Örümcek Evinden Çağın Görünmez Ağlarına
Ankebut kelimesi, ilk bakışta insanın zihninde yalnızca küçük, sessiz, kuytu köşelerde ağ ören, varlığı çoğu zaman ancak ışığın belli bir açıyla düştüğü vakit fark edilen ve insanın gündelik hayatında çok büyük bir anlam yüklemeden geçip gittiği bir varlığı çağrıştırabilir; fakat Kur’ânî temsilin derinliği içinde bu kelime, yalnızca bir hayvan adını değil, insanın güven arayışını, sığınak ihtiyacını, kendi eliyle kurduğu kırılgan yapıları, hakikate yaslanmayan dayanaklara yüklediği abartılı anlamı, görünüşte düzenli fakat içeriden zayıf olan bütün hayat örgülerini ve insanın Allah’tan başka şeylere verdiği aşırı ağırlığın sonunda nasıl kendi ruhunu taşıyamayan bir eve dönüştüğünü düşündüren büyük bir çağ aynasına dönüşür. İnsan, çoğu zaman bir temsilin derinliğini, o temsilin dış görünüşüne takılıp kaldığı için kaçırır; örümcek evi de yalnızca biyolojik bir zayıflık, ince bir ağ, kolay dağılan bir yapı veya tabiatta görülen küçük bir sahne olarak okunursa, insanın kendi varlığında, toplumunda, aile düzeninde, ekonomik ilişkilerinde, dijital dünyasında, siyasi aidiyetlerinde, kariyer hırsında, görünürlük arzusunda ve iç güvenlik arayışında kurduğu büyük ağlar görünmez kalır.
Örümcek evi, yalnızca zayıf olduğu için çarpıcı değildir; aynı zamanda bir ev gibi görünmesine rağmen insanın evden beklediği güven, huzur, açıklık, barınma, paylaşım ve emanet duygusunu taşımadığı için çarpıcıdır. Bir ev, insanın içine çekildiği, korunmayı umduğu, kendisini dünyanın hoyratlığından bir süreliğine ayırdığı, sevdiklerine yer açtığı, yorgunluğunu indirdiği, sofrasını kurduğu, acısını saklamadan taşıdığı ve varlığını daha sahici bir biçimde duyduğu mekândır; fakat örümcek evi, dışarıdan bakıldığında bir düzen ve örgü taşısa da içine gireni koruyan değil, çoğu zaman yakalayan, bağlayan, dolaştıran, hareketsiz bırakan ve canlılığı kendi merkezine çeken bir yapıdır. Ankebut temsili, insanın ev zannettiği şeyin hakikatte onu koruyup korumadığını, yoksa onu kendi korkularının, menfaatlerinin, görünürlük arzusunun, sınıfsal güvenlik ihtiyacının ve sahte dayanaklarının içinde usul usul esir edip etmediğini sormaya çağırır. İnsan, ev sandığı yerin kendisini hakikate mi açtığını, yoksa kendi etrafında örülen görünmez bağların içine mi kapattığını sormadıkça, sığınak ile esaret arasındaki farkı çoğu zaman geç anlar.
İnsan, var olduğu günden beri bir eve, bir sığınağa, bir dayanağa, bir güven duygusuna ihtiyaç duyar; çünkü fanilik, belirsizlik, ölüm, yalnızlık, kayıp, hastalık, haksızlık, yoksulluk, sevgi arayışı, anlam ihtiyacı ve geleceğin bilinmezliği karşısında insanın ruhu çıplak kalmak istemez. Bu ihtiyaç sahici bir yönelişle Allah’a, hakikate, emanete, merhamete, adalete, sabra ve insana insan olduğu için değer veren bir vicdan zeminine bağlandığında, insan kendi kırılganlığını inkâr etmeden sağlam bir iç yurda yaklaşabilir; fakat aynı ihtiyaç korkunun, hırsın, güç arzusunun, sahip olma isteğinin, toplumsal onay ihtiyacının, kariyer sarhoşluğunun, çevreye yaslanma alışkanlığının ve görünürlüğe duyulan açlığın eline geçtiğinde, insan bu defa kendi eliyle ördüğü ince ağları sağlam ev sanmaya başlar. Sahte sığınakların en tehlikeli tarafı, ilk anda insana güven duygusu vermeleri, fakat gerçek sarsıntı geldiğinde insanı taşıyamayacak kadar zayıf olduklarını çoğu zaman çok geç göstermeleridir.
Bugünün insanı, eski zamanların insanına göre çok daha fazla güvenlik aracıyla çevrili yaşadığını düşünür; kapıların üzerinde çelik kilitler, sitelerin girişinde bariyerler, duvarlarda kameralar, telefonlarda şifreler, banka hesaplarında iki aşamalı doğrulamalar, dosyalarda yedeklemeler, bulut depolarda arşivler, araçlarda takip sistemleri, evlerde alarm düzenekleri, iş hayatında sigortalar, hukukî metinlerde sözleşmeler, dijital hesaplarda kurtarma kodları ve sosyal çevrelerde statüye bağlı görünmez koruma halkaları vardır. Bütün bunlar, hayatın pratik akışı içinde elbette gereklidir ve insanın tedbir alması, dünyayı bütünüyle başıboş bırakması anlamına gelmez; fakat insan, bu araçlara olması gerekenden fazla anlam yüklediğinde, onların kendisini ölümden, yalnızlıktan, vicdan azabından, hakikatin çağrısından, kalp kırıklığından, kul hakkından, iç boşluktan, Allah karşısındaki sorumluluktan ve kendi nefsinin karanlık tekliflerinden koruyabileceğini sandığında, modern güvenlik düzeni de insanın ruhunda bir ankebut evine dönüşebilir.
Güvenlikli sitelerin yüksek duvarları, insanı dışarıdaki bazı tehlikelerden bir ölçüde koruyabilir; fakat aynı duvarlar, eğer insanın dışarıdaki yoksulluğu, göçmenliği, yetimliği, çaresizliği, yaşlılığı, engelliliği ve yorgunluğu görme kabiliyetini zayıflatıyorsa, o duvarlar yalnızca koruma değil, aynı zamanda kalbin etrafında örülmüş bir ağ işlevi de görür. Bir insanın evine yabancı kolay girmeyebilir, fakat kibir girebilir, merhametsizlik girebilir, komşusunun acısına duyarsızlık girebilir, evin içinde birbirine ulaşamayan insanların sessizliği girebilir, ekranların ayrı odalara böldüğü aile yalnızlığı girebilir ve rahatlığın insanı dış dünyanın hakikatinden koparan uyuşturucu etkisi girebilir. Demek ki mesele duvarın varlığı değil, insanın duvara ne anlam yüklediğidir; çünkü duvar tedbirin aracı olduğunda faydalıdır, fakat duvar insanın dünyaya, komşuya, yoksula, yetime ve hakikatin rahatsız edici çağrısına kapanmasının bahanesi hâline geldiğinde ankebutlaşmaya başlar.
İnsan, kendisini koruduğunu sandığı her yapının kalbini daraltıp daraltmadığını sormadıkça, güvenlik ile esaret arasındaki ince çizgiyi fark etmekte gecikir. Bugünün kentlerinde güvenlik kameralarının çoğaldığı, şifrelerin güçlendiği, site girişlerinin kalınlaştığı, dijital hesapların daha sıkı korunduğu, evlerin daha akıllı hâle geldiği ve insanın kendisini teknik araçlarla daha fazla güvenceye aldığını düşündüğü bir dünyada, aynı insanın iç dünyasında güvensizlik, kaygı, yalnızlık, kuşku, tahammülsüzlük ve anlam boşluğu büyüyorsa, burada yalnızca dış güvenliği artırmakla çözülemeyecek daha derin bir sorun var demektir. Çünkü insanın ruhu, kameralarla değil, hakikatle; kilitlerle değil, emanet bilinciyle; duvarlarla değil, merhametle; sigortalarla değil, tevekkülle; kalabalık çevrelerle değil, sahici ilişkiyle ve Allah’a yaslanan bir iç güvenle huzur bulur. Kalbin güvenliği, dışarıya çekilen duvarların yüksekliğiyle değil, insanın iç dünyasında Allah’a, hakikate, merhamete ve emanete açılan kapıların kapanıp kapanmadığıyla ilgilidir.
Bankadaki rakamlar da modern insanın en yaygın sığınaklarından biridir. İnsan, hesabında artan birikimi gördüğünde, geleceğe dair belirsizliklerin azaldığını, hastalık, yaşlılık, işsizlik, kayıp veya beklenmedik bir ihtiyaç karşısında daha güvenli bir yerde durduğunu düşünebilir ve makul bir birikimin tedbir tarafı elbette inkâr edilemez; fakat para, insanın ruhunda yalnızca tedbir değil, varlık değeri, üstünlük hissi, dokunulmazlık duygusu, başkasına karşı mesafe, fakirin hâlini kişisel başarısızlıkla açıklama rahatlığı ve Allah’ın lütfunu kendi becerisinin doğal sonucu sayma sarhoşluğu üretmeye başladığında, o rakamlar artık yalnızca ekonomik güvenlik değil, insanın hakikate yaslanmayan iç evinin parlak tuğlaları hâline gelir. Karun’un dili, yalnızca hazinelerin anahtarlarında değil, insanın “ben bunu kendi bilgimle, kendi emeğimle, kendi üstünlüğümle elde ettim” diye fısıldayan her çağdaş iç konuşmasında yeniden doğabilir.
Servet, insanın elinde emanete dönüşebilir; yoksulun sofrasına, öğrencinin kitabına, hastanın ilacına, evin huzuruna, üretimin bereketine, emeğin hakkına ve toplumun ortak iyiliğine hizmet edebilir. Fakat servet, insanın kendisini daha değerli, daha haklı, daha dokunulmaz, daha seçkin ve daha az hesap verebilir hissetmesine sebep olduğunda, insan artık paraya sahip olmaz, para insanın bakışına sahip olmaya başlar. Sahip olunan şeyin insana sahip olmaya başlaması, ankebut evinin en sessiz biçimlerinden biridir; çünkü kişi dışarıdan güçlü görünür, fakat iç dünyasında kaybetme korkusuyla, statü endişesiyle, daha fazlasını biriktirme dürtüsüyle, sınıfsal mesafe alışkanlığıyla ve başkasının emeğine karşı giderek azalan mahcubiyetle bağlanmış hâle gelir. Bir evin sağlamlığı, içinde ne kadar çok eşya bulunduğuyla değil, o evde insanın ne kadar özgür, merhametli, paylaşan ve emanet bilinciyle yaşayabildiğiyle anlaşılır.
Para ile kurulan ilişkinin en dikkat edilmesi gereken tarafı, onun yalnızca eldeki imkânı değil, bakışın yönünü de değiştirmesidir. İnsan, yoksulluğu uzaktan seyredilecek bir sosyal meseleye, yardımı fotoğraflanacak bir duyarlılık göstergesine, emeği satın alınacak bir hizmete, borcu hesaplanacak bir risk kalemine, komşusunun ihtiyacını ise kişisel gayret eksikliğiyle açıklanabilecek basit bir sonuca indirdiğinde, servetin kalpte nasıl bir dil ürettiğini görmelidir. Çünkü insanın hesabındaki para arttıkça kalbindeki mahcubiyet de artmıyorsa, sofrasındaki nimet çoğaldıkça kapısındaki açıklık genişlemiyorsa, imkânları büyüdükçe başkasının alın terine daha dikkatli bakmıyorsa ve kendi güvenliğiyle birlikte başkasının kırılganlığını da düşünmüyorsa, servet onun elinde bir rahmet kapısı olmaktan çok kendi etrafına ördüğü parlak bir ağ hâline gelebilir. Nimet, insanın elinde paylaşmaya dönüşüyorsa emanettir; insanın kalbinde üstünlük, korku ve kapanma üretiyorsa ankebutun ipek gibi görünen fakat ruhu bağlayan ipidir.
Kariyer, makam ve unvan da çağımızın örümcek evleri arasında özel bir yer tutar. İnsan, mesleğinde ilerlemek, emeğinin karşılığını almak, bilgi ve tecrübesini toplumun faydasına sunmak, sorumluluk üstlenmek ve yaptığı işi hakkıyla büyütmek isteyebilir; bunların hiçbiri başlı başına olumsuz değildir. Fakat kariyer, insanın iç dünyasında kendi değerinin ölçüsü hâline geldiğinde, unvan insanın adının önüne geçip ruhunun önüne de yerleştiğinde, makam hizmetin kapısı olmaktan çıkıp imtiyazın gölgesine dönüştüğünde, insan artık yaptığı işin bereketini değil, o işin kendisine sağladığı görünürlüğü, saygınlığı, çevreyi, ayrıcalığı ve üstünlük hissini önemsemeye başladığında, yükseldiği basamaklar hakikate doğru değil, kendi etrafında ördüğü ince fakat tehlikeli bir ağa doğru uzanabilir.
Plaza asansörlerinde birbirine bakmadan yükselen insanların hâli, bu çağın kariyer imtihanını anlatan güçlü bir görüntüdür. İnsanlar aynı kabinde yukarı çıkar, aynı ekranlarda kat numaralarını izler, aynı hızla yükselir, aynı kurumsal dilin nezaket kalıplarını kullanır, aynı toplantı odalarında strateji konuşur ve aynı tablolar üzerinde performans hesaplar; fakat çoğu zaman birbirinin gözündeki yorgunluğu, evindeki kırılmayı, ruhundaki anlam açlığını ve yükseldikçe derinleşen yalnızlığını görmez. Yükselmek, insanı mutlaka büyütmez; bazen yalnızca daha yüksek bir noktadan daha uzaklara bakmasını sağlar, fakat kalbinin mesafesi de o yükseklikle birlikte artıyorsa, yükseliş hakikatte bir daralış olabilir. İnsan, yükseldikçe daha fazla insana eğilemiyorsa, yükselişi onu taşıyan bir merdiven değil, içine kapatan bir ağ hâline gelmiş olabilir. Makam, insanın kapısını başkasına açıyorsa emanettir; insanın kalbini başkasına kapatıyorsa ankebut evinin yüksekçe bir köşesidir.
Makamın ve kariyerin ördüğü ağ, yalnızca insanın başkalarına tepeden bakmasıyla anlaşılmaz; bazen insan, yükseldikçe kendi içindeki kırılganlığı da kaybeder, hata yapma ihtimalini daha az düşünür, eleştiriyi daha zor duyar, kendisini çevreleyen nezaket cümlelerini gerçek sayar ve zamanla insanlarla arasına görünmez bir protokol mesafesi koyar. Etrafında ona sürekli hak veren, sözünü kesmeyen, yanlışını yumuşatan, sertliğini liderlik, mesafesini ciddiyet, ilgisizliğini yoğunluk ve haksızlığını strateji diye adlandıran insanlar çoğaldıkça, insanın kendi nefsine karşı uyanık kalması daha da zorlaşır. Makamın tehlikesi yalnızca dışarıdaki gücünde değil, insanın içeride kendi sesini daha az duymaya başlamasında saklıdır; çünkü insan, herkesin kendisine yer açtığı bir dünyada, kendi nefsinin de hakikatin önünden çekilmesi gerektiğini kolayca unutabilir.
Dijital çağın görünürlük alanları, ankebut temsilinin bugüne açılan en keskin aynalarından biridir. İnsan, sosyal medya hesaplarında kendi hayatını düzenlenmiş bir vitrine dönüştürürken, takipçi sayısını değer, beğeni sayısını kabul, paylaşım oranını etki, yorumları sevgi, görünürlüğü varlık ve etkileşimi anlam zannetmeye başlayabilir. Bir fotoğraf, yalnızca bir hatıra olmaktan çıkarak insanın nasıl görünmek istediğinin dikkatle hazırlanmış belgesine; bir paylaşım, yalnızca bir düşünce olmaktan çıkarak kişinin kendisine dair kurduğu imajın parçasına; bir acı, yalnızca yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkarak görünür duyarlılığın malzemesine; bir iyilik, yalnızca Allah’ın bilmesinin yettiği bir amel olmaktan çıkarak kalabalığın onayına sunulmuş bir sahneye dönüşebilir. Böylece insan, kendi hayatını yaşamak yerine kendi hayatının izlenebilir bir versiyonunu yönetmeye başlar.
Bu yönetim, insanı görünürde çoğaltırken içeride eksiltebilir. Çünkü insan, kendi değerini başkalarının bakışına bağladığında, artık yalnızca kendisi olmaz; bakışların beklentisine göre şekillenen, onayın ritmine göre hareket eden, sessiz kaldığında unutulma korkusu yaşayan, görünmediğinde değersizleştiğini hisseden ve kendisini sürekli ispat etmek zorunda kalan bir ruh hâline sürüklenir. Dijital görünürlük, hakikate, hizmete, bilgiye ve güzelliğe vesile olduğunda elbette anlamlı olabilir; fakat insan, görünürlük aracını kendi varlığının dayanağı hâline getirdiğinde, o araç bir süre sonra insanı kendisine bağlayan bir örümcek ağına dönüşür. Telefon ekranının camı ince ve parlak bir yüzeydir; fakat insanın ruhunu kendi yansımasına hapsettiğinde, o parlaklık karanlığın başka bir biçimi hâline gelir.
Görünürlük, emanet bilinciyle taşınmadığında insanı başkasına ulaştıran bir kapı değil, insanı kendi imajının etrafında dolaştıran parlak bir ağdır. İnsan, ekranın karşısında yalnızca başkalarına görünmez; aynı zamanda kendi düzenlenmiş suretine de bakar, o sureti sever, o suretin onaylanmasını bekler, o suretin zedelenmesinden korkar ve bir süre sonra gerçek iç dünyasını değil, başkalarının onayladığı görüntüsünü korumaya başlar. Böylece dijital hayat, insanın kendisini ifade ettiği bir alan olmaktan çıkıp insanın kendi imajını korumak için sürekli çalıştığı yorucu bir mekâna dönüşebilir. Bu yorgunluk, çoğu zaman bedenin değil, ruhun yorgunluğudur; çünkü insan her an görünür olmanın, her an iyi görünmenin, her an doğru anlaşılmanın, her an etkili kalmanın ve her an kendisini güncel tutmanın baskısı altında kalır.
Dijital ağların bir başka tehlikesi de insanın yalnızca görünürlüğünü değil, hakikat algısını da yönetmesidir. İnsan, kendi beğenilerine uygun içeriklerle beslendikçe, kendisine benzeyenlerin sesini daha çok duyar, kendi öfkesini onaylayan haberlerle daha sık karşılaşır, kendi mahallesinin haklılığını güçlendiren cümlelere daha kolay ulaşır ve karşı tarafın insanî yüzünü giderek daha az görür. Böylece ekran, yalnızca insanı dünyaya bağlayan bir pencere olmaktan çıkar; insanın kendi kanaatlerini tekrar tekrar gördüğü, kendi haklılığını büyüttüğü ve farklı gerçeklikleri kendi akışının dışında bıraktığı bir ağ hâline gelir. Bu ağın içinde insan, bilgiye ulaştığını zannederken aslında kendi seçilmiş gerçekliğinin içinde dolaşıyor olabilir. Dijital ankebut, insanı yalnızca görünürlükle değil, kendi kanaatini hakikat sanmasını sağlayan görünmez tekrarlarla da bağlar.
İnsan yalnızca para, kariyer ve görünürlükle değil, ilişkilerle de sahte güvenlik alanları kurar. Bir çevreye ait olmak, sevilmek, desteklenmek, hatırlanmak, korunmak ve yalnız kalmamak insan için doğal ihtiyaçlardır; fakat insan, çevresini hakikatin önüne koyduğunda, dostlukları emanet değil koruma kalkanı gibi gördüğünde, aidiyetini adaletin yerine geçirdiğinde, bir grubun parçası olmayı kendi doğruluğunun delili saydığında ve yanlışını bile sahiplenerek onu hakikatten koruyan ilişkiler kurduğunda, ilişki ağı sevgi ve emanet olmaktan çıkıp kapalı bir ankebut düzenine yaklaşır. Böyle bir çevrede insan, kendisini güvende hissedebilir; çünkü onu kollayanlar, savunanlar, temize çıkaranlar, hatasını küçültenler, başkasının itirazını bastıranlar ve gerektiğinde hakikati grubun çıkarına göre eğip bükenler vardır. Fakat bu güven, hakikatin güveni değil, ağın güvenidir.
Kapalı çevrelerin en tehlikeli tarafı, insanı doğru olmaya değil, içeride kalmaya teşvik etmeleridir. Kişi, hakikate sadık kalmak yerine çevreye sadık kalmayı, haksızlığa karşı çıkmak yerine grubun imajını korumayı, kendi dostunun yanlışını görmek yerine dışarıdan gelen eleştiriyi düşmanlık saymayı, adaleti savunmak yerine “bizim insanımızı yedirmeyelim” anlayışını benimsemeyi ve nihayetinde hakikat karşısında değil, ilişkiler ağının içinde konum almayı öğrenir. Böyle bir yerde dostluk, insanı Allah’a, hakikate ve emanete yaklaştıran bir kardeşlik olmaktan çıkar, insanı kendi nefsinin kör noktalarına karşı koruyan kapalı bir sadakat sistemine dönüşür. Ankebut düzeninin ahlâkı burada açıkça belirir; insan insana emanet değil, insan insanın ağı içinde tutulması gereken bir unsur hâline gelir.
Aile de insan için en derin sığınaklardan biri olmakla birlikte, emanet bilincinden koptuğunda sahte güvenlik alanına dönüşebilir. Bir aile, insanı koruyabilir, iyileştirebilir, ona kök, hatıra, aidiyet ve sevgi verebilir; fakat aile itibarı hakikatin önüne geçtiğinde, “bizim evde böyle şeyler konuşulmaz” cümlesi yaraları kapatmak için kullanıldığında, evlatlar birey değil aile projesi gibi görüldüğünde, kız çocuklarının hakkı gelenek perdesiyle eksiltildiğinde, yanlışlar “dışarıya duyulmasın” diye saklandığında ve sevgi, insanı özgürleştirmek yerine görünmez borçlar altında tutan bir baskıya dönüştüğünde, aile de insanın içine sığındığı fakat ruhunu taşıyamayan bir örümcek evine dönüşebilir. Evin duvarları ayakta olabilir, sofrada yemek pişebilir, bayramlarda kapılar açılabilir, fakat hakikat, adalet ve merhamet o evin içinde nefes alamıyorsa, evin maddi varlığı insanın iç yurdunu güvenceye alamaz.
Bir ev, duvarları sağlam olduğu için değil, hakikatin konuşulabildiği, merhametin yaşanabildiği ve insanın insana emanet olarak görülebildiği ölçüde gerçek ev olur. Aile, insanın Allah’a, hakikate ve kendisine emanet edilen vicdana yaklaşmasına yardım ediyorsa rahmettir; fakat aile, insanın hakkını, sesini, yolunu, iç sorumluluğunu ve Allah karşısındaki şahsî hesabını sürekli gelenek, itibar, mahremiyet veya vefa adı altında bastırıyorsa, orada ev kavramının kendisi yaralanmaya başlar. Böyle bir evde insanlar birbirini sever gibi görünür, fakat sevginin altında kontrol, fedakârlığın altında görünmez sömürü, mahremiyetin altında bastırılmış hakikat ve aile birliğinin altında haksızlığa mecbur edilmiş suskunluk bulunabilir. İşte Ankebut temsilinin asıl derinliği de burada kendisini gösterir; çünkü bazen insanı en çok bağlayan ağlar, düşmanlıkla değil, sevgiye benzeyen fakat hakikatle temizlenmemiş bağlarla örülür.
Devlet, kurum, cemaat, piyasa, aile, çevre ve dijital ağların her biri, insanın hayatında gerekli, meşru ve faydalı alanlar olabilir; fakat bütün bu alanlar, insanın Allah’a, hakikate, adalete, merhamete ve emanet bilincine yaslanması gereken temel dayanağın yerine geçtiğinde, işlevlerini aşarak putlaşmaya başlar. Put, yalnızca insanın önünde eğildiği taş bir heykel değildir; insanın kendisine olması gerekenden fazla güven yüklediği, yokluğunu hayatın çöküşü sandığı, uğruna hakikati ertelediği, karşısında ahlâkını eğdiği, sarsıldığında ruhunun da sarsıldığı ve Allah’ın yerine anlam kaynağı hâline getirdiği her şey, modern hayatın içinde putlaşma ihtimali taşır. Bu açıdan ankebut temsili, yalnızca dışarıda başka ilahlar edinme meselesini değil, insanın iç dünyasında hangi dayanaklara gereğinden fazla anlam yüklediğini de yoklar.
İnsan, bazen evini putlaştırır; çünkü evinin konumu, büyüklüğü, eşyaları, düzeni ve dışarıya verdiği imaj üzerinden kendisini değerli hissetmeye başlar. Bazen evladını putlaştırır; çünkü onun başarısını kendi eksik kalmış hayatının telafisi, onun itibarıyla kendi varlığının onayı, onun tercihlerine müdahale etmeyi ise sevginin doğal hakkı sayar. Bazen bilgisini putlaştırır; çünkü okudukça tevazu kazanmak yerine başkasını küçümseme hakkı devşirir. Bazen acısını putlaştırır; çünkü çektiği sıkıntıyı kendisine sınırsız hak veren bir kimlik gibi taşır. Bazen davasını putlaştırır; çünkü dava adına insanı, hakikati, merhameti ve adaleti araç hâline getirebilir. Bazen mağduriyetini putlaştırır; çünkü haksızlığa uğramış olmanın, onu her ilişkide haklı kıldığına inanmak ister. Bazen dindarlığını putlaştırır; çünkü Allah’a yaklaşması gereken kelimelerle kendisini başkasından üstün görmeye başlar.
Bu putlaşmaların tamamı, insanın sahte güvenlik alanlarıyla ilgilidir. İnsan, kendisini taşıyan bir anlam merkezi arar; Allah’a yaslanmanın derin teslimiyetini, hakikate sadakatin bedelini, merhametin ağır işçiliğini ve adaletin tarafsız yükünü taşımak zor geldiğinde, daha yönetilebilir, daha görünür, daha dokunulabilir ve daha hızlı karşılık veren dayanaklara yönelir. Para hemen güven hissi verir, çevre hemen korunma hissi verir, makam hemen güç hissi verir, görünürlük hemen varlık hissi verir, aile itibarı hemen kök hissi verir, ideoloji hemen yön hissi verir, mağduriyet hemen haklılık hissi verir. Fakat bu hislerin hiçbiri, hakikate yaslanmadığında insanın ruhunu uzun süre taşıyamaz. Örümcek evi de ilk bakışta bir düzen hissi verir; fakat ilk büyük sarsıntıda insan onun ev olmadığını anlar.
Allah’tan başka dayanaklara yüklenen mutlak anlam, insanın hayatında önce güven hissi üretir, sonra o güveni korumak için insanı hakikatten, merhametten ve adaletten uzaklaştıran bir ağa dönüşür. Bu yüzden sahte güvenlik alanlarının tehlikesi, onların tümüyle faydasız olmalarından değil, faydalı oldukları sınırlı alanı aşarak insanın kalbinde mutlak dayanak konumuna yükselmelerinden doğar. Para tedbir olabilir, fakat insanın değer ölçüsü olamaz. Aile rahmet olabilir, fakat hakikatin yerine geçemez. Çevre destek olabilir, fakat adaletin üstünde duramaz. Makam hizmet alanı olabilir, fakat insanın benliğini büyüten bir taht olamaz. Görünürlük tebliğ, sanat, fikir veya hizmet için araç olabilir, fakat insanın varlık delili olamaz. Bütün araçlar, Allah’ın ve hakikatin yerine geçmeye başladığında araç olmaktan çıkar, insanın iç evini taşıyamayan ağlara dönüşür.
Tedbir ile tevekkül arasındaki denge, burada ince bir biçimde anlaşılmalıdır. İnsanın evini koruması, rızkını araması, sözleşme yapması, emek vermesi, çevre edinmesi, meslek sahibi olması, teknoloji kullanması, sağlık için çaba göstermesi, geleceğe dair makul planlar yapması ve hayatın pratik alanlarında sorumluluk alması elbette gerekir. Fakat tedbir, insanın kalbinde mutlak güven kaynağı hâline geldiğinde, tevekkülün yerini kontrol arzusu alır; kontrol arzusu büyüdüğünde insan belirsizliğe tahammül edemez, belirsizliğe tahammül edemediğinde korkularını daha fazla güvenlik aracıyla susturmaya çalışır ve bir süre sonra hayatının tamamını koruma, biriktirme, saklama, önlem alma, imaj yönetme, risk azaltma ve kaybetmeme kaygısı etrafında örmeye başlar. Böyle bir hayat, dışarıdan düzenli görünse bile içeriden yorgun bir esaret hâlidir.
Tevekkül, insanın tedbiri terk etmesi değil, tedbirin kalbinde Allah’ın yerine geçmesine izin vermemesidir. İnsan, elinden geleni yapar, çalışır, planlar, korur, gözetir, öğrenir, üretir, hak arar, kapı çalar ve dünyadaki sorumluluklarını üstlenir; fakat bütün bunların sonunda, hayatın nihai sahibinin kendisi olmadığını, sonuçların kendi kontrol alanını aştığını, rızkın yalnızca stratejiyle açıklanamayacağını, ölümün hiçbir güvenlik duvarı tanımadığını, sevginin zorla tutulamayacağını, itibarın bir anda sarsılabileceğini ve insanın ancak Allah’a yaslandığında içten içe dağılmadan yaşayabileceğini bilir. Bu bilgi, insanı edilgen değil, mahcup, dikkatli, cesur ve daha az esir kılar.
Modern insanın en büyük yorgunluklarından biri, her şeyi kontrol etmeye çalıştığı hâlde hiçbir şeyi bütünüyle kontrol edemediğini içten içe bilmesidir. Takvimini kontrol eder, sağlığını kontrol etmeye çalışır, hesabını kontrol eder, sosyal medya imajını kontrol eder, çocuklarının geleceğini kontrol etmeye çalışır, ilişkilerinin nasıl görünmesi gerektiğini kontrol eder, evinin düzenini kontrol eder, riskleri azaltır, sigortalar yaptırır, şifreler oluşturur, yedeklemeler alır, kameralar kurar ve kendisini sürekli olası kayıplara karşı hazırlamaya çalışır; fakat bütün bu kontrol çabasının ortasında kalbinin neden hâlâ huzursuz olduğunu çoğu zaman anlayamaz. Çünkü huzur, her şeyi kontrol etmekten değil, kontrol edemediği şeyler karşısında da Allah’a yaslanabileceğini bilmekten doğar. İnsan, kontrol ettikçe güvende olacağını sanır; fakat kalp, ancak kontrol edemediği hayat karşısında kime yaslanacağını bildiğinde gerçek sükûna yaklaşır.
Kontrol arzusunun modern dünyada aldığı biçimler yalnızca kişisel kaygıyla sınırlı değildir; ebeveyn çocuğunun geleceğini bütünüyle yönetmek ister, kurum çalışanının zamanını ve verimini sürekli ölçmek ister, devlet vatandaşını güvenlik gerekçesiyle daha fazla izlemek ister, dijital platformlar kullanıcının dikkatini daha uzun süre kendi içinde tutmak ister, piyasa insanın arzusunu sürekli canlı kılmak ister ve insan, bütün bu kontrol düzenlerinin içinde hem kontrol eden hem de kontrol edilen bir varlığa dönüşür. Bu durum, dışarıdan bakıldığında düzenli, verimli ve güvenli bir hayat görüntüsü verebilir; fakat insanın iç dünyasında spontane merhameti, sahici ilişkiyi, Allah’a bırakabilme sükûnunu ve belirsizlikle yaşayabilme olgunluğunu zayıflatıyorsa, kontrol de modern ankebutun en örgülü ağlarından biri hâline gelir. Çünkü her şeyi kontrol etmek isteyen insan, sonunda kendi korkusunun kontrolüne girer.
Ankebut temsili, bireysel sığınaklar kadar toplumsal sığınakları da sorgulatır. Toplumlar, bazen güçlü kurumlar, büyük projeler, görkemli binalar, kalabalık organizasyonlar, parlak kampanyalar, medya gücü, ekonomik büyüme göstergeleri, teknolojik ilerleme, askerî kudret, diplomatik itibar veya kültürel üstünlük anlatılarıyla kendilerini sağlam bir evde zannedebilir. Fakat bütün bu yapılar adalete, insan onuruna, merhamete, hakikate, emanete ve zayıfı koruma ahlâkına yaslanmadığında, dışarıdan görkemli görünen toplum içten içe kırılganlaşır. Bir ülkenin yolları, köprüleri, kuleleri, meydanları ve dijital altyapısı büyüyebilir; fakat insanın insana güveni azalıyor, sözün itibarı düşüyor, kurumlar hakikati taşıyamıyor, yoksulun sesi duyulmuyor, çocukların ruhu ihmal ediliyor ve merhamet kamusal hayattan çekiliyorsa, o büyüme sağlam bir yurttan çok süslenmiş bir ağ olabilir.
Bu noktada Âd ve Semûd’un imar kudreti, Firavun’un iktidar dili, Karun’un servet sarhoşluğu ve Haman’ın sistem aklı, modern dünyanın farklı yüzlerinde yeniden okunabilir. İnsan taşları yontabilir, gökdelenler dikebilir, veri merkezleri kurabilir, yapay zekâ sistemleri geliştirebilir, uzaya araç gönderebilir, finansal ağlar oluşturabilir, şehirleri parlak ışıklarla donatabilir ve ekranların içine bütün dünyayı sığdırabilir; fakat bütün bu kudret, insanın kalbini büyütmüyor, merhametini derinleştirmiyor, adaletini güçlendirmiyor, Allah karşısındaki mahcubiyetini artırmıyor ve insanı insana emanet kılmıyorsa, medeniyet de kendi ankebut evini kurabilir. İlerleme, hakikate yaslanmadığında yalnızca daha karmaşık ağlar üretir. Teknoloji insanı hakikate, ilme, şifaya, adalete ve insanlığın ortak iyiliğine taşıdığında nimettir; fakat insanı hızın sarhoşluğuna, veri tahakkümüne, gözetim kültürüne, tüketim bağımlılığına ve ruhsuz bir verimlilik dinine bağladığında, modern çağın en parlak iplerinden biri hâline gelir.
Şehirlerin büyümesi de bu açıdan yalnızca mimari bir mesele değildir. Geniş yollar, yüksek binalar, alışveriş merkezleri, ışıklı tabelalar, akıllı sistemler, büyük konut projeleri ve sürekli yenilenen şehir vitrinleri, insanın dış hayatını kolaylaştırabilir; fakat aynı şehirde komşuluk duygusu zayıflıyor, yalnız ölen insanların varlığı sıradanlaşıyor, çocuklar güvenli oyun alanından çok ekran içine sığınıyor, yaşlılar apartman dairelerinde görünmezleşiyor, yoksullar şehrin gözden uzak köşelerine itiliyor ve insanın insana selamı bile yabancılaşma duvarına çarpıyorsa, o şehir yalnızca büyümüş fakat ruhen ev olamamış demektir. Bir medeniyetin sağlamlığı, kaç katlı binalar yaptığıyla değil, o binaların gölgesinde kalan insanı görüp göremediğiyle anlaşılır. Taşı yontan, betonu yükselten ve ekranı parlatan insan, kalbi ihmal ettiğinde, kurduğu medeniyetin içinde kendi örümcek evine yerleşebilir.
Halk ile ankebut ayrımı, bu bölümün merkezinde daha somut hâle gelir. Halk ahlâkında ev, yalnızca kişinin kendisini koruduğu bir yer değildir; başkasına açılan, sofrasını paylaşan, zayıfı gözeten, ayıbı örtüp hakikati merhametle konuşan, kapısında ihtiyaç sahibini küçültmeyen, gücünü hizmete dönüştüren ve insanı insan olduğu için değerli gören bir vicdan iklimidir. Ankebut düzeninde ise ev, kapalı ağların, seçici ilişkilerin, menfaat hesaplarının, imtiyaz duvarlarının, ayıp arşivlerinin, güç sadakatlerinin ve insanı basamak yapan düzenlerin sembolü hâline gelir. Halkta ev emanettir; ankebutta ev ağdır. Halkta insan evinde çoğalır; ankebutta insan ev sandığı şeyin içinde dolaşır, bağlanır ve sonunda kendi hareket alanını kaybeder.
Halkın evi, insanı insana açan emanet yurdudur; ankebutun evi ise insanı hakikatten saklayan, menfaatle bağlayan ve güven görüntüsü altında esir eden kapalı ağdır. Halkın dünyasında insan, sahip olduğu şeyi paylaşarak çoğaltır; ankebutun dünyasında sahip olduğu şeyi saklayarak güvenceye almaya çalışır. Halkta kapı, gelenin yüzünü görmeye açılır; ankebutta kapı, içeriye kimin alınacağını menfaate göre seçen bir kontrol noktasına dönüşür. Halkta sofra, sadece yemek yenilen yer değil, insanın insana emanet olduğunun gündelik delilidir; ankebutta sofra, kimin içeride kimin dışarıda bırakılacağını gösteren sınıfsal ve ilişkisel bir ayrım çizgisine dönüşebilir. Halkta ev, insanın kendisinden başkasına açıldığı yerdir; ankebutta ev, insanın kendisinden başkasını dışarıda bırakarak kendi konforunu kutsadığı kapalı bir düzen hâline gelir.
İnsanın kendi içinde de bir halk evi ve bir ankebut evi kurulabilir. Kalbin halk evi, insanın kendi nefsine rağmen hakikate açık kaldığı, yanlışını görebildiği, özür dileyebildiği, merhameti seçici hâle getirmediği, adaleti kendi tarafına göre eğmediği, sahip olduklarını mülk değil emanet gördüğü ve Allah karşısındaki aczini unutmadığı i&cce






















