Gösterilen Aşk, Yaşanmayan Vefa
Aşkın en çok gösterildiği, sevginin en çok ilan edildiği, kalplerin, güllerin, şarkıların, yıldönümü fotoğraflarının, uzun açıklamaların, herkesin görebileceği cümlelerle süslenmiş bağlılık gösterilerinin hiç olmadığı kadar çoğaldığı bir çağda, insanın en çok sorması gereken şey, bütün bu görünürlüğün evlerin içinde ne kadar vefaya, ne kadar hürmete, ne kadar sadakate, ne kadar merhamete ve ne kadar incitmeden taşıma ahlakına dönüştüğüdür. Çünkü insan, kalabalığın önünde sevildiğini gösteren bir fotoğrafa sahip olabilir, fakat aynı insan evin içinde duyulmayabilir; herkesin alkışladığı bir aşk cümlesinin muhatabı olabilir, fakat kendi yorgunluğunu anlattığında sabırsız bir yüzle karşılaşabilir; sosyal medyada “iyi ki varsın” diye anılabilir, fakat gündelik hayatın en ağır anlarında varlığı yük gibi görülebilir. Gösterilen aşk, yaşanmayan vefanın üzerini örttüğünde, sevgi hakikatini kaybeder ve görüntünün parlaklığı kalbin karanlığını saklayan ince bir perdeye dönüşür.
İnsanların birbirini herkesin gözü önünde sevmesi elbette başlı başına yanlış değildir; bir insanın sevdiğiyle aynı karede görünmesi, mutluluğunu paylaşması, özel günlerde güzel sözler söylemesi, kalabalıkların içinde eşine, sevgilisine, dostuna veya ailesine kıymet verdiğini belli etmesi, eğer arkasında sahici bir hayat, temiz bir hürmet ve görünmeyen zamanlarda da devam eden bir vefa varsa, sevginin zarif bir dışavurumu olabilir. Fakat mesele, görüntünün sevginin yerine geçmeye başlamasıdır. Fotoğrafın içinde el ele duran insanların, fotoğraf çekildikten sonra birbirinin elini nasıl bıraktığı; yorumlarda sevgi sözcükleri yazan kişinin, evin içinde aynı insana hangi ses tonuyla konuştuğu; yıldönümünde uzun cümleler kuran birinin, yılın diğer günlerinde o cümlelerin yükünü taşıyıp taşımadığı önemlidir. Sevgi, ilan edildiği yerde değil, ilan edilmediği yerde de aynı hürmeti koruyorsa sahicidir. Sosyal medya, aşkı bir bakıma sahneye çıkardı; artık insanlar yalnızca birbirini sevmekle kalmıyor, sevdiklerini de göstermek, başkalarının gözünde onaylatmak, ilişkilerinin güzel, değerli, özel, romantik, uyumlu ve imrenilecek bir bağ olduğunu kanıtlamak istiyor. Bir fotoğrafın altına yazılan cümle bazen sevilen kişiden çok, izleyenlere hitap ediyor; bir kutlama, bazen iki insanın mahrem sevinci olmaktan çıkıp kalabalığa dönük bir gösteriye dönüşüyor; bir hediyenin anlamı, onu alan kişinin kalbindeki sevinçten çok, onu görenlerin beğenisiyle ölçülüyor. Böylece sevgi, iki kalp arasında büyüyen mahcup bir emanet olmaktan uzaklaşıp herkesin baktığı bir vitrine yerleştirilen duygusal bir nesne hâline geliyor. Vitrin güzel olabilir; fakat vitrin, evin içindeki hakikatin yerine geçemez.
Bir insan, sosyal medyada eşine veya sevdiğine en güzel cümleleri kurarken evin içinde onun sözünü kesiyorsa, herkesin görebileceği yerde onu yüceltiyor fakat yalnız kaldığında küçümsüyorsa, özel günlerde pahalı hediyeler alıyor fakat gündelik hayatta bir bardak su isterken bile yüzünü ekşitiyorsa, kalabalıkların önünde elini tutuyor fakat zor zamanda omzunu bırakıyorsa, orada aşkın gösterilen yüzü ile vefanın yaşanan yüzü arasında ağır bir uçurum vardır. Bu uçurum büyüdükçe insan, dışarıdaki görüntü ile içerideki hakikat arasında iki ayrı hayat yaşamak zorunda kalır. Dışarıda sevilen, değer gören, kıymetli bulunan biri gibi görünür; içeride ise ihmal edilen, duyulmayan, yük sayılan, mahcup edilen ve yalnız bırakılan biri olarak kırılır. İki ayrı hayatın en acı tarafı, insanın zamanla hangisinin gerçek olduğundan bile şüphe etmeye başlamasıdır.
Kadınların çoğu, bu ikili hayatın ağırlığını erkeklerden daha derin biçimde taşır; çünkü dışarıda kendisiyle gurur duyulduğu söylenen, fotoğraflarda güzel cümlelerle anılan, özel günlerde “hayat arkadaşım” diye tanıtılan kadın, evin içinde bütün ev yükünü tek başına taşıyabilir, çocukların sorumluluğunu görünmez bir emekle sürdürebilir, kendi yorgunluğunu anlatmaya çalıştığında “abartıyorsun” cümlesiyle karşılaşabilir, hastalığında bile evin düzenini düşünmek zorunda kalabilir, duygusal ihtiyaçları “trip” diye küçümsenebilir. Böyle bir kadın için sosyal medyadaki sevgi gösterisi bazen sevindirici değil, daha da acıtıcı olur; çünkü herkesin gördüğü bir sevginin, onun evin içinde yaşayamadığı hakikati örtmesine şahit olur. Bir kadının herkesin önünde seviliyor gibi görünmesi, onun evin içinde gerçekten duyulduğu, korunduğu ve hürmet gördüğü anlamına gelmez.
Gösterilen aşkın en büyük tehlikelerinden biri, çevrenin de görüntüye inanarak evin içindeki acıyı duymakta gecikmesidir. İnsanlar paylaşılan fotoğraflara, yıldönümü notlarına, tatil karelerine, doğum günü sürprizlerine, birlikte çekilmiş gülümseyen yüzlere bakarak “ne güzel seviliyorlar” diye düşünür; oysa o fotoğrafların dışında kimsenin bilmediği uzun suskunluklar, kırıcı cümleler, ekonomik baskılar, görünmeyen sadakatsizlikler, duygusal ihmaller, evin içinde tek başına taşınan yükler ve giderek büyüyen yalnızlıklar olabilir. Görüntü, toplumun tanıklığını yanıltabilir; çünkü insanlar çoğu zaman gösterileni gerçek sanmaya meyillidir. Halbuki sevgi, fotoğraftaki kompozisyonla değil, o fotoğrafı çeken günün akşamında iki insanın birbirine nasıl davrandığıyla ölçülür.
Bir ilişkinin sosyal medyada güçlü görünmesi bazen taraflardan birinin içerideki boşluğu dışarıdaki görüntüyle telafi etme çabasından doğar. İnsan evin içinde sevildiğini hissetmediğinde, dışarıdaki onayla kendini avutur; “en azından herkes onun beni sevdiğini görüyor” diye düşünür, fakat kalbin mahrem odalarında yine de eksik kalır. Bazıları ise tam tersine, içerideki kırılmaları gizlemek için dışarıda daha fazla aşk gösterir; çünkü görüntü sağlam kaldıkça ilişki de sanki dağılmamış gibi hissedilir. Fakat görüntü, kırılan yerleri onarmaz; yalnızca kırığın üzerini ışıklı bir örtüyle kapatır. Sevgi, örtüyle değil, yüzleşmeyle iyileşir. Bir ilişkinin dışarıdan güzel görünmesi, içerideki incinmiş kalplerin kendiliğinden iyileştiği anlamına gelmez.
Gösterilen aşk çoğu zaman özel günlerde zirveye çıkar; yıldönümleri, doğum günleri, evlilik yıldönümleri, anneler günü, sevgililer günü, bayramlar, yılbaşı, ortak hatıraların kutlandığı tarihler, herkesin görebileceği büyük cümlelerin ve özenle seçilmiş fotoğrafların sahnesi olur. Fakat sevgi, yalnızca takvimlerin hatırlattığı günlerde değil, takvimde hiçbir işareti olmayan sıradan salı akşamlarında da sınanır. İnsan sevdiğine sadece özel günde çiçek almakla değil, onun aylarca taşıdığı yorgunluğu fark etmekle de sevmeyi gösterir; sadece doğum gününde uzun mesaj yazmakla değil, hasta olduğunda ilaç saatini hatırlamakla da sadakatini belli eder; sadece yıldönümünde “iyi ki varsın” demekle değil, gündelik hayatın içinde gerçekten varlığına alan açmakla o cümlenin hakkını verir.
Bir insan yılda birkaç defa büyük jestler yapıyor fakat yılın geri kalan günlerinde küçük incelikleri ihmal ediyorsa, sevginin gösterisi yaşanıyor ama vefanın emeği eksik kalıyor demektir. Oysa kalbi asıl ayakta tutan şey çoğu zaman büyük jestler değil, tekrar eden küçük hürmetlerdir; konuşurken sözünü kesmemek, yorulduğunu fark etmek, kalabalıkta mahcup etmemek, hastayken ilgilenmek, çocukların yanında haysiyetini korumak, ekonomik kararları ortak akılla konuşmak, evin yükünü paylaşmak, bir derdi anlatırken telefonu kenara bırakmak, öfkelendiğinde dili tutmak, kırdığında özür dilemek, verdiği emeği doğal vazife saymamak. Vefa, özel günlerde parlayan büyük gösterilerden çok, sıradan günlerde eksilmeyen küçük sadakatlerin toplamıdır.
Sosyal medyada aşkı göstermek kolaydır; çünkü orada zaman seçilir, fotoğraf seçilir, ışık seçilir, cümle seçilir, yüz ifadesi seçilir, kusurlar görünmez yerlerde bırakılır. Evin içinde ise insan seçilmiş hâliyle değil, bütün dağınıklığıyla vardır; sabah mahmurluğuyla, yorgunluğu ile, sabırsızlığı ile, kırgınlığı ile, hasta hâliyle, ekonomik sıkıntısıyla, çocukların gürültüsüyle, evin eksikleriyle, ailelerin müdahalesiyle, gündelik sorumlulukların ağırlığıyla, beklenmedik sorunlarla ve insanın en doğal hâliyle. Sevgi, seçilmiş karelerde değil, seçilemeyen hayat anlarında belli olur. Çünkü insan sosyal medyada en güzel hâlini gösterebilir; fakat ev, insanın hakiki ahlakının saklanamadığı yerdir.
Bir erkek dışarıda eşinin elini tutup içeride onun emeğini yok sayıyorsa, herkesin önünde “canım” deyip evde sert ve küçümseyici konuşuyorsa, fotoğraflarda gülümsediği kadının yorgunluğunu sofrada görmüyorsa, sosyal medyada eşine şiirler yazıp evin içinde onun bir cümlesine sabır gösteremiyorsa, orada aşkın dili görüntüye, vefanın dili ise ihmale terk edilmiştir. Aynı şekilde bir kadın da dışarıda eşiyle kusursuz bir ilişki görüntüsü kurup içeride onu sürekli küçümsüyor, başarısızlıklarında aşağılıyor, kırılganlığını alaya alıyor veya ilişkiyi yalnızca başkalarına gösterilecek bir başarı hikâyesi gibi kullanıyorsa, sevgi yine hakikatini kaybeder. Görüntü, hiçbir tarafın kalbini temize çıkarmaz; insanın gerçek sevgisi, en yakınındakine kimse bakmazken nasıl davrandığında görülür.
Sosyal medya çağında çiftler yalnızca birbirine değil, izleyicilere karşı da ilişki yaşıyor gibi görünmeye başladı. Birlikte gidilen yer, yenilen yemek, alınan hediye, yapılan sürpriz, söylenen söz, verilen poz, paylaşılacak kadar estetik değilse sanki eksik kalıyor. Bu durum, ilişkinin iç ritmini dış bakışa göre ayarlayan bir gerilim oluşturuyor. İnsan, sevdiğiyle yaşadığı anı tam olarak yaşamak yerine, o anın nasıl görüneceğini düşünmeye başlıyor. Böylece sevgi, hatıraya dönüşmeden önce içerik oluyor; mahremiyet, yaşanmadan önce paylaşım nesnesi oluyor; iki insan arasındaki bakış, üçüncü kişilerin beğenisine açılıyor. Kalabalıkların gözü ilişkiyi görünür kıldıkça, bazen ilişkinin içindeki mahrem sıcaklık azalıyor.
Mahremiyet, sevginin derinleşmesi için gereklidir; çünkü her güzel şey herkesin bakışına açıldığında, kendi içindeki saklı anlamını kaybedebilir. İki insanın birlikte yaşadığı bazı anların sadece onlara ait kalması, o anın değerini azaltmaz; bilakis derinleştirir. Her sevgi cümlesi paylaşılmak zorunda değildir, her hediye gösterilmek zorunda değildir, her gözyaşı, her özür, her barışma, her iyileşme, her yakınlık, her dua, her el tutuş kalabalıkların tanıklığına muhtaç değildir. Sevgi bazen görünmediği için daha temiz kalır; çünkü görünmeyen yerde insan, alkışa değil hakikate yakın yaşar. Mahremiyeti olmayan aşk, zamanla kalbin iç odasından çıkıp kalabalıkların vitrinine yerleşir.
Gösterilen aşk ile yaşanmayan vefa arasındaki uçurum en çok da özürlerde görünür. Sosyal medyada uzun cümlelerle sevgi anlatan insan, evin içinde kırdığında özür dilemekte zorlanıyorsa, orada kelimeler davranıştan daha cesur hâle gelmiştir. Halbuki gerçek sevgi, güzel cümle kurmaktan önce kırdığı yerde mahcup olmayı, incittiği kalbin başında durmayı, “haklıydım” gururunu bir kenara bırakmayı ve telafi sorumluluğunu taşımayı gerektirir. Bir insanın herkesin göreceği yerde sevdiğini yüceltmesi, yalnız kaldığında ona haksızlık yaptığında özür dilemesini gereksiz kılmaz. Hatta tam tersine, görünen sevgi büyüdükçe görünmeyen ahlakın sorumluluğu da büyür. Çünkü kelime yükseldikçe, davranış onun altında kalırsa ortaya daha ağır bir çelişki çıkar.
Sadakat de yalnızca aldatmamakla sınırlı değildir; sadakat, insanın sevdiğinin yokluğunda da onun haysiyetini koruması, kalabalıkların içinde onun mahremiyetini harcamaması, başkalarının yanında onu küçük düşürmemesi, özel hayatını dedikoduya açmaması, sosyal medyada başka ihtimallerin ilgisine kapıldığında kendi kalbini yoklaması, ilişkisinin görünmeyen emeğine ihanet etmemesidir. Bir insan sosyal medyada eşine aşk dolu cümleler yazıp aynı zamanda başka insanlardan gizli ilgi toplamaya çalışıyorsa, görünür sevgi ile gizli sadakatsizlik aynı kalbin içinde yan yana duruyor demektir. Sadakat, sadece bedenin değil, bakışın, dilin, niyetin, mahremiyetin ve kalbin de emanet bilincine alınmasıdır.
Dijital çağda sadakatin sınavı daha görünmez ve daha yaygın hâle geldi. İnsan, evinde sevdiğiyle aynı odada otururken, elindeki telefonla başka dünyaların içine kayabiliyor; birinin fotoğrafına fazla uzun bakabiliyor, bir mesajı masum ilgi diye saklayabiliyor, duygusal boşluğunu başka birinin dikkatinde yoklayabiliyor, ilişkisinde alamadığı onayı dışarıdaki beğenilerde arayabiliyor. Belki ortada açık bir ihanet yoktur; fakat kalbin enerjisi yavaş yavaş başka yerlere akmaya başlamıştır. Bu da vefayı aşındırır. Çünkü vefa, yalnızca büyük ihanetlerden kaçınmak değil, küçük kaçışların kalpte açtığı yolları da fark etmektir. İnsan, ilişkisindeki eksiği konuşmak yerine dışarıdan ilgi toplamaya başlıyorsa, sadakat sessizce incelir.
Bir kadının ya da erkeğin, sosyal medyada herkesin gözü önünde ilişkisini sergilerken aynı anda ilişkisinin içinde yalnız hissetmesi, çağın en mahcup çelişkilerinden biridir. İnsanlar birlikte fotoğraf verir, fakat birlikte düşünmez; aynı kareye girer, fakat aynı yükü paylaşmaz; birbirinin gönderisinin altına güzel sözler yazar, fakat günün sonunda birbirinin kalbine iyi gelmez; kalabalıkların önünde uyumlu görünür, fakat evde iki ayrı yalnızlık gibi yaşar. Böyle ilişkilerde dışarıdaki aşk gösterisi, içerideki yalnızlığı daha da görünmez kılar. Çünkü insan acısını anlatsa, çevre inanmakta zorlanır; “ama sizi çok mutlu görüyoruz” der. Oysa mutlu görünmek, mutlu olmak değildir; sevilir görünmek, seviliyor olmak değildir.
Bu görünür mutluluk baskısı, ilişkilerin onarılmasını da zorlaştırır. İnsan dışarıya kusursuz bir ilişki göstermişse, içeride yaşadığı çatlağı kabul etmekte zorlanabilir; çevrenin imrendiği bir evliliğin içinde mutsuz olduğunu söylemek, kendisi için bile utanç verici hâle gelebilir; herkesin “ne güzel çift” dediği bir ilişkide duygusal ihmal yaşamak, insanı daha derin bir yalnızlığa iter. Çünkü acısını anlatmaya kalksa, görüntünün büyüklüğü hakikatin önüne geçecektir. Bu yüzden bazı insanlar sosyal medyada inşa ettikleri ilişki imajının tutsağı olurlar. Görüntü dağılmasın diye içerideki kırılmaları saklar, fotoğraf devam etsin diye kalbin sessiz çöküşünü gizler, dışarıdaki alkış bozulmasın diye evdeki acıya sabretmeye çalışır.
Gösterilen aşk bazen bizzat ilişkinin içindeki bir manipülasyon aracına dönüşebilir. Bir insan, dışarıda sürekli sevgi göstererek içeride yaptığı ihmalleri, kırıcı davranışları veya sadakatsizlikleri görünmez kılmaya çalışabilir. “Herkesin içinde seni ne kadar sevdiğimi gösteriyorum, daha ne istiyorsun?” cümlesi, kadının ya da erkeğin gerçek ihtiyacını susturmak için kullanılabilir. Oysa insanın ihtiyacı yalnızca dışarıda seviliyor görünmek değildir; içeride duyulmak, anlaşılmak, saygı görmek, emeğinin fark edilmesi, sınırına hürmet edilmesi, sadakat içinde korunması ve yalnız bırakılmamasıdır. Sosyal medya paylaşımı, evin içindeki eksik vefanın yerine geçemez. Görünür sevgi, görünmeyen ihmalin mazereti yapılamaz.
Bazı insanlar ise sevdikleri kişiyi gerçekten görmekten çok, onunla birlikte nasıl göründükleriyle ilgilenir. İlişki, kişinin sosyal kimliğinin bir parçası hâline gelir; güzel bir eş, başarılı bir sevgili, zarif bir aile görüntüsü, uyumlu çift imajı, estetik fotoğraflar, ortak paylaşımlar, başkalarının kıskandığı bir yakınlık, kişinin kendisini daha değerli hissetmesini sağlar. Böyle bir durumda karşı taraf, insan olarak değil, kişinin hayat vitrinini tamamlayan bir parça gibi görülmeye başlanır. Onun kalbi, yorgunluğu, ihtiyaçları, kırgınlıkları, değişimleri ve gerçekliği bu imajı bozmadığı sürece kabul edilir; imajı bozduğu yerde ise sorun sayılır. Sevgi, insanı vitrin malzemesi yapmaz; sevgi, insanı görüntüde değil hakikatte taşır.
Vefa, görünmeyen yerde yaşandığı için çoğu zaman alkış almaz. Bir insanın eşinin hastalığında yanında kalması, yaşlanan yüzüne hürmetle bakması, çocukların yükünü paylaşması, ekonomik sıkıntıda suçlamak yerine birlikte düşünmesi, kalabalıkların içinde eşinin hatasını teşhir etmemesi, kırgınken bile mahremiyeti koruması, kimsenin bilmediği bir fedakârlığı yıllarca sessizce sürdürmesi sosyal medyada büyük ilgi görmeyebilir. Fakat sevginin asıl değeri tam da burada saklıdır. Vefa, gösterilmediği için değersiz değildir; hatta bazen gösterilmediği için daha temizdir. Çünkü vefa, karşılığını beğenide, yorumda, alkışta değil, Allah’ın huzurunda ve sevilen insanın kalbinde arar.
Evin içindeki sadakat, yalnızca büyük sınavlarda değil, her günkü küçük tercihlerde yaşanır. Bir insanın yorgun olduğunu fark edip onu suçlamamak, öfkelendiğinde aşağılayıcı cümle kurmamak, kırıldığında intikam sessizliğine çekilmemek, evin yükünü tek taraflı bırakmamak, çocukların yanında birbirinin itibarını korumak, ailelerin müdahalesi karşısında eşinin haysiyetini savunmak, başkalarının ilgisi karşısında kalbini yoklamak, kendi mahrem ilişkisini kalabalıkların eğlencesine çevirmemek sadakatin gündelik biçimleridir. Bunlar paylaşılacak kadar gösterişli olmayabilir; fakat ilişkinin asıl omurgasını bunlar kurar. Sadakat, büyük yeminlerin değil, her gün tekrarlanan küçük hürmetlerin içinde yaşar.
Sosyal medya çağında aşkın görsel dili çoğaldıkça, bazı insanlar sevginin sessiz dilini kaybetmeye başladı. Birlikte fotoğraf çekmek kolay, birlikte susabilmek zor; güzel söz yazmak kolay, kırmadan konuşmak zor; yıldönümünde sürpriz yapmak kolay, yıl boyunca emeği paylaşmak zor; herkesin önünde değer vermek kolay, yalnızken incitmemek zor; romantik bir müzikle video hazırlamak kolay, zor zamanda aynı evin içinde sabrı korumak zor. Sevginin kolay gösterilen tarafları çoğalırken, zor yaşanan tarafları ihmal edildi. Oysa kalbin ihtiyaç duyduğu şey yalnızca görünür romantizm değil, sürdürülebilir vefadır. Aşkın sesi kalabalığa ulaşabilir; fakat vefanın nefesi evin içinde duyulmuyorsa, o aşk kalbin güven ihtiyacını karşılayamaz.
Bir ilişkinin dışarıdaki görüntüsü ile içerideki hakikati arasındaki fark, bazen çocukların gözünde de derin bir çelişki oluşturur. Çocuk, anne babasının sosyal medyada sevgi dolu fotoğraflarını görür, fakat evde birbirine nasıl kırıcı davrandıklarına şahit olur; dışarıda el ele görünen iki insanın içeride günlerce konuşmadığını, misafirlerin yanında gülümseyen yüzlerin yalnız kalınca nasıl sertleştiğini, yıldönümünde paylaşılan büyük cümlelerin gündelik hayatta nasıl karşılıksız kaldığını hisseder. Çocuklar görüntüye değil, evin iklimine inanır; çünkü onlar fotoğrafın altındaki yazıyı değil, evin içindeki ses tonunu, bakışı, suskunluğu ve davranışı kaydeder. Bu yüzden yaşanmayan vefa, yalnızca iki insanı değil, o evde büyüyen çocukların sevgi anlayışını da yaralar.
Çocuk, sevginin dışarıda gösterilip içeride yaşanmadığı bir evde büyüdüğünde, ileride ya görüntüye aşırı önem veren ya da hiçbir sevgi gösterisine güvenmeyen bir kalp taşıyabilir. Bir yanı romantik cümlelere inanmak ister, diğer yanı “bunların hepsi gösteri olabilir” diye korkar. Çünkü çocuk, aşkın fotoğraflarda var olup sofrada kaybolabildiğini görmüştür. Bu ağır çelişki, onun kendi ilişkilerinde güven kurmasını zorlaştırabilir. Sevgi eğitimi, çocuklara sadece “annenizi babanızı sevin” demekle verilmez; çocuk, sevginin nasıl konuşulduğunu, nasıl özür dilediğini, nasıl yük paylaştığını, nasıl sadakat gösterdiğini, nasıl hürmet ettiğini evin içinde görerek öğrenir. Çocuğun sevgiye inanması, anne babasının dışarıda nasıl göründüğünden çok, evin içinde birbirine nasıl davrandığına bağlıdır. Gösterilen aşkın bir başka yanı da, insanın kendi içindeki boşluğu kalabalıkların onayıyla susturma çabasıdır. Bir kişi ilişkisini sürekli göstermek istiyorsa, bazen gerçekten mutluluğunu paylaşmakta; bazen ise kendisinin de emin olamadığı bir sevgiyi başkalarının beğenisiyle sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Beğeni geldikçe ilişki daha değerli, yorum geldikçe aşk daha gerçek, imrenen bakışlar çoğaldıkça bağ daha güçlü hissedilir. Fakat dış onay, iç güvenin yerini tutmaz. İki insan birbirine gerçekten güvenmiyorsa, en güzel fotoğraf bile o güvensizliği iyileştiremez. Kalabalıkların “ne kadar yakışıyorsunuz” demesi, evin içinde çözülmemiş meseleleri çözmez; başkalarının “maşallah” demesi, iki insanın birbirine gerçekten emanet bilinciyle yaklaştığını garanti etmez.
Sahici sevgi, başkasının gözüne muhtaç olmadığı için mahcup bir vakar taşır. Kendini gizlemek zorunda değildir; fakat sürekli kanıtlanmaya da ihtiyaç duymaz. İnsan sevdiğini bazen elbette gösterebilir, fakat göstermek zorunda hissetmez; paylaşabilir, fakat paylaşmadığında sevginin eksileceğini sanmaz; özel günlerde cümle kurabilir, fakat o cümlelerin asıl karşılığını gündelik hayatta vermek gerektiğini bilir. Sosyal medyada hiç görünmeyen ilişkilerin hepsi sahici olmadığı gibi, görünen ilişkilerin hepsi de sahte değildir; ölçü, görünürlüğün varlığı değil, görünürlüğün hakikatin yerini alıp almadığıdır. Sevgi gösterilebilir; fakat gösterilen şey, yaşanan hakikatin gölgesi olmalı, onun yerine geçen bir sahne dekoru olmamalıdır.
Bir insanın sevdiğini herkesin içinde sahiplenmesi bazen kıymetlidir; fakat sahiplenmek, onun üzerinde mülkiyet kurmak değil, haysiyetini korumaktır. Sosyal medyada “benim” diye yazılan kişi, evin içinde gerçekten emanet gibi taşınıyor mu? Onun sınırına hürmet ediliyor mu, yorgunluğu görülüyor mu, aile içinde değeri korunuyor mu, başkalarının yanında küçük düşürülmüyor mu, ekonomik kararlarda insan yerine konuluyor mu, mahremiyeti saklanıyor mu, hata yaptığında ezilmiyor mu, zor zamanda yalnız bırakılmıyor mu? Bu soruların cevabı yoksa, “benim” kelimesi sevginin değil sahiplik dilinin gölgesine yaklaşır. Birini herkesin önünde sahiplenmek kolaydır; zor olan, kimse görmezken onun haysiyetini kendi nefsinden koruyabilmektir.
Gösterilen aşkın ardında yaşanmayan vefa varsa, ilişki zamanla insanın kendi içinde de bölünmesine sebep olur. Kişi, dışarıda kendisine biçilen mutlu insan rolünü oynarken içeride mutsuzluğunu saklar; paylaşılan fotoğraflardaki gülümsemenin arkasındaki kırgınlığı kimse bilmez; “çok şanslısın” diyenlerin karşısında boğazı düğümlenir; çünkü dışarıdaki imrenme ile içerideki eksiklik arasında sıkışır. Bu sıkışma, insanın kendi acısına yabancılaşmasına sebep olabilir. “Herkes bizi mutlu sanıyor, demek ki belki ben abartıyorum” diye düşünmeye başlar. Oysa kalabalığın gördüğü görüntü, insanın kendi yaşadığı acıyı geçersiz kılmaz. İnsan sevildiğini hissetmiyorsa, herkesin seviliyor sanması kalbin ihtiyacını karşılamaz.
Bazı ilişkilerde dışarıdaki gösteri, içerideki vefasızlığı daha da dayanılmaz kılar; çünkü insan, kendisine yaşatılmayan şeyin başkalarına gösterildiğini görür. Eşinin sosyal medyada ne kadar düşünceli, ne kadar romantik, ne kadar bağlı, ne kadar kıymet bilen biri gibi göründüğünü izler; fakat evde aynı insanın kendisine ne kadar sabırsız, ilgisiz veya kırıcı olduğunu bilir. Bu fark, kalpte yalnızca kırgınlık değil, gerçeklik duygusunu zedeleyen bir yabancılaşma da üretir. İnsan, dışarıdaki kişinin gerçekten kim olduğunu, içeridekinin neden böyle olduğunu, kendisinin hangi yüzle muhatap olduğunu anlamakta zorlanır. Sevgi iki farklı yüzle yaşandığında güvenin zemini sarsılır. Çünkü insan, sevdiğini sandığı kişinin görüntüsüne değil, hakikatine güvenmek ister.
Vefa, insanın geçmişte verilen sözleri bugünkü davranışla doğrulamasıdır. “İyi günde kötü günde” denilen söz, yalnızca nikâh anında söylenen güzel bir cümle değil, evin içinde her gün yeniden sınanan bir ahlaktır. İyi günde sosyal medyada gülümsemek kolaydır; kötü günde aynı insanın yanında yüzünü ekşitmeden durmak zordur. İyi günde birlikte paylaşım yapmak kolaydır; kötü günde aynı yükün altına birlikte girmek zordur. İyi günde kalabalıkların karşısında romantik görünmek kolaydır; kötü günde kimse görmezken sadakati korumak zordur. Sevgi, kolay olanı gösterir; vefa, zor olanı yaşar. Gösterilen aşk ile yaşanmayan vefa arasındaki fark da tam burada açılır.
Bir ilişkinin içinde vefa yoksa, sosyal medya paylaşımları bir süre sonra insanın kalbinde boş bir yankıya dönüşür. “İyi ki varsın” yazılır, fakat varlığına gerçekten alan açılmaz; “hayatımın anlamı” denilir, fakat hayatın kararlarında fikri sorulmaz; “en büyük şansım” denilir, fakat gündelik emekleri şans değil vazife sayılır; “canım eşim” denilir, fakat onun canının neye yandığı merak edilmez; “aşkım” denilir, fakat aşkın gerektirdiği hürmet, sadakat ve özdenetim yaşanmaz. Kelime ile davranış arasındaki mesafe büyüdükçe, kelimenin kendisi de incitir. Çünkü insan, işitmek istediği cümleyi duyar ama yaşamak istediği hakikati bulamaz.
Gösterilen aşk bazen ilişkideki sorunları konuşmayı da engeller; çünkü insan, dışarıda herkesin imrendiği bir ilişkiyi içeride sorgulamaya kalktığında kendini suçlu hisseder. “Bu kadar güzel paylaşımlar yapıyoruz, neden hâlâ eksik hissediyorum?”, “Herkes bizi mutlu sanıyor, neden ben bu evde yalnızım?”, “Beni herkesin önünde sevdiğini söylüyor, neden evde beni duymuyor?” gibi sorular, kalbin içinde ağır bir ikilik oluşturur. Bu ikilik konuşulmadıkça insan ya görüntüye teslim olur ya da içeride sessizce uzaklaşır. Oysa sevgi, görüntüyü korumak için hakikati susturmaz; hakikati onarmak için görüntünün kırılmasını göze alabilir. Sahici sevgi, dışarıdaki imajı değil, içerideki yarayı önemser.
Sosyal medyada ilişki yaşamanın bir başka tehlikesi de, insanların özel kırgınlıkları kamusal imalarla ifade etmeye başlamasıdır. Açıkça konuşmak yerine üstü kapalı sözler paylaşılır, kırgınlıklar hikâyelere saklanır, öfke imalı cümlelere dökülür, sevgi de sitem de başkalarının tanıklığında yaşanır. Böylece iki insanın kendi arasında çözmesi gereken meseleler, kalabalıkların sezgisine ve yorumuna açılır. Bu, ilişkiyi onarmaz; aksine mahrem alanı zedeler. Sevgi, kırıldığında kalabalıklara sahne kurmak yerine karşısındakinin kapısını çalacak bir cesaret ister. İma, çoğu zaman konuşmaktan kaçan nefsin süslü yoludur; oysa vefa, meseleyi mahremiyet içinde ve haysiyetle konuşmayı gerektirir.
Bir evin içinde sadakat yaşanmıyorsa, dışarıdaki romantik dil zamanla daha da abartılı hâle gelebilir; çünkü insan içte eksik olanı dışta büyüterek dengelemeye çalışır. Fakat bu büyütme gerçeğin boşluğunu doldurmaz; hatta bazen boşluğu daha görünür hâle getirir. Büyük cümleler, küçük davranışlarla desteklenmediğinde kalbin içinde güven değil, yorgun bir alay hissi doğabilir. İnsan artık güzel sözlerden etkilenmemeye başlar; çünkü sözün arkasından aynı ilgisizlik, aynı kırıcı dil, aynı yalnız bırakma, aynı sadakatsizlik veya aynı emek görmezliği geleceğini bilir. Söz, davranış tarafından defalarca boşa düşürüldüğünde, en güzel cümleler bile kalbe yük olur.
Vefanın yaşanmadığı yerde aşk gösterisi bazen kişinin kendi vicdanını rahatlatma aracına dönüşür. Eşine yeterince emek vermeyen, onu gündelik hayatta ihmal eden, evin yükünü paylaşmayan, kırdığı yerlerde özür dilemeyen, duygusal ihtiyaçlarını küçümseyen kişi, özel bir günde yaptığı büyük paylaşım ve jestle kendini iyi hissedebilir. “Bak, ben onu seviyorum” diyerek kendi vicdanına delil sunar. Fakat sevgi, kişinin kendini iyi hissetmesi için yapılan bir gösteri değil, karşı tarafın gerçekten iyi hissetmesine emek veren bir ahlaktır. Bir insanı sevdiğini göstermek, onu sevmenin yerine geçmez; gösteri vicdanı yatıştırabilir, fakat yaralı kalbi iyileştirmez.
Sosyal medyanın ilişkilere taşıdığı “herkes bilsin” arzusu, bazen sevginin içindeki tevazuyu da zedeler. Sevgi, insanın kalbinde mahcup bir şükür olarak durabilecekken, bazen herkesin görmesi gereken bir başarı göstergesine dönüşür. “Bakın ne kadar seviliyorum, bakın nasıl değer görüyorum, bakın nasıl güzel bir ilişkim var” ihtiyacı, insanın içindeki kıymet görülme açlığıyla birleştiğinde, ilişki bir varlık ispatına dönüşebilir. Oysa insanın gerçekten sevildiğini bilmesi, her zaman başkalarının bunu görmesine ihtiyaç duymaz. Sevgi, kalabalıkların onayı olmadan da insanı doyurabiliyorsa, orada daha sahici bir güven vardır. Sevgi, başkalarının gözünde kanıtlandığı için değil, iki kalbin içinde emekle yaşandığı için gerçektir. Bu çağda bazı insanlar, sosyal medyada sevgisini göstermeyen kişiyi otomatik olarak sevgisiz saymaya başladı. Paylaşım yapmamak, fotoğraf koymamak, özel günü kalabalığa duyurmamak, ilişkiyi gözlerden uzak yaşamak hemen şüpheye, eksiklik duygusuna veya değersizlik hissine sebep olabiliyor. Elbette bazı durumlarda gizlemek gerçekten sorunlu olabilir; insanın ilişkiyi yok sayması, karşı tarafı görünmez kılması, sorumluluktan kaçmak için görünürlükten sakınması incitici olabilir. Fakat her mahremiyet saklama değildir; her paylaşmama değersizlik değildir; her sessiz sevgi soğukluk değildir. Ölçü yine davranıştadır. Bir insan seni paylaşmıyor olabilir ama evin içinde sana hürmetle davranıyor, yanında duruyor, sadakatini koruyor, emeğini görüyor, sınırına saygı duyuyor ve hayatında gerçek bir yer açıyorsa, bu gösterişsiz sevgi birçok gürültülü aşktan daha sahici olabilir.
Tersine, seni her yerde paylaşan biri de evin içinde seni gerçekten taşımıyor olabilir. Bu yüzden kalp yalnızca görünürlüğe bakarak karar vermemelidir. Görünürlük bazen değerin bir işareti olabilir, bazen de değersizliğin üzerini örten bir süs. Mahremiyet bazen saklama olabilir, bazen de sevginin temizliğini koruyan bir incelik. Bu ayrımı yapacak olan şey, insanın bütün davranışlarına bakmaktır. Sevgi, tek bir paylaşımda, tek bir jestte, tek bir özel günde, tek bir fotoğrafta veya tek bir cümlede aranamaz; sevgi, hayatın bütününe yayılmış bir davranış ahlakında aranmalıdır. Kalp, görüntünün parlaklığına değil, davranışın sürekliliğine güvenmelidir.
Gösterilen aşk ile yaşanmayan vefa arasındaki mesafe, bazen sadakatsizliklerde acı biçimde ortaya çıkar. Bir insan dışarıda kusursuz eş, örnek sevgili, romantik partner gibi görünürken, gizli mesajlarda, duygusal kaçamaklarda, flörtöz bakışlarda, saklanan hesaplarda, silinen konuşmalarda, başka insanlara açılan mahrem alanlarda bambaşka bir hayat yaşayabilir. Bu durumda ihanet yalnızca karşı tarafa değil, gösterilen bütün sevgi görüntüsüne de yapılmış olur. Çünkü aldatılan kişi, yalnızca sadakatsizliğe değil, aynı zamanda kendisine ve çevreye sunulan sahte görüntünün içinde yaşadığına da kırılır. İhanetin en ağır yanlarından biri, insanın sadece sevilmediğini değil, bir oyunun içinde tutulduğunu hissetmesidir.
Sadakatsizlik yalnızca bedensel bir sınır ihlali değildir; bazen insanın duygusal emeğini, ilgisini, mahremiyetini ve en derin cümlelerini başka birine taşımasıyla da başlar. Eşine ya da sevdiğine söylemediği incelikleri başkasına söylemek, evde paylaşmadığı dikkati dışarıya sunmak, ilişkisindeki boşluğu konuşmak yerine başka birinin ilgisiyle doldurmak, sosyal medyada masum görünen ama kalbin yönünü değiştiren yakınlıklar kurmak, vefanın içten içe çözülmesine sebep olur. İnsan “bir şey olmadı” diyebilir; fakat kalp çoktan başka bir yerde ısınmaya başlamışsa, sadakat yara almıştır. Vefa, yalnızca sınırın en son çizgisini geçmemek değil, o çizgiye götüren küçük yolları da kapatabilmektir.
Gösterilen aşkın başka bir kırılma noktası da, iki insanın birbirine kamu önünde nezaketli, ev içinde hoyrat davranmasıdır. Dışarıda insanların yanında kibar, ölçülü, gülümseyen, anlayışlı görünen birinin, kapı kapanınca sabırsız, kırıcı, ilgisiz, kontrolcü veya küçümseyici hâle gelmesi, sevginin sahnede oynanan bir role dönüştüğünü gösterir. Bu iki yüzlülük, özellikle ilişkideki mağdur tarafın zihninde derin bir karışıklık üretir; çünkü çevre onun anlattığı acıya inanmakta zorlanabilir. “O kadar iyi biri ki” denilen kişi, evin içinde bambaşka bir yüz taşıyorsa, acıyı yaşayan insan yalnızca incinmekle kalmaz, kendini kanıtlamak zorunda da kalır. Kimsenin görmediği yerdeki ahlak, herkesin gördüğü yerdeki nezaketten daha gerçektir.
Vefa, insanın sevdiğini yokluğunda da korumasıdır. Bir ortamda eşinden, sevgilisinden, dostundan alayla söz eden, onun mahrem eksiklerini anlatan, kusurlarını başkalarının eğlencesine çeviren, kırgınlıklarını uluorta paylaşan, evin içindeki özel meseleleri sosyal çevrede malzeme yapan kişi, dışarıda sevgi paylaşımı yapsa da sadakatin bir yerini zedelemiştir. Sevgi, sevdiğini sadece yanında savunmak değil, yokluğunda da onun haysiyetini emanet bilmektir. Bir insanın özel hayatını, karakter zaaflarını, aile içi sıkıntılarını, bedensel ya da ruhsal kırılganlıklarını başkalarına anlatırken ölçüsüz davranmak, görünmeyen bir ihanettir. Sadakat, dilin de sadık olmasıdır.
Dilin sadakati kaybolduğunda ilişki içeriden çürür. Çünkü insan, en yakınındakine açtığı mahrem alanın bir gün başkalarının sohbet konusu olacağını hissederse, kendini kapatır. Güven, yalnızca aldatılmamakla değil, anlatıldığında korunacağını bilmekle de ilgilidir. Sevdiğin insan sana zayıflığını göstermişse, onu güçlü olduğunda alkışlayıp zayıflığını başkalarına anlatamazsın; sana gözyaşını emanet etmişse, onu öfkelendiğinde silah olarak kullanamazsın; sana korkusunu söylemişse, kalabalıkta onunla alay edemezsin. Gösterilen aşkın yaşanan vefaya dönüşmesi için, insanın dili de emanet bilinciyle terbiye edilmelidir. Bir kalbin sana açtığı mahremiyet, ilişkiniz bozulduğunda bile senin namusun gibi korunmalıdır.
Sosyal medyada sergilenen ilişkilerde bazen “biz” duygusu çok güçlü görünür; ortak hesaplar, ortak paylaşımlar, ortak hikâyeler, ortak anılar ve ortak cümleler çoğalır. Fakat gerçek “biz”, iki insanın birbirinin bireyselliğini yok etmesi değildir. Gösterilen aşk bazen aşırı birleşmiş bir görüntü sunar; sanki iki insanın ayrı dünyası, ayrı düşüncesi, ayrı yorgunluğu, ayrı sınırı yokmuş gibi. Oysa sağlıklı sevgi, iki insanın birbirine yakınlaşırken birbirinin özgün varlığını da korumasıdır. Vefa, sadece birlikte görünmek değil, karşı tarafın kendi hayat alanına da hürmet etmektir. Bir ilişki dışarıda çok bütünleşmiş görünürken içeride bir tarafın sesi, arzusu, hayali ve sınırı kayboluyorsa, o bütünlük sevgi değil, yutulma olabilir.
İlişkilerde gösteri arttıkça, özdeğerlendirme azalabiliyor. İnsan kendi kendine “Biz gerçekten nasılız?” diye sormak yerine, “Nasıl görünüyoruz?” sorusuna daha çok enerji harcıyor. Oysa kalbin soracağı asıl sorular başkadır: Birbirimize güven veriyor muyuz, kırdığımızda onarıyor muyuz, evin yükünü adil paylaşıyor muyuz, sadakatimiz yalnız görünür sınırda değil gizli niyetlerde de sağlam mı, birbirimizin ailesine ve geçmişine hürmet ediyor muyuz, hastalıkta ve yorgunlukta yüzümüz değişiyor mu, özel günlerde söylediğimiz cümleleri sıradan günlerde davranışla doğruluyor muyuz? Bu sorular sorulmadığında, ilişki kendini dışarıdaki beğeniyle değerlendirir ve içerideki gerçek sorunlar ertelenir.
Bir evin içinde vefa yaşanmadığında, kadın ya da erkek zamanla fotoğraflardan soğur. Bir zamanlar birlikte gülümseyerek bakılan kareler, sonra insanın içini acıtan belgelere dönüşür; çünkü o karelerde görünen yakınlığın, o günlerde evin içinde yaşanmayan hürmetle çeliştiği anlaşılır. İnsan bazen eski bir paylaşımı görüp, “Keşke orada yazılanlar gerçek olsaydı” diye iç geçirir. Fotoğraf, hatıra olmaktan çıkıp bir boşluğun kanıtına dönüşür. Bu yüzden sevgi, görüntüye gereğinden fazla yüklenmemelidir; çünkü davranışla desteklenmeyen görüntü, gün gelir insanın kendi kalbine karşı şahit olur.
Gösterilen aşkın yaşanmayan vefaya dönüşmemesi için, insanın önce görünmeyen alanları ciddiye alması gerekir. Kimse görmezken nasıl konuşuyorum, öfkem yükseldiğinde sevdiğimin haysiyetini koruyor muyum, sosyal medyada yazdığım cümleleri evde davranışla taşıyor muyum, başkalarının yanında gösterdiğim nezaketi yalnız kaldığımızda da sürdürüyor muyum, ilişkimi sergileme ihtiyacım onun kalbine mi yoksa kalabalığın gözüne mi dönük, sevdiğim insan beni dışarıdaki cümlelerimle mi yoksa içerideki davranışımla mı tanıyor? Bu sorular, gösteriyi hakikate bağlayan sorulardır. Sevgi, kendini göstermekten önce kendini yoklamayı öğrenmelidir.
Vefa, sevginin hafızasıdır; insanın bir zamanlar söylediği sözleri, aldığı iyilikleri, paylaştığı mahremiyeti, birlikte geçtiği zor yolları, karşı tarafın emeğini ve kalbin üzerinde bıraktığı hakkı bugünkü davranışında unutmamasıdır. Sosyal medya ise çoğu zaman anlık duyguyu büyütür; bugün sevdiğini gösterir, yarın kızdığını ima eder, ertesi gün yeni bir görüntüyle eskiyi siler. Vefa, bu hızın içinde yavaş bir ahlak olarak durur. Bir insanın yanında yıllarca kalmış birinin emeği, bir öfke anında silinemez; bir evin yükünü taşımış bir kadının kıymeti, bir tartışmada değersizleştirilemez; bir erkeğin zor zamanda verdiği emek, bugün eksildi diye bütünüyle yok sayılamaz. Vefa, sevginin geçmişini bugünkü nefsin aceleciliğine karşı korur. Gösterilen aşk vefayla birleştiğinde güzeldir; çünkü o zaman dışarıdaki cümle içerideki hakikatin küçük bir yankısı olur. İnsan sevdiğini paylaşabilir, çünkü zaten evin içinde de ona hürmet ediyordur; güzel söz yazabilir, çünkü gündelik hayatında da o sözün sorumluluğunu taşıyordur; el ele fotoğraf koyabilir, çünkü zor zamanda da o eli bırakmıyordur; yıldönümü kutlayabilir, çünkü yılın görünmeyen günlerinde de aynı emaneti incitmemeye çalışıyordur. Böyle bir görünürlük sahte değildir; sadece yaşanan bir hakikatin mahcup dışavurumudur. Sorun görünürlükte değil, görünürlüğün yaşanmayan hakikatin yerine geçirilmesindedir. Sevgi görülebilir; fakat önce yaşanmalıdır.
İnsanın sevdiğine sosyal medyada güzel cümleler kurması, evin içinde sorumluluktan muafiyet sağlamaz. “Herkesin içinde seni yücelttim” demek, “evde seni incitebilirim” hakkı vermez. “Sana herkesin önünde değer verdim” demek, “yalnızken emeğini görmesem de olur” anlamına gelmez. “İlişkimizi ilan ettim” demek, “sadakati artık ispatlamış sayılırım” demek değildir. Sevgi, bir defalık ilanla değil, sürekli davranışla yaşar. Bir insanın kalbi, paylaşılmış bir fotoğraftan çok, tekrar eden davranışlara inanır. Çünkü kalp bilir: Görüntü bir anlıktır, davranış karakterdir. Aşk gösterilebilir; fakat vefa ancak yaşanarak ispat edilir.
Bu çağda ilişkiler için belki de en büyük erdemlerden biri, dışarıya gösterilenle içeride yaşananı birbirine yaklaştırmaktır. İnsan dışarıda ne kadar sevgi gösteriyorsa içeride de o kadar hürmet etmeli; dışarıda ne kadar güzel cümle kuruyorsa evde de o kadar dikkatli konuşmalı; dışarıda ne kadar sahipleniyorsa içeride de o kadar sorumluluk almalı; dışarıda ne kadar mutlu görünüyorsa içeride de o mutluluğun emek, özür, sadakat ve paylaşım gerektirdiğini bilmelidir. Görüntü ile hakikat birbirinden uzaklaştıkça, ilişki içten içe iki ayrı hayata bölünür. Bu bölünme, zamanla güveni, samimiyeti ve kalbin açıklığını tüketir.
Bir insan gerçekten sevildiği yerde gösteriye ihtiyaç duymadan da değerli hisseder. Çünkü her günkü davranış ona “sen varsın” der; emeği görüldüğünde, yorgunluğu fark edildiğinde, mahremiyeti korunduğunda, kırgınlığı dinlendiğinde, yükü paylaşıldığında, sadakati incitilmediğinde, sınırına hürmet edildiğinde, başkalarının önünde ve yokluğunda haysiyeti korunduğunda kalabalıkların alkışına muhtaç olmayan derin bir güven oluşur. Bu güven varsa, paylaşım olsa da olmasa da sevgi kendini bilir. Bu güven yoksa, en güzel paylaşım bile kalbin açlığını doyurmaz. Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca görünmek değil, gerçekten görülmektir.
Gösterilen aşk ile yaşanmayan vefa arasındaki uçurum, insanın kendi nefsini tanımadan sevgiye girmesinden de beslenir. İnsan sevilmeyi, beğenilmeyi, imrenilmeyi, kıymetli görünmeyi, başkalarının gözünde özel bir ilişkiye sahip olmayı isteyebilir; fakat bu istekler sevginin merkezine yerleştiğinde, karşı tarafın kalbi ikinci plana düşer. O zaman sevgili, eş ya da dost, insanın iç boşluğunu topluma karşı kapatan bir örtüye dönüşür. Sevgi, başkasının gözüne karşı yaşanmaz; sevgi, Allah’ın ve kalbin tanıklığında yaşanır. İnsanların bilmesi güzel olabilir; fakat bilmediklerinde de sevgi eksilmiyorsa, orada daha sahici bir kök vardır.
Sosyal medya paylaşımları, ilişkide bazen bir tür baskı aracına da dönüşür. Paylaşım bekleyen taraf, paylaşılmadığında değersiz hissedebilir; paylaşmak istemeyen taraf ise bazen mahremiyeti değil, sorumluluktan kaçmayı saklıyor olabilir. Bu ince yer, iki insanın dürüst konuşmasını gerektirir. “Ben neden görünmek istiyorum?”, “Sen neden görünür olmaktan kaçıyorsun?”, “Bu ilişkiyi saklıyor musun, yoksa koruyor musun?”, “Benim paylaşım isteğim sevgiden mi, güvensizlikten mi, başkalarına kanıtlama ihtiyacından mı geliyor?” gibi sorular, ilişkinin mahrem terazisini kurar. Sevgi, dayatma ile gizlilik arasında sıkışmak zorunda değildir; sevgi, dürüstlükle kendi ölçüsünü bulur.
Gösterilen aşkın yaşanmayan vefaya dönüşmemesi için özel günlerden çok sıradan günlere sadakat gerekir. Özel gün zaten kendini hatırlatır; asıl marifet, hatırlatılmayan günde hatırlamaktır. Doğum günü çiçeği güzel olabilir; fakat yorgun bir akşamda mutfağa girip yük paylaşmak daha derin bir çiçektir. Yıldönümü yemeği güzeldir; fakat aylarca süren bir sıkıntıda sabırla yanında durmak daha ağır bir sofradır. Sosyal medyada yazılan “hayat arkadaşım” cümlesi güzeldir; fakat hayatın gerçek arkadaşlığı, hastane koridorunda, borç hesabında, çocukların ateşinde, aile krizinde, ruhsal çöküntüde, gündelik bıkkınlıkta ve kimsenin alkışlamadığı küçük emeklerde belli olur.
İlişkilerde en çok unutulan şey, sevginin bakım istemesidir. Fotoğraf çekilince ilişki korunmuş olmaz; paylaşım yapılınca sadakat tamamlanmış olmaz; güzel söz yazılınca gönül kendiliğinden onarılmış olmaz. Sevgi, tıpkı evin içindeki canlı bir şey gibi ilgi, dikkat, emek, hava, ışık, su ve temizlik ister. Bir evin çiçeği sulanmazsa solar; kalp de yalnızca özel günlerde hatırlanırsa kurur. Vefa, sevginin düzenli bakımıdır. İnsan, sevdiğinin kalbine yalnızca görünür zamanlarda değil, görünmeyen günlerin içinde de dönmelidir. Bakımı yapılmayan sevgi, dışarıdan güzel görünen ama içten içe kuruyan bir çiçek gibi sessizce ölür.
Gösterilen aşk insanı bazen kendi kusurlarından kaçırır. Çünkü dışarıda “iyi eş”, “iyi sevgili”, “iyi aile”, “romantik insan”, “sadık partner” gibi bir imaj kuran kişi, içerideki eksiklerini görmekte zorlanabilir. İnsan kendi görüntüsüne inanmaya başlayabilir; herkes onu sevgi dolu biri sanıyorsa, kendisi de gerçekten öyle olduğunu varsayar. Halbuki insanın kendisi hakkında en dürüst bilgi, kalabalığın alkışından değil, en yakınındakinin yanında ne kadar güvende hissettiğinden gelir. Eğer sevdiğin insan senin yanında kendini anlatamıyor, kırgınlığını söyleyemiyor, yorgunluğunu saklıyor, hatasında eziliyor, mahremiyetinin korunmadığını hissediyor, sosyal medyadaki cümlelerinle evdeki davranışların arasındaki farkta yaralanıyorsa, kalabalığın seni nasıl gördüğü gerçeği değiştirmez.
Vefa bazen insanın kendi kusurunu kabul etme cesaretidir. “Ben dışarıda seni çok gösteriyorum ama içeride yeterince duymuyorum”, “Sana güzel cümleler yazıyorum ama evde dilim sertleşiyor”, “Herkesin yanında seni sahipleniyorum ama yalnızken emeğini ihmal ediyorum”, “İmajımızı korurken ilişkimizin hakikatini gözden kaçırıyorum” diyebilmek, sevgi için büyük bir başlangıçtır. İnsan, kendi çelişkisini görmeden onaramaz. Görüntü ile hakikat arasındaki mesafe, inkârla değil, mahcubiyetle kapanır. Sevgi, insanın kusursuz görünme arzusunu kırıp gerçekten iyi olma sorumluluğunu üstlenmesidir. İyi görünmek kolaydır; sevgi, insanı iyi görünmekten iyi olmaya çağırır.
Bir ilişkinin hakiki değeri, dışarıdan nasıl izlendiğiyle değil, içeriden nasıl yaşandığıyla ölçülmelidir. Dışarıdakiler fotoğrafa bakar; içeridekiler ses tonunu bilir. Dışarıdakiler yıldönümü mesajını okur; içeridekiler yıl boyunca hangi cümlelerin kalbi kırdığını bilir. Dışarıdakiler hediyeyi görür; içeridekiler yükün paylaşılıp paylaşılmadığını bilir. Dışarıdakiler el ele verilen pozu beğenir; içeridekiler o elin zor zamanda bırakılıp bırakılmadığını bilir. Bu yüzden insan, ilişkisinin değerini kalabalığın bakışına teslim etmemelidir. Kalabalık yanılabilir; kalp uzun süre yalan söylemez. Evin içinde insanın içine çöken yalnızlık, dışarıdaki alkışla susturulamaz.
Sevgi, görünürlük çağında kendini kaybetmemek için yeniden mahremiyet, vefa ve davranış ahlakına dönmelidir. İnsanlar daha az paylaşsın demek değildir bu; daha doğru yaşasın, paylaştığı şeyi yaşasın, yazdığı cümlenin arkasında dursun, gösterdiği aşkı gündelik sadakatle beslesin, özel günlerin ışığını sıradan günlerin karanlığına da taşısın demektir. Bir ilişkiyi paylaşmak istiyorsan paylaş; fakat önce o ilişkinin içinde adil ol. Sevdiğini yüceltmek istiyorsan yücelt; fakat önce yalnız kaldığınızda onun haysiyetini kırma. Aşkını göstermek istiyorsan göster; fakat önce vefanı yaşa. Çünkü gösterilen aşk, yaşanan vefanın küçük bir gölgesi olduğunda güzeldir; vefanın yerine geçtiğinde ise insanın kalbini yanıltan bir sahneye dönüşür.
Sevginin en temiz hâli, insanın sevdiğini kalabalıkların önünde parlattığı kadar, kimsenin görmediği yerde de korumasıdır. Bir insanın adı anıldığında yüzünü güzelleştiren, yokluğunda haysiyetini savunan, evin içinde emeğini gören, zor zamanında yanında duran, mahremiyetini saklayan, kırgınlığını ciddiye alan, sıradan günlerde küçük incelikleri ihmal etmeyen, gösterişe ihtiyaç duymadan da vefasını sürdüren kalp, aşkı yalnızca göstermez, yaşar. Aşkın gösterilmesi, vefanın yaşandığı yerde zarif bir çiçek gibidir; fakat vefa yoksa o çiçek plastik bir süse benzer, uzaktan renk verir ama kokusu yoktur. Sevgi, başkalarının gördüğü karede değil, sevilen insanın içinde güvenle dinlenebildiği yerde gerçektir.
Sonunda çağın bütün ekranları, bütün paylaşımları, bütün beğenileri, bütün romantik cümleleri ve bütün parlak görüntüleri insan kalbinin şu eski sorusuna cevap vermek zorundadır: Sen beni herkesin önünde gösterdiğin kadar, kimse görmezken de taşıyor musun? Bu sorunun cevabı, bir ilişkinin hakikatini belirler. Gösterilen aşk, eğer evin içinde yaşanan vefaya, sadakate, hürmete, merhamete, özüre, emeğe ve mahremiyet ahlakına dönüşmüyorsa, en güzel fotoğraf bile kalbin açlığını doyuramaz. Sevgi, görünmekten önce yaşanmak ister; aşk, kalabalıkların alkışından önce evin içinde güvenli bir nefes olmak ister; vefa ise hiçbir paylaşımın yerine geçemeyeceği kadar sessiz, ağır ve sahici bir kalp işçiliğidir.
Bu yazının geldiği yer
Bu metin, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Sevgi Kalbin İşçiliğidir 2. Cilt adlı eserinden alınmıştır. Eserin tamamına kitap sayfasından ulaşabilirsiniz.
Okumayı sürdürmek için























