Acının Terbiyesi, Nimetin Tuzakları: İnsan En Çok Güçlendiği Yerde Sınanır
Acı, nimet, güç, görünürlük ve konfor karşısında insanın neye dönüştüğünü sorgulayan bu metin; imtihanı yalnızca kayıp zamanlarında değil, insanın güçlendiği yerde de okuyan derin bir yüzleşme çağrısıdır.
İnsan, imtihan kelimesini duyduğunda zihninin ilk odalarında çoğu zaman acı, kayıp, hastalık, yoksulluk, yalnızlık, dışlanma, ölüm, haksızlık, çaresizlik ve kendi iradesiyle durduramadığı büyük kırılmalar belirir; çünkü hayatın görünen fırtınaları insanı daha çabuk sarsar, hastane koridorlarının keskin kokusu faniliği daha çıplak bir hakikat olarak insanın yüzüne yaklaştırır, boşalan bir evin sessizliği kalbin en savunmasız yerlerine ağır ağır iner, işsizliğin ve yoksulluğun gölgesi gündelik güvenleri birer birer eritir, sevilen birinin toprağa verilmesi bütün planları tek bir avuç hakikatle karşı karşıya bırakır ve dışlanmanın, anlaşılmamanın ya da haksızlığa uğramanın acısı, insanın kendi varlığını bu dünyada hangi zemine yasladığını yeniden sorgulamasına sebep olur. Fakat imtihan, yalnızca insanın eksildiği, kaybettiği, ağladığı, beklediği, yaralandığı ve çaresiz kaldığı yerlerde başlamaz; bazen insan en ağır sınavını yükseldiği, çoğaldığı, kazandığı, göründüğü, alkışlandığı, sözü dinlendiği, kapılar önünde açıldığı, hesabındaki rakamlar arttığı, makam odasının kapısı daha çok çalındığı, adı kalabalıkların dilinde daha fazla dolaştığı ve kendi hayatını kontrol ettiği vehmine kapıldığı yerde verir.
Acı, insanın ne kadar dayanabildiğini gösterdiği kadar, nimet de insanın ne kadar taşmadan kalabildiğini gösterir; çünkü yokluk insanın sabrını, varlık ise haddini açığa çıkarır. İnsan, kaybettiğinde nasıl dua ettiğinden, beklediğinde içini nasıl kirletmediğinden, hastalandığında teslimiyetini hangi cümlelerle değil hangi hâl ile aradığından ve yalnız kaldığında Rabbine mi yoksa hıncının karanlık odalarına mı döndüğünden sınandığı gibi, kazandığında nasıl paylaştığından, güçlendiğinde nasıl hükmetmediğinden, görünür olduğunda kendisini nasıl mutlaklaştırmadığından, alkışlandığında içindeki benlik sesini nasıl yokladığından, konfora ulaştığında başkasının yorgunluğuna nasıl baktığından ve itibara kavuştuğunda mahcubiyetini koruyup koruyamadığından da sınanır. İnsan yalnızca eksildiği yerde değil, çoğaldığı yerde de imtihan edilir; çünkü bazı yaralar insanı yere düşürürken, bazı nimetler insanı fark ettirmeden kendi nefsinin yüksek balkonundan aşağı baktırır.
Ankebût Sûresi’nin imtihan eşiği, insanın “inandık” sözünü yalnızca dar zamanların gözyaşıyla değil, geniş zamanların ahlâkıyla da yoklayan büyük bir hakikat alanı açar. Bir kapı kapandığında insanın dua etmesi anlaşılır bir yöneliştir; fakat kapılar ardı ardına açıldığında insanın duasını kaybetmemesi daha derin bir sadakat ister. İnsan, hastane odasında çaresizlikle ellerini açabilir; fakat sağlığı yerindeyken, takvimi doluyken, işleri yolundayken, adı duyulurken, imkânları genişlerken ve hayat ona görünürde güvenli bir zemin sunarken aynı mahcubiyeti taşıyabiliyor mu, asıl soru çoğu zaman burada başlar. Çünkü acı, insanın güçsüzlüğünü yüzüne çarparak onu durdurur; nimet ise insana kendisini güçlü zannettiren parlak bir perde çekerek onu çoğu zaman hiç durmadan yürüttüğü için daha sinsi bir sınav hâline gelir.
Acı, insanı çoğu zaman hızla akan hayatın içinden çekip alır ve bir bekleme salonunda, mezarlık yolunda, mahkeme kapısında, kapanmış bir telefonun sessizliğinde, cevapsız kalmış bir duanın mahcup bekleyişinde ya da boş bir odanın orta yerinde kendi içine bakmaya zorlar. İnsan, bu vakitlerde hayatın sandığı kadar kontrol edilebilir olmadığını, bedenin bir anda güçten düşebileceğini, sevdiği insanların elinden kayıp gidebileceğini, güven sandığı şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu ve kendi varlığının düşündüğü kadar sağlam zeminlerde durmadığını fark eder. Fakat nimet çoğu zaman insanı durdurmaz; tam tersine hızlandırır, çoğaltır, meşgul eder, çevresini kalabalıklaştırır, kapısını daha çok çaldırır, telefonunu daha fazla bildirimle doldurur, takvimine daha çok toplantı ekler ve insanın kendi içine bakmasını erteleyebileceği sayısız gerekçe üretir.
Modern hayatın nimetle kurduğu ilişki, bu imtihanı daha da karmaşık hâle getirmiştir; çünkü başarı artık yalnızca insanın yaptığı işin bereketiyle, çevresine bıraktığı faydayla, kalbinde büyüttüğü sorumlulukla ve sessizce onardığı hayatlarla değil, görünürlüğüyle, etkileşim oranıyla, takipçi sayısıyla, arama motorlarında ne kadar yer aldığıyla, satış grafikleriyle, dijital panellerde yükselen verilerle, kurumsal unvanlarla, ödül törenlerindeki ışıklarla, medya dolaşımıyla, çevrimiçi itibarıyla ve insanın kendisini sürekli pazarlamak zorunda bırakıldığı yeni bir vitrin diliyle ölçülmektedir. Bir insan emeğinin karşılığını aldığını zannederken, farkında olmadan kendi emeğinin aynasında kendisine hayran kalmaya başlayabilir; bir yazar, bir eğitimci, bir yönetici, bir akademisyen, bir sanatçı, bir iş insanı veya sözü dinlenen herhangi biri, sözünün başkalarında karşılık bulmasını emanet olarak taşımak yerine kendi varlığının delili gibi görmeye başladığında, nimet sessizce tuzağa dönüşmeye başlar. Nimetin en tehlikeli tarafı, insana Allah’ın verdiği şeyi kendi varlığının tabiî hakkı gibi göstermeye başlamasıdır.
Acı, insanın sertleşmesine de incelmesine de vesile olabilir; çünkü hiçbir acı tek başına insanı otomatik olarak olgunlaştırmaz, hiçbir kayıp kendiliğinden kalbi arındırmaz, hiçbir haksızlık insanı zorunlu olarak adil kılmaz ve hiçbir yara, insanın içinden mutlaka merhamet çıkaracağını garanti etmez. Bazı insanlar acıdan geçtikten sonra daha dikkatli, daha mahcup, daha merhametli, daha derin, daha sabırlı ve başkasının kırılganlığına karşı daha hassas hâle gelir; bazıları ise uğradıkları haksızlığın içinden başkasına karşı yeni bir sertlik, kendi acılarından doğan bir üstünlük, kimseye güvenmeme üzerine kurulu bir hayat dili, mağduriyetini her şeyin ölçüsü yapan kapalı bir benlik ve başkasının acısını küçümseyen soğuk bir kabuk çıkarır. Bu yüzden acının terbiyesi, acının kendisinden değil, insanın o acıyla nasıl konuştuğundan, onu hangi anlamla taşıdığından, onun içinden neyi büyüttüğünden ve kırıldığı yerde insanlığını koruyup koruyamadığından doğar.
Nimet de aynı şekilde insanı şükre, paylaşmaya, hizmete, emanete ve tevazuya yaklaştırabileceği gibi, kibir, körlük, bencillik, sınıfsal mesafe, hakikatten kopuş ve kendisini başkasından üstün görme hastalığına da sürükleyebilir. Bir insanın sofrası genişlediğinde yoksulun yüzüne daha mahcup bakıyorsa, kazancı arttığında başkasının emeğine daha fazla dikkat ediyorsa, makamı yükseldiğinde kapısı daha çok açılıyorsa, sözü dinlendiğinde dili daha fazla inceliyorsa, adı duyulduğunda kendi içindeki benlik tehlikesinden daha fazla korkuyorsa ve konforu arttığında başkasının zahmetini daha derinden hissediyorsa, nimet onun elinde ihya edici bir emanete dönüşebilir. Fakat aynı nimet, insanı daha seçici, daha kapalı, daha mesafeli, daha buyurgan, daha gösterişli, daha tahammülsüz ve daha hesapçı yapıyorsa, insan nimetin içinde büyümüyor, nimetin gölgesinde küçülüyor demektir.
Güç, insanın en mahrem imtihanlarından biridir; çünkü güç, insanın içinde gizli duran niyeti hızlıca büyütür ve saklı olanı görünür kılar. Merhamet sahibi birinin elinde güç, başkası için güven alanı açabilir; fakat kibirli birinin elinde güç, en küçük ilişkiyi bile tahakküm alanına dönüştürebilir. İnsan, güçsüzken adaletten söz edebilir, haksızlığa uğradığında merhamet bekleyebilir, kapıların yüzüne kapandığı zaman herkes için daha insani bir düzen isteyebilir; fakat kendisine kapılar açıldığında, sözü dinlenmeye başladığında, imzası birinin hayatını etkilediğinde, bir insanın geleceği onun kararına bağlı hâle geldiğinde ve birinin bekleyişi onun iki dudağı arasına sıkıştığında, daha önce savunduğu değerlerin hakikat mi yoksa güçsüzlük zamanının dili mi olduğu ortaya çıkar. Güç, insanın içinde zaten var olan şeyi büyütür; merhameti olanı hizmete, kibri olanı tahakküme, emaneti bilen kişiyi sorumluluğa, kendisini merkez sananı ise zulme yaklaştırır.
Makam, bu açıdan insanın kalbine yerleştirilen çok hassas bir terazidir. Bir makam odasının kapısı, insanın yalnızca içeri girenleri değil, kendi nefsini de nasıl karşıladığını gösterir. İnsan, o odada kendisine emanet edilen yetkiyi başkasının işini kolaylaştırmak, adaleti korumak, zayıfı kollamak, hakkı geciktirmemek ve insan onurunu incitmemek için kullanıyorsa, makam onun elinde halk ahlâkına hizmet eden bir kapıya dönüşür. Fakat aynı makam, insanın ses tonunu değiştiriyor, yüzüne gelenleri küçültüyor, imzasını lütuf gibi sunmasına sebep oluyor, bekleyen insanları kendi zamanından daha değersiz görmesine yol açıyor, yakınlarını kollayıp uzağı soğuk prosedürlere terk etmesini sağlıyor ve kendisini görevden çok ayrıcalıkla tanımlatıyorsa, makam artık emanet olmaktan çıkıp insanın içinde örülmüş bir ankebut evinin yüksekçe bir köşesine dönüşür.
Günümüz kurumlarında bu imtihan, çoğu zaman nazik cümlelerin, toplantı masalarının, kurumsal protokollerin, performans ölçümlerinin, dosya takip sistemlerinin ve teknik raporların arkasında yaşanmaktadır. Bir insanın talebi ekranın bir satırında bekleyen “işlem” olarak görüldüğünde, onun evinde yanan ışık, çocuğunun okul masrafı, hasta yatağındaki bekleyişi, yıllarca verdiği emek, bir imzanın gecikmesiyle kırılan umudu ve bir cümlenin soğukluğuyla incinen onuru kolayca görünmez hâle gelir. Kurumsal dil, hakikate ve emanete bağlı kaldığında düzen sağlar; fakat merhametten koptuğunda, insan acısını dosya numaralarına, performans tablolarına, standart cevaplara ve vicdanı rahatlatan prosedür cümlelerine bölerek Haman aklının modern bir biçimine dönüşebilir. Böyle bir yerde insan zulüm yaptığını düşünmeyebilir; çünkü yaptığı şeyi bir sistemin gereği, bir sürecin akışı, bir kararın teknik sonucu veya bir prosedürün zorunluluğu gibi görebilir; fakat insanın vicdanı, prosedürün arkasındaki yüzü görmeyi bıraktığında, düzenin soğukluğu merhametin yerini almaya başlar.
Zenginlik de tıpkı makam gibi insanı yalnızca sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarına yüklediği anlamla sınar. Para, insanın hayatını kolaylaştırabilir, ailesini korumasına, başkasına yardım etmesine, üretmesine, paylaşmasına ve imkânları genişletmesine vesile olabilir; fakat para, insanın kendisini daha değerli, daha güvende, daha üstün, daha dokunulmaz ve başkasının emeğine karşı daha kayıtsız hissetmesine sebep olduğunda, bereket olmaktan çıkarak kalbin etrafında örülen parlak bir ağ hâline gelir. Banka uygulamasında artan rakamlar, yatırım hesaplarının düzenli grafikleri, mülklerin çoğalması, kartların limitleri, alışverişlerde hissedilen rahatlık ve insanların zenginliğe gösterdiği saygı, insanın içindeki fanilik duygusunu zayıflatıyorsa, o zenginlik insanı taşımıyor, insanı kendisine taşıtıyor demektir.
Yoksulluk, insanın elindekinin azlığıyla sınanmasıdır; zenginlik ise elindekinin çokluğuna rağmen kalbinin daralıp daralmadığıyla sınanmasıdır. Bir yoksul, yoklukla sabrı, onuru, tevekkülü ve umudu öğrenebilir; fakat bir zengin, varlıkla şükrü, paylaşmayı, haddini, emanet bilincini ve başkasının emeğine mahcubiyetle bakmayı öğrenmek zorundadır. Zenginliğin en ağır imtihanı, insanın başkasının yoksulluğunu kendi başarısızlığının sonucu gibi görmeye başlamasıdır. Bir insan, kendi imkânlarını yalnızca kişisel zekâsının, çalışkanlığının, stratejisinin, bağlantılarının ve üstün çabasının doğal sonucu gibi okuyor, hayatın ona açtığı kapıları, ailesinden devraldığı avantajları, toplumun görünmez desteklerini, Allah’ın lütfunu, başkalarının emeğini ve bazen sadece kendisine denk gelen şartların kolaylaştırıcı payını unutuyorsa, Karun’un modern dili onun içinde usul usul konuşmaya başlamış demektir. Karun yalnızca hazineleriyle değil, nimeti kendi bilgisine, emeğine ve ayrıcalığına mutlak biçimde bağlayan iç sesiyle de bugünün insanında yaşamaya devam eder.
Görünürlük, çağımızın en yaygın nimetlerinden biri olduğu kadar en sinsi tuzaklarından biridir. İnsan, görülmek ister; çünkü görülmek, varlığının tanınması, emeğinin fark edilmesi, sesinin duyulması ve yalnızlığının azalması gibi insanî ihtiyaçlarla ilişkilidir. Fakat görünürlük, insanın iç dünyasında var olmanın yerine geçtiğinde, insan artık görülmek için üretmeye, onay almak için konuşmaya, beğenilmek için acısını bile düzenlemeye, etkilenmek için değil etkileşim almak için cümle kurmaya ve kendi hayatını başkalarının ilgisine göre şekillendirmeye başlayabilir. Sosyal medya ekranında yükselen sayılar, bir insanın ruhunda küçük bir sarhoşluk üretebilir; çünkü her beğeni, her yorum, her paylaşım, her yeni takipçi, insanın benliğine “sen varsın” diye fısıldayan dijital bir alkışa dönüşebilir. Fakat insan, varlığını bu alkışlara bağladığında, sessiz kaldığı veya görülmediği günlerde kendi değerinden şüphe etmeye başlayabilir.
Alkış, insanın yaptığı iyi bir işin karşılığı olabilir; fakat alkışa bağımlı hâle gelen insan, bir süre sonra iyi işi alkış için yapmaya başlayabilir. Bu çizgi çok incedir. İnsan, kalabalıkların duasını almak isterken kalabalıkların beğenisine esir düşebilir; hizmet etmek isterken takdir edilme arzusuyla yorulabilir; fikir üretmek isterken kendi isminin dolaşımını fikrin önüne geçirebilir; acıyı anlatmak isterken acıyı kendi görünürlüğünün malzemesi hâline getirebilir. Alkış, insanın kulağına önce tatlı gelir, sonra kalbinin ölçüsünü değiştirebilir. Bir insan, yaptığı işin bereketini insanların alkışında aramaya başladığında, görünmeyen iyilikler ona ağır gelmeye, isimsiz hizmetler anlamsız görünmeye ve yalnızca Allah’ın bildiği emekler yetersiz hissettirmeye başlayabilir. Oysa iman, insanı sadece kalabalıkların gördüğü yerde değil, kimsenin görmediği yerde de iyi kalmaya çağırır.
Bu çağın en zor imtihanlarından biri, insanın başarı ile değerini birbirine karıştırmasıdır. Başarılı olmak elbette kıymetlidir; emek vermek, üretmek, bir işi hakkıyla yapmak, insanlara fayda sağlamak, bilgiyle, sanatla, eğitimle, ticaretle, hizmetle veya düşünceyle bir katkı sunmak insanın yeryüzündeki sorumluluğunun önemli parçalarındandır. Fakat başarı, insanın varlık değerinin ölçüsü hâline geldiğinde, insan başarısız olduğunda kendisini değersiz hisseder, başarılı olduğunda ise kendisini başkasından üstün görmeye başlar. Bu iki uç da insanı hakikatten uzaklaştırır. Çünkü insanın değeri, yalnızca yaptığı işlerin sonucuyla, satış rakamlarıyla, aldığı ödüllerle, kazandığı takipçilerle, yükseldiği makamlarla, yazdığı kitapların sayısıyla, verdiği konferansların kalabalığıyla veya insanların ona gösterdiği ilgiyle ölçülemez. İnsan, bütün bunların ötesinde Allah’ın emaneti olan bir varlıktır ve başarısı da başarısızlığı da bu emaneti nasıl taşıdığıyla anlam kazanır.
Konfor, nimetlerin en sessiz ve en yaygın tuzaklarından biridir. İnsan, konforun içine yerleştiğinde çoğu zaman kendi kalbinin daraldığını fark etmez; çünkü konfor, insana huzur gibi görünür, fakat bazen insanı başkasının zahmetine karşı duyarsızlaştırır. Güvenlikli sitelerin yüksek duvarları ardında yaşayan insan, kendisini dış dünyanın tehlikelerinden koruduğunu düşünürken, bazen dış dünyanın acılarına karşı da duvar örmeye başlar. Isıtmalı odalarda, yumuşak koltuklarda, sessiz asansörlerde, düzenli aidatlarla temizlenen koridorlarda ve sürekli çalışan güvenlik kameralarının gözetiminde insan, yoksulluğun, hastalığın, yalnızlığın, göçmenliğin, işsizliğin ve çaresizliğin sert yüzünü yalnızca haber akışlarında gördüğü bir görüntüye dönüştürebilir. Konfor, insanın bedenini dinlendirirken vicdanını uyutmaya başlıyorsa, nimet artık sessiz bir imtihana dönüşmüş demektir.
Acının terbiyesi, insanın yalnızca dayanmasıyla değil, dayanırken neye dönüştüğüyle anlaşılır. Bir insan, acının içinden geçerken dilini koruyabiliyorsa, kırıldığı hâlde başkasını kırmamayı öğreniyorsa, uğradığı haksızlığın içinden adalet duygusunu kaybetmeden çıkabiliyorsa, kaybettiği şeyin ardından dünyanın bütünüyle kendisine borçlu olduğu vehmine kapılmıyorsa ve kendi yarasını başkasının yarasını küçümsemek için kullanmıyorsa, acı onun üzerinde terbiye edici bir iz bırakmış olabilir. Fakat insan, acısını kendisine sınırsız hak veren bir kimlik gibi taşımaya başladığında, kendi yarasını başkasına karşı silaha dönüştürdüğünde, “ben çok çektim” cümlesini herkesin kendi önünde susması gereken bir üstünlük gerekçesi gibi kullandığında ve kırılmış olmanın kendisine kırma hakkı verdiğini düşündüğünde, acı onu olgunlaştırmak yerine içindeki sertliği büyütmüş olur.
Nimetin terbiyesi ise insanın sahip olduklarını nasıl taşıdığıyla anlaşılır. İnsan, nimetin kendisine gelişini yalnızca kendi aklına, emeğine, stratejisine, çevresine, yeteneğine veya özel oluşuna bağlamadan, bütün bunların içinde Allah’ın lütfunu, başkalarının emeğini, hayatın kendisine açtığı kapıları, kendisinden önce yol açanların izini ve imkânların emanet oluşunu görebildiğinde, nimet onu şükre yaklaştırır. Fakat insan, nimeti kendi büyüklüğünün delili gibi okumaya başladığında, daha az imkâna sahip olanı daha az gayretli, daha az zeki, daha az değerli veya daha az hak etmiş biri gibi görmeye başladığında, nimet onun kalbinde adaleti daraltır. Bu yüzden nimet, insanın yalnızca elini değil, bakışını da değiştirir; o bakış merhametle genişlerse bereket doğar, kibirle daralırsa Karun dili başlar.
Görünürlükle gelen imtihan, özellikle söz sahipleri için daha da ağırdır. Sözün dinlenmesi, insanın kalbine bir sorumluluk yerleştirmelidir; fakat çoğu zaman söz dinlendikçe insan kendi cümlelerini daha az sorgulamaya başlayabilir. Bir kişinin yazdığı, söylediği, paylaştığı veya işaret ettiği şeyler başkalarında karşılık bulduğunda, o kişi artık yalnızca kendi içinden konuşmaz; kendisini takip edenlerin duygu dünyasına, vicdanına, öfkesine, merhametine ve hakikat algısına dokunur. Bu dokunuş, insanı daha mahcup kılmalıdır. Çünkü söz büyüdükçe hesabı da büyür, etki genişledikçe emanet de ağırlaşır, alkış çoğaldıkça insanın kendi nefsinden korkması daha gerekli hâle gelir. Bir söz sahibi, etkisini kendi büyüklüğünün ispatı olarak değil, Allah’ın kendisine yüklediği daha ağır bir sorumluluk olarak okuyabiliyorsa, görünürlük onun için tuzak olmaktan çıkıp hizmet imkânına dönüşebilir.
Makam, zenginlik, başarı, görünürlük ve konfor gibi nimetlerin ortak özelliği, insanın kendisini güçlü hissetmesine sebep olmalarıdır. Oysa insan, en çok güçlü hissettiği yerde sınanır; çünkü güçsüzlük insanı çoğu zaman yardım istemeye, dua etmeye, dayanacak bir kapı aramaya ve kendi sınırlılığını fark etmeye zorlar, fakat güç, insana bir süre sonra kendi kendine yeterli olduğu yanılgısını verebilir. İnsan, sözünün geçmesiyle kendi sözünü hakikatin yerine koyabilir, imkânlarının genişlemesiyle kendi tercihlerini ölçü sanabilir, çevresinin kalabalıklaşmasıyla haklı olduğunu düşünebilir, alkışın çoğalmasıyla içindeki uyarı sesini duymayabilir. İnsan en çok güçlendiği yerde sınanır; çünkü güç, kalbin içindeki merhameti de kibri de, emaneti de tahakkümü de büyütme kabiliyetine sahiptir.
Bu bölümün halk ve ankebut ayrımı içindeki yeri de burada belirginleşir. Halk ahlâkında nimet, insanı başkasına yaklaştırır; sofra genişledikçe misafir çoğalır, makam yükseldikçe kapı daha çok açılır, söz dinlendikçe dil daha dikkatli olur, kazanç arttıkça emanet bilinci derinleşir ve başarı, insanın kendi adını parlatmaktan çok başkasına yol açma sorumluluğuna dönüşür. Ankebut düzeninde ise nimet, insanı kapatır; sofra seçici hâle gelir, kapı yalnızca işe yarayana açılır, makam imtiyaz üretir, söz ağı korumak için kullanılır, kazanç sınıfsal mesafe oluşturur, başarı başkasını basamak yapar ve görünürlük insanın kendi etrafında kurduğu ağın merkezinde daha rahat oturmasına sebep olur. Halkta nimet paylaşılınca anlam kazanır; ankebutta nimet, saklandıkça ve güç ürettikçe değerli sayılır.
Bu ayrım, insanın evinde, işinde, dostluğunda, kurumunda, yazısında, konuşmasında, kazancında ve ibadet dilinde kendisini gösterir. Bir insanın sofrası büyüdüğü hâlde gönlü daralıyorsa, evi genişlediği hâlde kapısı kapanıyorsa, imkânları arttığı hâlde paylaşımı azalıyor, bilgisi çoğaldığı hâlde tevazusu eksiliyor, çevresi büyüdüğü hâlde dostluğu yüzeyselleşiyor, sözü dinlendiği hâlde dinleme kabiliyeti zayıflıyor, dindarlığı görünür hâle geldiği hâlde merhameti seçici oluyorsa, orada nimet içten içe ankebut düzenine bağlanmaktadır. İnsan bu bağlanmayı çoğu zaman hemen fark etmez; çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür, hatta başkaları onun hayatına imrenebilir; fakat insanın içindeki halk meydanı kapanmış ve yerini kapalı hesapların ağı almışsa, dışarıdaki düzen içerideki kaybı telafi edemez.
Acı ve nimet, insanın sözünü de sınar. Acı çeken insanın dili ya derinleşir ya sertleşir; nimet bulan insanın dili ya şükürle incelir ya kibirle kabarır. Bir insan, acı yaşadığında herkesi borçlu hissettiren bir dil kurabilir veya acının içinden başkasının acısına daha dikkatli bakan bir dil çıkarabilir. Bir insan, nimet bulduğunda başkasına tepeden bakan, nasihat dağıtan, yoksulluğu iradesizlikle açıklayan, başarısızlığı küçümseyen ve imkânsızlık içindeki insanı kendi konforundan yargılayan bir dil geliştirebilir veya nimetin verdiği mahcubiyetle daha hassas, daha ölçülü, daha paylaşımcı ve daha edepli bir dil kurabilir. Böylece söz, insanın acıyı ve nimeti nasıl taşıdığının en açık aynalarından birine dönüşür.
İmtihanın asıl inceliği, insanın hangi hâlde olursa olsun hakikate, merhamete, adalete ve emanete yakın kalıp kalamadığıdır. Acı insanı Allah’a yaklaştırabilir; fakat acının insanı kendi kırgınlığının putuna dönüştürmesi de mümkündür. Nimet insanı şükre götürebilir; fakat nimetin insanı kendi başarısının putuna dönüştürmesi de mümkündür. Yoksulluk insanı sabra çağırabilir; fakat yoksulluğun insanı hınca sürüklemesi de mümkündür. Zenginlik insanı paylaşmaya çağırabilir; fakat zenginliğin insanı kendisini ayrıcalıklı sanmaya sürüklemesi de mümkündür. Dışlanmak insanı derinleştirebilir; fakat dışlanmanın insanı bütün insanlara karşı kapatması da mümkündür. Alkış insanı hizmete teşvik edebilir; fakat alkışın insanı kendi sesine bağımlı hâle getirmesi de mümkündür.
Bu sebeple insanın kendisine sorması gereken soru, yalnızca hangi acıdan geçtiği veya hangi nimete kavuştuğu değildir; asıl soru, o acıdan sonra kalbinin neye benzediği, o nimetten sonra bakışının nasıl değiştiği, o güçten sonra dilinin hangi tona büründüğü, o başarıdan sonra tevazusunun ne kadar korunduğu ve o konfordan sonra başkasının yorgunluğunu hâlâ duyup duymadığıdır. İnsan, acıdan sonra daha merhametli olmuşsa acı onu terbiye etmiş olabilir; nimet sonrası daha paylaşımcı olmuşsa nimet onda bereket doğurmuş olabilir; güç sonrası daha adil olmuşsa güç onda emanete dönüşmüş olabilir; görünürlük sonrası daha mahcup olmuşsa alkış onun nefsini değil sorumluluğunu büyütmüş olabilir. Fakat bütün bunların tersi gerçekleşmişse, insan acıyı da nimeti de kendi nefsinin ağını güçlendirmek için kullanmış olabilir. İmtihanın sonucu, insanın ne yaşadığıyla değil, yaşadığı şeyden sonra neye dönüştüğüyle anlaşılır.
Bu dönüşüm meselesi, kitabın bütün damarlarında akacak temel bir ölçüdür. İnsan yalnızca zorlukla sınandığını düşündüğü sürece nimetin tuzaklarını göremez; yalnızca nimetle sevildiğini sandığı sürece acının terbiyesini anlayamaz; yalnızca başarıyı mükâfat, kaybı ceza gibi okuduğu sürece ilâhî imtihanın derinliğini daraltır. Oysa hayat, insanın her hâlini bir soru hâline getirebilir. Hastalık, “Bedenin sana ait olmadığını gördüğünde kime döneceksin?” diye sorar. Zenginlik, “Sana verilenin sahibini unutacak mısın?” diye sorar. Makam, “İmzan başkasının hayatına değdiğinde merhametin de imzan kadar güçlü olacak mı?” diye sorar. Alkış, “İnsanlar seni gördüğünde kendini mi büyüteceksin, emaneti mi hatırlayacaksın?” diye sorar. Konfor, “Rahatlığın başkasının acısına karşı kalbini kapatacak mı?” diye sorar. Kayıp, “Eksildiğinde insafını koruyacak mısın?” diye sorar.
İnsan bu sorulara hazır cevaplarla değil, hayatıyla karşılık verir. Bu yüzden iman iddiası, sadece zor zamanların gözyaşıyla değil, geniş zamanların ahlâkıyla da ölçülür. Bir insanın dua ettiği gece kadar, istediği şey verildiğinde nasıl yaşadığı da önemlidir. Bir insanın çaresiz kaldığında Rabbine sığınması kadar, çaresizlik kalktığında o sığınma hâlini unutmaması da önemlidir. Bir insanın haksızlığa uğradığında adalet istemesi kadar, gücü eline geçtiğinde adaleti başkası için de koruması önemlidir. Bir insanın yoklukta sabretmesi kadar, varlıkta paylaşması önemlidir. Bu denge kurulmadığında, insan dinî kelimeleri zor zamanların sığınağı, nimet zamanlarının süsü hâline getirebilir; oysa iman, her hâlin içinde insana istikamet vermesi gereken canlı bir emanettir.
Acı ve nimet karşısında insanın en büyük yardımcısı, kendi hâlini doğru okuyabilme maharetidir. İnsan, acı çekerken kalbinde hınç mı yoksa sabır mı büyüdüğünü, nimet bulurken içinde kibir mi yoksa şükür mü oluştuğunu, güçlenirken merhametinin genişleyip genişlemediğini, görünür oldukça kendi içine daha fazla dönüp dönmediğini, konfora ulaştıkça başkasının yorgunluğunu daha fazla hissedip hissetmediğini yoklamalıdır. Bu yoklama, insanı sürekli kendisini suçlayan bir ruh hâline sürüklemek için değil, nimetlerin ve acıların içinde kaybolmadan hakikate yakın kalabilmesi için gereklidir. Çünkü insan, kendisini yoklamadığında ya acısının içine yerleşir ya nimetine güvenerek uyur; her iki hâlde de kendi örümcek evini başka malzemelerle örmeye devam eder.
İnsan, acının terbiyesinden geçerken kendisine sabrı, duayı, teslimiyeti, kırılmadan kalabilmeyi ve başkasının acısını duyabilmeyi öğretmesi için Rabbine yönelmelidir; nimetle karşılaştığında ise şükrü, paylaşmayı, haddini bilmeyi, gücünü sınırlamayı, görünürlük içinde mahcubiyeti, başarı içinde tevazuyu, zenginlik içinde emanet bilincini ve konfor içinde merhameti koruyabilmek için daha derin bir uyanıklık taşımalıdır. Çünkü acı, insanı bağırmaya zorlayabilir; fakat nimet, çoğu zaman insanı hiç ses çıkarmadan uyutabilir. Acının fırtınası dışarıdan görülür; nimetin uykusu ise çoğu zaman insanın kendi içinde sessizce büyür. Bu yüzden bazı insanlar fırtınadan sağ çıkar fakat güneşli havada yolunu kaybeder.
Beden, acının terbiyesinde insanın en yakın fakat en az dinlediği hocaya dönüşür. İnsan gençliğinde ve sağlığında bedenini çoğu zaman itaat eden bir araç gibi görür; sabaha kadar çalışabilir, öfkesini mideye, uykusuzluğunu gözlerine, hırsını kalbine, telaşını nefesine yükleyebilir ve her şeyin kendi iradesiyle sürüp gideceğini zannedebilir. Fakat küçük bir ağrı, bir tetkik sonucu, uzun bir hastane bekleyişi, ameliyat kapısında duyulan sessizlik veya bedenin artık eskisi gibi cevap vermediğini gösteren bir yorgunluk, insana kendi varlığının bile bütünüyle kendisine ait olmadığını hatırlatır. Sağlık, insanın çoğu zaman fark etmeden taşıdığı büyük bir nimettir; fakat insan sağlıklıyken bu nimeti şükre, dengeli yaşama, başkasının hastalığına merhametle bakmaya ve bedenin de emanet olduğunu anlamaya dönüştürmediğinde, hastalık geldiği zaman yalnızca ağrıyla değil, yıllarca bedenine hoyrat davranmış olmanın mahcubiyetiyle de karşılaşabilir.
Hastalık ve bakım süreçleri, acının yalnızca hasta olanı değil, onun çevresindeki insanları da terbiye ettiğini gösterir. Bir evde uzun süren bir hastalık başladığında, sabır cümlelerinin gerçek karşılığı nöbet gecelerinde, ilaç saatlerinde, hastane koridorlarında, yorgun bakışlarda, ertelenen işlerde, bölünen uykularda, kimsenin görmediği beden emeğinde ve aynı duayı tekrar tekrar ederken kalbin yıpranmasında ortaya çıkar. Orada insan, merhametin yalnızca duygusal bir incelik değil, zaman, beden, para, sabır ve düzen isteyen ağır bir emek olduğunu görür. Hasta, kendi çaresizliğiyle sınanırken, bakan kişi de gücünün sınırı, öfkesinin terbiyesi, görünmeyen emeğinin karşılık bekleyip beklemediği ve sevginin yorgunlukla nasıl bir imtihana girdiği üzerinden sınanır. Böyle zamanlarda acı, ailenin ve çevrenin gerçek ahlâkını da açığa çıkarır; çünkü bazı insanlar uzaktan duygulu cümleler kurar, fakat yükün yanına gelmez, bazıları karar anında görünür, fakat emeğin sessiz tarafında kaybolur, bazıları duadan söz eder, fakat merhametin yorucu işçiliğini başkasının omzuna bırakır.
Ölüm de acının en keskin öğretmenlerinden biridir; fakat ölümün öğrettiği şey, yalnızca sevilenin artık geri gelmeyeceği değildir. Ölüm, insanın ertelediği özrü, geciktirdiği sarılmayı, bitmeyen kırgınlığı, konuşulmamış hakkı, “sonra ararım” diye bıraktığı sesi, aile içinde yıllarca ötelenmiş bir yüzleşmeyi ve dünya telaşı içinde ihmal ettiği fanilik bilgisini de beraberinde getirir. Bir cenaze evinde herkes ölümün gerçekliğini konuşabilir, fakat cenaze dağıldıktan sonra hayat eski hırsına, eski kırgınlıklarına, eski tüketim telaşına, eski makam kavgalarına ve eski görünürlük arzusuna döndüğünde, ölümün terbiyesi kalpte kalıcı bir iz bırakamamış demektir. İnsan, ölümün yanından geçip yine aynı kibirle konuşuyor, aynı haksızlığı sürdürüyor, aynı israfla yaşıyor, aynı kalbi kırıyor ve aynı sahte güvenlere yaslanıyorsa, mezarlık yolunda duyduğu hakikat eve kadar gelememiş demektir.
Nimetin tuzaklarından biri de israfın insanın kalbinde normalleşmesidir. İnsan, imkânı arttıkça ihtiyacı da artıyor zanneder; oysa çoğu zaman artan ihtiyaç değil, arzunun eğitimsizliğidir. Dolaplarda unutulan kıyafetler, sofralarda çöpe giden ekmekler, uygulamalarda biriken sepetler, kampanya bildirimlerinin kışkırttığı gereksiz alışverişler, evin içinde yer bulamadığı hâlde alınmaya devam eden eşyalar ve insanın “bunu da hak ettim” diyerek kendisine sunduğu küçük kaçamaklar, nimetin şükürle değil tüketimle karşılandığı bir ruh hâlini gösterir. İsraf, yalnızca malın kaybı değildir; emeğin, nimetin, toprağın, zamanın, insanın mahcubiyet duygusunun ve yoksulun hakkını hatırlama kabiliyetinin de zayıflamasıdır. Bir lokmayı çöpe atarken o lokmaya ulaşamayan insanı düşünemeyen kalp, yalnızca ekonomik bir hata yapmış olmaz; nimetin terbiyesinden uzaklaşmış olur.
Başarıyla gelen imtihanın bir başka yüzü, insanın kendi hikâyesini kusursuzlaştırma arzusudur. İnsan güçlendikçe geçmişindeki zorlukları, bedelleri, uykusuz geceleri, kendisine yapılan haksızlıkları ve verdiği emeği anlatmak isteyebilir; bunda başlı başına yanlış yoktur, çünkü emek görünmeyi hak eder. Fakat insan kendi hikâyesini anlattıkça başkalarının emeğini küçültmeye, kendi başarısını tek başına kendisine ait bir zafer gibi sunmaya, kendisine yardım edenleri silmeye, ona yol açan şartları unutmaya ve başarısız olanları yeterince istememiş insanlar gibi görmeye başladığında, başarı anlatısı bir şükür cümlesi olmaktan çıkarak nefsin kendisine yazdığı parlak bir destana dönüşür. Oysa insanın yolunda görünmeyen dualar, başkalarının emeği, zamanın denk gelişi, Allah’ın açtığı kapılar ve bazen insanın hiç hak etmediği hâlde kendisine sunulan kolaylıklar vardır. Başarı, bu görünmeyen payları unuttuğunda kibir üretir; onları hatırladığında şükür ve sorumluluk doğurur.
Başarısızlık da insanın içini açığa çıkaran başka bir aynadır. İnsan, emeğinin karşılığını alamadığında, planladığı sonuçlara ulaşamadığında, beklediği ilgiyi görmediğinde, kapılar yüzüne kapandığında veya yıllarca çalıştığı bir iş başkasının daha hızlı yükselişi karşısında gölgede kaldığında, yalnızca hayal kırıklığıyla değil, kendi değerini başarıya bağlayıp bağlamadığıyla da yüzleşir. Bazı başarısızlıklar insanı daha sabırlı, daha gerçekçi, daha içten ve daha bağımsız kılabilir; bazıları ise insanı kıskanç, kırgın, küçümseyici ve başkasının başarısından rahatsız olur hâle getirebilir. Bu yüzden başarısızlık, yalnızca kaybetmenin acısı değil, insanın başkasının kazanmasına nasıl baktığını da gösteren derin bir imtihandır. İnsan, kendi yolu geciktiğinde başkasının nasibine içtenlikle sevinebiliyorsa, orada kalp kendi hırsının ağını kesmeye başlamış demektir.
Nimetin aile içindeki yansıması da ayrıca dikkat ister. Bir evin imkânları genişlediğinde, aile üyeleri arasındaki adalet, paylaşım ve merhamet de genişliyor mu, yoksa imkânlar yalnızca bazı kişilerin konforunu büyütürken bazılarını görünmez emekçi hâline mi getiriyor? Bir ailede para arttıkça ev içindeki saygı artmıyor, ev büyüdükçe sofranın sıcaklığı küçülüyor, çocukların odası zenginleşirken kalpleri yalnızlaşıyor, anne-babanın imkânı çoğaldıkça evlatlar üzerindeki kontrol arzusu artıyor, kardeşlerin ekonomik farkları sevgiye gölge düşürüyorsa, nimet aile içinde rahmete değil yeni bir hiyerarşiye dönüşmüş olabilir. Evin bolluğu, eğer evin içindeki zayıfı, yaşlıyı, hastayı, çocuğu ve görünmeyen emek sahibini daha çok korumuyorsa, o bolluk evin duvarlarını süsler fakat kalbini ihya edemez.
Acı ve nimet karşısında insanın en büyük yanılgılarından biri de, yaşadığı hâli kalıcı zannetmesidir. Acı içindeyken bu acının hiç bitmeyeceğini, nimet içindeyken de bu genişliğin hiç daralmayacağını sanmak, insanın hem sabrını hem şükrünü bozar. Oysa hayat sürekli değişen bir misafirhane gibidir; bugün hastane kapısında bekleyen yarın başkasına umut olabilir, bugün alkışlanan yarın unutulabilir, bugün eli açık olan yarın başkasının kapısına ihtiyaçla gidebilir, bugün imza atan yarın bir imza bekleyebilir, bugün gençliğine güvenen yarın bir merdiveni daha yavaş çıkabilir. Bu değişkenlik insanı korkutmak için değil, haddini ve merhametini koruması için vardır. Çünkü insan, hâllerin geçici olduğunu gerçekten kavradığında, ne acıda bütünüyle yıkılır ne nimette bütünüyle şımarır.
Bu bölümün varmak istediği yer, insanı acıdan korkmaya veya nimetten ürkmeye çağırmak değildir. Acı da nimet de insanın hayatında birer misafir gibi gelir ve her ikisi de insanın kalbine başka sorular bırakır. İnsan acıdan geçerken Allah’ın merhametinden, nimetle karşılaşırken Allah’ın emanetinden uzaklaşmamalıdır. Acı geldiğinde kalbi karartmamak, nimet geldiğinde kalbi şişirmemek, güç geldiğinde adaleti kaybetmemek, görünürlük geldiğinde samimiyeti korumak, zenginlik geldiğinde yoksulun yüzüne mahcup bakabilmek, konfor geldiğinde başkasının zahmetini unutmamak ve alkış geldiğinde içerde sessizce “bu bana ait bir mülk değil, bana verilmiş bir emanettir” diyebilmek, insanın imtihan karşısında daha sahici bir yere yerleşmesini sağlar. Acının terbiyesi insanı kırıldığı yerde insan kalmaya çağırır; nimetin terbiyesi ise insanı güçlendiği yerde kul kalmaya davet eder. Çünkü insan, acı karşısında Rabbine sığındığı kadar nimet karşısında da haddini korumayı öğrenmedikçe, imtihanın yalnızca yaralayan tarafını görür; fakat insanı asıl çözen tuzakların çoğu, bazen alkışın, konforun, zenginliğin, makamın, görünürlüğün ve başarıyla gelen iç genişlemenin ipek gibi yumuşak fakat hakikate yaslanmadığında örümcek evi kadar zayıf ağı içinde örülür. Acı, insanı bir anda durdurur; nimet ise çoğu zaman insanı hızlandırarak uyutur. Acı, insanın elinden bazı şeyleri alır; nimet ise insanın kalbine kendisine ait olmayan şeyleri sahiplenme cesareti verebilir. Bu yüzden imtihanın derinliği, yalnızca insanın kaybettiğinde nasıl dayandığıyla değil, kazandığında neye dönüştüğüyle anlaşılır.
İnsan, elindeki çoğaldıkça paylaşmayı, sözü güçlendikçe susmayı, makamı yükseldikçe eğilmeyi, itibarı arttıkça mahcubiyeti, konforu genişledikçe başkasının yükünü ve başarısı görünür oldukça Allah karşısındaki aczini daha derinden duyabiliyorsa, nimet onun kalbinde ihya edici bir terbiyeye dönüşmüş demektir. Fakat imkân arttıkça kapı daralıyor, sofra seçici hâle geliyor, dil kabarıyor, yoksulun yüzü uzaklaşıyor, başarı başkalarını küçümseme vesilesine dönüşüyor, görünürlük insanı kendi adına bağımlı kılıyor ve makam hizmetten çok ayrıcalık duygusu üretiyorsa, orada nimet bereket olmaktan çıkıp insanın etrafına usul usul örülen bir ankebut ağı hâline gelir.
Bu bölümün insanı götürdüğü yer, acıdan korkmak veya nimetten ürkmek değildir; asıl mesele, her iki hâlin de insanın kalbine bıraktığı soruyu duyabilmektir. Acı geldiğinde kalbi karartmamak, nimet geldiğinde kalbi şişirmemek, güç geldiğinde adaleti kaybetmemek, görünürlük geldiğinde samimiyeti korumak, zenginlik geldiğinde yoksulun yüzüne mahcup bakabilmek, konfor geldiğinde başkasının zahmetini unutmamak ve alkış geldiğinde içerde sessizce “bu bana ait bir mülk değil, bana verilmiş bir emanettir” diyebilmek, insanı imtihanın iki yüzü karşısında daha sahici bir yere yerleştirir. İnsan, acının terbiyesinden geçerken kırıldığı yerde insan kalmayı, nimetin terbiyesinden geçerken güçlendiği yerde kul kalmayı öğrenebildiği ölçüde, imtihan onun hayatında yalnız yıkan bir fırtına değil, kalbi hakikate çağıran ağır fakat rahmetli bir uyanışa dönüşür.
Bu yazı, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Ankebut adlı eserinde derinleştirdiği ana meselelerden biridir. Eseri incelemek ve kitabın tamamına ulaşmak için: Ankebut kitabı sayfası.
Eğer bu yazı, acının insanı kırdığı yerde insan kalmayı ve nimetin insanı güçlendirdiği yerde kul kalmayı yeniden düşündürdüyse, Ankebut kitap inceleme sayfası bu yüzleşmenin daha geniş fikir haritasını açmaktadır. Merhamet ve başkasının acısına eğilme damarı için Başkasına Ağlayabilmek, emanet ve insan sorumluluğu çizgisi için İnsan İnsana Emanettir birlikte okunabilecek yakın duraklardır.






















