Hızlı Yakınlıkların yavaş Ölümleri

Tarih: 18.06.2026 23:01
Hızlı Yakınlıkların yavaş Ölümleri
Vicdan Notları / Dijital Çağ ve İlişki

HIZLI YAKINLIKLARIN YAVAŞ ÖLÜMLERİ

Hızın ya­kın­lı­ğı de­rin­lik, yo­ğun­lu­ğu sevgi, eri­şi­le­bi­lir­li­ği sa­da­kat san­dır­dı­ğı bir çağda bu metin; mah­re­mi­ye­tin, ya­vaş­lı­ğın, ve­fa­nın, so­rum­lu­lu­ğun ve bitiş ah­lâ­kı­nın izini sü­rü­yor.

Uzun OkumaDijital YakınlıkMahremiyet ve GüvenSevginin Ahlâkı
Hızlı ya­kın­lık, çoğu zaman sev­gi­nin do­ğu­şu değil, in­sa­nın kendi boş­lu­ğu­nu ace­ley­le bir baş­ka­sı­nın var­lı­ğı­na yas­la­ma te­la­şı­dır.
01

Hızın Ürettiği Yakınlık

İnsan, kal­bi­nin en mah­rem ka­pı­la­rı­nı ne zaman bu kadar hızlı aç­ma­ya, bir ya­ban­cı­nın bir­kaç güzel cüm­le­si­ni yıl­la­rın gü­ve­ni­ne denk say­ma­ya, ek­ran­dan gelen kısa bir dik­ka­ti ru­hu­nun ek­sil­miş yer­le­ri­ne mer­hem san­ma­ya, ta­nı­ma­dan bağ­lan­ma­ya, bağ­lan­ma­dan söz ver­me­ye, söz ver­me­den bek­len­ti­ye gir­me­ye ve bek­len­ti­ye gir­dik­ten sonra da en küçük ge­cik­me­de, en hafif so­ğuk­luk­ta, en sı­ra­dan an­laş­maz­lık­ta aynı hızla kı­rı­lıp uzak­laş­ma­ya baş­la­dıy­sa, sevgi de o gün­den beri çağın elin­de derin ve ses­siz bir yara al­ma­ya baş­la­mış­tır. Bir za­man­lar in­sa­nın kal­bi­ne gi­re­bil­mek için yüz yüze gel­me­nin, aynı sof­ra­nın mah­cup be­re­ke­tin­den geç­me­nin, aynı ma­hal­le­nin ha­va­sı­nı so­lu­ma­nın, aynı acı­nın ya­nın­da dur­ma­nın, aynı se­vin­ci pay­laş­ma­nın, zaman için­de sı­nan­ma­nın ve gü­ve­nin yavaş yavaş kök sal­ma­sı­na izin ver­me­nin ge­rek­ti­ği iliş­ki­ler, artık çoğu zaman bir ek­ra­nın par­lak yü­ze­yin­de baş­la­yan, bir­kaç gece süren yoğun me­saj­laş­ma­lar­la bü­yü­yen, bir­bi­ri­ni ha­ya­tın ger­çek yük­le­ri için­de hiç gör­me­den de­rin­lik id­di­a­sı­na bü­rü­nen ve kal­bin en ağır ke­li­me­le­ri­ni bile ace­ley­le tü­ke­ten ge­çi­ci ya­kın­lık­la­ra dö­nüş­mek­te­dir. Hızlı ya­kın­lık, çoğu zaman sev­gi­nin do­ğu­şu değil, in­sa­nın kendi boş­lu­ğu­nu ace­ley­le bir baş­ka­sı­nın var­lı­ğı­na yas­la­ma te­la­şı­dır.

Di­ji­tal çağ, in­sa­na ulaş­ma­yı ko­lay­laş­tır­dı; fakat ulaş­ma­nın ko­lay­laş­ma­sı, an­la­ma­nın ço­ğal­ma­sı demek ol­ma­dı. İn­san­lar artık bir­bir­le­ri­nin yü­zü­nü ger­çek­te gör­me­den, se­sin­de­ki sa­hi­ci tit­re­me­yi duy­ma­dan, yor­gun bir günün ar­dın­dan nasıl sus­tu­ğu­nu bil­me­den, öf­ke­len­di­ğin­de hangi dile sı­ğın­dı­ğı­nı ta­nı­ma­dan, ai­le­si­ne, ço­cuk­la­ra, yaş­lı­la­ra, ken­di­sin­den güç­süz olan­la­ra, hiz­met eden­le­re ve artık ken­di­si­ne fay­da­sı do­kun­ma­yan in­san­la­ra nasıl dav­ran­dı­ğı­nı gör­me­den bir­bi­ri­ne “çok ya­kı­nız” di­ye­bi­li­yor. Oysa ya­kın­lık, yal­nız­ca sü­rek­li ya­zış­mak, ge­ce­le­ri uzun me­saj­lar gön­der­mek, bir­bi­ri­nin hi­kâ­ye­le­ri­ne ilk bakan olmak, bir­kaç mah­rem sırrı pay­laş­mak veya gün için­de sık sık çev­rim içi gö­rün­mek de­ğil­dir. Ya­kın­lık, in­sa­nın bir baş­ka­sı­nın ha­ki­ka­ti­ne zaman için­de yak­laş­ma­sı­dır; o ha­ki­ka­tin par­lak ta­ra­fı­na ol­du­ğu kadar göl­ge­li ta­ra­fı­na da emek­le, sa­bır­la, hür­met­le ve öl­çüy­le ta­nık­lık ede­bil­me­si­dir.

Çağın en büyük ya­nıl­sa­ma­la­rın­dan biri, yo­ğun­lu­ğu de­rin­lik san­ma­sı­dır. Bir in­san­la üç gece bo­yun­ca hiç dur­ma­dan ko­nuş­mak, yıl­lar­dır ta­nı­şı­yor­muş gibi his­set­ti­re­bi­lir; fakat bu his çoğu zaman kal­bin ger­çek bil­gi­sin­den değil, hızın üret­ti­ği sar­hoş­luk­tan doğar. İnsan, an­la­tıl­ma­ya aç ol­du­ğu için ken­di­si­ni din­le­yen ilk ki­şi­ye de­rin­leş­ti­ği­ni zan­ne­der, gö­rül­me­ye muh­taç ol­du­ğu için ona güzel bakan ilk göze ru­hu­nu tes­lim et­me­ye baş­lar, an­la­şıl­ma­mış­lık yor­gun­lu­ğu ta­şı­dı­ğı için bir­kaç doğru cüm­le­yi kader işa­re­ti sayar. Oysa in­sa­nın için­de­ki açlık çok de­rin­se ilk lok­ma­yı sofra sa­na­bi­lir, yal­nız­lı­ğı uzun sür­müş­se ilk ses­le­ne­ni yurt zan­ne­de­bi­lir, kalbi uzun za­man­dır ihmal edil­miş­se ilk ilgi kı­rın­tı­sı­nı sev­gi­nin ken­di­si sa­na­bi­lir. Her yoğun temas sevgi de­ğil­dir; bazen insan, kendi yal­nız­lı­ğı­nın yan­kı­sı­nı bir baş­ka­sı­nın sesi zan­ne­der.

Hızlı ya­kın­lık­la­rın ilk gün­le­rin­de insan, kar­şı­sın­da­ki ki­şi­yi ol­du­ğu hâ­liy­le değil, kendi ih­ti­yaç­la­rı­nın ışı­ğın­da görür. Kendi için­de ara­dı­ğı hu­zu­ru onun yü­zü­ne yer­leş­ti­rir, bek­le­di­ği an­la­yı­şı onun cüm­le­le­rin­den çı­ka­rır, öz­le­di­ği gü­ve­ni onun cevap hı­zı­na bağ­lar, eksik kalan ço­cuk­lu­ğu­nu onun şef­kat­li gö­rü­nen ifa­de­le­ri­ne ema­net eder, geç­miş­te yarım kal­mış bütün kıy­met görme ih­ti­ya­cı­nı onun il­gi­siy­le ta­mam­la­ma ha­ya­li­ne ka­pı­lır. Böy­le­ce iliş­ki, iki in­sa­nın bir­bi­ri­ni ta­nı­ma­sın­dan çok, iki ek­sik­li­ğin bir­bi­ri­ne umut gibi bak­ma­sı­na dö­nü­şür. Bu yüz­den hızlı baş­la­yan iliş­ki­ler­de hayal kı­rık­lı­ğı da hızlı büyür; çünkü insan, kar­şı­sın­da­ki ki­şi­nin ger­çek­li­ğiy­le değil, kendi zih­nin­de ona giy­dir­di­ği an­lam­la bağ kur­muş­tur. Ger­çek kişi, ide­a­li­ze edil­miş su­re­tin için­den yavaş yavaş gö­rün­me­ye baş­la­dı­ğın­da, kalp çoğu zaman sev­gi­ye değil, kendi kur­du­ğu ya­nıl­sa­ma­nın bo­zul­ma­sı­na tepki verir.

İn­sa­nın kar­şı­sın­da­ki­ni kendi ek­sik­li­ği­nin ışı­ğın­da gör­me­si, baş­lan­gıç­ta çok şi­ir­sel, çok masum ve çok ka­de­rî gö­rü­ne­bi­lir. Kişi, “beni an­lı­yor” de­di­ği yerde as­lın­da uzun za­man­dır an­la­şıl­ma­mış ol­ma­nın acı­sıy­la ko­nu­şu­yor ola­bi­lir; “beni ta­mam­lı­yor” de­di­ği yerde kendi için­de­ki yarım kal­mış­lı­ğı bir baş­ka­sı­nın var­lı­ğı­na ta­şı­yor ola­bi­lir; “bana iyi ge­li­yor” de­di­ği yerde belki de kar­şı­sın­da­ki in­sa­nın ha­ki­ka­tin­den çok, onun kendi yal­nız­lı­ğı­nı kısa sü­re­li­ği­ne sus­tu­ran il­gi­si­ne tu­tu­nu­yor ola­bi­lir. Bu ayrım ya­pıl­ma­dı­ğın­da sevgi, iki kal­bin bir­bi­ri­ni ema­net bi­lin­ciy­le ta­nı­dı­ğı bir alan ol­mak­tan çıkar ve bir ta­ra­fın kendi iç boş­lu­ğu­nu diğer ta­ra­fın il­gi­siy­le dol­dur­ma­ya ça­lış­tı­ğı yo­ru­cu bir dü­ze­ne dö­nü­şür. Sevgi, bir in­sa­nın bize ne kadar iyi gel­di­ğiy­le değil, biz­den kendi in­san­lı­ğı için yer is­te­di­ğin­de ona ne kadar hür­met gös­te­re­bil­di­ği­miz­le sı­na­nır.

Di­ji­tal ya­kın­lık, in­sa­nı çoğu zaman se­çil­miş his­set­ti­rir; çünkü ek­ra­nın öte ta­ra­fın­da biri özel ola­rak sana yaz­mak­ta, senin cüm­le­le­ri­ne cevap ver­mek­te, senin hâ­li­ni merak et­mek­te, sana gü­nay­dın de­mek­te, gece uyu­ma­dan önce son me­sa­jı sana bı­rak­mak­ta­dır. Bu ilgi, kal­bin yor­gun yer­le­ri­ne iyi gelir; fakat il­gi­nin sü­rek­li­li­ği ile sev­gi­nin sa­da­ka­ti aynı şey de­ğil­dir. İnsan, bi­ri­nin ken­di­si­ne sık yaz­ma­sı­nı, kendi ha­ya­tın­da ciddi bir yer aç­tı­ğı­nın de­li­li sa­na­bi­lir; fakat bazı in­san­lar aynı hızla baş­lar, aynı hızla alı­şır, aynı hızla sı­kı­lır ve aynı hızla başka bir ek­ra­na yö­ne­lir. Çünkü çağ, in­sa­na yal­nız­ca iliş­ki kur­ma­yı değil, iliş­ki­den sı­kıl­dı­ğın­da yeni se­çe­nek­le­re bak­ma­yı da ko­lay­laş­tır­mış­tır. Se­çe­nek­le­rin bu kadar gö­rü­nür ol­du­ğu bir dün­ya­da, bazı kalp­ler emek ver­me­yi değil, ye­ni­si­ni de­ne­me­yi ter­cih eder.

Se­çe­nek bol­lu­ğu, kal­bin sa­da­kat ter­bi­ye­si­ni zor­laş­tı­ran gö­rün­mez bir baskı üre­tir. İnsan bir iliş­ki için­de küçük bir hayal kı­rık­lı­ğı ya­şa­dı­ğın­da, artık eski za­man­lar­da­ki gibi durup dü­şün­mek, onar­mak, ko­nuş­mak, bek­le­mek, ken­di­ni yok­la­mak, karşı ta­ra­fı an­la­ma­ya ça­lış­mak ye­ri­ne, başka ih­ti­mal­le­rin pa­rıl­tı­sı­na ko­lay­ca dö­ne­bi­li­yor. Bir me­sa­jın geç gel­me­si, bir cüm­le­nin es­ki­si kadar he­ye­can ver­me­me­si, sı­ra­dan­lı­ğın iliş­ki­ye yer­leş­me­ye baş­la­ma­sı, karşı ta­ra­fın in­sa­nî ku­sur­la­rı­nın gö­rün­me­si, hemen “acaba daha iyisi var mı?” so­ru­su­nu ça­ğı­ra­bi­li­yor. Oysa sevgi, en par­lak ih­ti­ma­li seç­mek değil, seç­ti­ğin in­sa­nın ger­çek­li­ği için­de emek ver­me­ye razı ol­mak­tır. Se­çe­nek­le­rin ço­ğal­ma­sı, in­sa­nın kal­bi­ni zen­gin­leş­tir­me­di; çoğu zaman sab­rı­nı, ve­fa­sı­nı ve onar­ma ira­de­si­ni fa­kir­leş­tir­di.

02

Mahremiyetin Erken Açılan Kapıları

Hızlı ta­nış­ma­la­rın en büyük teh­li­ke­si, in­sa­nın mah­re­mi­ye­ti­ni ta­nı­ma­dı­ğı bir kal­bin önüne er­ken­den ser­me­si­dir. Bir­kaç güzel cüm­le­nin ar­dın­dan ço­cuk­luk ya­ra­la­rı an­la­tı­lır, eski iliş­ki­le­rin acı­la­rı açı­lır, aile için­de sak­la­nan kır­gın­lık­lar pay­la­şı­lır, en mah­cup kor­ku­lar or­ta­ya ko­nu­lur, in­sa­nın belki yıl­lar­dır kim­se­ye söy­le­me­di­ği şey­ler ek­ra­nın ka­ran­lık sa­at­le­rin­de bir ya­ban­cı­nın dik­ka­ti­ne tes­lim edi­lir. O an insan ha­fif­ler, çünkü ko­nuş­muş­tur; fakat mah­re­mi­yet, yal­nız­ca ko­nu­şu­la­cak bir yük değil, ema­net edi­le­cek bir in­ce­lik­tir. Her din­le­yen ta­şı­ya­maz, her an­la­yış­lı gö­rü­nen ko­ru­ya­maz, her sır sak­la­yan zan­ne­di­len insan ger­çek­ten sır­daş ola­maz. Kal­bin ka­pı­la­rı ace­ley­le açıl­dı­ğın­da, içeri gi­re­nin ayak­ka­bı­sı­nı çı­ka­rıp çı­kar­ma­ya­ca­ğı henüz bi­lin­me­den en temiz oda­la­ra kadar yü­rün­me­si­ne izin ve­ril­miş olur.

Mah­re­mi­yet, kal­bin ev ah­la­kı­dır. İnsan, evine gelen her­ke­sin bütün oda­la­rı­na gir­me­si­ne izin ver­mez; bazı ka­pı­lar var­dır, ancak ger­çek­ten gü­ve­ni­len, hür­me­ti bi­li­nen, ba­kı­şı mah­cup, eli dik­kat­li, dili temiz ve kalbi ema­net ta­şı­ma­ya ehil olan in­sa­na açı­lır. Fakat çağ, in­sa­na ken­di­si­ni hızla an­lat­ma­yı, ken­di­si­ni hızla gös­ter­me­yi, ya­ra­sı­nı hızla açık­la­ma­yı, acı­sı­nı hızla do­la­şı­ma sok­ma­yı, hatta bazen mah­re­mi­ye­ti­ni bile bir ya­kın­lık is­pa­tı gibi kul­lan­ma­yı öğ­re­ti­yor. Böy­le­ce insan, bazen çok sa­mi­mi ol­du­ğu­nu zan­ne­der­ken as­lın­da kendi iç evi­nin anah­ta­rı­nı henüz kal­bi­ni ta­nı­ma­dı­ğı bi­ri­nin eline ve­ri­yor. Sonra o mah­re­mi­yet ko­run­ma­dı­ğın­da, sı­ra­dan­laş­tı­rıl­dı­ğın­da, bir tar­tış­ma­da ken­di­si­ne karşı kul­la­nıl­dı­ğın­da veya ses­siz bir terk edi­li­şin ar­dın­da sa­hip­siz bı­ra­kıl­dı­ğın­da, yal­nız­ca bir iliş­ki değil, in­sa­nın kendi iç dün­ya­sı­na duy­du­ğu güven de ya­ra­la­nı­yor.

Mah­re­mi­ye­tin hızlı açıl­dı­ğı iliş­ki­ler­de bağ da çoğu zaman ger­çe­ğin­den daha büyük his­se­di­lir; çünkü insan ken­di­si­ni an­lat­tı­ğı ki­şi­ye bağ­la­nır. Bi­ri­ne acı­sı­nı söy­le­mek, geç­mi­şi­ni açmak, kı­rıl­gan­lı­ğı­nı gös­ter­mek, yal­nız­lı­ğı­nı iti­raf etmek, zi­hin­de sanki o ki­şi­ye özel bir yer açıl­mış gibi du­yu­lur. Fakat bu bağ, her zaman sev­gi­nin ol­gun­laş­mış hâli de­ğil­dir; bazen insan kendi çıp­lak­lı­ğı­nı gör­dü­ğü ki­şi­ye tu­tu­nur, çünkü artık onun ya­nın­da sa­vun­ma­sız kal­mış­tır. Bu sa­vun­ma­sız­lık, eğer karşı ta­raf­ta ahlak, mer­ha­met ve sü­rek­li­lik yoksa, ile­ri­de daha büyük bir in­cin­me­ye dö­nü­şe­bi­lir. Kal­bin mah­rem oda­la­rı­na gir­me­ye ehil ol­ma­yan ki­şi­ye erken açı­lan sır, za­man­la in­sa­nın kendi iç dün­ya­sın­da ka­na­yan bir piş­man­lı­ğa dö­nü­şe­bi­lir.

Di­ji­tal çağda iliş­ki­ler, çoğu zaman pro­fil üze­rin­den baş­lar; insan kar­şı­sın­da­ki­nin ha­ya­tı­nı, özen­le se­çil­miş fo­toğ­raf­lar­dan, bir­kaç cüm­le­lik açık­la­ma­lar­dan, be­ğe­ni­ler­den, pay­la­şım­lar­dan, hi­kâ­ye­ler­den ve baş­ka­la­rı­nın gör­dü­ğü ka­da­rıy­la kurar. Pro­fil, in­sa­nın ha­ki­ka­tin­den bir parça ta­şı­ya­bi­lir; fakat in­sa­nın ken­di­si de­ğil­dir. Orada yor­gun­luk yok­tur, sa­bır­sız­lık yok­tur, kötü uya­nıl­mış sa­bah­lar yok­tur, tar­tış­ma anın­da­ki dil yok­tur, evin için­de­ki dav­ra­nış yok­tur, pa­ray­la iliş­ki yok­tur, ai­le­si­ne karşı tavır yok­tur, kı­rıl­dı­ğın­da ne yap­tı­ğı yok­tur, bek­le­di­ği kar­şı­lı­ğı bu­la­ma­dı­ğın­da hangi ka­ran­lı­ğa yak­laş­tı­ğı yok­tur. Pro­fil, çoğu zaman in­sa­nın vit­ri­ni­dir; sevgi ise vit­ri­nin ar­ka­sın­da­ki da­ğı­nık­lı­ğı, ku­su­ru, ger­çek­li­ği ve so­rum­lu­lu­ğu ta­nı­ma­dan ku­ru­la­maz.

İn­san­lar bir­bi­ri­nin vit­ri­niy­le ya­kın­lık kur­duk­ça, hayal edi­len kişi ile ger­çek kişi ara­sın­da­ki me­sa­fe büyür. Sos­yal med­ya­da in­ce­lik­li gö­rü­nen biri, özel ha­yat­ta hoy­rat ola­bi­lir; ke­li­me­le­ri güzel kul­la­nan biri, so­rum­lu­luk anın­da ka­ça­bi­lir; mer­ha­met pay­la­şım­la­rı yapan biri, en ya­kı­nın­da­ki­nin yor­gun­lu­ğu­nu gör­me­ye­bi­lir; aile fo­toğ­raf­la­rın­da sıcak gö­rü­nen biri, evin için­de soğuk ve il­gi­siz ola­bi­lir; derin cüm­le­ler kuran biri, kendi nef­si­nin sert­li­ğiy­le yüz­leş­mek­ten ka­ça­bi­lir. Bu yüz­den di­ji­tal çağın aşk­la­rı, bazen in­sa­nın in­sa­na değil, in­sa­nın insan hak­kın­da kur­du­ğu es­te­tik kur­gu­ya bağ­lan­ma­sıy­la baş­lar. Kurgu da ger­çek­lik­le kar­şı­laş­tı­ğın­da ya ol­gun­laş­mak zo­run­da­dır ya da kı­rı­lır. Çoğu hızlı ya­kın­lık, işte bu kı­rıl­ma anın­da sev­gi­yi değil, tü­ke­tim alış­kan­lı­ğı­nı seçer.

03

Mesajların İçinde Büyüyen Kaygı

Hızlı bağ­lan­ma, be­ra­be­rin­de hızlı bek­len­ti do­ğu­rur. Daha bir­kaç gün­dür ko­nu­şu­lan bi­rin­den sü­rek­li ilgi bek­le­nir, me­sa­jın ge­cik­me­si sev­gi­siz­lik gibi oku­nur, çev­rim içi ol­du­ğu hâlde yaz­ma­ma­sı iha­net işa­re­ti sa­yı­lır, bir hi­kâ­ye­ye bakıp cevap ver­me­me­si gurur me­se­le­si­ne dö­nü­şür, karşı ta­ra­fın kendi ha­ya­tı­na ait yo­ğun­lu­ğu ki­şi­sel de­ğer­siz­lik gibi his­se­di­lir. Oysa ta­nı­şık­lı­ğın ilk za­man­la­rın­da in­sa­nın kendi ha­ya­tı­nın rit­mi­ni ko­ru­ma­sı, her da­ki­ka ula­şı­la­bi­lir ol­ma­ma­sı, ken­di­ne ait ala­nı­nın bu­lun­ma­sı, henüz sağ­lık­lı sı­nır­lar kur­ma­sı gayet do­ğal­dır. Fakat hız kül­tü­rü sabrı za­yıf­lat­tı­ğı için insan, kar­şı­sın­da­ki ki­şi­nin ken­di­si­ne ayır­ma­dı­ğı her anı red­de­dil­me gibi ya­şa­ma­ya baş­lar. Kalp, hızlı bağ­lan­dı­ğın­da karşı ta­ra­fın in­sa­nî me­sa­fe­si­ni bile sev­gi­siz­lik sa­na­cak kadar kı­rıl­gan­la­şır.

Me­saj­laş­ma ça­ğın­da sevgi, çoğu zaman cevap hı­zı­na in­dir­gen­miş­tir. İnsan, se­vil­di­ği­ni me­sa­jın ne kadar çabuk gel­di­ğiy­le, kıy­met­li ol­du­ğu­nu karşı ta­ra­fın gün için­de kaç defa yaz­dı­ğıy­la, önem­sen­di­ği­ni hi­kâ­ye­le­ri­ne ve­ri­len tep­ki­ler­le, unu­tul­ma­dı­ğı­nı sabah ve gece gelen rutin cüm­le­ler­le ölç­me­ye baş­lar. El­bet­te insan sev­di­ğin­den haber almak ister, merak edil­mek kalbe iyi gelir, dü­zen­li ile­ti­şim güven duy­gu­su­nu bes­ler; fakat sevgi yal­nız­ca di­ji­tal sü­rek­li­li­ğe bağ­lan­dı­ğın­da, ha­ya­tın ger­çek­li­ği kar­şı­sın­da kı­rıl­gan­la­şır. Çünkü insan bazen yor­gun ola­bi­lir, işi yoğun ola­bi­lir, içe çe­kil­mek is­te­ye­bi­lir, ai­le­siy­le il­gi­le­ne­bi­lir, kendi zih­ni­ni to­par­la­mak için ses­siz ka­la­bi­lir. Her ses­siz­lik ihmal de­ğil­dir; her ge­cik­me de­ğer­siz­lik de­ğil­dir; her geç cevap uzak­laş­ma de­ğil­dir. Fakat hızlı çağ, bek­le­me­yi unut­tu­ğu için her ara­lı­ğa kaygı dol­du­rur.

Bu kaygı, iliş­ki­le­rin içine gö­rün­mez bir sorgu dili yer­leş­ti­rir. “Neden geç yaz­dın?”, “Çev­rim içiy­din ama cevap ver­me­din”, “Kimle ko­nu­şu­yor­dun?”, “Ben­den sı­kıl­dın mı?”, “Es­ki­si gibi de­ğil­sin”, “Başka biri mi var?” gibi cüm­le­ler, bazen iliş­ki­nin ba­şın­da bile sev­gi­nin üze­ri­ne bir gölge gibi düşer. İnsan, henüz bir­bi­ri­ni ta­nı­ma aşa­ma­sın­day­ken bile bir­bi­ri­nin di­ji­tal dav­ra­nış­la­rı­nı delil gibi top­la­ma­ya baş­lar. Böy­le­ce mu­hab­bet, ta­nı­ma zev­kin­den çıkıp bir te­yak­kuz hâ­li­ne dö­nü­şür. Sevgi, daha kök sal­ma­dan gü­ven­siz­lik­le yo­ru­lur. Hızlı ya­kın­lık­la­rın yavaş ölümü de çoğu zaman bu­ra­da baş­lar; çünkü kalp, ger­çek bir emek­le bü­yü­me­den önce şüphe, bek­len­ti ve açık­la­ma borcu al­tın­da ezi­lir.

Hızlı tü­ket­me kül­tü­rü, sa­de­ce eş­ya­yı değil, in­sa­nı da kul­la­nım de­ne­yi­mi­ne dö­nüş­tü­rür. Bir in­sa­nın ya­nın­da nasıl his­se­di­yo­rum, bana ne kadar iyi ge­li­yor, beni ne kadar he­ye­can­lan­dı­rı­yor, bana ne kadar ilgi ve­ri­yor, boş­lu­ğu­mu ne kadar dol­du­ru­yor, beni ne kadar de­ğer­li his­set­ti­ri­yor so­ru­la­rı, gi­de­rek sev­gi­nin temel öl­çü­sü hâ­li­ne ge­lir­ken; “Ben onun ha­ya­tı­na ne kadar emek ve­ri­yo­rum, onun kal­bi­ni ne kadar in­cit­me­den ta­şı­yo­rum, onun sı­nı­rı­na ne kadar hür­met edi­yo­rum, zor za­ma­nın­da ne kadar du­ra­bi­li­yo­rum, sı­kıl­dı­ğım­da terk etmek ye­ri­ne ko­nuş­ma­yı ne kadar se­çi­yo­rum?” so­ru­la­rı ge­ri­ye düş­mek­te­dir. Böy­le­ce iliş­ki, iki in­sa­nın bir­bi­ri­ne ema­net olu­şun­dan çok, iki ki­şi­nin bir­bi­rin­den al­dı­ğı duy­gu­sal ve­ri­min he­sa­bı­na dö­nü­şür. İnsan, sev­di­ği­ni tü­ke­ti­le­cek bir duygu kay­na­ğı gibi gör­dü­ğün­de, sevgi daha baş­la­ma­dan kul­la­nım sü­re­si olan bir şeye dö­nü­şür.

Duy­gu­sal tü­ke­tim, in­sa­nın başka bir kalbi kendi iyi his­set­me ih­ti­ya­cı­nın hiz­me­ti­ne al­ma­sı­dır. Kar­şı­sın­da­ki kişi ken­di­si­ne iyi ge­li­yor­sa var­dır, he­ye­can ve­ri­yor­sa kıy­met­li­dir, il­gi­si yo­ğun­sa de­ğer­li­dir, zor­lan­dı­ğın­da ya­nın­da du­ru­yor­sa gü­zel­dir; fakat kendi yor­gun­lu­ğu­nu ge­tir­di­ğin­de, bir sınır koy­du­ğun­da, eksik kal­dı­ğın­da, ilgi ver­me­ye gücü yet­me­di­ğin­de, ha­ya­tın ger­çek so­run­la­rıy­la iliş­ki­ye gel­di­ğin­de bir anda ca­zi­be­si­ni kay­be­de­bi­lir. Böyle iliş­ki­ler­de insan, karşı ta­ra­fın insan olu­şu­nu değil, ken­di­sin­de üret­ti­ği duy­gu­yu sever. Duygu azal­dı­ğın­da sevgi bitti sa­nı­lır; hal­bu­ki bazen biten sevgi değil, ilk he­ye­ca­nın kö­pü­ğü­dür. Sevgi, köpük çe­kil­dik­ten sonra suyun de­rin­li­ği­ne ba­ka­bil­mek­tir.

04

Açıklamasız Terk Ediliş ve Belirsizlik

Hızlı baş­la­yan iliş­ki­ler­de sık gö­rü­len bir başka ya­ra­lan­ma bi­çi­mi de bir­den­bi­re terk edil­me, yani in­sa­nın açık­la­ma­sız bi­çim­de ha­ya­tın dı­şı­na itil­me­si­dir. Bir dönem sü­rek­li yazan, ilgi gös­te­ren, derin cüm­le­ler kuran, ge­le­cek­ten söz eden, alış­kan­lık oluş­tu­ran kişi, bir gün ce­vap­la­rı azal­tır, sonra soğur, sonra susar, sonra ta­ma­men kay­bo­lur. Ge­ri­de kalan insan ne ya­şa­dı­ğı­nı an­la­ma­ya ça­lı­şır; kendi cüm­le­le­ri­ni tek­rar tek­rar dü­şü­nür, ha­ta­sı­nı arar, de­ğe­ri­ni sor­gu­lar, karşı ta­ra­fın neden bu kadar kolay uzak­laş­tı­ğı­nı an­la­mak için zih­nin­de bit­me­yen bir mah­ke­me kurar. Açık­la­ma­sız terk ediş, mo­dern çağın en yay­gın duy­gu­sal hoy­rat­lık­la­rın­dan bi­ri­dir; çünkü in­sa­nı yal­nız­ca ka­yıp­la değil, anlam boş­lu­ğuy­la da baş başa bı­ra­kır. Bir in­sa­nın kal­bin­de alış­kan­lık oluş­tu­rup sonra hiç­bir açık­la­ma yap­ma­dan kay­bol­mak, ses­siz­li­ğin ar­ka­sı­na sak­lan­mış bir in­cit­me bi­çi­mi­dir.

El­bet­te her iliş­ki devam etmek zo­run­da de­ğil­dir; in­san­lar ta­nı­şır, ko­nu­şur, an­la­şa­maz, duy­gu­su de­ği­şir, bir bağ ku­ra­ma­ya­ca­ğı­nı fark eder, geri çe­kil­mek is­te­ye­bi­lir. Fakat geri çe­kil­me­nin de bir edebi var­dır. İnsan, kar­şı­sın­da­ki­nin kal­bi­ne gün­ler­ce, haf­ta­lar­ca, bazen ay­lar­ca yer aç­tır­dık­tan sonra hiç­bir açık­la­ma yap­ma­dan or­ta­dan kay­bol­ma­yı ken­di­ne hak gö­re­mez. Bir cümle, bazen büyük bir ya­ra­yı önler; açık, ne­za­ket­li, sı­nı­rı belli, karşı ta­ra­fı suç­la­ma­dan ku­rul­muş bir ay­rı­lık cüm­le­si, in­sa­nın ge­ri­de kalan kalbe duy­du­ğu hür­met­tir. Sevgi baş­la­ma­mış ola­bi­lir; fakat in­san­lık baş­la­mış ol­ma­lı­dır. Hız ça­ğı­nın en büyük ka­yıp­la­rın­dan biri, in­sa­nın “nasıl olsa derin de­ğil­di” di­ye­rek kar­şı­sın­da­ki­nin duy­gu­su­nu ha­fi­fe al­ma­sı­dır.

Di­ji­tal çağda bağ­lar, kolay ku­rul­du­ğu için kolay vaz­ge­çi­le­bi­lir sa­nı­lı­yor. Oysa kolay baş­la­yan bir şey, mut­la­ka hafif ya­şan­mış demek de­ğil­dir. İnsan bazen bir­kaç haf­ta­lık bir ya­kın­lık­ta, yıl­lar­dır söy­le­ye­me­di­ği söz­le­ri söy­le­miş, ken­di­ni ilk defa gö­rül­müş his­set­miş, ge­ce­le­ri­ni bi­ri­nin var­lı­ğıy­la dol­dur­muş, sa­bah­la­rı­nı onun me­sa­jıy­la baş­lat­mış ve ru­hu­nun en kı­rıl­gan yer­le­ri­ni ona açmış ola­bi­lir. Dı­şa­rı­dan kısa gö­rü­nen bir iliş­ki, içe­ri­de büyük bir anlam ta­şı­mış ola­bi­lir. Bu yüz­den “zaten çok kısa sürdü” di­ye­rek bir kal­bin in­cin­me­si­ni kü­çüm­se­mek doğru de­ğil­dir. Kal­bin za­ma­nı sa­at­le öl­çül­mez; bazen kısa bir ya­kın­lık, in­sa­nın için­de­ki eski ya­ra­la­ra do­kun­du­ğu için uzun bir iliş­ki­den daha derin iz bı­ra­ka­bi­lir.

Kolay si­li­ne­bi­lir­lik, mo­dern iliş­ki­le­rin en ağır duy­gu­sal ya­ra­la­rın­dan bi­ri­dir. İnsan, bir süre ha­ya­tı­nın mer­ke­zi­ne al­dı­ğı, gü­nü­nü onun me­sa­jı­na göre dü­zen­le­di­ği, güzel bir ha­be­ri ilk ona söy­le­mek is­te­di­ği, kötü bir günün so­nun­da onun se­si­ne sı­ğın­ma­yı bek­le­di­ği bi­ri­ni, karşı ta­ra­fın tek ta­raf­lı sus­kun­lu­ğuy­la bir anda ha­ya­tı­nın dı­şı­na düş­müş hâlde bu­la­bi­lir. Bu düşüş, gü­rül­tü­lü bir ay­rı­lık gibi gö­rün­mez; kavga yok­tur, son ko­nuş­ma yok­tur, açık­la­ma yok­tur, he­sap­laş­ma yok­tur, yal­nız­ca azal­mak, so­ğu­mak, ge­cik­mek, kay­bol­mak ve en so­nun­da yok hük­mü­ne ge­çi­ril­mek var­dır. Böyle bi­tiş­ler, in­sa­nın kal­bin­de ka­pa­tıl­mış bir dosya değil, sü­rek­li açı­lan bir pen­ce­re bı­ra­kır; çünkü insan, neye yas tu­ta­ca­ğı­nı bile tam bi­le­mez. Or­ta­da ölüm yok­tur ama bir şey öl­müş­tür; or­ta­da ay­rı­lık cüm­le­si yok­tur ama bir bağ kop­muş­tur; or­ta­da suç­la­ma yok­tur ama insan ken­di­ni suç­la­ma­ya baş­la­mış­tır.

Hızlı çağın iliş­ki­le­rin­de en az ko­nu­şu­lan me­se­le­ler­den biri de, in­san­la­rın bir­bi­ri­ne duy­gu­sal alış­kan­lık oluş­tur­ma so­rum­lu­lu­ğu­dur. Her sabah yazan, her gece iyi ge­ce­ler diyen, günün için­de sü­rek­li yer açan, ki­şi­yi kendi ha­ya­tı­nın rit­mi­ne dahil eden, onda bek­le­me, merak etme ve ai­di­yet hissi uyan­dı­ran insan, bir süre sonra sa­de­ce ko­nu­şan biri ol­mak­tan çıkar; karşı ta­ra­fın gün­de­lik iç dü­ze­ni­ne do­ku­nan bir var­lık hâ­li­ne gelir. Bu se­bep­le bir in­sa­nın ha­ya­tı­na dü­zen­li il­giy­le girip sonra hiç­bir izah gös­ter­me­den çe­kil­mek, yal­nız­ca ile­ti­şi­mi kes­mek de­ğil­dir; karşı ta­ra­fın gün için­de ken­di­li­ğin­den yö­nel­di­ği bir ka­pı­yı ani­den du­va­ra çe­vir­mek­tir. İnsan, kendi kal­bin­de oluş­tur­du­ğu alış­kan­lık kadar, baş­ka­sı­nın kal­bin­de oluş­tur­du­ğu alış­kan­lık­tan da so­rum­lu­dur.

Bazı in­san­lar, “Biz zaten ciddi de­ğil­dik” di­ye­rek kendi hoy­rat­lık­la­rı­nı ha­fif­let­me­ye ça­lı­şır. Fakat cid­di­yet yal­nız­ca iliş­ki­nin adına, top­lum önün­de­ki kar­şı­lı­ğı­na, ai­le­le­rin bilip bil­me­di­ği­ne veya ge­le­ce­ğe dair resmî bir söz ve­ri­lip ve­ril­me­di­ği­ne bağlı de­ğil­dir. Bir in­sa­nın kal­bi­ni cid­di­ye almak için illa iliş­ki­nin adı­nın ko­nul­muş ol­ma­sı ge­rek­mez. Gün­ler­ce süren yoğun ko­nuş­ma­lar, pay­la­şı­lan mah­re­mi­yet, ku­ru­lan duy­gu­sal bağ, karşı ta­raf­ta uyan­dı­rı­lan umut ve alış­kan­lık, in­sa­nı ah­la­ken so­rum­lu kılar. Bir şeyin adı ko­nul­ma­mış ola­bi­lir; fakat bu, orada hiç­bir şey ya­şan­ma­dı­ğı an­la­mı­na gel­mez. İliş­ki­nin adı be­lir­siz ola­bi­lir; fakat in­ci­nen kal­bin acısı be­lir­siz de­ğil­dir.

Di­ji­tal çağ, be­lir­siz iliş­ki­le­rin ço­ğal­ma­sı­na da zemin ha­zır­la­dı. İn­san­lar bazen sev­gi­li gibi ko­nu­şur, dost gibi dert­le­şir, eş gibi kıs­ka­nır, sır­daş gibi mah­re­mi­yet pay­la­şır, fakat so­rum­lu­luk so­rul­du­ğun­da “Biz neyiz ki?” di­ye­rek geri çe­ki­lir. Bu be­lir­siz­lik, özel­lik­le kalbi açık, il­gi­ye muh­taç, güven ara­yan ve se­vil­me­yi uzun za­man­dır öz­le­yen in­san­lar için derin bir ya­ra­ya dö­nü­şe­bi­lir. Çünkü kişi ken­di­si­ni bir bağın için­de his­se­der­ken, karşı taraf ken­di­si­ni hâlâ ser­best, so­rum­suz ve açık­la­ma yap­mak zo­run­da ol­ma­yan bir yerde tu­ta­bi­lir. Böyle iliş­ki­ler­de en çok yıp­ra­nan şey, in­sa­nın kendi duy­gu­su­nun meş­ru­i­ye­ti­dir. “Ben neye üzü­lü­yo­rum?”, “Benim buna hak­kım var mı?”, “Biz zaten bir şey miy­dik?”, “Ben mi fazla anlam yük­le­dim?” gibi so­ru­lar, kal­bin için­de ağır bir ken­di­ni yar­gı­la­ma dü­ze­ni kurar.

Be­lir­siz­lik, çoğu zaman öz­gür­lük gibi pa­zar­la­nır; fakat as­lın­da so­rum­lu­luk­tan kaç­ma­nın es­te­tik bir adı hâ­li­ne ge­le­bi­lir. El­bet­te her ta­nış­ma­nın hemen adı ko­nul­mak zo­run­da de­ğil­dir, her duygu hemen iliş­ki bi­çi­mi­ne dö­nüş­me­ye­bi­lir, in­san­lar bir­bi­ri­ni ta­nı­mak için za­ma­na ih­ti­yaç du­ya­bi­lir. Fakat ta­nı­ma sü­re­ci bile hür­met ister. Be­lir­siz­li­ğin ar­ka­sı­na sak­la­na­rak karşı ta­ra­fı duy­gu­sal ola­rak kul­lan­mak, ya­kın­lık is­te­yip so­rum­lu­luk is­te­me­mek, ilgi alıp açık­lık ver­me­mek, mah­re­mi­yet is­te­yip emek gös­ter­me­mek, ha­ya­tı­na girip çı­kar­ken karşı ta­ra­fın kal­bi­ni he­sa­ba kat­ma­mak öz­gür­lük değil, in­ce­lik­ten yok­sun bir ben­cil­lik­tir. Sevgi, adı ko­nul­ma­dan önce bile ahlak ister.

05

Yavaşlığın Unutulan Ahlâkı

Hız kül­tü­rü, in­sa­nı ta­nı­ma­dan gü­ven­me­ye, gü­ven­me­den açıl­ma­ya, açıl­dık­tan sonra da karşı ta­ra­fın ta­şı­yıp ta­şı­ya­ma­ya­ca­ğı­nı geç fark et­me­ye sü­rük­lü­yor. Oysa sevgi, ya­vaş­lık ister; çünkü in­sa­nın ha­ki­ka­ti yavaş açı­lır. Bi­ri­nin güzel cüm­le­le­ri hemen gö­rü­nür, fakat sabrı za­man­la gö­rü­nür; il­gi­si hemen fark edi­lir, fakat ve­fa­sı bek­le­mek­le an­la­şı­lır; he­ye­ca­nı ilk gün­ler­de par­lar, fakat mer­ha­me­ti zor gün­ler­de belli olur; ro­man­tik ta­ra­fı bir­kaç me­saj­da his­se­di­lir, fakat ka­rak­te­ri hayal kı­rık­lı­ğı anın­da or­ta­ya çıkar. Kalp, ken­di­si­ni ema­net ede­ce­ği in­sa­nı hızla değil, za­ma­nın ağır ve dü­rüst ele­ğin­den ge­çi­re­rek ta­nı­ma­lı­dır.

Ya­vaş­lık, çağın gö­zün­de sı­kı­cı gö­rü­ne­bi­lir; fakat sev­gi­nin kök sal­dı­ğı yer çoğu zaman ya­vaş­lı­ğın için­de­dir. Yavaş ta­nış­mak, karşı ta­ra­fı so­ğut­mak değil, kalbe hür­met et­mek­tir; her şeyi hemen an­lat­ma­mak, sa­mi­mi­yet­siz­lik değil, mah­re­mi­ye­ti ko­ru­mak­tır; hemen bağ­lan­ma­mak, duy­gu­suz­luk değil, ken­di­ni ve karşı ta­ra­fı in­cit­me­mek için dik­kat gös­ter­mek­tir; hemen ge­le­cek kur­ma­mak, sev­gi­nin za­yıf­lı­ğı değil, sözü ağır­laş­tır­ma­dan önce ha­ya­tı ta­nı­ma so­rum­lu­lu­ğu­dur. İnsan, kal­bi­ni ace­le­ye tes­lim et­ti­ğin­de, çoğu zaman ilk he­ye­ca­nın göl­ge­sin­de kendi sez­gi­le­ri­ni du­ya­maz. Ya­vaş­lık, kal­bin nefes al­ma­sı­nı sağ­lar; hız ise çoğu zaman kalbi kendi ken­di­ni du­ya­ma­ya­cak kadar gü­rül­tü­ye boğar.

Çağın sev­gi­yi tü­ke­ten yüzü, sa­bır­lı in­san­la­rı da de­ğer­siz his­set­ti­re­bi­li­yor. Dik­kat­li olan sı­kı­cı, öl­çü­lü olan me­sa­fe­li, mah­re­mi­ye­ti­ni ko­ru­yan gü­ven­siz, büyük söz­le­ri hemen söy­le­me­yen il­gi­siz, yavaş ta­nı­mak is­te­yen ka­rar­sız sa­nı­lı­yor. Oysa sev­gi­nin en sağ­lam hâli çoğu zaman bu dik­kat­li adım­lar­da sak­lı­dır. İnsan, hemen yan­ma­yan bir ateşi sönük san­ma­ma­lı­dır; bazı ateş­ler yavaş tu­tu­şur ama uzun ısı­tır. Hızlı par­la­yan her şey ışık de­ğil­dir; bazen saman alevi gibi yük­se­lir ve ge­ri­de daha çok ka­ran­lık bı­ra­kır. Kalp, pa­rıl­tı­ya değil, sü­rek­li­li­ğe muh­taç­tır; sü­rek­li­lik ise ancak sa­bır­la, ka­rak­ter­le, sözün dav­ra­nı­şa dö­nüş­me­siy­le ve za­ma­nın dü­rüst ta­nık­lı­ğıy­la an­la­şı­lır.

Hızlı ya­kın­lık­la­rın yavaş ölümü, çoğu zaman sı­ra­dan­lık baş­la­dı­ğın­da gö­rü­nür. İlk gün­le­rin uzun me­saj­la­rı aza­lır, gece ya­rı­sı ko­nuş­ma­la­rı sey­rek­le­şir, karşı ta­ra­fın hep güçlü, hep il­gi­li, hep an­la­yış­lı, hep bü­yü­lü ol­ma­dı­ğı an­la­şı­lır. İn­san­lar kendi gün­de­lik yor­gun­luk­la­rıy­la, iş yük­le­riy­le, aile me­se­le­le­riy­le, has­ta­lık­la­rıy­la, maddi sı­kın­tı­la­rıy­la, içe ka­pan­ma­la­rıy­la iliş­ki­ye gel­me­ye baş­lar. İşte ger­çek sevgi ih­ti­ma­li tam da bu­ra­da baş­lar; fakat tü­ke­tim kül­tü­rü­ne alış­mış kalp, bu sı­ra­dan­lı­ğı de­rin­leş­me eşiği değil, he­ye­ca­nın ölümü sanır. Hal­bu­ki sevgi, sü­rek­li yük­sek duygu üret­mek zo­run­da de­ğil­dir; sevgi bazen aynı sof­ra­ya yor­gun otu­ra­bil­mek, aynı ses­siz­li­ği kork­ma­dan pay­la­şa­bil­mek, he­ye­can azal­dı­ğın­da hür­me­ti ar­tı­ra­bil­mek­tir.

Ro­man­tik he­ye­can, iliş­ki­nin baş­lan­gı­cın­da güzel bir ışık­tır; fakat insan o ışığı gü­ne­şin ken­di­si sa­nar­sa, gece bas­tı­ğın­da her şeyi kay­bet­ti­ği­ni zan­ne­der. Aşkın ilk pa­rıl­tı­sı, in­sa­nın gö­zü­nü aça­bi­lir; fakat sev­gi­nin uzun yolu, o pa­rıl­tı­dan sonra baş­lar. Hızlı çağ, in­sa­nı pa­rıl­tı­ya ba­ğım­lı hâle ge­ti­rir; iliş­ki artık ilk günkü kadar baş dön­dür­mü­yor­sa, me­saj­lar ilk günkü kadar uzun de­ğil­se, kalp her bil­di­rim­de aynı hızla çarp­mı­yor­sa, in­san­lar hemen bir şey­le­rin bit­ti­ği­ni dü­şü­nür. Oysa sev­gi­nin olgun hâli, her zaman baş dön­dü­ren bir coşku ola­rak ya­şan­maz; bazen daha sakin, daha derin, daha gü­ven­li, daha az gös­te­riş­li ama daha sa­hi­ci bir ik­li­me dö­nü­şür. Bu dö­nü­şü­mü ölüm sanan kalp, hiç­bir sev­gi­yi ol­gun­luk ya­şı­na kadar ta­şı­ya­maz.

Di­ji­tal çağda in­san­lar bir­bi­ri­ni yal­nız­ca hızlı ta­nı­mı­yor, hızlı yar­gı­lı­yor da. Bir cümle eksik ku­ru­lu­yor, bir mesaj yan­lış an­la­şı­lı­yor, bir fo­toğ­raf fazla yo­rum­la­nı­yor, bir ses­siz­lik niyet oku­ma­sı­na dö­nü­şü­yor, bir ge­cik­me ka­rak­ter hükmü do­ğu­ru­yor. İn­san­lar kar­şı­sın­da­ki­nin açık­la­ma­sı­nı bek­le­me­den zih­nin­de karar ve­ri­yor, sonra da yeni bir ih­ti­ma­le yö­ne­li­yor. Bu hız, iliş­ki­ler­de ada­le­ti azal­tı­yor. Çünkü in­sa­nı ta­nı­mak için yal­nız­ca güzel yan­la­rı­nı değil, yan­lış an­la­şıl­ma ih­ti­mal­le­ri­ni de sa­bır­la ta­şı­mak ge­re­kir. Her insan bazen yor­gun bir cümle kurar, bazen ken­di­ni iyi ifade ede­mez, bazen susar, bazen yan­lış an­la­şı­lır. Sevgi, hemen hüküm ver­mek değil, ha­ki­ka­ti an­la­mak için biraz du­ra­bil­mek­tir. Hızlı yargı, sev­gi­nin kö­kü­nü daha top­ra­ğa tu­tun­ma­dan kesen gö­rün­mez bir ma­kas­tır.

Sos­yal med­ya­nın iliş­ki­le­re ta­şı­dı­ğı başka bir yara da kı­yas­la­na­bi­lir­lik­tir. İnsan

Yükleniyor...