor. Fakat insan kendi hayatının yönetmeni olmaya fazla alıştığında, bir süre sonra oyuncusu olduğu gerçeğini, yani gerçekten yorulduğunu, gerçekten kırıldığını, gerçekten sevdiğini, gerçekten suçlu olduğunu, gerçekten pişmanlık duyması gerektiğini ve gerçekten öleceğini unutabiliyor.

Sosyal medyanın beğenilme arzusuna verdiği teknik imkân, bu eski insan zaafını tarihte görülmemiş bir hızla büyüttü. Eskiden insanın beğenilme alanı sınırlıydı; aile, mahalle, iş, okul, dost çevresi, cemaat, şehir veya eserinin ulaştığı insanlar kadar bir bakış alanı vardı. Şimdi insan, dünyanın herhangi bir yerinden gelecek bir bakışa, bir beğeniye, bir yoruma, bir takipçi artışına, bir görüntülenme rakamına ve algoritmanın soğuk lütfuna açık hâle geldi. Bu açıklık ilk anda imkân gibi göründü; yetenekler görünür olacaktı, fikirler daha hızlı yayılacaktı, yalnız insanlar kendisine benzeyenleri bulacaktı, küçük sesler büyük kalabalıklara ulaşabilecekti. Bunların bir kısmı gerçekten oldu; fakat aynı anda insanın benliği de sürekli ölçülen, sürekli kıyaslanan, sürekli sergilenen, sürekli onay bekleyen ve her paylaşım sonrasında rakamların soğuk terazisine konulan bir nesneye dönüştü. İnsan artık yalnızca başkaları tarafından değil, kendi hesabının istatistikleri tarafından da yargılanıyor.

Beğeni sayısı, yorum sayısı, görünürlük, paylaşım oranı ve takipçi miktarı, insanın ruhunda çok sinsi bir değer ölçüsü hâline geldiğinde, görünmeyen iyilikler değersiz, sessiz emekler anlamsız, mahrem acılar eksik, gösterilmeyen sevinçler yarım, okunmayan yazılar başarısız, beğenilmeyen fikirler kıymetsiz ve ilgi çekmeyen hayatlar sönük gibi algılanmaya başlar. Oysa insanın en kıymetli tarafları çoğu zaman ölçülemez; bir annenin gece uykusuzluğu istatistiğe sığmaz, bir babanın içine attığı mahcubiyet görünürlük üretmez, bir öğretmenin bir talebenin ruhunda bıraktığı iz hemen etkileşim vermez, bir dostun sırra sadakati gündem olmaz, bir yazarın bir kişiyi karanlıktan çıkaran cümlesi kalabalıklar tarafından fark edilmeyebilir, bir kulun kimse görmeden yaptığı iyilik algoritmik değere sahip değildir. Fakat beğenilme kültürü, ölçülemeyeni önemsiz göstermeye başladığında insanın içindeki değer terazisi bozulur; insan, Allah’ın gördüğü, vicdanın bildiği ve hayatın derin dokusunda karşılık bulan şeylerden çok, başkalarının hızlı bakışında parlayan şeylere yönelir.

Bu noktada insanın kendi içindeki karanlığı sevmesi diye ağır bir tehlike doğar. Başlangıçta insan, beğenilme ihtiyacını masum bir istek gibi taşır; sonra bu istek yavaş yavaş alışkanlığa, alışkanlık bağımlılığa, bağımlılık kimliğe, kimlik ise insanın kendi körlüğünü koruduğu bir iç kaleye dönüşür. Bir insan, sürekli ilgiyle beslenen benliğini sevmeye başlarsa, artık onu uyandıracak ışığa düşman olabilir; çünkü ışık, onun kendisini kandırdığı yerleri gösterir. Kendi körlüğüne alışan kişi, ona karanlık olduğunu söyleyeni acımasız, kıskanç, geri kalmış, anlamayan veya düşman sayabilir. Kendi sarhoşluğuna alışan kişi, ayılma çağrısını özgürlüğüne müdahale gibi duyabilir. Kendi egosunun iştahını hayatın doğal hakkı sanan kişi, ona sınır koyan her sözü zulüm gibi algılayabilir. İnsan, karanlığına alışmakla kalmayıp onu sevmeye başladığında, en parlak ışık bile ona rahatsız edici görünür.

Zamanın öyle kör bir noktasında duruyoruz ki, içinde hâlâ bir parça aydınlık ümidi taşıyanlar karanlığın içinde yollarını bulmaya çalışırken, karanlıkla uyuşanlar, körlükle barışanlar ve sarhoşlukla mest olanlar kendi yerlerine iyice yerleşiyor, hatta ışık üzerine en parlak cümleleri de çoğu zaman onlar kuruyor. Bu durumun acı tarafı şudur: Karanlık, artık kendisini karanlık olarak tanıtmıyor; özgürlük, kişisel marka, özgünlük, cesaret, kendini gerçekleştirme, görünür olma, fark edilme, kendi hikâyesini yazma ve hayatını sahiplenme gibi çekici kelimelerin arkasında dolaşıyor. Elbette bu kelimelerin her biri doğru yerde kıymetli olabilir; fakat nefsin eline geçtiklerinde, insanın kendi benliğini sınırsızca büyütmesine, başkasının haysiyetini dekor hâline getirmesine, mahremiyetini pazara çıkarmasına, iyiliğini gösteriye çevirmesine ve kendisini hiçbir bütüne karşı sorumlu hissetmemesine hizmet edebilirler. Kötülüğün en tehlikeli hâli, kendisini kaba bir kötülük olarak değil, güzel kavramlara bürünmüş özgürlük gibi sunmasıdır.

Bu yüzden “beğenilme arzusu” meselesi, yalnızca sosyal medya eleştirisi değildir; bu mesele, insanın kendi varlığını nerede temellendirdiğiyle ilgilidir. İnsan, kendi kıymetini başkasının gözünde aradığında, o göz kapandığında çöker; kendi anlamını kalabalığın ilgisine bağladığında, kalabalık başka yere yöneldiğinde boşluğa düşer; kendi değerini imajından devşirdiğinde, imajı çatladığında kendisini çıplak ve savunmasız hisseder; kendi varlığını beğeni rakamlarıyla ölçtüğünde, azalan her ilgi ona kendi varlığının eksildiği yanılsamasını yaşatır. Oysa insanın değeri, değişken bakışların, algoritmik dalgalanmaların, sosyal onayın ve kalabalığın geçici heveslerinin üzerinde bir yerde başlar. İnsan, yaratılmış olmasıyla, emanet taşımasıyla, haysiyet sahibi kılınmasıyla, sorumluluk yüklenmesiyle, sevebilmesiyle, tövbe edebilmesiyle, anlam arayabilmesiyle ve başkasının hayatında bir iyilik boşluğunu doldurabilmesiyle kıymetlidir. Bu kıymet, görülmediğinde yok olmaz; beğenilmediğinde azalmaz; alkışlanmadığında eksilmez.

Fakat bu hakikati bilmek başka, ona göre yaşamak başkadır. Çünkü modern benlik, her gün binlerce küçük uyaranla başkasının gözüne dönmeye çağrılır. Sabah uyanır uyanmaz ekranın ışığı, insana kendisinden önce başkalarının hayatını gösterir; kahvaltıdan önce kıyas başlar, işe gitmeden önce başkalarının başarıları, mutlulukları, seyahatleri, bedenleri, cümleleri, acıları, öfkeleri ve sahnelenmiş gündelikleri zihne doluşur. İnsan daha kendi gününe başlamadan, başkalarının gözünde nasıl durduğu sorusunun içine düşer. Böyle bir başlangıç, ruhu yorar; çünkü insan kendi iç sesini duymadan dış seslerin pazarına girer. Gün boyunca da aynı pazar devam eder; insan kendi emeğinin gerçek değerini değil, ona gelen ilgiyi, kendi yazısının hakikatini değil, onun aldığı tepkiyi, kendi sözünün vicdani yükünü değil, onun ürettiği görünürlüğü izlemeye başlar. İç merkez dışarıya taşınır; insan kendi içinde değil, başkasının ekranında yaşamaya başlar.

Burada “başkalarının acıklı hâlleri” diye okuyup geçme kolaycılığı büyük bir tuzaktır. İnsan çoğu zaman kendisini bu hastalığın dışında tutmak ister; başkaları gösteriş meraklısıdır, başkaları beğeni bağımlısıdır, başkaları egosunu büyütmüştür, başkaları karanlığıyla barışmıştır, başkaları yapbozun bütününü unutmuştur, başkaları kendi görüntüsünü putlaştırmıştır. Fakat biraz durup içeriye baktığımızda, iki ayrı insan değil, hepimizin içinde salınan iki hâl görürüz. Bir yanımız hâlâ ışığa muhtaç olduğunu bilir, kendi karanlığından ürker, beğenilme arzusu büyüdüğünde mahcup olur, başkasının bakışına fazla teslim olduğunu fark ettiğinde içi sıkılır ve bir yere geri dönmek ister. Diğer yanımız ise görünmeyi sever, onayla beslenir, alkışın tadını alır, beğenilmediğinde incinir, görmezden gelindiğinde öfkelenir, kendisini özel sanmak ister ve yapbozun bütünü yerine kendi parçasını büyütmeye çalışır. Bu iki hâl bizde kavga eder; insanın iç gerilimi de burada doğar.

Kendimizi başkalarına beğendirmek için debelendikçe insanlığımızı kendi gözümüzden kaybediyoruz; çünkü başkasının bakışına göre sürekli yeniden düzenlenen bir benlik, bir süre sonra kendi sahiciliğini ayırt edemez hâle gelir. Hangi cümleyi gerçekten inandığı için kurduğunu, hangisini etkileyici görüneceği için seçtiğini; hangi acıyı gerçekten taşıdığını, hangisini görünür kılmak için estetize ettiğini; hangi iyiliği Allah rızası ve insanlık borcu olarak yaptığını, hangisini iyi görünmek için sahnelediğini; hangi suskunluğun hikmet, hangisinin imaj yönetimi olduğunu; hangi paylaşımın hakikat, hangisinin benlik vitrini olduğunu anlamakta zorlanır. İnsan, kendi niyetini sürekli kontrol etmediğinde, nefsin en ince sızıntıları bile en temiz görünen davranışların içine karışabilir. Bu yüzden beğenilme kültürü yalnızca dış davranışları değil, niyetin mahrem odalarını da kirletir. İnsan başkasının gözüne göre yaşamaya başladığında, Allah’ın ve vicdanın huzurunda sade kalmak giderek zorlaşır.

Bu noktada umut meselesi de kendisini gösterir. Ümit her zaman vardır; fakat ümit, içinde bulunduğu hâlin gerçekten bir ümide muhtaç olduğunu fark edenlere açıktır. Hasta olduğunu kabul etmeyen insan, şifanın kapısını aramaz; karanlıkta olduğunu bilmeyen insan, ışığa ihtiyaç duymaz; sarhoşluğunu hayatın doğal neşesi sanan insan, ayılmayı kayıp gibi görür; egosunun canavarlaşan iştahını şahsiyet zanneden insan, nefs terbiyesini kendisine saldırı gibi algılar. Bu yüzden beğenilme çağında en büyük rahmet, insanın bir anlığına da olsa kendi hâlinden rahatsız olmasıdır. Rahatsızlık, bazen içimizde hâlâ ölmemiş bir hakikat duyusunun işaretidir. İnsan kendi gösterisini izlerken birden utanıyorsa, paylaştığı acının içinde sahne kokusu aldığında içi burkuluyorsa, beğenilmediği için incindiğinde “Ben neyi bu kadar büyüttüm?” diye sorabiliyorsa, başkasının alkışına muhtaç hâle geldiğini fark ettiğinde korkuyorsa, orada hâlâ bir dönüş imkânı vardır.

Fakat bu dönüş, insanın sadece sosyal medyadan uzak durmasıyla tamamlanmaz; çünkü mesele araçtan daha derindedir. İnsan ekranı kapatır ama beğenilme arzusu kalbinde yaşamaya devam edebilir; paylaşım yapmaz ama başkalarının zihninde nasıl durduğunu sürekli hesaplayabilir; sade görünebilir ama sade görünmenin de gizli bir imajını kurabilir; mahremiyetini koruduğunu sanabilir ama kendi iç dünyasında başkalarının takdirini hayal ederek yaşayabilir. Nefis, görüntünün olmadığı yerde bile kendisine sahne kurabilir. Bu yüzden çözüm yalnızca dijital perhiz değil, benliğin terbiye edilmesidir. İnsan, kendisini bütünde anlamlı kılan yerini yeniden hatırlamak, kendi parçasını büyütmek yerine bütüne hizmet eden yerini bulmak, görünürlüğü değerle karıştırmamak, beğenilmeyi varlığının delili saymamak ve kendisini başkasının gözüne değil, hakikatin terazisine emanet etmek zorundadır.

Bu terbiye, insanın kendi hayatında bazı soruları cesaretle sormasıyla başlar. Ben hangi davranışımı gerçekten gerekli olduğu için yapıyorum, hangisini görülmek için süslüyorum? Hangi cümlemi hakikat taşıdığı için kuruyorum, hangisini etkili görünmek için seçiyorum? Hangi acımı kendi içimde olgunlaştırıyorum, hangisini başkalarının ilgisine sunarak tüketiyorum? Hangi iyiliğim gizli kalsa da beni memnun eder, hangisi görünmezse sanki eksik kalmış hissi veriyor? Hangi başarıyı Allah’a ve emeğe bağlayarak taşıyorum, hangisi benliğimi büyütüyor? Hangi eleştiri beni gerçekten düşündürüyor, hangisi yalnızca imajımı zedelediği için öfkelendiriyor? Bu sorular insanı rahatsız eder; fakat beğenilme sarhoşluğundan ayılmak isteyen insanın kendisine sorması gereken sorular tam da bunlardır. Çünkü nefsin karanlığı çoğu zaman cevapsız sorularda değil, sorulmamış sorularda büyür.

Yapboz metaforu burada yeniden içeriye döner; çünkü iki yapboz vardır, biri dışımızda, biri içimizde. Dışımızdaki yapboz, hayatın büyük bütünlüğüdür; aile, toplum, tabiat, tarih, inanç, emanet, zaman, ölüm, sevgi, acı, emek, kul hakkı, dostluk, bilgi, sanat ve insanın başkalarıyla kurduğu bütün ilişkiler bu yapbozun parçalarını oluşturur. İçimizdeki yapboz ise benliğimizin dağılmış odalarıdır; arzularımız, korkularımız, gururumuz, mahcubiyetimiz, sevme ihtiyacımız, görülme açlığımız, yalnızlığımız, imanımız, vicdanımız, hatıralarımız, yaralarımız, pişmanlıklarımız ve umutlarımız birbirinden kopuk parçalar hâlinde durur. Dışımızdaki bütünün bir parçası olduğumuzu kabul etmeden içimizdeki yapboz da tamamlanmaz; çünkü insan kendisini bütünden kopardığında, içindeki parçalar da birbirine yabancılaşır. Beğenilme arzusu, bu iç parçalanmayı bir süre gizler; fakat sonunda insanın kendi gözünde dağıldığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

İç yapbozun en zor parçası, insanın kendi eksikliğini kabul etmesidir. Beğenilme kültürü, eksikliği saklanması gereken bir kusur gibi gösterir; insan sürekli tam, güçlü, dengeli, başarılı, etkileyici, mutlu, özgün, özgüvenli ve ilgiye değer görünmeye zorlanır. Oysa insan eksiktir; eksik olduğunu kabul etmek, onun haysiyetini azaltmaz, aksine onu sahiciliğe yaklaştırır. Eksikliğini bilen insan başkasının beğenisini mutlaklaştırmaz, çünkü kendisini başkasının bakışında tamamlamaya çalışmanın bitmeyen bir açlık olduğunu sezer. Eksikliğini bilen insan, bütüne ihtiyaç duyduğunu, başka insanlarla, emekle, dua ile, bilgiyle, sabırla, hikmetle ve merhametle tamamlandığını kabul eder. Eksikliğini kabul etmeyen insan ise sürekli başkasının gözünden kendisine tamamlık devşirmeye çalışır; fakat ne kadar beğenilirse beğenilsin, içindeki boşluk başka bir beğeni ister. Çünkü beğeni, eksikliği kısa süreliğine uyuşturur; fakat onu iyileştirmez.

Bu çağın insanı, beğenilme arzusu ile yalnızlık arasında tuhaf bir döngüye sıkışmış durumda. Beğenilmek için görünür oluyor, görünür oldukça daha fazla kıyaslanıyor, kıyaslandıkça kendi sahiciliğinden uzaklaşıyor, sahiciliğinden uzaklaştıkça daha yalnız hissediyor, yalnız hissettikçe yeniden görünür olmaya çalışıyor. Bu döngü, insanı dışarıdan hareketli, içeriden yorgun kılıyor. Her paylaşım bir pencere gibi açılıyor ama çoğu zaman insanın içine temiz hava girmiyor; her beğeni küçük bir ışık gibi yanıyor ama insanın iç karanlığını gerçekten aydınlatmıyor; her yorum kısa süreli bir temas hissi veriyor ama insanın gerçek yakınlık ihtiyacını doyurmuyor. Böylece insan, sürekli temas hâlindeymiş gibi yaşarken derin bir dokunulmamışlık taşıyor. Onu gören çok, bilen az; onu takip eden çok, duyan az; ona tepki veren çok, gerçekten yanında duran az oluyor.

Bu yalnızlığın panzehiri, daha fazla görünürlük değil, daha sahici ilişkidir. İnsan, kendisini beğenen kalabalıktan çok, kendisini iyi ve kötü hâliyle taşıyabilen birkaç derin insana muhtaçtır. Kalabalık insanın imajını besler, dostluk insanın varlığını taşır. Kalabalık başarılı olduğunda alkışlar, dostluk düştüğünde yanında kalır. Kalabalık etkileyici cümleyi sever, dostluk suskunluğun içindeki acıyı duyar. Kalabalık görüntüye bakar, dostluk yüzü okur. Kalabalık beğenir, geçer; dostluk hatırlar, bekler, uyarır, sınırlar ve emanet taşır. Bu yüzden beğenilme kültürünün karşısına yalnızca bireysel iç disiplin değil, sahici dostluk, ailede gerçek temas, topluluklarda haysiyetli aidiyet ve insanın yüz yüze ilişkilerde yeniden kendisine dönebileceği güvenli alanlar konulmalıdır. İnsan, gerçek ilişkilerde kendi kusuruyla birlikte var olabildiğinde, gösteri ihtiyacı biraz azalır.

Fakat sahici ilişki, beğenilme kültürünün öğrettiği gibi sürekli onay alanı değildir; sahici ilişki bazen insanı rahatsız eder, sınır koyar, uyarır, aynayı yüzüne tutar ve “sen burada kendini kaybediyorsun” diyebilir. Modern benlik, çoğu zaman böyle uyarıları sevmez; çünkü o, kendisini beğenen, alkışlayan, doğrulayan, motive eden ve imajını besleyen ilişkileri daha kolay benimser. Oysa insanı gerçekten seven kişi, onun karanlığıyla barışmasına izin vermez. Sahici dost, insanın gösterisini değil, hakikatini önemser; sahici aile, çocuğun yalnızca başarısını değil, ruhunu da görür; sahici topluluk, üyelerini yalnızca kendi sayısını ve gücünü artıran parçalar olarak değil, Allah’ın emaneti olan insanlar olarak taşır. İnsan bu tür ilişkilerde beğenilmekten daha büyük bir şeyi öğrenir: bilinmek, görülmek, sorumluluğa çağrılmak ve yine de terk edilmemek.

Bu noktada ışık ve karanlık meselesi yalnızca bir mecaz olmaktan çıkar. Işık, insanın kendi sahiciliğine dönmesini sağlayan her şeydir; karanlık ise onu kendi görüntüsünün, egosunun ve onay bağımlılığının içinde kaybettiren her şeydir. Işık bazen bir dost uyarısıdır, bazen bir ayet gibi kalbe düşen sarsıntı, bazen bir çocuğun gözünde görülen mahcubiyet, bazen bir yaşlının sessiz duası, bazen bir hastane koridorunda insanın faniliğini hatırlatan ağır bekleyiş, bazen bir mezarlıkta bütün beğenilerin, bütün alkışların, bütün vitrinlerin ne kadar geçici olduğunu gösteren toprak kokusu, bazen de insanın gece yarısı kendi kendisine “Ben neye dönüştüm?” diye sorduğu o çıplak andır. Karanlık ise çoğu zaman dışarıdan parlak görünür; daha çok görünürlük, daha çok onay, daha çok imaj, daha çok etkileyicilik, daha çok benlik sunumu ve daha çok “ben” sesiyle gelir. Bu yüzden insan ışığı yalnızca parlaklıkla karıştırırsa, karanlığın en tehlikeli türlerine kapılabilir.

Ayılmak için düşülecek bir kuyu bile kalmadığında, insanın kendi sarhoşluğunu fark etmesi zorlaşır. Eski hikâyelerde insan bazen bir düşüşle uyanır; bir kayıp, bir hastalık, bir terk ediliş, bir başarısızlık, bir ölüm haberi, bir iflas, bir mahcubiyet veya bir büyük sarsıntı onun gözünü açar. Fakat bugünün insanı, düşüşlerini bile içerikleştirebildiği, acısını bile estetize edebildiği, yalnızlığını bile imaja dönüştürebildiği, pişmanlığını bile etkileyici bir anlatıya çevirebildiği için bazen düşüşün uyandırıcı gücünden de mahrum kalır. Kuyuya düşer, fakat kuyunun dibinde bile kendisini izleyen bir seyirci hayal eder; yaralanır, fakat yarasını önce nasıl göstereceğini düşünür; kaybeder, fakat kaybını benliğini daha fazla büyütecek bir dramatik hikâyeye çevirebilir. Böyle bir çağda uyanış daha zor, fakat daha zaruridir. Çünkü insan yalnızca karanlığa düşmekle değil, karanlıktan bir imaj üretmekle de kaybolabilir.

Beğenilme arzusunun ahlaki tehlikesi, insanın başkasını da kendi görüntüsünün malzemesine dönüştürmesidir. İnsan bazen bir yoksulla fotoğraf çekerken onun haysiyetini değil, kendi iyiliğinin görünürlüğünü düşünür; bir hastanın başında bulunurken şefkatin mahremiyetini değil, paylaşımın etkisini hesaplar; bir çocuğun başarısını kutlarken onun ruhunu değil, kendi anne babalık imajını öne çıkarır; bir dostun acısını anlatırken onun iznini ve mahremiyetini değil, cümlenin etkisini önemser; bir toplumsal meseleye duyarlılık gösterirken meselenin kendisinden çok kendi duyarlılığının nasıl göründüğünü takip eder. Böylece başkasının acısı, sevinci, yoksulluğu, kırılganlığı, emeği ve mahremiyeti bile insanın beğenilme ekonomisine dâhil olur. Bu, yalnızca görgüsüzlük değil, insanı araçlaştıran derin bir ahlaki çürümedir.

Bu çürümenin karşısında mahremiyet, insanın ruhunu koruyan eski bir örtü gibi yeniden kıymet kazanır. Her şeyin gösterilmek zorunda olmadığı, bazı iyiliklerin yalnızca Allah ile kul arasında kalmasının daha temiz olduğu, bazı acıların kalabalığın bakışından korunması gerektiği, bazı sevinçlerin ilan edilmeden de tamamlanabileceği, bazı ilişkilerin görünmez kaldıkça daha derinleştiği, bazı başarıların alkışsız da değerli olduğu ve bazı güzelliklerin yalnızca yaşandığında hakiki kaldığı unutulmamalıdır. Mahremiyet, insanın kendisini saklaması değil, kendisini tüketilmekten korumasıdır. Beğenilme kültürü her şeyi vitrine çağırırken, mahremiyet insana “Bütün değerlerin görünür olmak zorunda değil” der. Bu cümle, çağın en derin özgürlük cümlelerinden biridir; çünkü insan görünür olmama hakkını kaybettiğinde, kendi ruhunun kapısını da kalabalığın insafına bırakmış olur.

Kanaat de bu çağın kaybolan büyük terbiyelerinden biridir. Kanaat, yalnızca az eşyayla yetinmek değil, az beğeniyle de sarsılmamak, az ilgiyle de değersiz hissetmemek, az alkışla da yıkılmamak, görünmediğinde de varlığından şüphe etmemek ve kendi kıymetini kalabalığın değişken iştahına teslim etmemektir. İnsan kanaatkâr olmayı yalnızca maddi dünya için düşünür; oysa sosyal onayda da kanaat gerekir. Herkesin seni beğenmesi gerekmez, herkesin seni anlaması gerekmez, herkesin seni fark etmesi gerekmez, herkesin senin cümlene dönmesi gerekmez, herkesin senin acını onaylaması gerekmez. İnsan, bir hakikate sadık kalıyorsa, bazen az kişiyle, bazen geç anlaşılmakla, bazen görünmeden yürümekle, bazen yanlış anlaşılma riskini taşıyarak ve bazen yalnızca vicdanın huzurunda temiz kalmaya razı olarak da yaşayabilmelidir. Kanaat, insanın dışarıdaki bakış açlığına karşı içeride kurduğu sükûnettir.

Beğenilme arzusu büyüdükçe insanın eleştiriye tahammülü de azalır. Çünkü eleştiri, artık bir fikre, davranışa veya tercihe yönelmiş bir değerlendirme olarak değil, benliğin sahnesine yapılmış bir saldırı olarak algılanır. Kendisini sürekli vitrine koyan insan, vitrindeki en küçük çizikten bile derin yara alır; çünkü o çizik yalnızca görüntüsünü değil, görüntüye bağladığı bütün değer duygusunu tehdit eder. Bu yüzden çağın insanı bir yandan görünmek istiyor, diğer yandan görünürlüğün getirdiği kırılganlığı taşıyamıyor; bir yandan beğenilmek istiyor, diğer yandan beğenilmediğinde öfkeleniyor; bir yandan kendisini ifade etmek istiyor, diğer yandan karşılık geldiğinde dağılıyor. Bu çelişki, benliğin sahici temelden kopup imaj üzerine kurulmasının kaçınılmaz sonucudur. İmaj, insanı parlatabilir ama taşıyamaz; eleştiri geldiğinde ilk çatlayan şey imajdır.

Bu yüzden insanın kendisini yeniden taşıyabilmesi için, değerini imajdan değil karakterden devşirmesi gerekir. Karakter, kalabalık görmediğinde de insanın ne yaptığıdır; karakter, beğeni almadığında da hakikate sadık kalabilmesidir; karakter, alkış gelmediğinde de emeğini sürdürmesidir; karakter, eleştiri geldiğinde kendisini bütünüyle yıkmadan düşünmesidir; karakter, görünürlük imkânı varken mahremiyeti korumasıdır; karakter, başkasının acısını kendi sahnesine çevirmemesidir; karakter, kendi parçasını büyütmek yerine yapbozun bütününe haysiyetle yerleşebilmesidir. Karakterin beğeniye ihtiyacı yoktur; fakat beğeni geldiğinde de zehirlenmemek için karaktere ihtiyaç vardır. Çünkü görünürlük karakteri olmayan insanı büyütmez, şişirir; şişen şey ise en küçük darbede patlamaya hazırdır.

Bu noktada yazı, söz, sanat ve düşünce dünyası da beğenilme kültürünün sınavından geçer. Bir yazar, kelimesini hakikate mi emanet ediyor, yoksa kelimesini beğeni piyasasında dolaşacak etkileyici bir nesneye mi dönüştürüyor? Bir konuşmacı, dinleyicinin kalbine mi ulaşmak istiyor, yoksa alkışın sıcaklığında kendi benliğini mi ısıtıyor? Bir sanatçı, insanın derin yarasına mı dokunuyor, yoksa karanlığını estetik bir imaja çevirerek dikkat mi topluyor? Bir düşünür, hakikatin ağır yükünü mü taşıyor, yoksa kendi özgünlüğünü pazarlayan bir marka dili mi kuruyor? Bu sorular ağırdır; fakat sözü, sanatı ve düşünceyi beğeni kültürünün elinden korumak için sorulmak zorundadır. Çünkü en derin cümleler bile nefsin elinde gösteri malzemesine dönüşebilir. Sözün namusu, yalnızca güzel kurulmasında değil, hangi niyetle yola çıktığında saklıdır.

İnsanın kendi parçasını bütüne yerleştirmesi, bazen görünür olmaktan vazgeçmesi değil, görünürlüğü doğru yere koymasıdır. Bir insanın yazısı okunabilir, sözü dinlenebilir, emeği takdir edilebilir, yaptığı iş görülebilir, sanatı yayılabilir, iyiliği başkalarını teşvik edebilir; bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir. Mesele, görünürlüğün araç olmaktan çıkıp amaç hâline gelmesidir. İnsan görünür olmayı hakikatin yayılması, emeğin karşılık bulması, iyiliğin çoğalması, bir sözün bir kalbe ulaşması veya bir işin insanlara fayda vermesi için kullanıyorsa, görünürlük emanet olabilir. Fakat görünürlük insanın kendi benliğini doyurmak, iç boşluğunu kapatmak, başkasının bakışında sürekli varlık yoklaması yapmak ve kendi parçasını bütünden büyük göstermek için aranıyorsa, artık o görünürlük insanı içeriden kemirmeye başlar. Bizi kemiren dünya, çoğu zaman bizim ona verdiğimiz bu açık kapılardan içeri girer.

“Biz dünyayı kemirirken dünya da bizi kemirecek” cümlesinin içinde ağır bir kader uyarısı vardır. İnsan, beğenilmek için hayatı, ilişkileri, mahremiyeti, acıyı, iyiliği, tabiatı, bedeni ve zamanı kemirir; her şeyi biraz daha kendisine hizmet eder hâle getirmeye çalışır; fakat bir süre sonra aynı düzen insanın kendisini kemirmeye başlar. Zamanını yer, dikkatini yer, sükûnetini yer, mahremiyetini yer, güvenini yer, kanaatini yer, kendine saygısını yer, dostluklarının derinliğini yer, ailesinin iç sıcaklığını yer, ibadetinin mahcubiyetini yer, yazısının niyetini yer, acısının sahiciliğini yer. İnsan sonunda kendi gövdesini beslediğini sanırken ruhunu aç bırakır; bedenini parlatır, imajını güçlendirir, çevresini genişletir, hesabını büyütür, fakat kendi içinde yiyecek tek bir kırıntı kalmadığında, dışarıdaki bütün beğeniler iç açlığını doyuramaz. Bu, uzun metrajlı gerilim filminin en korkunç sahnesidir: insanın dışarıdan dolu görünürken içeride tüketilmiş olması.

Bu filmi nerede durduracağız? Sorunun cevabı, büyük bir toplumsal dönüşüm kadar insanın kendi küçük kararlarında da saklıdır. Bir insan, bir paylaşımı yapmadan önce niyetini yokladığında, bir iyiliği gizli bırakmayı seçtiğinde, bir acısını kalabalığın önüne koymadan önce onun mahremiyetini düşündüğünde, bir başarıyı Allah’a ve emeğe bağlayıp kendi egosunu dizginlediğinde, bir eleştiri karşısında hemen savunmaya geçmeden içindeki hakikat payını aradığında, bir beğeni eksikliğini kendi değersizliği gibi okumamayı öğrendiğinde, bir yazıyı yalnızca etki için değil, anlam için kurduğunda, bir ilişkiyi görünürlük aracı değil emanet olarak gördüğünde bu filmde bir sahne değişir. Küçük kararlar, insanın iç düzeninde büyük yön değişiklikleri başlatabilir. Çünkü benlik putu da bir anda kurulmaz; küçük küçük onaylarla, küçük küçük tavizlerle, küçük küçük sahne arayışlarıyla büyür. Onu küçültmek de küçük ama sahici feragatlerle başlar.

Bu feragatlerin en büyüğü, insanın “Ben bütünün bir parçasıyım” demeyi öğrenmesidir. Bu cümle, insanı değersizleştirmez; tam tersine ona gerçek yerini verir. İnsan bütünü tamamlayan bir parça olduğunu kabul ettiğinde, başkasının varlığına rakip gibi bakmaz; kendi katkısını küçük görmez ama mutlaklaştırmaz; kendi önemini inkâr etmez ama abartmaz; görünmediğinde yok olmadığını bilir; alkışlanmadığında değersizleşmediğini fark eder; kendi yerini bulduğunda başkasının yerini işgal etmeye çalışmaz. Yapbozun parçası olmak, insanın haysiyetini azaltmaz; çünkü o parça eksik olduğunda bütün tamamlanmaz. Fakat parça, kendi başına bütün olmaya kalktığında hem kendisini hem bütünü bozar. İnsan da kendisini bütünün yerine koyduğunda yalnızca toplumu değil, kendi iç bütünlüğünü de karalamaya başlar.

Bu kabul, aynı zamanda kulluk bilincinin de kalbine yakındır. Kul, kendisini yok saymaz ama kendisini ilahlaştırmaz; kendisine verilen değeri bilir ama o değeri kendi nefsinin büyümesine malzeme yapmaz; görünür olduğunda şükreder, görünmediğinde sabreder; emek verdiğinde karşılık bekleyebilir ama karşılığı yalnızca insanların bakışına bağlamaz; sevilmek ister ama sevginin sahibi olmaya kalkmaz; beğenilmekten hoşlanabilir ama beğeniyi varlığının temeli yapmaz. Kulluk, insanı başkasının bakışından tamamen koparmaz; fakat o bakışı asıl terazinin yerine koymasına engel olur. İnsan, Allah’ın görmesini gerçekten merkeze aldığında, kalabalığın görmesi değerini kaybetmez ama ölçüsünü bulur. Bu ölçü kaybolduğunda, insan kalabalığın gözüne kul olmaya başlar.

Kalabalığın gözüne kul olmak, çok yorgun bir hayattır. Çünkü kalabalığın gözü sabit değildir; bugün beğenir, yarın unutur; bugün alkışlar, yarın başka birine döner; bugün yüceltir, yarın eleştirir; bugün seni görünür kılar, yarın aynı hızla görünmez eder. İnsan varlığını böyle değişken bir bakışa bağladığında, sürekli teyakkuz hâlinde yaşar. Daha etkileyici olmalı, daha yeni kalmalı, daha özgün görünmeli, daha fazla tepki almalı, daha fazla ilgi çekmeli, daha fazla fark edilmeli, daha fazla paylaşılmalı, daha fazla konuşulmalıdır. Bu “daha” kelimesi, beğenilme çağının cehennem kapılarından biridir; çünkü sonu yoktur. Daha fazla görünürlük daha fazla sükûnet getirmez; çoğu zaman daha fazla açlık getirir. İnsan, bu açlığın adını başarı koyduğu sürece, doyumsuzluğunu erdem sanabilir.

Oysa insanın ruhu “daha fazla” ile değil, “yerli yerinde” ile huzur bulur. Yerli yerinde görünürlük, yerli yerinde suskunluk, yerli yerinde söz, yerli yerinde mahremiyet, yerli yerinde emek, yerli yerinde takdir, yerli yerinde yalnızlık, yerli yerinde ilişki, yerli yerinde başarı, yerli yerinde kayıp. Modern kültür bize her şeyi büyütmeyi öğretti; benliği büyüt, hesabı büyüt, çevreyi büyüt, etkiyi büyüt, tüketimi büyüt, görünürlüğü büyüt, hikâyeni büyüt, markanı büyüt. Fakat insan çoğu zaman büyüttüğü şeyin altında ezilir. Bazı şeylerin küçülmesi gerekir ki insan genişlesin; ego küçülmeden kalp genişlemez, gösteri küçülmeden mahremiyet derinleşmez, onay ihtiyacı küçülmeden iç sükûnet büyümez, benlik küçülmeden bütün görünmez. Bu yüzden hakiki olgunlaşma, insanın sürekli büyümesi değil, neyin büyümesi ve neyin küçülmesi gerektiğini öğrenmesidir.

Beğenilme arzusu, insanın acıyla kurduğu ilişkiyi de değiştirir. Acı, eskiden insanın iç odasında pişer, dua ile, sabırla, dost sohbetiyle, zamanla, bazen gözyaşıyla, bazen suskunlukla taşınırdı. Şimdi acı da hızla dolaşıma giriyor; insan daha yarasının sıcaklığı geçmeden onu cümleye, görsele, hikâyeye, paylaşıma, etkiye ve başkalarının yorumuna açabiliyor. Elbette insan acısını anlatabilir; hatta bazı acıların anlatılması başkalarına şifa, farkındalık ve dayanışma sağlayabilir. Fakat acının anlatılması ile acının beğeni ekonomisine dâhil edilmesi arasında derin bir fark vardır. Acı görünür oldukça hafiflemiyor, bazen daha da sahipsizleşiyor; çünkü kalabalık acıya bakıyor ama çoğu zaman onu taşımıyor. Gerçek acı, her gözün önüne konulacak kadar dayanıklı değildir; bazen korunmaya, saklanmaya, sadece ehil bir kalbe emanet edilmeye ihtiyaç duyar. İnsan acısını bile kendisini beğendirme aracına dönüştürdüğünde, kendi yarasının haysiyetini incitebilir.

Sevgi de aynı tehlikenin içinden geçiyor. Sevgi, iki insan arasında yaşanan derin bir emanet olmaktan çıkarılıp sürekli kanıtlanması, gösterilmesi, ilan edilmesi, görüntülenmesi ve başkalarının onayına sunulması gereken bir sahneye dönüştüğünde, kendi mahrem sıcaklığını kaybetmeye başlar. İnsan, sevildiğini gerçekten yaşamak yerine seviliyor görünmeyi önemsemeye, sevdiğini emekle taşımak yerine sevgi görüntüsü üretmeye, ilişkinin iç hakikatini korumak yerine dış algısını yönetmeye başladığında, sevgi de beğenilme kültürünün elinde yavaş yavaş incelir. Oysa sevgi, bazen görünmeyen sabırdır, bazen kimsenin bilmediği fedakârlık, bazen yorgun bir insanı sessizce beklemek, bazen kırıcı olmamak için kendi haklı cümlesini yumuşatmak, bazen hastalıkta, yaşlılıkta, yoksunlukta ve gözden düşmüşlükte haysiyet korumaktır. Böyle bir sevgi, her zaman gösterişli görünmez; fakat insanı gerçekten taşır.

İyilik de bu kültürün ağır imtihanlarından biridir. Gösterilmeyen iyiliğin eksik kaldığına inanmaya başladığımız yerde, iyiliğin ruhu yaralanır. İnsan bir yoksula yardım ederken, bir çocuğun başını okşarken, bir ihtiyaç sahibine destek olurken, bir acıya eğilirken, bir toplumsal meseleye duyarlılık gösterirken kendi içinden “Bu görünmezse etkisi azalır mı, yoksa benim iyi görünme ihtiyacım mı eksik kalır?” diye sormalıdır. Bazı iyilikler görünür olmalıdır; çünkü başkalarını teşvik eder, destek toplar, bir meselenin duyulmasını sağlar. Fakat bazı iyilikler de sadece gizli kaldığında temiz kalır. İnsanın ayırt etmesi gereken yer burasıdır. Nefis, çoğu zaman en temiz gerekçelerin arasına kendi payını gizler. “İnsanlar görsün de örnek olsun” derken bile bazen “insanlar görsün de beni bilsin” arzusu sessizce konuşur. Bu sesi tanımayan kişi, iyilik libasıyla kendi benliğini besleyebilir.

Bu yüzden beğenilme çağında ahlaki uyanış, yalnızca dışarıdaki kültürü eleştirmekle değil, insanın kendi niyetini sürekli yoklamasıyla mümkündür. Dışarıdaki düzen insanı etkiler; fakat insan kendi içindeki kapıları kapatmadıkça o düzen içeriye sızar. Bu kapılar bazen gururdur, bazen görülme açlığı, bazen değersizlik korkusu, bazen yalnızlık, bazen kıyas, bazen sevilmeme endişesi, bazen unutulma korkusu, bazen de kendi varlığının sessiz kalınca boşa gideceği vehmidir. İnsan bu kapıları tanıdığında, beğenilme kültürüne karşı daha uyanık olur. Tanımadığında ise dışarıyı eleştirirken içeride aynı kültürün küçük bir mabedini kurabilir. Kendi benliğinin içine inşa ettiği bu mabedi yıkmadan, dışarıdaki putları kırdığını sanmak insana sahici bir özgürlük vermez.

Bu çağın insanına zor gelen şeylerden biri de “sıradanlık” ile barışmaktır. Herkes özel olmak, farklı görünmek, etkileyici durmak, kendi hikâyesini benzersiz kılmak, sesini kalabalıktan ayırmak ve bir şekilde dikkat çekmek istiyor. Oysa insanın hayatındaki en derin anlamların bir kısmı sıradan gibi görünen şeylerin içinde saklıdır; bir sofranın kurulması, bir çocuğun okula hazırlanması, bir yaşlının ilacının verilmesi, bir işin dürüstçe yapılması, bir kitabın sabırla okunması, bir dostun hâlinin sorulması, bir bahçede toprağa su verilmesi, bir duanın kimseye söylenmeden yapılması, bir hatanın kabul edilmesi, bir özrün zamanında dilenmesi ve bir günün sonunda insanın kendisine “Bugün kime yük olmadım, kime nefes oldum?” diye sorması. Bunlar büyük görünmez; fakat insanı ayakta tutan asıl bağlar çoğu zaman bunlardır. Beğenilme kültürü sıradanlığı değersiz gösterir; hakikat ise sıradanın içinde saklı emanetleri gösterir.

Sıradanlıkla barışamayan insan, kendi hayatını sürekli sahneye taşımaya meyleder. Her an özel olmalı, her söz etkileyici olmalı, her fotoğraf anlamlı görünmeli, her acı derin durmalı, her başarı duyulmalı, her duygu paylaşılmalı, her gün bir hikâyeye dönüşmelidir. Böyle yaşamak yorucudur; çünkü hayatın büyük kısmı sahne değil, emektir. İnsan sürekli sahnede kalamaz; kalmaya çalışırsa gerçek benliği kuliste yorgun düşer. Kulisteki insan ise sonunda sahnedeki sureti taşımakta zorlanır. Bu yüzden ruhun dinlenmesi için görünmez zamanlara, kimseye anlatılmayan günlere, kayda alınmayan sevinçlere, paylaşılmayan sofralara, sadece yaşanan yürüyüşlere, yalnızca Allah’a söylenen dualara ve insanın kendi kendisiyle sahnesiz biçimde kalabildiği sessizliklere ihtiyacı vardır. Görünmez zamanları olmayan insanın içi kurumaya başlar.

Bu kuruma, insanın başkasının başarısına karşı duyduğu hasetle de kendisini belli eder. Beğenilme kültürü, herkesi birbirinin seyircisi ve rakibi hâline getirir; başkasının görünürlüğü kendi görünmezliğimizi, başkasının başarısı kendi gecikmişliğimizi, başkasının alkışı kendi sessizliğimizi, başkasının güzelliği kendi eksikliğimizi, başkasının kabulü kendi reddedilmişliğimizi hatırlatır. Hâlbuki bir yapbozun parçaları birbirinin yerine geçmeye çalışmaz; her parça kendi boşluğunu doldurduğunda bütün anlamlı olur. Başkasının yeri, senin yokluğun değildir; başkasının ışığı, senin karanlığın olmak zorunda değildir; başkasının alkışı, senin değersizliğinin delili değildir; başkasının nasibi, senin nasibinin iptali değildir. İnsan bu hakikati içten içe öğrenmedikçe, beğenilme arzusu hasetle birleşir ve haset, insanın kendi yolundaki bereketi görmesini engeller.

Burada tevekkül, kanaat ve emanet bilinci yeniden insanın yardımına gelir. Tevekkül, insanın hiç görünmemeyi göze alması değil, görünürlüğün kaderini de kendisinin mutlak kontrolünde sanmamasıdır. Kanaat, insanın az ilgiyle yetinmesi değil, az ilgi gördüğünde değerini kaybetmemesidir. Emanet bilinci, insanın kendisine verilen sesi, yüzü, kalemi, bilgiyi, güzelliği, imkânı, çevreyi ve etki alanını kendi egosuna değil, daha büyük bir sorumluluğa bağlamasıdır. İnsan bunları içselleştirdiğinde, beğenilmek ona zarar vermeyebilir; çünkü beğeniyi kendisine ait bir mülk gibi değil, geçici bir imtihan gibi taşır. Beğenilmediğinde de yıkılmaz; çünkü değerinin görünürlükten daha derinde olduğunu bilir. Bu denge zor ama mümkündür. Zor olduğu için kıymetlidir.

İnsan, bir gün bütün bu görünürlük düzeninin içinden çekilip kendi kalbiyle baş başa kaldığında, en çok hangi sorularla karşılaşacaktır? Kaç kişi beni beğendi değil, kimin kalbine gerçekten dokundum; ne kadar göründüm değil, ne kadar sahici kaldım; kaç defa alkışlandım değil, kaç defa nefsimi dizginledim; kaç kişiye iyi göründüm değil, kaç kişinin haysiyetini korudum; hangi imajı kurdum değil, hangi emanete sadık kaldım; hangi karanlığı estetik gösterdim değil, hangi karanlıktan dönmeye cesaret ettim. Bu sorular, beğenilme kültürünün sorularına benzemez; çünkü bu sorular insanı sahneye değil, vicdanın sessiz odasına çağırır. Orada seyirci yoktur, alkış yoktur, filtre yoktur, algoritma yoktur, yalnızca insanın kendi niyetiyle yüzleştiği ağır bir açıklık vardır.

Bu açıklığa gönüllü girebilen insan, hâlâ ümit taşıyor demektir. Çünkü ümit, karanlığın yokluğu değil, karanlığı tanıdığı hâlde ışığa dönme isteğidir. Beğenilme arzusunun kendisini nasıl yönettiğini fark eden, egosunun canavarlaşan iştahından ürken, kendi içindeki yapboz parçalarının dağıldığını gören, dışarıdaki yapbozun bir parçası olduğunu kabul eden, başkasının bakışını asıl değer terazisi yapmaktan vazgeçmeye çalışan ve kendi karanlığıyla barışmayı reddeden insan için yol vardır. Bu yol bir anda açılmaz; bazen tökezleyerek, bazen geri dönerek, bazen yine beğeniye kapılarak, bazen yine görünme isteğine yenilerek, bazen bir paylaşımın ardından iç sıkıntısı duyarak, bazen bir iyiliği gösterme arzusuyla mücadele ederek, bazen eleştiride dağılıp sonra kendini toparlayarak ilerler. Fakat insan, rahatsızlığını kaybetmedikçe, dönüş imkânını da bütünüyle kaybetmiş sayılmaz.

Karanlıkla uyuşanlar ise tehlikeyi çoğu zaman fark etmez; çünkü onlar kendi körlüklerini hayatın doğal hâli, kendi sarhoşluklarını coşku, kendi gösterilerini samimiyet, kendi egolarını özgünlük, kendi doyumsuzluklarını gelişim, kendi görünürlük bağımlılıklarını üretkenlik, kendi mahremiyet kayıplarını açıklık ve kendi beğenilme açlıklarını iletişim sanırlar. Bu yüzden onları uyarmak zordur; çünkü uyarı, onların kendi kimlik diye taşıdığı şeyi tehdit eder. İnsan, karanlığına isim verdiğinde uyanabilir; karanlığına kimlik verdiğinde ona sahip çıkar. Bugünün kör noktası da tam buradadır. Bazı insanlar karanlıkta olduklarını bilmiyor değil; karanlığın içinde kendilerine konforl

Yükleniyor...