Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz
Hz. Yusuf Kıssası’nın Aynasında Acı, Haysiyet, Sabır ve İçsel Diriliş
Bu eser yazılmaktadır.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Hz. Yusuf (as) Kıssası’nı bugünün insanının acısı, kıskançlığı, mağduriyeti, haysiyet mücadelesi, iftira karşısındaki yalnızlığı, arzu imtihanı, unutulma sancısı, güçle sınanması ve affetme ahlakı üzerinden yeniden okuduğu derinlikli bir düşünce ve yüzleşme kitabıdır. Bu eser, okura şu ağır hakikati hatırlatır: Herkes bir kuyuya düşebilir; fakat herkes kuyudan Yusuf olarak çıkamaz. Çünkü insanı olgunlaştıran şey yalnızca acı çekmiş olması değil, acısından ne çıkardığı, kuyuda neye tutunduğu, zindanda kime ışık olduğu, güce ulaştığında nefsine nasıl hükmettiği ve kendisini incitenler karşısında kalbini intikamın karanlığına teslim edip etmediğidir.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Hz. Yusuf (as) Kıssası’nı yalnızca geçmişte yaşanmış kutlu bir hadise olarak değil, bugünün insanının içine, ailesine, arzularına, kırgınlıklarına, kıskançlıklarına, haysiyet mücadelesine, güç imtihanına, affetme aczine ve kendi yarasıyla kurduğu tehlikeli ilişkiye tutulan büyük bir ayna olarak ele aldığı derinlikli bir düşünce ve yüzleşme kitabıdır.
Bu eser, okuru yalnızca Hz. Yusuf’un kuyusuna, gömleğine, zindanına, Mısır’a uzanan kader yürüyüşüne veya kardeşlerinin yıllar sonra kapısına gelişine değil; kendi kuyusuna, kendi gömleğine, kendi zindanına, kendi içindeki Züleyha kapılarına, kendi kıskançlıklarına, kendi mağduriyet diline, kendi iktidar arzusuna ve kendi affedemeyişine bakmaya çağırır. Çünkü kıssa, yalnızca anlatıldığında değil, insanın kendi hayatına değdiğinde dirilir.
Kitabın ana cümlesi ağır ve sarsıcıdır: Herkes bir kuyuya düşebilir; fakat herkes kuyudan Yusuf olarak çıkamaz.
İnsan bazen kardeş eliyle yaralanır, bazen en yakın bildiği gözlerin kıskançlığına uğrar, bazen yalan bir gömlekle mahkûm edilir, bazen iffetini koruduğu için suçlanır, bazen masum olduğu hâlde zindana bırakılır, bazen iyilik ettiği insanlar tarafından unutulur, bazen sabrının karşılığını göremediğini düşünür, bazen de kader onu bir gün kendisini incitenlerin önünde güç sahibi kılar. Fakat asıl mesele, insanın başına ne geldiği kadar, başına gelen şeyden neye dönüştüğü meselesidir.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, acının insanı kendiliğinden olgunlaştırmadığını, kuyunun her düşeni terbiye etmediğini, mağduriyetin kişiye otomatik bir ahlaki üstünlük kazandırmadığını ve yara almış olmanın başkasını yaralama hakkı vermediğini güçlü biçimde hatırlatır. Çünkü bazı insanlar kuyudan merhametle değil kinle, bazıları haysiyetle değil teşhirle, bazıları sabırla değil intikam açlığıyla, bazıları Allah’a daha yakın değil kendi yarasına daha esir olarak çıkar.
Bu yönüyle kitap, çağımızın en yaygın ruh hâllerinden birine cesurca temas eder: Acısını putlaştıran, mağduriyetini kimliğe dönüştüren, kırgınlığını ahlaki üstünlük zanneden ve yarasını başkasını yaralamak için gerekçe hâline getiren insanın iç karanlığına. Sadıkoğlu, Hz. Yusuf’un kuyusunu modern insanın psikolojik, ahlaki ve toplumsal kuyularıyla buluştururken okura kolay teselli cümleleri sunmaz; onu kendi acısının karşısında daha dürüst, daha sahici ve daha sorumlu bir yere çağırır.
Kitap, rüya kavramıyla başlar. Hz. Yusuf’un rüyası, burada yalnızca geleceğe dair bir haber değil; insanın içine doğuştan bırakılan anlam, istidat, emanet ve yürüyüş çağrısı olarak ele alınır. Modern çağ çocuğa meslek, başarı, diploma, görünürlük ve kariyer vadederken çoğu zaman onun içindeki emaneti, yaratılışındaki derin çağrıyı ve Rabbinden gelen anlam çekirdeğini fark ettiremez. Oysa her insan, tesadüfen dünyaya bırakılmış bir varlık değil; kendi varlığında saklı bir rüyanın, bir emanetin ve bir imtihanın taşıyıcısıdır.
Ardından kitap, kardeşlik meselesine eğilir. Hz. Yusuf’a en ağır yaranın yabancıdan değil, kardeşlerinden gelmesi, insanın en derin kırılmalarının çoğu zaman en yakın bildiği ellerden doğduğunu gösterir. Kardeşlik kanla başlar ama ahlakla tamamlanır. Aynı evde büyümek, aynı sofraya oturmak, aynı soyadını taşımak veya aynı anne-babanın evladı olmak, insanı otomatik olarak kardeş kılmaz. Asıl kardeşlik, başkasının bahtına tahammül edebilme, ona verilmiş nimeti kendi eksikliği saymama ve sevginin adaletini kıskançlığın karanlığına teslim etmeme ahlakıdır.
Bu bölümlerde kıskançlık yalnızca basit bir duygu olarak değil, insanın başkasına verilen nimeti kendi elinden alınmış gibi algıladığı derin bir iç zehirlenme hâli olarak işlenir. Kıskanç insan, başkasının güzelliğinde kendi çirkinliğini, başkasının nasibinde kendi eksikliğini, başkasının yürüyüşünde kendi kalmışlığını görmeye başladığında, önce kalbinde bir kuyu kazar; sonra diliyle o kuyunun taşlarını döşer; en sonunda davranışıyla kardeşini o karanlığa iter.
Kitabın ana omurgalarından biri olan kuyu, yalnızca toprağın içinde açılmış bir çukur değildir. Kuyu, insanın terk edildiği, değersizleştirildiği, duyulmadığı, görünmediği, suskun bırakıldığı ve Allah’tan başka tutunacak yer bulamadığı iç mekândır. Bu yüzden eser, okura şu hakikati ısrarla hatırlatır: Kuyuya düşmek değil, kuyuda neye tutunduğun önemlidir. Çünkü insan kuyuda kin tutarsa başka, Allah’a tutunursa başka bir insana dönüşür.
Bu noktada kitap, modern insanın mağduriyet edebiyatı ile haysiyet ahlakı arasındaki farkı da derinleştirir. Bugünün insanı çoğu zaman acısını görünür kılmak, kırgınlığını pazara çıkarmak, uğradığı haksızlıktan kimlik üretmek ve yarasını başkalarının dikkatine sunarak kendisine ahlaki bir üstünlük alanı açmak ister. Oysa Hz. Yusuf’un vakur sessizliği, insana her acının bağırılarak büyütülmeyeceğini, her haksızlığın teşhir nesnesine çevrilmeyeceğini ve insanın kendi yarasını haysiyetle taşıyabileceğini gösterir.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, gömlek sembolünü de üç ayrı anlam katmanıyla işler. İlk gömlek, kanlı gömlektir; yalanın delil kılığına girmesidir. Kardeşlerin sahte kanla getirdiği gömlek, hakikatin nasıl belgeyle, görüntüyle, raporla, tanıklıkla, eksik anlatıyla ve yarım hakikatle kirletilebileceğini gösterir. Bugünün dijital dünyasında bağlamından koparılan sözler, montaj görüntüler, linç kampanyaları, algı mühendisliği ve hakikati bastıran gürültülü kalabalıklar, bu kanlı gömleğin çağdaş biçimleridir.
İkinci gömlek, arkadan yırtılan gömlektir; iffetin sessiz şahididir. Hz. Yusuf’un kapalı kapılar ardında dahi Allah huzurunda kalabilme asaleti, iffet kavramını yalnızca bedensel bir korunma alanı olmaktan çıkarır ve insanın niyetinde, dilinde, bakışında, fırsat karşısında duruşunda, arzuyla mesafesinde ve haysiyetini koruma iradesinde derinleştirir. İffet, kimsenin görmediği yerde insanın kendisini Allah’ın gördüğünü unutmamasıdır.
Üçüncü gömlek ise şifa taşıyan gömlektir. Başta yalanın, sonra iffetin sembolü olan gömlek, finalde Hz. Yakub’un gözlerine şifa taşıyan rahmet işaretine dönüşür. Böylece kitap, aynı sembolün insan hayatında nasıl farklı anlamlar taşıyabileceğini gösterir: Bir gömlek yalanı örtebilir, iffeti savunabilir ve zamanı gelince yaraya şifa taşıyabilir.
Kitabın en çarpıcı alanlarından biri Züleyha kapısıdır. Züleyha burada yalnızca tarihsel bir figür olarak değil; insanı Rabbinden, haysiyetinden, iç temizliğinden ve kendi hakikatinden uzaklaştıran bütün parlak çağrıların sembolü olarak ele alınır. Modern Züleyhalar artık yalnızca kapalı odalarda değil; sosyal medya beğenilerinde, takipçi sayılarında, beden teşhirinde, statü tutkusunda, marka bağımlılığında, kariyer hırsında, para sarhoşluğunda, alkış ihtiyacında ve görünürlük arzusunda insanın karşısına çıkar. Arzu, kendisini hak gibi sunduğunda insanın en büyük imtihanlarından biri başlar.
Zindan ise kitabın felsefi ve manevi derinliği en yüksek duraklarından biridir. Kuyu ani bir düşüştür; zindan uzun bir bekleyiştir. İnsan ilk darbeyi atlattıktan sonra asıl ruh yorgunluğu çoğu zaman beklerken, unutulurken, adı silinirken, emeği görülmezken, sadakati fark edilmezken ve kapılar uzun süre açılmazken başlar. Hz. Yusuf’un zindanda unutulması, bugünün emeği görülmeyen, katkısı yok sayılan, sadakati fark edilmeyen ve kalabalıklar içinde görünmezleşen insanına derinden temas eder.
Fakat Hz. Yusuf’un zindandaki asıl büyüklüğü, kendi acısına kapanmamasıdır. O, kendi yarası varken başkasının rüyasına yönelir; kendi bekleyişi sürerken başkasına ışık tutar; kendi kapısı kapalıyken bir başkasının iç kapısını aralamaya çalışır. Kendi acısına tapınmayan insan, acısını başkalarını karartmak için değil, başkasının yoluna ışık olmak için dönüştürebilen insandır.
Kitap, sabrı edilgen bir bekleyiş olarak değil, insanın içindeki aceleyi, öfkeyi, isyanı, intikam duygusunu ve kendini merkeze alma eğilimini yontan uzun bir iç disiplin olarak ele alır. Beklemek, yalnızca zamanın geçmesini seyretmek değildir; beklemek, zamanın insanı içeriden yeniden biçimlendirmesine izin vermektir.
Hz. Yusuf’un Mısır’a yükselişi ise bu eserde sıradan bir başarı hikâyesi gibi anlatılmaz. Çünkü kuyudan saraya çıkmak başarı değil, yeni bir imtihandır. Modern başarı kültürü yükselmeyi, görünür olmayı, makam sahibi olmayı, ekonomik güç elde etmeyi ve insanlardan takdir görmeyi hayatın zirvesi sayar; fakat Hz. Yusuf’un hikâyesi bize asıl meselenin yükselmek değil, yükselirken insan kalabilmek olduğunu gösterir.
Makam insanı büyütmez; içinde sakladığını büyütür. Merhameti olanın merhameti, kini olanın kini, adaleti olanın adaleti, kibri olanın kibri, intikam arzusu taşıyanın ise iç karanlığı güçle birlikte daha görünür hâle gelir. Bu yüzden Hz. Yusuf’un gerçek saltanatı Mısır üzerinde kurduğu yönetimde değil, kendi nefsine, öfkesine, arzusuna, kırgınlığına ve intikam isteğine hükmedebilmesindedir.
Kitapta kıtlık yılları da yalnızca ekonomik bir kriz olarak değil, bugünün manevi ve ahlaki kıtlığına açılan güçlü bir metafor olarak işlenir. Depoların dolu, kalplerin aç olduğu bir çağda; gıda israfı, tüketim çılgınlığı, açlık, savaş, göç, yetimlik, ekonomik adaletsizlik, paylaşma ahlakının zayıflaması ve vicdan yoksulluğu Hz. Yusuf’un kıtlık yönetimi üzerinden yeniden düşünülür. Yönetmek, insanların karnından önce korkularını doyurmak; toplumu paniğe, bencilliğe, yağmaya ve umutsuzluğa teslim etmemektir.
Kitabın son bölümlerinde ise dönüş, bağışlama, şifa ve haysiyet zirveye taşınır. Kardeşlerin yıllar sonra Hz. Yusuf’un kapısına gelişi, kaderin sessiz adaletini ve insanın bir gün kendi yaptığıyla yüzleşme vaktinin mutlaka geleceğini gösterir. Zaman, herkesi kendi kazdığı kuyunun başına getirir. Bazen insan hor gördüğü, incittiği, dışladığı veya değersizleştirdiği bir kalbin merhametine muhtaç kalır.
“Bugün size kınama yoktur” cümlesi ise kitabın en derin ahlaki eşiklerinden biridir. Burada bağışlama, haksızlığı yok saymak, suçu meşrulaştırmak, hukuku askıya almak veya geçmişi önemsizleştirmek değildir. Affetmek, zulmü onaylamak değil; zulmün insanın içini zehirlemesine izin vermemektir. Affetmek unutmak değildir; insanın kendi kalbini intikamın karanlığından kurtarmasıdır.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, finalde okuru şu büyük yüzleşmeye getirir: İnsan yalnızca başkalarının kendisine kazdığı kuyularla değil, kendi içinde taşıdığı karanlıklarla da yüzleşmek zorundadır. Çünkü bazen insanı kuyuya atan kardeşi değil; kendi hırsı, kendi arzusu, kendi öfkesi, kendi kıskançlığı, kendi mağduriyet dili ve kendi yarasına tapınma biçimidir.
Bu kitap, Hz. Yusuf (as) Kıssası’nı bugünün kırılmış, iftiraya uğramış, unutulmuş, arzuyla sınanmış, mağduriyetini kimliğe dönüştürmüş, güçle imtihan edilmiş, affetmekle intikam arasında kalmış ve kendi yarasının karşısında nasıl bir insan olacağını bilemeyen modern insana doğru açan güçlü bir çağrıdır.
Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, okura kolay bir teselli değil, ağır bir soru bırakır:
Kuyuya düşmüş olmak seni haklı kılmış olabilir; fakat seni Yusuf yapıp yapmadığını, kuyudan çıktıktan sonra neye dönüştüğün gösterecektir.
Her kuyu bir felaket değildir; fakat her kuyu bir çağrıdır. Kimi insan o çağrıyı intikam sanır, kimi mağduriyet kürsüsüne çevirir, kimi susar ve çürür, kimi de orada kendisine verilen acıyı merhamete, bekleyişi hikmete, yırtılan gömleği iffete, zindanı tefekküre ve Mısır’ı adalete dönüştürerek kendi ruhunun Yusuf ihtimaline doğru yürür. acı, mağduriyet, haysiyet, merhamet ve affetme imtihanını ele alır. Her Kuyudan Yusuf Çıkmaz, okuru kendi kuyusundan neye dönüşerek çıktığını sorgulamaya çağıran güçlü bir vicdan metnidir.