Beğenilme Çağında Parçalanan İnsan

Tarih: 19.07.2026 11:59
Beğenilme Çağında Parçalanan İnsan
Benlik • Görünürlük • Vicdan

BEĞENİLME ÇAĞINDAPARÇALANAN İNSAN

Be­ğe­nil­me ar­zu­su­nun insanın fıtrî kabul edilme ih­ti­ya­cı­nı aşarak benliği, iliş­ki­le­ri, mah­re­mi­ye­ti ve vicdanı nasıl bir gösteri düzenine dö­nüş­tür­dü­ğü­ne dair uzun bir iç muhasebe.

İnsan, dışarıdan daha görünür hâle gelirken içeriden yavaş yavaş kendisine görünmez olur.
01Beğenilmenin Fıtrî Sınırı

İnsanın be­ğe­nil­me­yi arzu etmesi, ken­di­si­ni baş­ka­sı­nın ba­kı­şın­da biraz daha görünür, biraz daha kabul edilmiş, biraz daha kıymetli ve biraz daha var sayılmış his­set­mek istemesi yeni bir insanlık hâli değildir; çünkü insan, ya­ra­tı­lı­şı gereği yalnız başına kurulmuş kapalı bir varlık değil, baş­ka­sı­nın ba­kı­şıy­la da sınanan, baş­ka­sı­nın sesiyle de ya­ra­la­nan, baş­ka­sı­nın il­gi­siy­le de ısınan, baş­ka­sı­nın yok say­ma­sıy­la da içinde derin bir eksilme hisseden ilişki merkezli bir var­lık­tır. Çocuk, an­ne­si­nin yüzünde ilk güven işa­re­ti­ni ararken de be­ğe­nil­mek ister, talebe ho­ca­sı­nın gözünde emeğinin karşılık bul­ma­sı­nı bek­ler­ken de be­ğe­nil­mek ister, yazar ke­li­me­si­nin bir kalpte iz bı­rak­ma­sı­nı umarken de be­ğe­nil­mek ister, insan sevdiği kişinin gözünde değerli olduğunu his­set­mek isterken de bu eski ve insana mahsus kabul edilme ih­ti­ya­cı­nın ka­pı­sın­da durur. Fakat bugün ya­şa­dı­ğı­mız şey, be­ğe­nil­me ar­zu­su­nun fıtri ve ölçülü sı­nır­la­rı­nı aşarak insanın ben­li­ği­ni ele geçiren, onu içten içe kemiren, bütün iliş­ki­le­ri­ni sahneye, bütün duy­gu­la­rı­nı gös­te­ri­ye, bütün hayatını baş­ka­la­rı­nın gözüne göre dü­zen­le­nen bir vitrine ve bütün var­lı­ğı­nı da sürekli onay bekleyen kırılgan bir gö­rün­tü­ye dö­nüş­tü­ren yeni bir sar­hoş­luk hâlidir.

Bu sar­hoş­luk, eski insanın takdir edilme ih­ti­ya­cın­dan başka bir şeydir; çünkü eski takdir, çoğu zaman emekle, ahlakla, ma­ha­ret­le, sözle, fe­da­kâr­lık­la, kom­şu­luk­la, aile içindeki gü­ve­ni­lir­lik­le, zanaatın hakkını vermekle, bir işin güzel ya­pıl­ma­sıy­la, bir cümlenin yerini bul­ma­sıy­la, bir insanın yüzünde bı­ra­kı­lan iyi bir ha­tı­ray­la ve hayatın gerçek iliş­ki­le­ri içinde oluşan ta­nık­lık­lar­la bağ­lan­tı­lıy­dı. Bugünün be­ğe­nil­me arzusu ise çoğu zaman ta­nık­lı­ğın yerini gö­rü­nür­lü­ğe, emeğin yerini etkiye, ahlakın yerini imaja, de­rin­li­ğin yerini algıya, sahici kıymetin yerini anlık dikkat top­la­ma­ya ve insanın kendi iç bü­tün­lü­ğü­nün yerini baş­ka­la­rı­nın parmak ucuyla verdiği hızlı onaya bırakmış durumda. Bir insanın gerçek ha­ya­tın­da neye sadık kaldığı, kimin hakkını gö­zet­ti­ği, hangi emaneti koruduğu, hangi acıya eğildiği, hangi ka­ran­lık­ta insan kaldığı, hangi yoksulun hay­si­ye­ti­ni in­cit­me­di­ği, hangi sevgiyi so­rum­lu­luk­la taşıdığı ve hangi ha­ki­ka­tin yükünü omuz­la­dı­ğı so­rul­ma­dan, onun nasıl gö­rün­dü­ğü, ne kadar ilgi çektiği, kaç kişinin dik­ka­ti­ni top­la­dı­ğı, hangi imajı verdiği ve ne ölçüde beğeni ürettiği daha be­lir­le­yi­ci hâle gel­di­ğin­de, be­ğe­nil­me arzusu artık insan ta­bi­a­tı­nın doğal bir ihtiyacı olmaktan çıkarak çağın en sinsi put­la­rın­dan birine dönüşür.

İnsan, baş­ka­sı­nın bakışına bü­tü­nüy­le kayıtsız ya­şa­ya­maz; fakat baş­ka­sı­nın bakışını kendi var­lı­ğı­nın asıl ölçüsü hâline ge­tir­di­ğin­de, artık kendi iç mer­ke­zin­den uzak­laş­ma­ya başlar. Bu uzak­laş­ma ilk anda büyük bir çöküş gibi görünmez; insan yalnızca biraz daha dikkatli giyinir, biraz daha özenli görünür, biraz daha et­ki­le­yi­ci ko­nuş­ma­ya çalışır, biraz daha çok paylaşır, biraz daha çok görünmek ister, biraz daha çok onay bekler, biraz daha çok kıyaslar, biraz daha çok baş­ka­la­rı­nın tep­ki­si­ne göre ken­di­si­ni ayarlar ve bütün bunların sonunda hâlâ hayatını ken­di­si­nin yö­net­ti­ği­ni sanır. Fakat zamanla kendi duy­gu­su­nu bile baş­ka­sı­nın gözüne göre ölçmeye, kendi acısını bile pay­la­şı­la­bi­lir bir ifade biçimine sokmaya, kendi se­vin­ci­ni bile ilan edil­me­den ta­mam­lan­ma­mış saymaya, kendi yal­nız­lı­ğı­nı bile estetik bir görünüme bü­rün­dür­me­ye ve kendi iç mu­ha­se­be­si­ni bile seyirci bekleyen bir iç monoloğa dö­nüş­tür­me­ye başlar. Böyle bir insan, dı­şa­rı­dan daha görünür hâle gelirken içeriden yavaş yavaş ken­di­si­ne görünmez olur.

Bi­rey­sel­leş­me kültürü bize baş­lan­gıç­ta çok cazip bir vaatte bulundu; sanki ka­la­ba­lı­ğın içinde kay­bol­muş insan nihayet kendi adını, kendi sesini, kendi ter­cih­le­ri­ni, kendi hi­kâ­ye­si­ni, kendi öz­gün­lü­ğü­nü ve kendi değerini bulacak, eski top­lum­sal ka­lıp­la­rın içinde ezilen varlığı daha bağımsız, daha saygın ve daha özgür bir yere ka­vu­şa­cak­tı. Bu vaadin içinde bü­tü­nüy­le yanlış bir şey yoktu; insanın şahsiyet sahibi olması, sürü psi­ko­lo­ji­sin­den kur­tul­ma­sı, kendi so­rum­lu­lu­ğu­nu taşıması, baş­ka­sı­nın göl­ge­sin­de si­lin­me­me­si, kendi dü­şün­ce­si­ni kurması ve kendi hay­si­ye­ti­ni fark etmesi elbette kıy­met­liy­di. Fakat zamanla bi­rey­sel­leş­me, insanın şahsiyet ka­zan­ma­sın­dan çok egosunun sı­nır­sız­ca ge­niş­le­me­si­ne, kendi mer­ke­zi­ni bul­ma­sın­dan çok ken­di­si­ni bütün merkezin yerine koy­ma­sı­na, öz­gür­leş­me­sin­den çok bağ­sız­laş­ma­sı­na, ken­di­si­ni ger­çek­leş­tir­me­sin­den çok sürekli ser­gi­le­me­si­ne ve bütünün içinde anlamlı bir yer tut­ma­sın­dan çok bütünü kendi et­ra­fın­da dönmeye zor­la­ma­sı­na dönüştü. Birey olmak, insanın kendi so­rum­lu­lu­ğu­nu ta­şı­ma­sıy­dı; bugün ise çoğu yerde bi­rey­ci­lik, insanın kendi nefsini hayatın kıblesi hâline ge­tir­me­si oldu.

02Bütünün Parçalanması

Bir yapbozun par­ça­la­rı, ken­di­le­ri­ni anlamlı kılan şeyin tek baş­la­rı­na parlak, ay­rı­ca­lık­lı veya merkeze yer­leş­miş olmaları değil, bü­tün­de­ki doğru boşluğu dol­du­ra­bil­me­le­ri olduğunu unut­tuk­la­rın­da, ortaya artık bir resim değil, bir­bi­ri­ne sürtünen, bir­bi­ri­ni iten, kendi kenarını bü­yüt­me­ye çalışan ve bütünü ta­mam­la­mak yerine kendi var­lı­ğı­nı dayatan par­ça­la­rın acıklı kar­ma­şa­sı çıkar. İnsan da böyledir; onun değeri, yalnızca kendi başına dikkat çek­me­sin­de değil, var­lı­ğıy­la hayat kom­po­zis­yo­nun­da eksik kalacak bir yeri hay­si­yet­le, emekle, sevgiyle, bilgiyle, mer­ha­met­le, adaletle, sözle veya sessiz bir sa­da­kat­le ta­mam­la­ya­bil­me­sin­de­dir. Bir anne, yalnızca kendisi olarak değil, ço­cu­ğu­nun ruhunda dol­dur­du­ğu güven boş­lu­ğuy­la anlam kazanır; bir baba, yalnızca oto­ri­te­siy­le değil, evin içinde kurduğu emanet duy­gu­suy­la yerini bulur; bir öğretmen, yalnızca bil­gi­siy­le değil, ta­le­be­nin gözünde yaktığı is­ti­ka­met ışığıyla bütüne katılır; bir yazar, yalnızca cüm­le­si­nin gü­zel­li­ğiy­le değil, oku­yu­cu­nun karanlık bir yerinde açtığı anlam pen­ce­re­siy­le ta­mam­la­yı­cı olur; bir insan, yalnızca ken­di­si­ni par­lat­mak­la değil, var­lı­ğıy­la baş­ka­sı­nın ha­ya­tın­da eksik kalacak bir insanlık payını ta­mam­la­dı­ğın­da gerçek yerini bulur.

Fakat çağ bize bu ta­mam­la­yı­cı­lık ahlakını unut­tur­du. Her parça, kendi başına resim olmak istedi; her ses, bütün koroyu bas­tır­mak istedi; her benlik, ken­di­si­ni merkeze koyarak çev­re­sin­de­ki her şeyi kendi var­lı­ğı­nı doğ­ru­la­ya­cak fi­gür­le­re dö­nüş­tür­mek istedi. İnsan, ken­di­si­ni hayatın içinde bir emanet parçası olarak değil, hayatın ken­di­si­ne hizmet etmesi gereken özel bir merkez olarak görmeye baş­la­dı­ğın­da, baş­ka­sı­nın varlığı da artık ona ta­mam­lan­ma­sı gereken bir bütünün kıymetli parçası gibi görünmez; ya se­yir­ci­si olur, ya rakibi olur, ya engeli olur, ya be­ğe­ni­si­ni vermesi gereken biri olur, ya da kendi imajını güç­len­di­re­cek bir aksesuar hâline gelir. Böylece iliş­ki­ler bile içten içe yapbozu ta­mam­la­ma­ya değil, par­ça­la­rın bir­bi­ri­ni kul­la­na­rak kendi gö­rü­nür­lü­ğü­nü ar­tır­ma­sı­na hizmet etmeye başlar. Sevgi, bazen sahici ya­kın­lık­tan çok onay me­ka­niz­ma­sı­na dönüşür; dostluk, bazen kar­şı­lık­lı haysiyet ta­şı­mak­tan çok sosyal konum üretir; iyilik, bazen bir kalbi onar­mak­tan çok iyi görünme ih­ti­ya­cı­nı besler; acı bile bazen insanın ger­çek­ten ya­ra­lan­dı­ğı bir yer olmaktan çıkarak dikkat toplayan bir anlatı mal­ze­me­si­ne dönüşür.

Bu par­ça­lan­ma­nın en ağır tarafı, insanın ken­di­si­ni bütünden ko­par­dı­ğı ölçüde öz­gür­leş­ti­ği­ni san­ma­sı­dır. Oysa kökünden kopmuş bir yaprak ne kadar ha­fif­le­se de rüzgârın insafına kalır; dalından ayrılmış bir meyve ne kadar bağımsız görünse de çü­rü­me­nin eşiğine gelir; gövdeden ayrılmış bir parça ne kadar kendi başına dur­du­ğu­nu düşünse de anlamını kay­bet­me­ye başlar. İnsan, aileyle, toplumla, ge­le­nek­le, inançla, tabiatla, ölüm bi­lin­ciy­le, emanet duy­gu­suy­la, kul hakkıyla, mah­re­mi­yet­le ve baş­ka­sı­nın hay­si­ye­tiy­le bağ­la­rı­nı tümüyle gev­şet­ti­ğin­de, ilk anda ken­di­si­ni daha rahat his­se­de­bi­lir; çünkü artık onu sı­nır­la­yan, bekleten, mahcup eden, so­rum­lu­lu­ğa çağıran ve kendi arzusunu tart­ma­sı­nı isteyen birçok bağ za­yıf­la­mış­tır. Fakat bu rahatlık uzun sürmez; çünkü insan, bağsız kal­dı­ğın­da yalnızca sı­nır­lar­dan kur­tul­maz, aynı zamanda anlamdan, ait olmaktan, so­rum­lu­lu­ğun ol­gun­laş­tı­rı­cı ağır­lı­ğın­dan ve ken­di­si­ni aşan bir bütüne hizmet etmenin derin hu­zu­run­dan da uzak­la­şır.

03Görünürlük ve Ölçülen Benlik

Be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün insanı en çok ya­ra­la­dı­ğı yer­ler­den biri, ona sürekli kendi gö­rün­tü­süy­le meşgul olmayı hayatın doğal hâli gibi öğ­ret­me­si­dir. İnsan artık ken­di­si­ni ya­şa­mak­tan çok dü­zen­le­me­ye, de­ne­yim­le­mek­ten çok kay­det­me­ye, his­set­mek­ten çok ifade etmeye, dü­şün­mek­ten çok pay­laş­ma­ya, de­rin­leş­mek­ten çok et­ki­le­yi­ci gö­rün­me­ye ve ol­gun­laş­mak­tan çok dikkat çekmeye yön­len­di­ri­li­yor. Bir sofraya otur­du­ğun­da önce sofranın be­re­ke­ti­ni değil, gö­rün­tü­sü­nü dü­şü­nü­yor; bir man­za­ra­ya bak­tı­ğın­da önce tabiatın ses­siz­li­ği­ni değil, hangi açıdan daha iyi du­ra­ca­ğı­nı he­sap­lı­yor; bir acı ya­şa­dı­ğın­da önce kendi içindeki kırığı değil, bunu nasıl an­la­ta­ca­ğı­nı, hangi cümleyle daha etkili kı­la­ca­ğı­nı ve kimlerin gö­re­ce­ği­ni dü­şün­me­ye başlıyor. Böylece insan, kendi ha­ya­tı­nın içinde yaşayan biri olmaktan çıkıp, kendi hayatını dı­şa­rı­dan izleyen, dü­zen­le­yen ve pa­zar­la­yan bir yö­net­me­ne dö­nü­şü­yor. Fakat insan kendi ha­ya­tı­nın yö­net­me­ni olmaya fazla alış­tı­ğın­da, bir süre sonra oyuncusu olduğu ger­çe­ği­ni, yani ger­çek­ten yo­rul­du­ğu­nu, ger­çek­ten kı­rıl­dı­ğı­nı, ger­çek­ten sev­di­ği­ni, ger­çek­ten suçlu olduğunu, ger­çek­ten piş­man­lık duyması ge­rek­ti­ği­ni ve ger­çek­ten öle­ce­ği­ni unu­ta­bi­li­yor.

Sosyal medyanın be­ğe­nil­me arzusuna verdiği teknik imkân, bu eski insan zaafını tarihte gö­rül­me­miş bir hızla büyüttü. Eskiden insanın be­ğe­nil­me alanı sı­nır­lıy­dı; aile, mahalle, iş, okul, dost çevresi, cemaat, şehir veya eserinin ulaştığı insanlar kadar bir bakış alanı vardı. Şimdi insan, dünyanın herhangi bir yerinden gelecek bir bakışa, bir beğeniye, bir yoruma, bir takipçi artışına, bir gö­rün­tü­len­me rakamına ve al­go­rit­ma­nın soğuk lütfuna açık hâle geldi. Bu açıklık ilk anda imkân gibi göründü; ye­te­nek­ler görünür olacaktı, fikirler daha hızlı ya­yı­la­cak­tı, yalnız insanlar ken­di­si­ne ben­ze­yen­le­ri bu­la­cak­tı, küçük sesler büyük ka­la­ba­lık­la­ra ula­şa­bi­le­cek­ti. Bunların bir kısmı ger­çek­ten oldu; fakat aynı anda insanın benliği de sürekli ölçülen, sürekli kı­yas­la­nan, sürekli ser­gi­le­nen, sürekli onay bekleyen ve her paylaşım son­ra­sın­da ra­kam­la­rın soğuk te­ra­zi­si­ne konulan bir nesneye dönüştü. İnsan artık yalnızca baş­ka­la­rı ta­ra­fın­dan değil, kendi he­sa­bı­nın is­ta­tis­tik­le­ri ta­ra­fın­dan da yar­gı­la­nı­yor.

Beğeni sayısı, yorum sayısı, gö­rü­nür­lük, paylaşım oranı ve takipçi miktarı, insanın ruhunda çok sinsi bir değer ölçüsü hâline gel­di­ğin­de, gö­rün­me­yen iyi­lik­ler değersiz, sessiz emekler anlamsız, mahrem acılar eksik, gös­te­ril­me­yen se­vinç­ler yarım, okun­ma­yan yazılar ba­şa­rı­sız, be­ğe­nil­me­yen fikirler kıy­met­siz ve ilgi çekmeyen hayatlar sönük gibi al­gı­lan­ma­ya başlar. Oysa insanın en kıymetli ta­raf­la­rı çoğu zaman öl­çü­le­mez; bir annenin gece uy­ku­suz­lu­ğu is­ta­tis­ti­ğe sığmaz, bir babanın içine attığı mah­cu­bi­yet gö­rü­nür­lük üretmez, bir öğ­ret­me­nin bir ta­le­be­nin ruhunda bı­rak­tı­ğı iz hemen et­ki­le­şim vermez, bir dostun sırra sadakati gündem olmaz, bir yazarın bir kişiyi ka­ran­lık­tan çıkaran cümlesi ka­la­ba­lık­lar ta­ra­fın­dan fark edil­me­ye­bi­lir, bir kulun kimse görmeden yaptığı iyilik al­go­rit­mik değere sahip değildir. Fakat be­ğe­nil­me kültürü, öl­çü­le­me­ye­ni önemsiz gös­ter­me­ye baş­la­dı­ğın­da insanın içindeki değer terazisi bozulur; insan, Allah’ın gördüğü, vicdanın bildiği ve hayatın derin do­ku­sun­da karşılık bulan şey­ler­den çok, baş­ka­la­rı­nın hızlı ba­kı­şın­da parlayan şeylere yönelir.

Bu noktada insanın kendi içindeki ka­ran­lı­ğı sevmesi diye ağır bir tehlike doğar. Baş­lan­gıç­ta insan, be­ğe­nil­me ih­ti­ya­cı­nı masum bir istek gibi taşır; sonra bu istek yavaş yavaş alış­kan­lı­ğa, alış­kan­lık ba­ğım­lı­lı­ğa, ba­ğım­lı­lık kimliğe, kimlik ise insanın kendi kör­lü­ğü­nü koruduğu bir iç kaleye dönüşür. Bir insan, sürekli ilgiyle beslenen ben­li­ği­ni sevmeye başlarsa, artık onu uyan­dı­ra­cak ışığa düşman olabilir; çünkü ışık, onun ken­di­si­ni kan­dır­dı­ğı yerleri gösterir. Kendi kör­lü­ğü­ne alışan kişi, ona karanlık olduğunu söy­le­ye­ni acımasız, kıskanç, geri kalmış, an­la­ma­yan veya düşman sa­ya­bi­lir. Kendi sar­hoş­lu­ğu­na alışan kişi, ayılma çağ­rı­sı­nı öz­gür­lü­ğü­ne müdahale gibi du­ya­bi­lir. Kendi egosunun iştahını hayatın doğal hakkı sanan kişi, ona sınır koyan her sözü zulüm gibi al­gı­la­ya­bi­lir. İnsan, ka­ran­lı­ğı­na alış­mak­la kalmayıp onu sevmeye baş­la­dı­ğın­da, en parlak ışık bile ona rahatsız edici görünür.

Zamanın öyle kör bir nok­ta­sın­da du­ru­yo­ruz ki, içinde hâlâ bir parça aydınlık ümidi ta­şı­yan­lar ka­ran­lı­ğın içinde yol­la­rı­nı bulmaya ça­lı­şır­ken, ka­ran­lık­la uyu­şan­lar, körlükle ba­rı­şan­lar ve sar­hoş­luk­la mest olanlar kendi yer­le­ri­ne iyice yer­le­şi­yor, hatta ışık üzerine en parlak cüm­le­le­ri de çoğu zaman onlar kuruyor. Bu durumun acı tarafı şudur: Karanlık, artık ken­di­si­ni karanlık olarak ta­nıt­mı­yor; özgürlük, kişisel marka, özgünlük, cesaret, kendini ger­çek­leş­tir­me, görünür olma, fark edilme, kendi hi­kâ­ye­si­ni yazma ve hayatını sa­hip­len­me gibi çekici ke­li­me­le­rin ar­ka­sın­da do­la­şı­yor. Elbette bu ke­li­me­le­rin her biri doğru yerde kıymetli olabilir; fakat nefsin eline geç­tik­le­rin­de, insanın kendi ben­li­ği­ni sı­nır­sız­ca bü­yüt­me­si­ne, baş­ka­sı­nın hay­si­ye­ti­ni dekor hâline ge­tir­me­si­ne, mah­re­mi­ye­ti­ni pazara çı­kar­ma­sı­na, iyi­li­ği­ni gös­te­ri­ye çe­vir­me­si­ne ve ken­di­si­ni hiçbir bütüne karşı sorumlu his­set­me­me­si­ne hizmet ede­bi­lir­ler. Kö­tü­lü­ğün en teh­li­ke­li hâli, ken­di­si­ni kaba bir kötülük olarak değil, güzel kav­ram­la­ra bürünmüş özgürlük gibi sun­ma­sı­dır.

Bu yüzden “be­ğe­nil­me arzusu” meselesi, yalnızca sosyal medya eleş­ti­ri­si değildir; bu mesele, insanın kendi var­lı­ğı­nı nerede te­mel­len­dir­di­ğiy­le il­gi­li­dir. İnsan, kendi kıy­me­ti­ni baş­ka­sı­nın gözünde ara­dı­ğın­da, o göz ka­pan­dı­ğın­da çöker; kendi anlamını ka­la­ba­lı­ğın ilgisine bağ­la­dı­ğın­da, ka­la­ba­lık başka yere yö­nel­di­ğin­de boşluğa düşer; kendi değerini ima­jın­dan dev­şir­di­ğin­de, imajı çat­la­dı­ğın­da ken­di­si­ni çıplak ve sa­vun­ma­sız hisseder; kendi var­lı­ğı­nı beğeni ra­kam­la­rıy­la ölç­tü­ğün­de, azalan her ilgi ona kendi var­lı­ğı­nın ek­sil­di­ği ya­nıl­sa­ma­sı­nı yaşatır. Oysa insanın değeri, değişken ba­kış­la­rın, al­go­rit­mik dal­ga­lan­ma­la­rın, sosyal onayın ve ka­la­ba­lı­ğın geçici he­ves­le­ri­nin üzerinde bir yerde başlar. İnsan, ya­ra­tıl­mış ol­ma­sıy­la, emanet ta­şı­ma­sıy­la, haysiyet sahibi kı­lın­ma­sıy­la, so­rum­lu­luk yük­len­me­siy­le, se­ve­bil­me­siy­le, tövbe ede­bil­me­siy­le, anlam ara­ya­bil­me­siy­le ve baş­ka­sı­nın ha­ya­tın­da bir iyilik boş­lu­ğu­nu dol­du­ra­bil­me­siy­le kıy­met­li­dir. Bu kıymet, gö­rül­me­di­ğin­de yok olmaz; be­ğe­nil­me­di­ğin­de azalmaz; al­kış­lan­ma­dı­ğın­da eksilmez.

Fakat bu hakikati bilmek başka, ona göre yaşamak başkadır. Çünkü modern benlik, her gün binlerce küçük uyaranla baş­ka­sı­nın gözüne dönmeye çağrılır. Sabah uyanır uyanmaz ekranın ışığı, insana ken­di­sin­den önce baş­ka­la­rı­nın hayatını gösterir; kah­val­tı­dan önce kıyas başlar, işe gitmeden önce baş­ka­la­rı­nın ba­şa­rı­la­rı, mut­lu­luk­la­rı, se­ya­hat­le­ri, be­den­le­ri, cüm­le­le­ri, acıları, öfkeleri ve sah­ne­len­miş gün­de­lik­le­ri zihne doluşur. İnsan daha kendi gününe baş­la­ma­dan, baş­ka­la­rı­nın gözünde nasıl durduğu so­ru­su­nun içine düşer. Böyle bir baş­lan­gıç, ruhu yorar; çünkü insan kendi iç sesini duymadan dış seslerin pazarına girer. Gün boyunca da aynı pazar devam eder; insan kendi emeğinin gerçek değerini değil, ona gelen ilgiyi, kendi ya­zı­sı­nın ha­ki­ka­ti­ni değil, onun aldığı tepkiyi, kendi sözünün vicdani yükünü değil, onun ürettiği gö­rü­nür­lü­ğü izlemeye başlar. İç merkez dışarıya taşınır; insan kendi içinde değil, baş­ka­sı­nın ek­ra­nın­da yaşamaya başlar.

04İçimizdeki İki Hâl

Burada “baş­ka­la­rı­nın acıklı hâlleri” diye okuyup geçme ko­lay­cı­lı­ğı büyük bir tuzaktır. İnsan çoğu zaman ken­di­si­ni bu has­ta­lı­ğın dışında tutmak ister; baş­ka­la­rı gösteriş me­rak­lı­sı­dır, baş­ka­la­rı beğeni ba­ğım­lı­sı­dır, baş­ka­la­rı egosunu bü­yüt­müş­tür, baş­ka­la­rı ka­ran­lı­ğıy­la ba­rış­mış­tır, baş­ka­la­rı yapbozun bütününü unut­muş­tur, baş­ka­la­rı kendi gö­rün­tü­sü­nü put­laş­tır­mış­tır. Fakat biraz durup içeriye bak­tı­ğı­mız­da, iki ayrı insan değil, he­pi­mi­zin içinde salınan iki hâl görürüz. Bir yanımız hâlâ ışığa muhtaç olduğunu bilir, kendi ka­ran­lı­ğın­dan ürker, be­ğe­nil­me arzusu bü­yü­dü­ğün­de mahcup olur, baş­ka­sı­nın bakışına fazla teslim olduğunu fark et­ti­ğin­de içi sıkılır ve bir yere geri dönmek ister. Diğer yanımız ise gö­rün­me­yi sever, onayla beslenir, alkışın tadını alır, be­ğe­nil­me­di­ğin­de incinir, gör­mez­den ge­lin­di­ğin­de öf­ke­le­nir, ken­di­si­ni özel sanmak ister ve yapbozun bütünü yerine kendi par­ça­sı­nı bü­yüt­me­ye çalışır. Bu iki hâl bizde kavga eder; insanın iç gerilimi de burada doğar.

Ken­di­mi­zi baş­ka­la­rı­na be­ğen­dir­mek için de­be­len­dik­çe in­san­lı­ğı­mı­zı kendi gö­zü­müz­den kay­be­di­yo­ruz; çünkü baş­ka­sı­nın bakışına göre sürekli yeniden dü­zen­le­nen bir benlik, bir süre sonra kendi sa­hi­ci­li­ği­ni ayırt edemez hâle gelir. Hangi cümleyi ger­çek­ten inandığı için kur­du­ğu­nu, han­gi­si­ni et­ki­le­yi­ci gö­rü­ne­ce­ği için seç­ti­ği­ni; hangi acıyı ger­çek­ten ta­şı­dı­ğı­nı, han­gi­si­ni görünür kılmak için estetize ettiğini; hangi iyiliği Allah rızası ve insanlık borcu olarak yap­tı­ğı­nı, han­gi­si­ni iyi görünmek için sah­ne­le­di­ği­ni; hangi sus­kun­lu­ğun hikmet, han­gi­si­nin imaj yönetimi olduğunu; hangi pay­la­şı­mın hakikat, han­gi­si­nin benlik vitrini olduğunu an­la­mak­ta zorlanır. İnsan, kendi niyetini sürekli kontrol et­me­di­ğin­de, nefsin en ince sı­zın­tı­la­rı bile en temiz görünen dav­ra­nış­la­rın içine ka­rı­şa­bi­lir. Bu yüzden be­ğe­nil­me kültürü yalnızca dış dav­ra­nış­la­rı değil, niyetin mahrem oda­la­rı­nı da kirletir. İnsan baş­ka­sı­nın gözüne göre yaşamaya baş­la­dı­ğın­da, Allah’ın ve vicdanın hu­zu­run­da sade kalmak giderek zorlaşır.

Bu noktada umut meselesi de ken­di­si­ni gösterir. Ümit her zaman vardır; fakat ümit, içinde bu­lun­du­ğu hâlin ger­çek­ten bir ümide muhtaç olduğunu fark edenlere açıktır. Hasta olduğunu kabul etmeyen insan, şifanın kapısını aramaz; ka­ran­lık­ta olduğunu bilmeyen insan, ışığa ihtiyaç duymaz; sar­hoş­lu­ğu­nu hayatın doğal neşesi sanan insan, ayılmayı kayıp gibi görür; egosunun ca­na­var­la­şan iştahını şahsiyet zanneden insan, nefs ter­bi­ye­si­ni ken­di­si­ne saldırı gibi algılar. Bu yüzden be­ğe­nil­me çağında en büyük rahmet, insanın bir anlığına da olsa kendi hâlinden rahatsız ol­ma­sı­dır. Ra­hat­sız­lık, bazen içimizde hâlâ ölmemiş bir hakikat du­yu­su­nun işa­re­ti­dir. İnsan kendi gös­te­ri­si­ni izlerken birden uta­nı­yor­sa, pay­laş­tı­ğı acının içinde sahne kokusu al­dı­ğın­da içi bur­ku­lu­yor­sa, be­ğe­nil­me­di­ği için in­cin­di­ğin­de “Ben neyi bu kadar büyüttüm?” diye so­ra­bi­li­yor­sa, baş­ka­sı­nın alkışına muhtaç hâle gel­di­ği­ni fark et­ti­ğin­de kor­ku­yor­sa, orada hâlâ bir dönüş imkânı vardır.

Fakat bu dönüş, insanın sadece sosyal medyadan uzak dur­ma­sıy­la ta­mam­lan­maz; çünkü mesele araçtan daha de­rin­de­dir. İnsan ekranı kapatır ama be­ğe­nil­me arzusu kalbinde yaşamaya devam edebilir; paylaşım yapmaz ama baş­ka­la­rı­nın zihninde nasıl dur­du­ğu­nu sürekli he­sap­la­ya­bi­lir; sade gö­rü­ne­bi­lir ama sade gö­rün­me­nin de gizli bir imajını ku­ra­bi­lir; mah­re­mi­ye­ti­ni ko­ru­du­ğu­nu sa­na­bi­lir ama kendi iç dün­ya­sın­da baş­ka­la­rı­nın tak­di­ri­ni hayal ederek ya­şa­ya­bi­lir. Nefis, gö­rün­tü­nün olmadığı yerde bile ken­di­si­ne sahne ku­ra­bi­lir. Bu yüzden çözüm yalnızca dijital perhiz değil, benliğin terbiye edil­me­si­dir. İnsan, ken­di­si­ni bütünde anlamlı kılan yerini yeniden ha­tır­la­mak, kendi par­ça­sı­nı büyütmek yerine bütüne hizmet eden yerini bulmak, gö­rü­nür­lü­ğü değerle ka­rış­tır­ma­mak, be­ğe­nil­me­yi var­lı­ğı­nın delili saymamak ve ken­di­si­ni baş­ka­sı­nın gözüne değil, ha­ki­ka­tin te­ra­zi­si­ne emanet etmek zo­run­da­dır.

Bu terbiye, insanın kendi ha­ya­tın­da bazı soruları ce­sa­ret­le sor­ma­sıy­la başlar. Ben hangi dav­ra­nı­şı­mı ger­çek­ten gerekli olduğu için ya­pı­yo­rum, han­gi­si­ni görülmek için süs­lü­yo­rum? Hangi cümlemi hakikat taşıdığı için ku­ru­yo­rum, han­gi­si­ni etkili görünmek için se­çi­yo­rum? Hangi acımı kendi içimde ol­gun­laş­tı­rı­yo­rum, han­gi­si­ni baş­ka­la­rı­nın ilgisine sunarak tü­ke­ti­yo­rum? Hangi iyiliğim gizli kalsa da beni memnun eder, hangisi gö­rün­mez­se sanki eksik kalmış hissi veriyor? Hangi başarıyı Allah’a ve emeğe bağ­la­ya­rak ta­şı­yo­rum, hangisi ben­li­ği­mi bü­yü­tü­yor? Hangi eleştiri beni ger­çek­ten dü­şün­dü­rü­yor, hangisi yalnızca imajımı ze­de­le­di­ği için öf­ke­len­di­ri­yor? Bu sorular insanı rahatsız eder; fakat be­ğe­nil­me sar­hoş­lu­ğun­dan ayılmak isteyen insanın ken­di­si­ne sorması gereken sorular tam da bun­lar­dır. Çünkü nefsin ka­ran­lı­ğı çoğu zaman cevapsız so­ru­lar­da değil, so­rul­ma­mış so­ru­lar­da büyür.

Yapboz metaforu burada yeniden içeriye döner; çünkü iki yapboz vardır, biri dı­şı­mız­da, biri içimizde. Dı­şı­mız­da­ki yapboz, hayatın büyük bü­tün­lü­ğü­dür; aile, toplum, tabiat, tarih, inanç, emanet, zaman, ölüm, sevgi, acı, emek, kul hakkı, dostluk, bilgi, sanat ve insanın baş­ka­la­rıy­la kurduğu bütün iliş­ki­ler bu yapbozun par­ça­la­rı­nı oluş­tu­rur. İçi­miz­de­ki yapboz ise ben­li­ği­mi­zin dağılmış oda­la­rı­dır; ar­zu­la­rı­mız, kor­ku­la­rı­mız, gu­ru­ru­muz, mah­cu­bi­ye­ti­miz, sevme ih­ti­ya­cı­mız, görülme aç­lı­ğı­mız, yal­nız­lı­ğı­mız, imanımız, vic­da­nı­mız, ha­tı­ra­la­rı­mız, ya­ra­la­rı­mız, piş­man­lık­la­rı­mız ve umut­la­rı­mız bir­bi­rin­den kopuk parçalar hâlinde durur. Dı­şı­mız­da­ki bütünün bir parçası ol­du­ğu­mu­zu kabul etmeden içi­miz­de­ki yapboz da ta­mam­lan­maz; çünkü insan ken­di­si­ni bütünden ko­par­dı­ğın­da, içindeki parçalar da bir­bi­ri­ne ya­ban­cı­la­şır. Be­ğe­nil­me arzusu, bu iç par­ça­lan­ma­yı bir süre gizler; fakat sonunda insanın kendi gözünde da­ğıl­dı­ğı ger­çe­ği­ni ortadan kal­dır­maz.

İç yapbozun en zor parçası, insanın kendi ek­sik­li­ği­ni kabul et­me­si­dir. Be­ğe­nil­me kültürü, ek­sik­li­ği sak­lan­ma­sı gereken bir kusur gibi gösterir; insan sürekli tam, güçlü, dengeli, başarılı, et­ki­le­yi­ci, mutlu, özgün, öz­gü­ven­li ve ilgiye değer gö­rün­me­ye zorlanır. Oysa insan eksiktir; eksik olduğunu kabul etmek, onun hay­si­ye­ti­ni azaltmaz, aksine onu sa­hi­ci­li­ğe yak­laş­tı­rır. Ek­sik­li­ği­ni bilen insan baş­ka­sı­nın be­ğe­ni­si­ni mut­lak­laş­tır­maz, çünkü ken­di­si­ni baş­ka­sı­nın ba­kı­şın­da ta­mam­la­ma­ya ça­lış­ma­nın bitmeyen bir açlık olduğunu sezer. Ek­sik­li­ği­ni bilen insan, bütüne ihtiyaç duy­du­ğu­nu, başka in­san­lar­la, emekle, dua ile, bilgiyle, sabırla, hikmetle ve mer­ha­met­le ta­mam­lan­dı­ğı­nı kabul eder. Ek­sik­li­ği­ni kabul etmeyen insan ise sürekli baş­ka­sı­nın gözünden ken­di­si­ne tamamlık dev­şir­me­ye çalışır; fakat ne kadar be­ğe­ni­lir­se be­ğe­nil­sin, içindeki boşluk başka bir beğeni ister. Çünkü beğeni, ek­sik­li­ği kısa sü­re­li­ği­ne uyuş­tu­rur; fakat onu iyi­leş­tir­mez.

05Yalnızlık, Dostluk ve Işık

Bu çağın insanı, be­ğe­nil­me arzusu ile yal­nız­lık arasında tuhaf bir döngüye sıkışmış durumda. Be­ğe­nil­mek için görünür oluyor, görünür oldukça daha fazla kı­yas­la­nı­yor, kı­yas­lan­dık­ça kendi sa­hi­ci­li­ğin­den uzak­la­şı­yor, sa­hi­ci­li­ğin­den uzak­laş­tık­ça daha yalnız his­se­di­yor, yalnız his­set­tik­çe yeniden görünür olmaya ça­lı­şı­yor. Bu döngü, insanı dı­şa­rı­dan ha­re­ket­li, içeriden yorgun kılıyor. Her paylaşım bir pencere gibi açılıyor ama çoğu zaman insanın içine temiz hava girmiyor; her beğeni küçük bir ışık gibi yanıyor ama insanın iç ka­ran­lı­ğı­nı ger­çek­ten ay­dın­lat­mı­yor; her yorum kısa süreli bir temas hissi veriyor ama insanın gerçek yakınlık ih­ti­ya­cı­nı do­yur­mu­yor. Böylece insan, sürekli temas hâ­lin­dey­miş gibi yaşarken derin bir do­ku­nul­ma­mış­lık taşıyor. Onu gören çok, bilen az; onu takip eden çok, duyan az; ona tepki veren çok, ger­çek­ten yanında duran az oluyor.

Bu yal­nız­lı­ğın pan­ze­hi­ri, daha fazla gö­rü­nür­lük değil, daha sahici iliş­ki­dir. İnsan, ken­di­si­ni beğenen ka­la­ba­lık­tan çok, ken­di­si­ni iyi ve kötü hâliyle ta­şı­ya­bi­len birkaç derin insana muh­taç­tır. Ka­la­ba­lık insanın imajını besler, dostluk insanın var­lı­ğı­nı taşır. Ka­la­ba­lık başarılı ol­du­ğun­da alkışlar, dostluk düş­tü­ğün­de yanında kalır. Ka­la­ba­lık et­ki­le­yi­ci cümleyi sever, dostluk sus­kun­lu­ğun içindeki acıyı duyar. Ka­la­ba­lık gö­rün­tü­ye bakar, dostluk yüzü okur. Ka­la­ba­lık beğenir, geçer; dostluk hatırlar, bekler, uyarır, sınırlar ve emanet taşır. Bu yüzden be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün kar­şı­sı­na yalnızca bireysel iç disiplin değil, sahici dostluk, ailede gerçek temas, top­lu­luk­lar­da hay­si­yet­li aidiyet ve insanın yüz yüze iliş­ki­ler­de yeniden ken­di­si­ne dö­ne­bi­le­ce­ği güvenli alanlar ko­nul­ma­lı­dır. İnsan, gerçek iliş­ki­ler­de kendi ku­su­ruy­la birlikte var ola­bil­di­ğin­de, gösteri ihtiyacı biraz azalır.

Fakat sahici ilişki, be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün öğ­ret­ti­ği gibi sürekli onay alanı değildir; sahici ilişki bazen insanı rahatsız eder, sınır koyar, uyarır, aynayı yüzüne tutar ve “sen burada kendini kay­be­di­yor­sun” di­ye­bi­lir. Modern benlik, çoğu zaman böyle uya­rı­la­rı sevmez; çünkü o, ken­di­si­ni beğenen, al­kış­la­yan, doğ­ru­la­yan, motive eden ve imajını besleyen iliş­ki­le­ri daha kolay benimser. Oysa insanı ger­çek­ten seven kişi, onun ka­ran­lı­ğıy­la ba­rış­ma­sı­na izin vermez. Sahici dost, insanın gös­te­ri­si­ni değil, ha­ki­ka­ti­ni önemser; sahici aile, çocuğun yalnızca ba­şa­rı­sı­nı değil, ruhunu da görür; sahici topluluk, üye­le­ri­ni yalnızca kendi sayısını ve gücünü artıran parçalar olarak değil, Allah’ın emaneti olan insanlar olarak taşır. İnsan bu tür iliş­ki­ler­de be­ğe­nil­mek­ten daha büyük bir şeyi öğrenir: bilinmek, görülmek, so­rum­lu­lu­ğa çağ­rıl­mak ve yine de terk edil­me­mek.

Bu noktada ışık ve karanlık meselesi yalnızca bir mecaz olmaktan çıkar. Işık, insanın kendi sa­hi­ci­li­ği­ne dön­me­si­ni sağlayan her şeydir; karanlık ise onu kendi gö­rün­tü­sü­nün, egosunun ve onay ba­ğım­lı­lı­ğı­nın içinde kay­bet­ti­ren her şeydir. Işık bazen bir dost uya­rı­sı­dır, bazen bir ayet gibi kalbe düşen sarsıntı, bazen bir çocuğun gözünde görülen mah­cu­bi­yet, bazen bir yaşlının sessiz duası, bazen bir hastane ko­ri­do­run­da insanın fa­ni­li­ği­ni ha­tır­la­tan ağır bekleyiş, bazen bir me­zar­lık­ta bütün be­ğe­ni­le­rin, bütün al­kış­la­rın, bütün vit­rin­le­rin ne kadar geçici olduğunu gösteren toprak kokusu, bazen de insanın gece yarısı kendi ken­di­si­ne “Ben neye dönüştüm?” diye sorduğu o çıplak andır. Karanlık ise çoğu zaman dı­şa­rı­dan parlak görünür; daha çok gö­rü­nür­lük, daha çok onay, daha çok imaj, daha çok et­ki­le­yi­ci­lik, daha çok benlik sunumu ve daha çok “ben” sesiyle gelir. Bu yüzden insan ışığı yalnızca par­lak­lık­la ka­rış­tı­rır­sa, ka­ran­lı­ğın en teh­li­ke­li tür­le­ri­ne ka­pı­la­bi­lir.

Ayılmak için dü­şü­le­cek bir kuyu bile kal­ma­dı­ğın­da, insanın kendi sar­hoş­lu­ğu­nu fark etmesi zorlaşır. Eski hi­kâ­ye­ler­de insan bazen bir düşüşle uyanır; bir kayıp, bir hastalık, bir terk ediliş, bir ba­şa­rı­sız­lık, bir ölüm haberi, bir iflas, bir mah­cu­bi­yet veya bir büyük sarsıntı onun gözünü açar. Fakat bugünün insanı, dü­şüş­le­ri­ni bile içe­rik­leş­ti­re­bil­di­ği, acısını bile estetize ede­bil­di­ği, yal­nız­lı­ğı­nı bile imaja dö­nüş­tü­re­bil­di­ği, piş­man­lı­ğı­nı bile et­ki­le­yi­ci bir anlatıya çe­vi­re­bil­di­ği için bazen düşüşün uyan­dı­rı­cı gücünden de mahrum kalır. Kuyuya düşer, fakat kuyunun dibinde bile ken­di­si­ni izleyen bir seyirci hayal eder; ya­ra­la­nır, fakat yarasını önce nasıl gös­te­re­ce­ği­ni düşünür; kaybeder, fakat kaybını ben­li­ği­ni daha fazla bü­yü­te­cek bir dramatik hikâyeye çe­vi­re­bi­lir. Böyle bir çağda uyanış daha zor, fakat daha za­ru­ri­dir. Çünkü insan yalnızca ka­ran­lı­ğa düşmekle değil, ka­ran­lık­tan bir imaj üret­mek­le de kay­bo­la­bi­lir.

06Mahremiyet, Kanaat ve Karakter

Be­ğe­nil­me ar­zu­su­nun ahlaki teh­li­ke­si, insanın baş­ka­sı­nı da kendi gö­rün­tü­sü­nün mal­ze­me­si­ne dö­nüş­tür­me­si­dir. İnsan bazen bir yoksulla fotoğraf çekerken onun hay­si­ye­ti­ni değil, kendi iyi­li­ği­nin gö­rü­nür­lü­ğü­nü düşünür; bir hastanın başında bu­lu­nur­ken şefkatin mah­re­mi­ye­ti­ni değil, pay­la­şı­mın etkisini hesaplar; bir çocuğun ba­şa­rı­sı­nı kut­lar­ken onun ruhunu değil, kendi anne babalık imajını öne çıkarır; bir dostun acısını an­la­tır­ken onun iznini ve mah­re­mi­ye­ti­ni değil, cümlenin etkisini önemser; bir top­lum­sal meseleye du­yar­lı­lık gös­te­rir­ken me­se­le­nin ken­di­sin­den çok kendi du­yar­lı­lı­ğı­nın nasıl gö­rün­dü­ğü­nü takip eder. Böylece baş­ka­sı­nın acısı, sevinci, yok­sul­lu­ğu, kı­rıl­gan­lı­ğı, emeği ve mah­re­mi­ye­ti bile insanın be­ğe­nil­me eko­no­mi­si­ne dâhil olur. Bu, yalnızca gör­gü­süz­lük değil, insanı araç­laş­tı­ran derin bir ahlaki çü­rü­me­dir.

Bu çü­rü­me­nin kar­şı­sın­da mah­re­mi­yet, insanın ruhunu koruyan eski bir örtü gibi yeniden kıymet kazanır. Her şeyin gös­te­ril­mek zorunda olmadığı, bazı iyi­lik­le­rin yalnızca Allah ile kul arasında kal­ma­sı­nın daha temiz olduğu, bazı acıların ka­la­ba­lı­ğın ba­kı­şın­dan ko­run­ma­sı ge­rek­ti­ği, bazı se­vinç­le­rin ilan edil­me­den de ta­mam­la­na­bi­le­ce­ği, bazı iliş­ki­le­rin görünmez kaldıkça daha de­rin­leş­ti­ği, bazı ba­şa­rı­la­rın alkışsız da değerli olduğu ve bazı gü­zel­lik­le­rin yalnızca ya­şan­dı­ğın­da hakiki kaldığı unu­tul­ma­ma­lı­dır. Mah­re­mi­yet, insanın ken­di­si­ni sak­la­ma­sı değil, ken­di­si­ni tü­ke­til­mek­ten ko­ru­ma­sı­dır. Be­ğe­nil­me kültürü her şeyi vitrine ça­ğı­rır­ken, mah­re­mi­yet insana “Bütün de­ğer­le­rin görünür olmak zorunda değil” der. Bu cümle, çağın en derin özgürlük cüm­le­le­rin­den biridir; çünkü insan görünür olmama hakkını kay­bet­ti­ğin­de, kendi ruhunun kapısını da ka­la­ba­lı­ğın insafına bırakmış olur.

Kanaat de bu çağın kaybolan büyük ter­bi­ye­le­rin­den biridir. Kanaat, yalnızca az eşyayla yetinmek değil, az be­ğe­niy­le de sar­sıl­ma­mak, az ilgiyle de değersiz his­set­me­mek, az alkışla da yı­kıl­ma­mak, gö­rün­me­di­ğin­de de var­lı­ğın­dan şüphe etmemek ve kendi kıy­me­ti­ni ka­la­ba­lı­ğın değişken iştahına teslim et­me­mek­tir. İnsan ka­na­at­kâr olmayı yalnızca maddi dünya için düşünür; oysa sosyal onayda da kanaat gerekir. Herkesin seni be­ğen­me­si gerekmez, herkesin seni anlaması gerekmez, herkesin seni fark etmesi gerekmez, herkesin senin cümlene dönmesi gerekmez, herkesin senin acını onay­la­ma­sı gerekmez. İnsan, bir hakikate sadık ka­lı­yor­sa, bazen az kişiyle, bazen geç an­la­şıl­mak­la, bazen gö­rün­me­den yü­rü­mek­le, bazen yanlış an­la­şıl­ma riskini ta­şı­ya­rak ve bazen yalnızca vicdanın hu­zu­run­da temiz kalmaya razı olarak da ya­şa­ya­bil­me­li­dir. Kanaat, insanın dı­şa­rı­da­ki bakış açlığına karşı içeride kurduğu sü­kû­net­tir.

Be­ğe­nil­me arzusu bü­yü­dük­çe insanın eleş­ti­ri­ye ta­ham­mü­lü de azalır. Çünkü eleştiri, artık bir fikre, dav­ra­nı­şa veya tercihe yönelmiş bir de­ğer­len­dir­me olarak değil, benliğin sah­ne­si­ne yapılmış bir saldırı olarak al­gı­la­nır. Ken­di­si­ni sürekli vitrine koyan insan, vit­rin­de­ki en küçük çizikten bile derin yara alır; çünkü o çizik yalnızca gö­rün­tü­sü­nü değil, gö­rün­tü­ye bağ­la­dı­ğı bütün değer duy­gu­su­nu tehdit eder. Bu yüzden çağın insanı bir yandan görünmek istiyor, diğer yandan gö­rü­nür­lü­ğün ge­tir­di­ği kı­rıl­gan­lı­ğı ta­şı­ya­mı­yor; bir yandan be­ğe­nil­mek istiyor, diğer yandan be­ğe­nil­me­di­ğin­de öf­ke­le­ni­yor; bir yandan ken­di­si­ni ifade etmek istiyor, diğer yandan karşılık gel­di­ğin­de da­ğı­lı­yor. Bu çelişki, benliğin sahici temelden kopup imaj üzerine ku­rul­ma­sı­nın ka­çı­nıl­maz so­nu­cu­dur. İmaj, insanı par­la­ta­bi­lir ama ta­şı­ya­maz; eleştiri gel­di­ğin­de ilk çatlayan şey imajdır.

Bu yüzden insanın ken­di­si­ni yeniden ta­şı­ya­bil­me­si için, değerini imajdan değil ka­rak­ter­den dev­şir­me­si gerekir. Karakter, ka­la­ba­lık gör­me­di­ğin­de de insanın ne yap­tı­ğı­dır; karakter, beğeni al­ma­dı­ğın­da da hakikate sadık ka­la­bil­me­si­dir; karakter, alkış gel­me­di­ğin­de de emeğini sür­dür­me­si­dir; karakter, eleştiri gel­di­ğin­de ken­di­si­ni bü­tü­nüy­le yıkmadan dü­şün­me­si­dir; karakter, gö­rü­nür­lük imkânı varken mah­re­mi­ye­ti ko­ru­ma­sı­dır; karakter, baş­ka­sı­nın acısını kendi sah­ne­si­ne çe­vir­me­me­si­dir; karakter, kendi par­ça­sı­nı büyütmek yerine yapbozun bütününe hay­si­yet­le yer­le­şe­bil­me­si­dir. Ka­rak­te­rin beğeniye ihtiyacı yoktur; fakat beğeni gel­di­ğin­de de ze­hir­len­me­mek için ka­rak­te­re ihtiyaç vardır. Çünkü gö­rü­nür­lük ka­rak­te­ri olmayan insanı büyütmez, şişirir; şişen şey ise en küçük darbede pat­la­ma­ya hazırdır.

07Söz, Sanat ve Bütünün İçindeki Yer

Bu noktada yazı, söz, sanat ve düşünce dünyası da be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün sı­na­vın­dan geçer. Bir yazar, ke­li­me­si­ni hakikate mi emanet ediyor, yoksa ke­li­me­si­ni beğeni pi­ya­sa­sın­da do­la­şa­cak et­ki­le­yi­ci bir nesneye mi dö­nüş­tü­rü­yor? Bir ko­nuş­ma­cı, din­le­yi­ci­nin kalbine mi ulaşmak istiyor, yoksa alkışın sı­cak­lı­ğın­da kendi ben­li­ği­ni mi ısıtıyor? Bir sanatçı, insanın derin yarasına mı do­ku­nu­yor, yoksa ka­ran­lı­ğı­nı estetik bir imaja çe­vi­re­rek dikkat mi topluyor? Bir düşünür, ha­ki­ka­tin ağır yükünü mü taşıyor, yoksa kendi öz­gün­lü­ğü­nü pa­zar­la­yan bir marka dili mi kuruyor? Bu sorular ağırdır; fakat sözü, sanatı ve dü­şün­ce­yi beğeni kül­tü­rü­nün elinden korumak için sorulmak zo­run­da­dır. Çünkü en derin cümleler bile nefsin elinde gösteri mal­ze­me­si­ne dö­nü­şe­bi­lir. Sözün namusu, yalnızca güzel ku­rul­ma­sın­da değil, hangi niyetle yola çık­tı­ğın­da saklıdır.

İnsanın kendi par­ça­sı­nı bütüne yer­leş­tir­me­si, bazen görünür olmaktan vaz­geç­me­si değil, gö­rü­nür­lü­ğü doğru yere koy­ma­sı­dır. Bir insanın yazısı oku­na­bi­lir, sözü din­le­ne­bi­lir, emeği takdir edi­le­bi­lir, yaptığı iş gö­rü­le­bi­lir, sanatı ya­yı­la­bi­lir, iyiliği baş­ka­la­rı­nı teşvik edebilir; bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir. Mesele, gö­rü­nür­lü­ğün araç olmaktan çıkıp amaç hâline gel­me­si­dir. İnsan görünür olmayı ha­ki­ka­tin ya­yıl­ma­sı, emeğin karşılık bulması, iyiliğin ço­ğal­ma­sı, bir sözün bir kalbe ulaşması veya bir işin in­san­la­ra fayda vermesi için kul­la­nı­yor­sa, gö­rü­nür­lük emanet olabilir. Fakat gö­rü­nür­lük insanın kendi ben­li­ği­ni doyurmak, iç boş­lu­ğu­nu kapatmak, baş­ka­sı­nın ba­kı­şın­da sürekli varlık yok­la­ma­sı yapmak ve kendi par­ça­sı­nı bütünden büyük gös­ter­mek için ara­nı­yor­sa, artık o gö­rü­nür­lük insanı içeriden ke­mir­me­ye başlar. Bizi kemiren dünya, çoğu zaman bizim ona ver­di­ği­miz bu açık ka­pı­lar­dan içeri girer.

“Biz dünyayı ke­mi­rir­ken dünya da bizi ke­mi­re­cek” cüm­le­si­nin içinde ağır bir kader uyarısı vardır. İnsan, be­ğe­nil­mek için hayatı, iliş­ki­le­ri, mah­re­mi­ye­ti, acıyı, iyiliği, tabiatı, bedeni ve zamanı kemirir; her şeyi biraz daha ken­di­si­ne hizmet eder hâle ge­tir­me­ye çalışır; fakat bir süre sonra aynı düzen insanın ken­di­si­ni ke­mir­me­ye başlar. Zamanını yer, dik­ka­ti­ni yer, sü­kû­ne­ti­ni yer, mah­re­mi­ye­ti­ni yer, güvenini yer, ka­na­a­ti­ni yer, kendine say­gı­sı­nı yer, dost­luk­la­rı­nın de­rin­li­ği­ni yer, ai­le­si­nin iç sı­cak­lı­ğı­nı yer, iba­de­ti­nin mah­cu­bi­ye­ti­ni yer, ya­zı­sı­nın niyetini yer, acısının sa­hi­ci­li­ği­ni yer. İnsan sonunda kendi göv­de­si­ni bes­le­di­ği­ni sanırken ruhunu aç bırakır; bedenini parlatır, imajını güç­len­di­rir, çev­re­si­ni ge­niş­le­tir, hesabını büyütür, fakat kendi içinde yiyecek tek bir kırıntı kal­ma­dı­ğın­da, dı­şa­rı­da­ki bütün be­ğe­ni­ler iç açlığını do­yu­ra­maz. Bu, uzun metrajlı gerilim filminin en korkunç sah­ne­si­dir: insanın dı­şa­rı­dan dolu gö­rü­nür­ken içeride tü­ke­til­miş olması.

Bu filmi nerede dur­du­ra­ca­ğız? Sorunun cevabı, büyük bir top­lum­sal dönüşüm kadar insanın kendi küçük ka­rar­la­rın­da da saklıdır. Bir insan, bir pay­la­şı­mı yapmadan önce niyetini yok­la­dı­ğın­da, bir iyiliği gizli bı­rak­ma­yı seç­ti­ğin­de, bir acısını ka­la­ba­lı­ğın önüne koymadan önce onun mah­re­mi­ye­ti­ni dü­şün­dü­ğün­de, bir başarıyı Allah’a ve emeğe bağlayıp kendi egosunu diz­gin­le­di­ğin­de, bir eleştiri kar­şı­sın­da hemen sa­vun­ma­ya geçmeden içindeki hakikat payını ara­dı­ğın­da, bir beğeni ek­sik­li­ği­ni kendi de­ğer­siz­li­ği gibi oku­ma­ma­yı öğ­ren­di­ğin­de, bir yazıyı yalnızca etki için değil, anlam için kur­du­ğun­da, bir ilişkiyi gö­rü­nür­lük aracı değil emanet olarak gör­dü­ğün­de bu filmde bir sahne değişir. Küçük kararlar, insanın iç dü­ze­nin­de büyük yön de­ği­şik­lik­le­ri baş­la­ta­bi­lir. Çünkü benlik putu da bir anda kurulmaz; küçük küçük onay­lar­la, küçük küçük ta­viz­ler­le, küçük küçük sahne ara­yış­la­rıy­la büyür. Onu kü­çült­mek de küçük ama sahici fe­ra­gat­ler­le başlar.

Bu fe­ra­gat­le­rin en büyüğü, insanın “Ben bütünün bir par­ça­sı­yım” demeyi öğ­ren­me­si­dir. Bu cümle, insanı de­ğer­siz­leş­tir­mez; tam tersine ona gerçek yerini verir. İnsan bütünü ta­mam­la­yan bir parça olduğunu kabul et­ti­ğin­de, baş­ka­sı­nın var­lı­ğı­na rakip gibi bakmaz; kendi kat­kı­sı­nı küçük görmez ama mut­lak­laş­tır­maz; kendi önemini inkâr etmez ama abartmaz; gö­rün­me­di­ğin­de yok ol­ma­dı­ğı­nı bilir; al­kış­lan­ma­dı­ğın­da de­ğer­siz­leş­me­di­ği­ni fark eder; kendi yerini bul­du­ğun­da baş­ka­sı­nın yerini işgal etmeye çalışmaz. Yapbozun parçası olmak, insanın hay­si­ye­ti­ni azaltmaz; çünkü o parça eksik ol­du­ğun­da bütün ta­mam­lan­maz. Fakat parça, kendi başına bütün olmaya kalk­tı­ğın­da hem ken­di­si­ni hem bütünü bozar. İnsan da ken­di­si­ni bütünün yerine koy­du­ğun­da yalnızca toplumu değil, kendi iç bü­tün­lü­ğü­nü de ka­ra­la­ma­ya başlar.

Bu kabul, aynı zamanda kulluk bi­lin­ci­nin de kalbine yakındır. Kul, ken­di­si­ni yok saymaz ama ken­di­si­ni ilah­laş­tır­maz; ken­di­si­ne verilen değeri bilir ama o değeri kendi nefsinin bü­yü­me­si­ne malzeme yapmaz; görünür ol­du­ğun­da şükreder, gö­rün­me­di­ğin­de sabreder; emek ver­di­ğin­de karşılık bek­le­ye­bi­lir ama kar­şı­lı­ğı yalnızca in­san­la­rın bakışına bağlamaz; sevilmek ister ama sevginin sahibi olmaya kalkmaz; be­ğe­nil­mek­ten hoş­la­na­bi­lir ama beğeniyi var­lı­ğı­nın temeli yapmaz. Kulluk, insanı baş­ka­sı­nın ba­kı­şın­dan tamamen koparmaz; fakat o bakışı asıl te­ra­zi­nin yerine koy­ma­sı­na engel olur. İnsan, Allah’ın gör­me­si­ni ger­çek­ten merkeze al­dı­ğın­da, ka­la­ba­lı­ğın görmesi değerini kay­bet­mez ama ölçüsünü bulur. Bu ölçü kay­bol­du­ğun­da, insan ka­la­ba­lı­ğın gözüne kul olmaya başlar.

Ka­la­ba­lı­ğın gözüne kul olmak, çok yorgun bir hayattır. Çünkü ka­la­ba­lı­ğın gözü sabit değildir; bugün beğenir, yarın unutur; bugün alkışlar, yarın başka birine döner; bugün yüceltir, yarın eleş­ti­rir; bugün seni görünür kılar, yarın aynı hızla görünmez eder. İnsan var­lı­ğı­nı böyle değişken bir bakışa bağ­la­dı­ğın­da, sürekli teyakkuz hâlinde yaşar. Daha et­ki­le­yi­ci olmalı, daha yeni kalmalı, daha özgün gö­rün­me­li, daha fazla tepki almalı, daha fazla ilgi çekmeli, daha fazla fark edilmeli, daha fazla pay­la­şıl­ma­lı, daha fazla ko­nu­şul­ma­lı­dır. Bu “daha” kelimesi, be­ğe­nil­me çağının cehennem ka­pı­la­rın­dan biridir; çünkü sonu yoktur. Daha fazla gö­rü­nür­lük daha fazla sükûnet getirmez; çoğu zaman daha fazla açlık getirir. İnsan, bu açlığın adını başarı koyduğu sürece, do­yum­suz­lu­ğu­nu erdem sa­na­bi­lir.

Oysa insanın ruhu “daha fazla” ile değil, “yerli yerinde” ile huzur bulur. Yerli yerinde gö­rü­nür­lük, yerli yerinde sus­kun­luk, yerli yerinde söz, yerli yerinde mah­re­mi­yet, yerli yerinde emek, yerli yerinde takdir, yerli yerinde yal­nız­lık, yerli yerinde ilişki, yerli yerinde başarı, yerli yerinde kayıp. Modern kültür bize her şeyi bü­yüt­me­yi öğretti; benliği büyüt, hesabı büyüt, çevreyi büyüt, etkiyi büyüt, tüketimi büyüt, gö­rü­nür­lü­ğü büyüt, hikâyeni büyüt, markanı büyüt. Fakat insan çoğu zaman bü­yüt­tü­ğü şeyin altında ezilir. Bazı şeylerin kü­çül­me­si gerekir ki insan ge­niş­le­sin; ego kü­çül­me­den kalp ge­niş­le­mez, gösteri kü­çül­me­den mah­re­mi­yet de­rin­leş­mez, onay ihtiyacı kü­çül­me­den iç sükûnet büyümez, benlik kü­çül­me­den bütün görünmez. Bu yüzden hakiki ol­gun­laş­ma, insanın sürekli büyümesi değil, neyin büyümesi ve neyin kü­çül­me­si ge­rek­ti­ği­ni öğ­ren­me­si­dir.

08Acının, Sevginin ve İyiliğin Vitrini

Be­ğe­nil­me arzusu, insanın acıyla kurduğu ilişkiyi de de­ğiş­ti­rir. Acı, eskiden insanın iç odasında pişer, dua ile, sabırla, dost soh­be­tiy­le, zamanla, bazen göz­ya­şıy­la, bazen sus­kun­luk­la ta­şı­nır­dı. Şimdi acı da hızla dolaşıma giriyor; insan daha ya­ra­sı­nın sı­cak­lı­ğı geçmeden onu cümleye, görsele, hikâyeye, pay­la­şı­ma, etkiye ve baş­ka­la­rı­nın yorumuna aça­bi­li­yor. Elbette insan acısını an­la­ta­bi­lir; hatta bazı acıların an­la­tıl­ma­sı baş­ka­la­rı­na şifa, far­kın­da­lık ve da­ya­nış­ma sağ­la­ya­bi­lir. Fakat acının an­la­tıl­ma­sı ile acının beğeni eko­no­mi­si­ne dâhil edilmesi arasında derin bir fark vardır. Acı görünür oldukça ha­fif­le­mi­yor, bazen daha da sa­hip­siz­le­şi­yor; çünkü ka­la­ba­lık acıya bakıyor ama çoğu zaman onu ta­şı­mı­yor. Gerçek acı, her gözün önüne ko­nu­la­cak kadar da­ya­nık­lı değildir; bazen ko­run­ma­ya, sak­lan­ma­ya, sadece ehil bir kalbe emanet edilmeye ihtiyaç duyar. İnsan acısını bile ken­di­si­ni be­ğen­dir­me aracına dö­nüş­tür­dü­ğün­de, kendi ya­ra­sı­nın hay­si­ye­ti­ni in­ci­te­bi­lir.

Sevgi de aynı teh­li­ke­nin içinden geçiyor. Sevgi, iki insan arasında yaşanan derin bir emanet olmaktan çı­ka­rı­lıp sürekli ka­nıt­lan­ma­sı, gös­te­ril­me­si, ilan edilmesi, gö­rün­tü­len­me­si ve baş­ka­la­rı­nın onayına su­nul­ma­sı gereken bir sahneye dö­nüş­tü­ğün­de, kendi mahrem sı­cak­lı­ğı­nı kay­bet­me­ye başlar. İnsan, se­vil­di­ği­ni ger­çek­ten yaşamak yerine se­vi­li­yor gö­rün­me­yi önem­se­me­ye, sev­di­ği­ni emekle taşımak yerine sevgi gö­rün­tü­sü üretmeye, iliş­ki­nin iç ha­ki­ka­ti­ni korumak yerine dış algısını yö­net­me­ye baş­la­dı­ğın­da, sevgi de be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün elinde yavaş yavaş incelir. Oysa sevgi, bazen gö­rün­me­yen sabırdır, bazen kimsenin bil­me­di­ği fe­da­kâr­lık, bazen yorgun bir insanı sessizce beklemek, bazen kırıcı olmamak için kendi haklı cüm­le­si­ni yu­mu­şat­mak, bazen has­ta­lık­ta, yaş­lı­lık­ta, yok­sun­luk­ta ve gözden düş­müş­lük­te haysiyet ko­ru­mak­tır. Böyle bir sevgi, her zaman gös­te­riş­li görünmez; fakat insanı ger­çek­ten taşır.

İyilik de bu kültürün ağır im­ti­han­la­rın­dan biridir. Gös­te­ril­me­yen iyiliğin eksik kal­dı­ğı­na inanmaya baş­la­dı­ğı­mız yerde, iyiliğin ruhu ya­ra­la­nır. İnsan bir yoksula yardım ederken, bir çocuğun başını okşarken, bir ihtiyaç sahibine destek olurken, bir acıya eği­lir­ken, bir top­lum­sal meseleye du­yar­lı­lık gös­te­rir­ken kendi içinden “Bu gö­rün­mez­se etkisi azalır mı, yoksa benim iyi görünme ih­ti­ya­cım mı eksik kalır?” diye sor­ma­lı­dır. Bazı iyi­lik­ler görünür ol­ma­lı­dır; çünkü baş­ka­la­rı­nı teşvik eder, destek toplar, bir me­se­le­nin du­yul­ma­sı­nı sağlar. Fakat bazı iyi­lik­ler de sadece gizli kal­dı­ğın­da temiz kalır. İnsanın ayırt etmesi gereken yer bu­ra­sı­dır. Nefis, çoğu zaman en temiz ge­rek­çe­le­rin arasına kendi payını gizler. “İnsanlar görsün de örnek olsun” derken bile bazen “insanlar görsün de beni bilsin” arzusu sessizce konuşur. Bu sesi ta­nı­ma­yan kişi, iyilik li­ba­sıy­la kendi ben­li­ği­ni bes­le­ye­bi­lir.

Bu yüzden be­ğe­nil­me çağında ahlaki uyanış, yalnızca dı­şa­rı­da­ki kültürü eleş­tir­mek­le değil, insanın kendi niyetini sürekli yok­la­ma­sıy­la müm­kün­dür. Dı­şa­rı­da­ki düzen insanı etkiler; fakat insan kendi içindeki kapıları ka­pat­ma­dık­ça o düzen içeriye sızar. Bu kapılar bazen gururdur, bazen görülme açlığı, bazen de­ğer­siz­lik korkusu, bazen yal­nız­lık, bazen kıyas, bazen se­vil­me­me endişesi, bazen unutulma korkusu, bazen de kendi var­lı­ğı­nın sessiz kalınca boşa gideceği vehmidir. İnsan bu kapıları ta­nı­dı­ğın­da, be­ğe­nil­me kül­tü­rü­ne karşı daha uyanık olur. Ta­nı­ma­dı­ğın­da ise dışarıyı eleş­ti­rir­ken içeride aynı kültürün küçük bir mabedini ku­ra­bi­lir. Kendi ben­li­ği­nin içine inşa ettiği bu mabedi yıkmadan, dı­şa­rı­da­ki putları kır­dı­ğı­nı sanmak insana sahici bir özgürlük vermez.

09Sıradanlık, Haset ve Tevekkül

Bu çağın insanına zor gelen şey­ler­den biri de “sı­ra­dan­lık” ile ba­rış­mak­tır. Herkes özel olmak, farklı görünmek, et­ki­le­yi­ci durmak, kendi hi­kâ­ye­si­ni ben­zer­siz kılmak, sesini ka­la­ba­lık­tan ayırmak ve bir şekilde dikkat çekmek istiyor. Oysa insanın ha­ya­tın­da­ki en derin an­lam­la­rın bir kısmı sıradan gibi görünen şeylerin içinde saklıdır; bir sofranın ku­rul­ma­sı, bir çocuğun okula ha­zır­lan­ma­sı, bir yaşlının ilacının ve­ril­me­si, bir işin dürüstçe ya­pıl­ma­sı, bir kitabın sabırla okunması, bir dostun hâlinin so­rul­ma­sı, bir bahçede toprağa su ve­ril­me­si, bir duanın kimseye söy­len­me­den ya­pıl­ma­sı, bir hatanın kabul edilmesi, bir özrün za­ma­nın­da di­len­me­si ve bir günün sonunda insanın ken­di­si­ne “Bugün kime yük olmadım, kime nefes oldum?” diye sorması. Bunlar büyük görünmez; fakat insanı ayakta tutan asıl bağlar çoğu zaman bun­lar­dır. Be­ğe­nil­me kültürü sı­ra­dan­lı­ğı değersiz gösterir; hakikat ise sı­ra­da­nın içinde saklı ema­net­le­ri gösterir.

Sı­ra­dan­lık­la ba­rı­şa­ma­yan insan, kendi hayatını sürekli sahneye taşımaya meyleder. Her an özel olmalı, her söz et­ki­le­yi­ci olmalı, her fotoğraf anlamlı gö­rün­me­li, her acı derin durmalı, her başarı du­yul­ma­lı, her duygu pay­la­şıl­ma­lı, her gün bir hikâyeye dö­nüş­me­li­dir. Böyle yaşamak yo­ru­cu­dur; çünkü hayatın büyük kısmı sahne değil, emektir. İnsan sürekli sahnede kalamaz; kalmaya ça­lı­şır­sa gerçek benliği kuliste yorgun düşer. Ku­lis­te­ki insan ise sonunda sah­ne­de­ki sureti ta­şı­mak­ta zorlanır. Bu yüzden ruhun din­len­me­si için görünmez za­man­la­ra, kimseye an­la­tıl­ma­yan günlere, kayda alın­ma­yan se­vinç­le­re, pay­la­şıl­ma­yan sof­ra­la­ra, sadece yaşanan yü­rü­yüş­le­re, yalnızca Allah’a söylenen dualara ve insanın kendi ken­di­siy­le sahnesiz biçimde ka­la­bil­di­ği ses­siz­lik­le­re ihtiyacı vardır. Görünmez za­man­la­rı olmayan insanın içi kurumaya başlar.

Bu kuruma, insanın baş­ka­sı­nın ba­şa­rı­sı­na karşı duyduğu hasetle de ken­di­si­ni belli eder. Be­ğe­nil­me kültürü, herkesi bir­bi­ri­nin se­yir­ci­si ve rakibi hâline getirir; baş­ka­sı­nın gö­rü­nür­lü­ğü kendi gö­rün­mez­li­ği­mi­zi, baş­ka­sı­nın başarısı kendi ge­cik­miş­li­ği­mi­zi, baş­ka­sı­nın alkışı kendi ses­siz­li­ği­mi­zi, baş­ka­sı­nın gü­zel­li­ği kendi ek­sik­li­ği­mi­zi, baş­ka­sı­nın kabulü kendi red­de­dil­miş­li­ği­mi­zi ha­tır­la­tır. Hâlbuki bir yapbozun par­ça­la­rı bir­bi­ri­nin yerine geçmeye çalışmaz; her parça kendi boş­lu­ğu­nu dol­dur­du­ğun­da bütün anlamlı olur. Baş­ka­sı­nın yeri, senin yokluğun değildir; baş­ka­sı­nın ışığı, senin ka­ran­lı­ğın olmak zorunda değildir; baş­ka­sı­nın alkışı, senin de­ğer­siz­li­ği­nin delili değildir; baş­ka­sı­nın nasibi, senin na­si­bi­nin iptali değildir. İnsan bu hakikati içten içe öğ­ren­me­dik­çe, be­ğe­nil­me arzusu hasetle birleşir ve haset, insanın kendi yo­lun­da­ki bereketi gör­me­si­ni engeller.

Burada tevekkül, kanaat ve emanet bilinci yeniden insanın yar­dı­mı­na gelir. Tevekkül, insanın hiç gö­rün­me­me­yi göze alması değil, gö­rü­nür­lü­ğün kaderini de ken­di­si­nin mutlak kont­ro­lün­de san­ma­ma­sı­dır. Kanaat, insanın az ilgiyle ye­tin­me­si değil, az ilgi gör­dü­ğün­de değerini kay­bet­me­me­si­dir. Emanet bilinci, insanın ken­di­si­ne verilen sesi, yüzü, kalemi, bilgiyi, gü­zel­li­ği, imkânı, çevreyi ve etki alanını kendi egosuna değil, daha büyük bir so­rum­lu­lu­ğa bağ­la­ma­sı­dır. İnsan bunları iç­sel­leş­tir­di­ğin­de, be­ğe­nil­mek ona zarar ver­me­ye­bi­lir; çünkü beğeniyi ken­di­si­ne ait bir mülk gibi değil, geçici bir imtihan gibi taşır. Be­ğe­nil­me­di­ğin­de de yıkılmaz; çünkü de­ğe­ri­nin gö­rü­nür­lük­ten daha derinde olduğunu bilir. Bu denge zor ama müm­kün­dür. Zor olduğu için kıy­met­li­dir.

10Vicdanın Sessiz Odası

İnsan, bir gün bütün bu gö­rü­nür­lük dü­ze­ni­nin içinden çekilip kendi kalbiyle baş başa kal­dı­ğın­da, en çok hangi so­ru­lar­la kar­şı­la­şa­cak­tır? Kaç kişi beni beğendi değil, kimin kalbine ger­çek­ten dokundum; ne kadar göründüm değil, ne kadar sahici kaldım; kaç defa al­kış­lan­dım değil, kaç defa nefsimi diz­gin­le­dim; kaç kişiye iyi göründüm değil, kaç kişinin hay­si­ye­ti­ni korudum; hangi imajı kurdum değil, hangi emanete sadık kaldım; hangi ka­ran­lı­ğı estetik gös­ter­dim değil, hangi ka­ran­lık­tan dönmeye cesaret ettim. Bu sorular, be­ğe­nil­me kül­tü­rü­nün so­ru­la­rı­na benzemez; çünkü bu sorular insanı sahneye değil, vicdanın sessiz odasına çağırır. Orada seyirci yoktur, alkış yoktur, filtre yoktur, al­go­rit­ma yoktur, yalnızca insanın kendi ni­ye­tiy­le yüz­leş­ti­ği ağır bir açıklık vardır.

Bu açıklığa gönüllü gi­re­bi­len insan, hâlâ ümit taşıyor demektir. Çünkü ümit, ka­ran­lı­ğın yokluğu değil, ka­ran­lı­ğı tanıdığı hâlde ışığa dönme is­te­ği­dir. Be­ğe­nil­me ar­zu­su­nun ken­di­si­ni nasıl yö­net­ti­ği­ni fark eden, egosunun ca­na­var­la­şan iş­ta­hın­dan ürken, kendi içindeki yapboz par­ça­la­rı­nın da­ğıl­dı­ğı­nı gören, dı­şa­rı­da­ki yapbozun bir parçası olduğunu kabul eden, baş­ka­sı­nın bakışını asıl değer terazisi yap­mak­tan vaz­geç­me­ye çalışan ve kendi ka­ran­lı­ğıy­la ba­rış­ma­yı reddeden insan için yol vardır. Bu yol bir anda açılmaz; bazen tö­kez­le­ye­rek, bazen geri dönerek, bazen yine beğeniye ka­pı­la­rak, bazen yine görünme isteğine ye­ni­le­rek, bazen bir pay­la­şı­mın ardından iç sı­kın­tı­sı duyarak, bazen bir iyiliği gösterme ar­zu­suy­la mücadele ederek, bazen eleş­ti­ri­de dağılıp sonra kendini to­par­la­ya­rak ilerler. Fakat insan, ra­hat­sız­lı­ğı­nı kay­bet­me­dik­çe, dönüş imkânını da bü­tü­nüy­le kay­bet­miş sayılmaz.

Ka­ran­lık­la uyu­şan­lar ise teh­li­ke­yi çoğu zaman fark etmez; çünkü onlar kendi kör­lük­le­ri­ni hayatın doğal hâli, kendi sar­hoş­luk­la­rı­nı coşku, kendi gös­te­ri­le­ri­ni sa­mi­mi­yet, kendi ego­la­rı­nı özgünlük, kendi do­yum­suz­luk­la­rı­nı gelişim, kendi gö­rü­nür­lük ba­ğım­lı­lık­la­rı­nı üret­ken­lik, kendi mah­re­mi­yet ka­yıp­la­rı­nı açıklık ve kendi be­ğe­nil­me aç­lık­la­rı­nı iletişim sanırlar. Bu yüzden onları uyarmak zordur; çünkü uyarı, onların kendi kimlik diye taşıdığı şeyi tehdit eder. İnsan, ka­ran­lı­ğı­na isim ver­di­ğin­de uya­na­bi­lir; ka­ran­lı­ğı­na kimlik ver­di­ğin­de ona sahip çıkar. Bugünün kör noktası da tam bu­ra­da­dır. Bazı insanlar ka­ran­lık­ta ol­duk­la­rı­nı bilmiyor değil; ka­ran­lı­ğın içinde ken­di­le­ri­ne konforlu bir yer kur­duk­la­rı için ay­dın­lı­ğı is­te­mi­yor­lar. Bu, insanın kendi ken­di­si­ne yaptığı en ağır hak­sız­lık­lar­dan biridir.

Fakat yine de insanı bü­tü­nüy­le terk etmek doğru değildir. Çünkü bazen en karanlık görünen insanın içinde bile bir anlık utanma, bir küçük ürperti, bir bek­len­me­dik yüzleşme, bir ölüm haberi, bir çocuğun bakışı, bir dostun cümlesi, bir ayetin kalbe düşmesi, bir hastane koridoru, bir mezarlık ses­siz­li­ği veya bir gece yal­nız­lı­ğı dönüş kapısını ara­la­ya­bi­lir. İnsan kalbi, tamamen taş ke­sil­me­di­ği sürece rahmet ih­ti­ma­li­ne kapalı değildir. Bu yüzden be­ğe­nil­me çağının eleş­ti­ri­si, insanı aşa­ğı­la­mak için değil, insanı kendi iç mer­ke­zi­ne geri çağırmak için ya­pıl­ma­lı­dır. Eleştiri, kalbi incitmek için değil, kalbin üzerine çöken sahte ışıkları kal­dır­mak için ağır ol­ma­lı­dır. Sertlik, mer­ha­met­siz­li­ğe dö­nüş­me­me­li; merhamet de hakikati yu­mu­şa­tıp et­ki­siz­leş­tir­me­me­li­dir.

Bu metnin işaret ettiği iki hâl, aslında iki insan değil, her insanın içinde duran iki kapıdır. Bir kapı, ka­ran­lı­ğı­na alışmış benliğe açılır; orada insan sürekli görünmek, be­ğe­nil­mek, etkili olmak, üstün çıkmak, ken­di­si­ni merkeze almak, kendi hi­kâ­ye­si­ni büyütmek ve yapbozun bütününü kendi par­ça­sı­na göre yeniden kurmak ister. Diğer kapı, ışığa muhtaç olduğunu bilen mahcup insana açılır; orada insan kendi zaafını görür, be­ğe­nil­me ar­zu­sun­dan ürker, bütüne olan borcunu hatırlar, mah­re­mi­ye­ti­ni korumak ister, görünmez iyi­lik­le­rin kıy­me­ti­ni sezer, baş­ka­sı­nın yerini işgal etmeden kendi yerini bulmaya çalışır. Bu iki kapı her gün önümüze gelir. Hangi kapıdan gir­di­ği­miz, bazen büyük ka­rar­lar­la değil, çok küçük anlarda belli olur; bir pay­la­şı­mı yaparken, bir iyiliği an­la­tır­ken, bir eleş­ti­ri­ye cevap verirken, bir başarıyı du­yu­rur­ken, bir acıyı ifade ederken, bir dostun ba­şa­rı­sı­na bakarken, bir çocuğun gözünde kendi ima­jı­mı­zı değil onun ih­ti­ya­cı­nı görmeye ça­lı­şır­ken.

İnsan, kendi içindeki bu ikilemi dürüstçe kabul et­ti­ğin­de, baş­ka­la­rı­na tepeden bakma ko­lay­cı­lı­ğın­dan da kurtulur. Çünkü mesele yalnızca beğeni ba­ğım­lı­sı genç­le­rin, sosyal medya fe­no­men­le­ri­nin, gösteriş me­rak­lı­la­rı­nın, vitrinde ya­şa­yan­la­rın, mah­re­mi­ye­ti­ni pa­zar­la­yan­la­rın veya egosunu bü­yü­ten­le­rin meselesi değildir; mesele he­pi­mi­zin içinden geçen bir nefs da­ma­rı­nın çağın im­kân­la­rıy­la bü­yü­tül­müş hâlidir. İnsan ne kadar dindar, ne kadar en­te­lek­tü­el, ne kadar ahlakçı, ne kadar sade, ne kadar eleş­ti­rel veya ne kadar derin gö­rü­nür­se görünsün, be­ğe­nil­me ar­zu­sun­dan bü­tü­nüy­le masun değildir. Hatta bazen derin görünme arzusu, sığ görünme kor­ku­su­nun daha so­fis­ti­ke hâlidir; bazen tevazu gös­te­ri­si, gizli kibrin daha ince bir dilidir; bazen hakikat savunusu, insanın kendi sesinin du­yul­ma­sı ih­ti­ya­cı­na karışır. Bu yüzden en çok da hakikati ko­nu­şan­la­rın kendi niyetini ti­tiz­lik­le yok­la­ma­sı gerekir.

Sonunda insanın ken­di­si­ni be­ğen­dir­me te­la­şıy­la kay­bet­ti­ği şey, yalnızca iç huzuru değildir; insan, bu telaşın içinde kendi in­san­lı­ğı­nı kendi gözünde de kay­bet­me­ye başlar. Arada bir fark et­ti­ğin­de ise yüzü olmaz doğrudan ken­di­si­ne bakmaya; çünkü gördüğü şey, kurduğu imajla uyuşmaz. Dışarıda derin görünen ama içeride sığ­laş­mış, dışarıda mer­ha­met­li görünen ama içeride be­ğe­nil­me aç­lı­ğıy­la yaşayan, dışarıda sade görünen ama içeride sade gö­rün­me­nin hazzıyla beslenen, dışarıda hakikat konuşan ama içeride kendi sesinin alkışını bekleyen bir insanla kar­şı­laş­mak ağırdır. Fakat bu kar­şı­laş­ma­dan kaçan insan, ken­di­si­ni daha çok kaybeder. İnsanın ken­di­si­ne bakacak yüzü kal­ma­dı­ğın­da, baş­ka­la­rı­nın yüzüne daha çok muhtaç olur. Bu yüzden iç yüzleşme, be­ğe­nil­me ba­ğım­lı­lı­ğın­dan kur­tu­lu­şun en zor ama en gerekli ka­pı­sı­dır.

Bu kapıdan giren insan, yapbozun hem dı­şın­da­ki hem içindeki da­ğı­nık­lı­ğı görmeye başlar. Dı­şa­rı­da­ki yapbozda kendi yerini arar; “Ben hangi boşluğu hay­si­yet­le dol­du­ra­bi­li­rim, hangi ilişkiye emanet bi­lin­ciy­le ka­tı­la­bi­li­rim, hangi işe hakkını vererek do­ku­na­bi­li­rim, hangi insanın ha­ya­tın­da gös­te­riş­siz bir nefes ola­bi­li­rim, hangi bütüne kendi parçamı bü­yüt­me­den hizmet ede­bi­li­rim?” diye sorar. İçe­ri­de­ki yapbozda ise kendi par­ça­la­rı­nı toplar; yarasını, gururunu, görülme açlığını, yal­nız­lı­ğı­nı, imanını, mah­cu­bi­ye­ti­ni, piş­man­lı­ğı­nı ve umudunu bir­bi­ri­ne düşman etmeden, onları ha­ki­ka­tin et­ra­fın­da yeniden yer­leş­tir­me­ye çalışır. Bu iç ve dış düzen ku­rul­du­ğun­da, insan be­ğe­nil­me arzusunu tamamen yok etmese bile onu yerli yerine ko­ya­bi­lir. Artık be­ğe­nil­mek, onun için var olma delili değil, bazen gelen bazen gelmeyen bir dış yankı olur. Asıl ses içeride, vicdanda ve Allah’ın hu­zu­run­da aranır.

Bütün bu gidişin sonunda önümüzde duran en ağır soru şudur: Ken­di­mi­zi bütünün bir parçası olarak mı ya­şa­ya­ca­ğız, yoksa bütünü kendi ben­li­ği­mi­zin et­ra­fın­da ka­ra­lan­mış anlamsız bir zemine mi çe­vi­re­ce­ğiz? Eğer her parça kendi başına resim olmak isterse, ortaya resim değil karmaşa çıkar. Eğer her insan yalnızca ken­di­si­ni be­ğen­dir­me te­la­şıy­la yaşarsa, toplum sahici iliş­ki­ler­den çok bir­bi­ri­ni seyreden vit­rin­le­re dönüşür. Eğer her acı gö­rü­nür­lük, her iyilik imaj, her söz etki, her ilişki onay, her başarı alkış, her mah­re­mi­yet içerik ve her benlik marka hâline gelirse, insanın iç dün­ya­sın­da yenecek tek bir kırıntı kal­ma­ya­na kadar ken­di­mi­zi tü­ke­ti­riz. Fakat insan, bu gidişi fark edip kendi par­ça­sı­nı yeniden bütüne teslim ederse, gö­rü­nür­lü­ğün değil anlamın, be­ğe­nil­me­nin değil hay­si­ye­tin, sahnenin değil mah­re­mi­ye­tin, egonun değil emanetin ve ka­la­ba­lı­ğın değil ha­ki­ka­tin ta­ra­fın­da durmayı öğ­re­ne­bi­lir.

Ümit vardır; fakat bu ümit, ken­di­si­ni be­ğe­nil­me sar­hoş­lu­ğun­da kay­be­den­le­re dı­şa­rı­dan zorla ve­ri­le­cek bir teselli değildir. Ümit, kendi ka­ran­lı­ğın­dan rahatsız olan­la­rın, kendi kör­lü­ğü­nü sev­mek­ten kor­kan­la­rın, kendi sar­hoş­lu­ğu­nu coşku san­mak­tan uta­nan­la­rın, kendi egosunun iştahını fark et­ti­ğin­de geri çe­ki­le­bi­len­le­rin, görünmez iyiliğin hâlâ bir değeri olduğuna ina­nan­la­rın, mah­re­mi­ye­ti ko­ru­ma­nın insanı ek­silt­me­di­ği­ni bi­len­le­rin ve bütünün içinde küçük ama hayati bir yer tutmanın kendi başına resim olmaktan daha sahici olduğunu an­la­yan­la­rın önünde açılır. İnsan, bu ümide tu­tun­du­ğun­da dı­şa­rı­da­ki yapboz da, içindeki yapboz da yavaş yavaş şekil almaya başlar. Belki bütün parçalar hemen yerine oturmaz, belki çizgiler hâlâ dağınık kalır, belki insan yine zaman zaman görünme arzusuna yenilir, fakat artık da­ğı­nık­lı­ğın adını koy­muş­tur. Adını koyduğu ka­ran­lı­ğa bü­tü­nüy­le esir olmaz.

Ve belki de bugün en çok ih­ti­ya­cı­mız olan şey, ka­la­ba­lı­ğın gözüne doğru değil, kendi içimizin ha­ki­ka­ti­ne doğru yü­rü­mek­tir. Be­ğe­nil­mek hoşumuza gi­de­bi­lir, takdir edilmek içimizi ısı­ta­bi­lir, görünür olmak bazen bir emeğin kar­şı­lı­ğı olabilir; fakat bunların hiçbiri insanın asıl dayanağı olamaz. İnsan, be­ğe­nil­me­di­ği yerde de insan ka­la­bi­li­yor­sa, gö­rün­me­di­ği yerde de emek ve­re­bi­li­yor­sa, al­kış­lan­ma­dı­ğı yerde de hakikate sadık du­ra­bi­li­yor­sa, mahrem kal­dı­ğın­da da değerini kay­bet­me­di­ği­ni bi­li­yor­sa, baş­ka­sı­nın başarısı kar­şı­sın­da kendi nasibini küçük gör­mü­yor­sa, bir parçanın bütün içindeki yerini hay­si­yet­le kabul ede­bi­li­yor­sa ve kendi içindeki ka­ran­lı­ğı sevmek yerine ışığa muhtaç olduğunu itiraf ede­bi­li­yor­sa, bu çağın en ağır sar­hoş­luk­la­rın­dan birine karşı hâlâ ayakta du­ra­bi­le­cek bir vicdan taşıyor demektir. Çünkü insanı kur­ta­ra­cak olan şey, herkes ta­ra­fın­dan görülmek değil, gö­rün­dü­ğü ve gö­rün­me­di­ği bütün yerlerde aynı hakikate sadık ka­la­bil­mek­tir.

Yükleniyor...