İnsanın En Ağır Kaybı

Tarih: 14.08.2026 07:46
İnsanın En Ağır Kaybı

İNSANIN EN AĞIR KAYBI

İnsan, ha­ya­tın ken­di­si­ne ne ver­di­ği­ni ko­nuş­ma­ya ya­ra­dı­lı­şın­dan daha yat­kın gö­rü­nür­ken, ken­di­si­ne ve­ri­len­ler­le ne yap­tı­ğı so­ru­su­na aynı açık­lık­la yak­laş­mak­ta zor­la­nır; çünkü mah­ru­mi­yet­ler, en­gel­ler, baş­ka­la­rı­nın ku­sur­la­rı ve ka­de­rin önü­mü­ze koy­du­ğu sert­lik­ler dı­şa­rı­da dur­duk­la­rı için ko­lay­ca tarif edi­le­bi­lir, fakat ak­lı­mı­zın, ira­de­mi­zin, ka­bi­li­ye­ti­mi­zin, za­ma­nı­mı­zın, vic­da­nı­mı­zın ve bize açıl­mış im­kân­la­rın ne ka­da­rı­nı ger­çek­ten iş­le­di­ği­miz so­ru­su in­sa­nı başka hiç­bir ma­ze­re­tin siper ola­ma­ya­ca­ğı iç böl­ge­ye gö­tü­rür ve orada insan, baş­ka­la­rı­nın ken­di­si hak­kın­da ver­di­ği hü­küm­den çok daha ağır olan kendi vic­da­nı­nın hük­müy­le kar­şı­la­şır.

Bu yüz­den in­sa­nın hayat kar­şı­sın­da­ki en büyük me­su­li­ye­ti­ni, baş­ka­la­rın­dan daha ba­şa­rı­lı, daha gö­rü­nür, daha zen­gin, daha güçlü veya daha al­kış­la­nır olmak bi­çi­min­de an­la­mak, hem in­sa­nı pa­za­rın ba­şa­rı cet­ve­li­ne mah­kûm eder hem de ya­ra­tı­lı­şın­da­ki daha derin ema­ne­ti göz­den ka­çı­rır; çünkü me­se­le, baş­ka­sı­nın çık­tı­ğı dağa tır­man­mak değil, kendi içine yer­leş­ti­ril­miş cev­he­rin hangi ir­ti­fa­ya kadar yük­se­le­bi­le­ce­ği­ni fark edip o ir­ti­fa­nın al­tın­da kal­ma­ma­ya ça­lış­mak, ken­di­si­ne ve­ril­miş im­kâ­nı gös­te­ri­şe değil an­lam­lı bir ha­ya­ta, yal­nız ka­zan­ca değil ah­lâ­ka, yal­nız üret­ken­li­ğe değil vic­da­na ve yal­nız ken­di­ni bü­yüt­me­ye değil temas et­ti­ği ha­yat­la­rı da ço­ğalt­ma­ya bağ­la­ya­bil­mek­tir.

İn­sa­nın hayat kar­şı­sın­da­ki en büyük me­su­li­ye­ti, baş­ka­la­rın­dan daha iyi olmak veya on­la­rın çık­tı­ğı yük­sek­li­ğe ye­tiş­mek değil; ken­di­si­ne ema­net edi­len aklı, ira­de­yi, ka­bi­li­ye­ti, za­ma­nı ve vic­da­nı hak­kıy­la iş­le­ye­rek ola­bi­le­ce­ği in­sa­nın en yük­sek hâ­li­ne doğru yü­rü­mek, baş­ka­sı­nın öl­çü­sü­nü kendi ka­de­ri san­ma­mak ve ula­şa­bi­le­ce­ği hâlde ihmal et­ti­ği kendi ih­ti­ma­li­nin ge­ri­sin­de kal­ma­mak­tır.

Bu cüm­le­de­ki “en yük­sek hâl”, gü­nü­mü­zün ki­şi­sel ge­li­şim di­li­nin sıkça pa­zar­la­dı­ğı ku­sur­suz, yo­rul­ma­yan, sü­rek­li ka­za­nan ve ken­di­si­ni dur­mak­sı­zın aşan insan mo­de­li de­ğil­dir; çünkü in­sa­nın en yük­sek hâli yal­nız­ca per­for­man­sı­nın art­tı­ğı yer değil, ka­bi­li­ye­ti bü­yür­ken mer­ha­me­ti­nin de bü­yü­dü­ğü, bil­gi­si ço­ğa­lır­ken kib­ri­nin azal­dı­ğı, et­ki­si ge­niş­ler­ken so­rum­lu­luk duy­gu­su­nun ağır­laş­tı­ğı, im­kân­la­rı ço­ğa­lır­ken baş­ka­la­rı­nın hak­kı­na daha fazla dik­kat et­ti­ği ve bütün bun­la­rın or­ta­sın­da kendi ha­ki­ka­ti­ne ya­ban­cı­laş­mak ye­ri­ne sö­zü­nü, ha­ya­tı­nı ve vic­da­nı­nı bir­bi­ri­ne yak­laş­tı­ra­bil­di­ği yer­dir.

İn­san­la­rın baş­lan­gıç çiz­gi­le­ri bir­bi­ri­ne ben­ze­mez­ken, ha­ya­tı her­ke­se aynı me­sa­fe­yi koş­ma­sı ge­re­ken bir yarış gibi gör­mek zaten başlı ba­şı­na bir ada­let­siz­lik­tir; bi­ri­nin önüne ai­le­si­nin im­kân­la­rı, ni­te­lik­li eği­tim, eko­no­mik gü­ven­ce ve ce­sa­ret veren in­san­lar açı­lır­ken, di­ğe­ri­nin ço­cuk­lu­ğu­na yok­sul­luk, baskı, kayıp, has­ta­lık veya ağır so­rum­lu­luk­lar dü­şe­bi­lir, fakat bu fark­lı­lık­lar in­sa­nı kendi pa­yı­na düşen irade ala­nın­dan bü­tü­nüy­le muaf tut­ma­dı­ğı gibi, irade ala­nı­nın bü­yük­lü­ğü­nü de her­kes için aynı kabul et­me­yi im­kân­sız kılar ve bu ne­den­le asıl ölçü, “Neden onun kadar ol­ma­dın?” so­ru­su değil, “Sana ve­ri­len şart­la­rın için­de hangi ka­pı­la­rı aça­bi­lir­din, han­gi­le­ri­ni kor­ku­dan ka­pa­lı tut­tun ve hangi ka­pı­la­rın önün­de ger­çek­ten anah­ta­rın yoktu?” so­ru­su ol­ma­lı­dır.

İn­sa­nın ken­di­siy­le adil bir mu­ha­se­be­si, tam da bu­ra­da baş­lar; çünkü insan ne her ba­şa­rı­sız­lı­ğı­nı kendi ku­su­ru sa­ya­cak kadar zalim, ne de her yarım kal­mış­lı­ğı­nı şart­la­ra yük­le­ye­cek kadar so­rum­lu­luk­tan uzak ol­ma­lı­dır, zira ol­gun­luk ken­di­si­ne acı­ma­sız dav­ran­mak­la ken­di­si­ni sü­rek­li mazur gör­mek ara­sın­da­ki dar fakat sa­hi­ci çiz­gi­de, in­sa­nın de­ğiş­ti­re­me­ye­ce­ği şey­le­ri kabul eder­ken de­ğiş­ti­re­bi­le­ce­ği şey­le­rin de he­sa­bı­nı ver­me­ye razı ol­du­ğu yerde doğar.

İnsan çoğu zaman kendi ka­pa­si­te­si­ni bü­tü­nüy­le bil­mez; ço­cuk­ken neye dö­nü­şe­bi­le­ce­ği­ni, hangi ka­bi­li­ye­ti­nin hangi şart­ta açı­la­ca­ğı­nı, hangi ya­ra­nın ken­di­si­ni yıl­lar sonra hangi is­ti­ka­me­te ça­ğı­ra­ca­ğı­nı ve hangi kar­şı­laş­ma­nın için­de­ki uyu­yan ta­ra­fı uyan­dı­ra­ca­ğı­nı ön­ce­den gö­re­me­di­ği için, “kendi ka­pa­si­te­si­ni bil­mek” ifa­de­si de nihai bir sınır tes­pi­ti değil, hayat bo­yun­ca devam eden bir keşif ola­rak an­la­şıl­ma­lı­dır; insan yü­rü­dük­çe ken­di­si­ni tanır, düş­tük­çe bazı za­af­la­rı­nı, di­ren­dik­çe bazı kuv­vet­le­ri­ni, üret­tik­çe bazı ka­bi­li­yet­le­ri­ni ve vaz­geç­ti­ğin­de hangi par­ça­la­rı­nı ge­ri­de bı­rak­tı­ğı­nı fark eder, bu yüz­den ka­pa­si­te bit­miş bir en­van­ter değil, ancak ya­şan­dık­ça açı­lan bir ema­net ha­ri­ta­sı­dır.

Ne var ki in­sa­nın ken­di­si­ni keş­fet­me­si­nin önün­de­ki en büyük en­gel­ler­den biri, çoğu zaman dı­şa­rı­dan zorla ku­ru­lan sı­nır­lar değil, uzun yıl­lar bo­yun­ca tek­rar edi­le­rek içe­ri­de ha­ki­kat zan­ne­dil­me­ye baş­la­yan hü­küm­ler­dir; ço­cuk­ken “Sen bunu ya­pa­maz­sın” de­ni­len biri, ye­tiş­kin ol­du­ğun­da önün­de hiç­bir engel kal­ma­sa bile ilk adımı atar­ken ken­di­si­ni geri çe­ke­bi­lir, sü­rek­li eleş­ti­ri­len bir insan baş­ka­la­rı ken­di­si­ni tak­dir et­ti­ğin­de bile o tak­di­ri kabul ede­me­ye­bi­lir ve yıl­lar­ca “Bizim gi­bi­ler­den böyle in­san­lar çık­maz” cüm­le­si­ni duyan biri, ye­te­ne­ği ken­di­si­ni ça­ğır­dı­ğı hâlde o çağ­rı­ya cevap ver­me­yi had­di­ni aşmak gibi gö­re­bi­lir.

İşte insan bazen ken­di­si­ne ve­ril­miş gök­yü­zü­nün bü­yük­lü­ğü­nü değil, için­de ya­şa­dı­ğı oda­nın ta­va­nı­nı ger­çek sa­na­rak yaşar; ta­va­na uzun süre bak­tı­ğın­da onun üs­tün­de başka bir boş­luk bu­lun­du­ğu­nu unu­ta­bi­lir, oda­da­ki her­kes aynı ta­va­nın al­tın­da ya­şa­ma­yı nor­mal kabul et­ti­ğin­de gök­yü­zün­den söz etmek ona ha­yal­ci­lik gibi ge­le­bi­lir ve bir gün pen­ce­re açıl­dı­ğın­da dı­şa­rı­da­ki ge­niş­li­ğin se­vin­cin­den önce kendi dar­lı­ğı­nın acı­sı­nı his­se­de­bi­lir, çünkü in­sa­nın yıl­lar­ca kader zan­net­ti­ği şeyin yal­nız alış­kan­lık ol­du­ğu­nu fark et­me­si, öz­gür­leş­ti­ri­ci ol­du­ğu kadar geç­miş­te bı­rak­tı­ğı ih­ti­mal­le­rin ya­sı­nı da be­ra­be­rin­de ge­ti­rir.

Ka­fe­sin en teh­li­ke­li­si, ka­pı­sı ki­lit­li olan değil, için­de ya­şa­yan kuşa gök­yü­zü­nün teh­li­ke­li, uç­ma­nın nan­kör­lük, ka­nat­la­rı­nı aç­ma­nın hu­zu­ru boz­mak ve kendi yük­sek­li­ği­ni ara­ma­nın sev­di­ği in­san­la­rı ge­ri­de bı­rak­mak an­la­mı­na gel­di­ği­ne inan­dı­rı­lan ka­fes­tir; çünkü böyle bir yerde zin­cir ayağa değil, in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ni yo­rum­la­yış bi­çi­mi­ne bağ­la­nır.

Bu gö­rün­mez kafes bazen ai­le­de ku­ru­lur, bazen okul­da, bazen iş­ye­rin­de, bazen ar­ka­daş çev­re­sin­de ve bazen de in­sa­nın se­vil­di­ği­ni dü­şün­dü­ğü iliş­ki­nin tam or­ta­sın­da yük­se­lir; çünkü ta­hak­küm her zaman kaba bir emir­le gel­mez, kimi zaman “Seni dü­şü­nü­yo­rum”, “Buna ih­ti­ya­cın yok”, “Bu kadar bü­yüt­me”, “Ben olsam yap­maz­dım”, “Ai­le­miz­de böyle şey­ler olmaz”, “Çok de­ğiş­tin”, “Es­ki­den böyle de­ğil­din” veya “Beni se­vi­yor­san bunu yap­maz­sın” gibi cüm­le­le­rin için­de, gö­rü­nür­de sev­gi­ye ait olan ke­li­me­le­ri kul­la­na­rak in­sa­nın uf­ku­nu kü­çül­te­bi­lir.

Ye­te­nek­li, üret­ken, sez­gi­si güçlü ve ken­di­si­ni ge­liş­tir­me­ye açık bir ka­dı­nın, ya­nın­da bu­lu­nan er­ke­ğin kıs­kanç­lı­ğı, gü­ven­siz­li­ği veya kont­rol ih­ti­ya­cı yü­zün­den yıl­lar bo­yun­ca kendi im­kân­la­rı­nı da­ralt­tı­ğı­nı dü­şü­ne­lim; kadın eği­ti­mi­ne devam etmek is­te­di­ğin­de evi­nin ihmal edi­le­ce­ği söy­le­ni­yor, mes­le­ğin­de gö­rü­nür ol­ma­ya baş­la­dı­ğın­da “Çok öne çı­kı­yor­sun” de­ni­li­yor, yeni in­san­lar­la ta­nış­tı­ğın­da bu te­mas­lar kuş­kuy­la kar­şı­la­nı­yor, kendi pa­ra­sı­nı ka­zan­ma ar­zu­su “Ben sana yet­mi­yor muyum?” so­ru­su­na dö­nüş­tü­rü­lü­yor ve bütün bu bas­kı­lar doğ­ru­dan yasak bi­çi­min­de değil, iliş­ki­nin hu­zu­ru adına ya­pıl­ma­sı ge­re­ken fe­da­kâr­lık­lar ola­rak su­nu­lu­yor­sa, o kadın ilk yıl­lar­da iliş­ki­yi ko­ru­du­ğu­nu zan­ne­der­ken kendi ge­le­ce­ğin­den küçük par­ça­lar ver­me­ye baş­la­ya­bi­lir.

Bir vaz­ge­çiş tek ba­şı­na in­sa­nı yık­ma­ya­bi­lir, fakat vaz­ge­çiş­le­rin tek­ra­rı in­sa­nın kendi ira­de­siy­le kur­du­ğu hayat ile baş­ka­la­rı­nın rahat et­me­si için seç­ti­ği hayat ara­sın­da­ki sı­nı­rı bu­la­nık­laş­tı­rır; kadın önce bir eği­ti­mi er­te­ler, sonra bir işi red­de­der, ar­dın­dan ko­nu­şa­ca­ğı in­san­la­rı se­çer­ken ken­di­si­ni san­sür­ler, za­man­la yeni bir adım atma is­te­ği doğ­du­ğun­da bunun karşı ta­raf­ta nasıl bir hu­zur­suz­luk ya­ra­ta­ca­ğı­nı dü­şü­ne­rek daha is­te­me­den vaz­geç­me­ye baş­lar ve so­nun­da dı­şa­rı­da­ki de­net­le­yi­ci ses içe­ri­de bir bek­çi­ye dö­nü­şür­ken, ka­fe­sin ka­pı­sı­nı aça­cak kişi or­ta­dan kalk­sa bile kadın yıl­lar­ca öğ­ren­di­ği dar­lı­ğı kendi el­le­riy­le sür­dü­rür.

Bu ör­ne­ğin kadın üze­rin­den ku­rul­ma­sı, ta­hak­kü­mün yal­nız er­kek­ten ka­dı­na doğru iş­le­di­ği veya her iliş­ki­nin aynı bi­çim­de oku­na­bi­le­ce­ği an­la­mı­na gel­mez; in­sa­nın başka bir in­sa­nın ih­ti­ma­li­ni kü­çült­me­si cin­si­yet­ten ba­ğım­sız bir ahlâk prob­le­mi­dir ve kimi iliş­ki­ler­de kadın er­ke­ğin ce­sa­re­ti­ni, ai­le­si ço­cu­ğun uf­ku­nu, yö­ne­ti­ci ça­lı­şa­nın üret­ken­li­ği­ni, öğ­ret­men öğ­ren­ci­nin me­ra­kı­nı veya bir ar­ka­daş di­ğe­ri­nin öz­gü­ve­ni­ni aynı gö­rün­mez yön­tem­ler­le da­ral­ta­bi­lir, fakat kadın ör­ne­ği özel­lik­le önem­li­dir, çünkü sevgi, aile ve fe­da­kâr­lık dili kul­la­nı­la­rak ya­pı­lan vaz­ge­çiş­le­rin top­lum­sal ola­rak daha kolay meş­ru­laş­tı­rıl­dı­ğı nice ha­yat­ta, ye­te­nek­li bir ka­dı­nın kendi kü­çül­me­si­ni erdem zan­net­me­si müm­kün­dür.

İn­sa­nı bu­ra­da asıl ya­ra­la­yan şey, yal­nız­ca bazı fır­sat­la­rın kaç­ma­sı de­ğil­dir; çünkü fır­sat­la­rın bir kısmı başka bi­çim­ler­de ye­ni­den do­ğa­bi­lir, fakat sü­rek­li ken­di­si­ni kü­çül­ten in­sa­nın bir süre sonra kendi için­de­ki ge­niş­li­ği ta­nı­ya­maz hâle gel­me­si, baş­ka­sı­nın kor­ku­su­nu kendi ted­bi­ri, baş­ka­sı­nın kıs­kanç­lı­ğı­nı kendi ayıbı, baş­ka­sı­nın sı­nı­rı­nı kendi ka­pa­si­te­si ve baş­ka­sı­nın hu­zu­ru­nu kendi var­lı­ğın­dan daha de­ğer­li gör­me­ye baş­la­ma­sı, in­sa­nın yal­nız hayat pla­nı­nı değil, ken­di­lik duy­gu­su­nu da de­ğiş­ti­rir.

Sü­rek­li bu­da­nan bir ağa­cın neden göğe yük­se­le­me­di­ği­ni bir süre sonra bal­ta­da değil kendi göv­de­sin­de ara­dı­ğı­nı dü­şün­mek, bu dö­nü­şü­mü an­la­mak için ye­te­rin­ce ağır bir me­ta­for­dur; dal­la­rı her uza­dı­ğın­da ke­si­len, gü­ne­şe yö­ne­len ta­ra­fı her de­fa­sın­da bi­çi­len ve kök­le­ri­nin ya­yı­la­ca­ğı alan sü­rek­li da­ral­tı­lan bir ağaç, ko­nu­şa­bil­se belki de “Demek ki bende bü­yü­me­ye ye­te­cek güç yok” di­ye­cek­tir, oysa me­se­le ağa­cın ya­ra­tı­lı­şın­da­ki ek­sik­lik değil, bü­yü­mek için yap­tı­ğı her ham­le­nin dı­şa­rı­dan ce­za­lan­dı­rıl­dı­ğı bir ik­lim­de ya­şa­mış ol­ma­sı­dır.

İnsan da sü­rek­li kü­çül­tül­dü­ğün­de, bir süre sonra ken­di­si­ne ya­pı­la­nı sor­gu­la­mak ye­ri­ne ken­di­si­ni sor­gu­la­ma­ya baş­la­ya­bi­lir; fi­kir­le­ri yıl­lar­ca ha­fi­fe alı­nan bir ça­lı­şan “Ben zaten ya­ra­tı­cı de­ği­lim”, ba­şa­rı­sı teh­dit gibi gö­rü­len bir kadın “Belki ger­çek­ten fazla ileri gi­di­yo­rum”, her ha­ta­sı şah­si­ye­ti­ne yö­nel­til­miş bir hükme dö­nüş­tü­rü­len bir çocuk “Ben zaten be­ce­rik­si­zim” ve her ka­ra­rın­da ai­le­si­nin ona­yı­na ba­ğım­lı bı­ra­kı­lan bir genç “Ben kendi ba­şı­ma doğru seçim ya­pa­mam” de­me­ye baş­la­dı­ğın­da, dı­şa­rı­da­ki balta işini ta­mam­la­mış ve in­sa­nın içine yer­le­şe­rek onun kendi dal­la­rı­nı kesen bir iç sese dö­nüş­müş de­mek­tir.

İn­sa­nın en derin esa­re­ti, yal­nız baş­ka­sı­nın çiz­di­ği sı­nır­lar için­de ya­şa­ma­sı değil, o sı­nır­la­rı za­man­la kendi ta­bi­a­tı­nın, ka­bi­li­ye­ti­nin ve ka­de­ri­nin doğal hu­dut­la­rı san­ma­ya baş­la­ma­sı­dır; çünkü dı­şa­rı­da­ki duvar bir gün yı­kı­la­bi­lir, kapı açı­la­bi­lir ve yol ge­niş­le­ye­bi­lir, fakat insan du­va­rın artık kendi için­de ol­du­ğu­na inan­mış­sa önün­de uza­nan açık bir ovada bile ilk adımı at­mak­tan kor­ka­bi­lir.

Bu yüz­den ken­di­ni ger­çek­leş­tir­me me­se­le­si, yal­nız­ca “Ben neye ye­te­nek­li­yim?” so­ru­suy­la baş­la­yıp bi­te­cek kadar yü­zey­sel de­ğil­dir; insan aynı za­man­da “Hangi korku ger­çek­ten bana ait, hangi hükmü yıl­lar önce bir baş­ka­sın­dan dev­ral­dım, hangi sa­da­ka­ti ken­dim­den vaz­geç­mek­le ka­rış­tır­dım, hangi sus­kun­lu­ğu ol­gun­luk san­dım, hangi er­te­le­me­yi mec­bu­ri­yet diye ad­lan­dır­dım ve hangi iliş­ki beni ko­rur­ken aynı za­man­da kü­çült­tü?” so­ru­la­rı­nı da sor­mak zo­run­da­dır, çünkü in­sa­nın için­de­ki cev­he­rin önün­de­ki en kalın top­rak bazen yok­sul­luk veya im­kân­sız­lık değil, yan­lış an­lam­lan­dı­rıl­mış bir bağ­lı­lı­ğın kat­man­la­rı­dır.

Bir to­hu­mun için­de orman ih­ti­ma­li bu­lun­ma­sı, onun mut­la­ka or­ma­na dö­nü­şe­ce­ği an­la­mı­na gel­mez; to­hu­mun top­ra­ğa, suya, ışığa, za­ma­na ve kök­le­ri­ni ya­ya­bi­le­ce­ği bir alana ih­ti­ya­cı var­dır, do­la­yı­sıy­la in­sa­nın için­de bu­lu­nan is­ti­dat da doğru ik­lim­le temas et­me­di­ğin­de yıl­lar­ca gö­rün­me­den ka­la­bi­lir, fakat bu­ra­da ka­der­ci bir so­nu­ca var­mak ye­ri­ne daha in­ce­lik­li bir ger­çe­ği gör­mek ge­re­kir, çünkü insan kimi zaman ken­di­si­ne ve­ril­me­yen top­ra­ğı de­ğiş­ti­re­mez­ken kimi zaman da yıl­lar­dır ışık al­ma­yan yer­den çık­mak, yeni bir çevre kur­mak, başka bir bil­gi­ye yö­nel­mek veya kendi kök­le­ri­ne alan açmak için hâlâ bir seçim im­kâ­nı­na sahip ola­bi­lir.

Top­ra­ğın al­tın­da kalan to­hu­mun tra­je­di­si, yal­nız bü­yü­ye­me­me­si de­ğil­dir; için­de bir orman ta­şı­dı­ğı­nı hiç bil­me­den çü­rü­me­si­dir ve in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­ka­ti de tam bu nok­ta­da, ken­di­si­ni abart­mak­la değil, için­de­ki im­kâ­nı kü­çüm­se­me­mek­le, ona uygun şart­la­rı ara­mak­la ve başka in­san­la­rın kor­ku­la­rı­nı kendi gü­ne­şi­nin önüne ka­lı­cı bir gölge ola­rak koy­ma­mak­la il­gi­li­dir.

İn­sa­nın ha­ya­tın­da­ki iliş­ki­ler, bu ne­den­le yal­nız se­vil­di­ği, kı­rıl­dı­ğı, des­tek­len­di­ği veya yal­nız kal­dı­ğı duy­gu­sal alan­lar de­ğil­dir; iliş­ki­ler aynı za­man­da in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne doğru yü­rür­ken için­de so­lu­du­ğu ik­lim­dir ve bazı in­san­lar ya­nı­mı­za gel­dik­le­rin­de bizi ken­di­mi­ze yak­laş­tı­rır­ken ba­zı­la­rı kendi kor­ku­la­rı­nı bizim uf­ku­mu­za sınır yapar, ba­zı­la­rı ba­şa­rı­mız kar­şı­sın­da se­vin­ci­mi­zi ço­ğal­tır­ken ba­zı­la­rı bü­yü­me­mi­zi kendi kü­çül­me­le­ri­nin ka­nı­tı gibi görür, ba­zı­la­rı ha­ta­mı­zı söy­ler­ken şah­si­ye­ti­mi­zi korur ve ba­zı­la­rı bizi ken­di­le­ri­ne ba­ğım­lı tu­ta­bil­mek için öz­gü­ve­ni­mi­zin en has­sas yer­le­ri­ni yıl­lar bo­yun­ca ses­siz­ce aşın­dı­rır.

Bu­ra­da sev­gi­nin ken­di­si­ni kut­sal­laş­tı­rıp sev­gi­nin için­de ya­pı­lan her şeyi meşru say­mak da ciddi bir ya­nıl­gı­dır; çünkü bir insan bir baş­ka­sı­nı ger­çek­ten se­ve­bi­lir ve yine de kendi kor­ku­la­rı, terk edil­me kay­gı­sı, de­ğer­siz­lik hissi veya kont­rol ih­ti­ya­cı se­be­biy­le onu da­ral­ta­bi­lir, do­la­yı­sıy­la ni­ye­tin iyi ol­ma­sı et­ki­nin de iyi ol­du­ğu an­la­mı­na gel­me­di­ği gibi, “Beni se­vi­yor” cüm­le­si de bir iliş­ki­nin in­sa­nı bü­yü­tüp bü­yüt­me­di­ği­ni an­la­mak için tek ba­şı­na ye­ter­li bir ölçü de­ğil­dir.

İn­sa­nı seven her el onu bü­yüt­mez; bazı eller, in­cin­me­sin diye tut­tu­ğu in­sa­nın kendi ayak­la­rı üze­rin­de yü­rü­me­yi öğ­ren­me­si­ne engel olur­ken, bazı gü­ven­li li­man­lar ge­mi­yi fır­tı­na­dan ko­ru­duk­la­rı kadar de­ni­ze açıl­ma ce­sa­re­ti­ni de ya­vaş­ça in­sa­nın için­den çekip ala­bi­lir ve kişi yıl­lar sonra ko­run­muş ol­du­ğu­nu değil, ko­ru­nur­ken kendi uf­ku­na ya­ban­cı­laş­tı­rıl­dı­ğı­nı an­la­ya­bi­lir.

Liman me­ta­fo­ru tam da bu ne­den­le önem­li­dir; in­sa­nın ha­ya­tın­da din­le­ne­ce­ği, ait his­se­de­ce­ği, yor­gun­lu­ğu­nu bı­ra­ka­ca­ğı ve dün­ya­nın sert­li­ğin­den ko­ru­na­ca­ğı yer­le­re ih­ti­ya­cı var­dır, fakat ge­mi­nin var­lık se­be­bi li­man­da pas­lan­mak değil de­ni­zin im­kâ­nı­nı ta­şı­mak­tır ve bir liman “Seni ko­ru­yo­rum” di­ye­rek ge­mi­nin ha­lat­la­rı­nı hiç­bir zaman çöz­mü­yor­sa, za­man­la ko­ru­ma ile hap­set­me ara­sın­da­ki sınır si­li­ne­bi­lir.

Bu­gü­nün ça­lış­ma ha­ya­tın­da da aynı me­ka­niz­ma­yı gör­mek müm­kün­dür; yıl­lar­dır aynı işte kalan, başka bir alan­da daha üret­ken ola­bi­le­ce­ği­ni bilen, ye­te­ne­ği­nin kö­rel­di­ği­ni his­se­den ve her sabah işe gi­der­ken kendi ha­ya­tı­na biraz daha ya­ban­cı­laş­tı­ğı­nı fark eden bir insan, sırf dü­zen­li ma­a­şı­nı, çev­re­si­nin alış­tı­ğı kim­li­ği veya ba­şa­rı­sız­lık ih­ti­ma­lin­den ko­run­ma duy­gu­su­nu kay­bet­me­mek için bütün öm­rü­nü aynı ma­sa­da ge­çi­re­bi­lir, fakat bu­ra­da dı­şa­rı­dan “İşini bırak” demek ne kadar so­rum­suz­sa, ki­şi­nin kendi kor­ku­su­nu hiç sor­gu­la­ma­dan “Mec­bu­rum” diye ad­lan­dır­ma­sı da o kadar eksik bir mu­ha­se­be­dir.

Çünkü ger­çek mec­bu­ri­yet ile alı­şıl­mış korku bir­bi­ri­ne ben­ze­yen iki fark­lı güç­tür; borcu, bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu in­san­lar, sağ­lık so­ru­nu veya eko­no­mik gü­ven­ce­siz­li­ği bu­lu­nan bi­ri­nin risk he­sa­bı ile yal­nız ba­şa­rı­sız gö­rün­mek­ten kork­tu­ğu için ha­re­ket et­me­yen bi­ri­nin du­ru­mu aynı de­ğil­dir, fakat in­sa­nın ken­di­si­ne karşı dü­rüst­lü­ğü tam da bu ay­rı­mı ya­pa­bil­di­ği yerde baş­lar ve kişi bazen ha­ya­tı­nın ka­pı­sın­da ger­çek­ten anah­tar­sız ol­du­ğu­nu, bazen de anah­tar ce­bin­de dur­du­ğu hâlde yıl­lar­dır ka­pı­nın ki­lit­li ol­du­ğu­na inan­dı­ğı­nı kabul etmek zo­run­da kalır.

Aynı gö­rün­mez sı­nır­lar eği­tim ha­ya­tın­da da ken­di­si­ni gös­te­rir; sınav ba­şa­rı­sı­nın ze­kâ­nın tek öl­çü­sü gibi su­nul­du­ğu, hata yap­ma­nın öğ­ren­me­nin doğal par­ça­sı ol­mak­tan çı­ka­rı­lıp utanç kay­na­ğı­na dö­nüş­tü­rül­dü­ğü veya ço­cu­ğun me­ra­kı ye­ri­ne ita­a­ti­nin ödül­len­di­ril­di­ği bir or­tam­da, çocuk bilgi ka­za­nır­ken kendi zih­ni­ne gü­ve­ni­ni kay­be­de­bi­lir ve yıl­lar sonra dip­lo­ma sa­hi­bi ol­du­ğu hâlde yeni bir soru sor­mak­tan, fark­lı bir ih­ti­ma­li de­ne­mek­ten veya kendi dü­şün­ce­si­ni sa­vun­mak­tan çe­ki­nen ye­tiş­ki­ne dö­nü­şe­bi­lir.

Bir öğ­ret­me­nin “Sen­den olmaz” diye bir anlık öf­key­le söy­le­di­ği cümle, öğ­ret­me­nin ha­fı­za­sın­dan er­te­si gün si­li­ne­bi­lir­ken öğ­ren­ci­nin için­de on yıl­lar­ca ya­şa­ya­bi­lir; aynı bi­çim­de bir an­ne­nin “Sen ya­par­sın, yeter ki çalış ve so­nu­cun­dan kork­ma” diye ver­di­ği güven, yıl­lar sonra o ço­cu­ğun kim­se­nin ken­di­si­ne inan­ma­dı­ğı bir eşik­te için­den yük­se­len ikin­ci bir ses ola­bi­lir ve bu ne­den­le in­sa­nın başka in­san­la­rın ih­ti­ma­li­ne do­kun­du­ğu her iliş­ki, yal­nız bu­gü­nün değil ge­le­ce­ğin de ah­lâ­kı­nı taşır.

Ça­ğı­mı­zın gö­rün­mez sı­nır­la­rı artık yal­nız aile, okul veya iş­ye­ri du­var­la­rı için­de ku­rul­ma­dı­ğı için, in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne ya­ban­cı­laş­ma­sı di­ji­tal ha­ya­tın par­lak ek­ran­la­rı üze­rin­den de ger­çek­le­şe­bi­lir; günün önem­li bir bö­lü­mü­nü baş­ka­la­rı­nın se­çil­miş an­la­rı­nı iz­le­ye­rek ge­çi­ren bir insan, kendi ha­ya­tı­nın ağır ve yavaş in­şa­sı­nı de­ğer­siz gör­me­ye baş­la­ya­bi­lir, çünkü ekran ona sü­rek­li so­nuç­la­rı gös­te­rir­ken eme­ğin ka­ran­lık­ta geçen yıl­la­rı­nı, ba­şa­rı­nın ar­ka­sın­da­ki tek­rar­la­rı, in­san­la­rın gö­rün­me­yen kor­ku­la­rı­nı ve her par­lak gö­rün­tü­nün ar­dın­da­ki ek­sik­le­ri çoğu zaman gös­ter­me­di­ğin­den, kıyas duy­gu­su in­sa­nın kendi yo­lu­na duy­du­ğu gü­ve­ni ses­siz­ce aşın­dı­ra­bi­lir.

Sos­yal medya bu­ra­da yal­nız zaman tü­ke­ten bir araç de­ğil­dir; aynı za­man­da arzu, ba­şa­rı, gü­zel­lik, iliş­ki, zen­gin­lik ve hatta mut­lu­luk öl­çü­le­ri­nin dı­şa­rı­dan tek­rar tek­rar tek­lif edil­di­ği de­va­sa bir ay­na­lar sa­lo­nu­dur ve insan bu ay­na­la­rın önün­de ye­te­rin­ce uzun kal­dı­ğın­da hangi gö­rün­tü­nün ken­di­si­ne ait ol­du­ğu­nu, hangi he­de­fi ger­çek­ten is­te­di­ği­ni ve hangi ar­zu­nun yal­nız baş­ka­la­rı­nın ha­yat­la­rı­nı sey­ret­mek­ten doğ­du­ğu­nu ayırt et­mek­te zor­la­na­bi­lir, böy­le­ce se­çe­nek­le­rin ço­ğal­dı­ğı bir çağda ira­de­nin de aynı öl­çü­de ço­ğal­dı­ğı­nı sa­nar­ken, gö­rün­mez bi­çim­de yön­len­di­ril­miş ar­zu­la­rı­nın pe­şin­den ko­şa­bi­lir.

Bu ne­den­le gü­nü­müz­de ken­di­ni ger­çek­leş­tir­me me­se­le­si, yal­nız “Daha çok fır­sat bul” çağ­rı­sıy­la çö­zü­le­mez; çünkü in­sa­nın önün­de yüz­ler­ce fır­sat bu­lun­ma­sı, hangi fır­sa­tın kendi ha­ki­ka­ti­ne hiz­met et­ti­ği­ni an­la­ya­bi­le­cek bir iç öl­çü­ye sahip ol­du­ğu an­la­mı­na gel­mez ve hatta se­çe­nek bol­lu­ğu bazen in­sa­nı bü­yüt­mek ye­ri­ne da­ğı­ta­rak, her ka­pı­ya biraz yö­ne­len fakat hiç­bir yolda kök sa­la­ma­yan, sü­rek­li yeni ih­ti­mal­le­rin he­ye­ca­nı­nı ya­şa­yan fakat hiç­bir ih­ti­ma­li eme­ğin ağır sab­rıy­la ger­çe­ğe dö­nüş­tü­re­me­yen bir ruh hâ­li­ne sü­rük­le­ye­bi­lir.

Öz­gür­lük, önü­müz­de çok sa­yı­da ka­pı­nın bu­lun­ma­sı veya her is­te­di­ği­mi­zi se­çe­bil­me im­kâ­nı­na sahip ol­ma­mız değil; hangi ka­pı­nın bize ait ol­ma­dı­ğı­nı an­la­ya­bi­le­cek bir iç öl­çü­ye, baş­ka­la­rı­nın al­kı­şı­na rağ­men yan­lış yol­dan dö­ne­bi­le­cek bir ce­sa­re­te, ar­zu­la­rı­mı­zın kay­na­ğı­nı sor­gu­la­ya­bi­le­cek bir şuura ve ge­rek­ti­ğin­de yal­nız kalma pa­ha­sı­na kendi is­ti­ka­me­ti­mi­zi ko­ru­ya­bi­le­cek bir şah­si­ye­te sahip ola­bil­mek­tir.

Bu­gü­nün in­sa­nı­na “Ken­di­nin en iyi ver­si­yo­nu ol” diye ses­le­nen pi­ya­sa dili de bu nok­ta­da dik­kat­le sor­gu­lan­ma­lı­dır; çünkü in­sa­nın ge­liş­me ar­zu­su­nu sü­rek­li daha fazla tü­ket­me­ye, daha fazla ça­lış­ma­ya, be­de­ni­ni daha fazla di­sip­li­ne et­me­ye, daha gö­rü­nür ol­ma­ya ve her anını ve­rim­li­lik he­sa­bı­na dö­nüş­tür­me­ye bağ­la­yan bir an­la­yış, ken­di­ni ger­çek­leş­tir­me fik­ri­ni ko­lay­lık­la ken­di­ni sö­mür­me dü­ze­ni­ne çe­vi­re­bi­lir ve insan bir süre sonra din­len­me­yi tem­bel­lik, ya­vaş­la­ma­yı ba­şa­rı­sız­lık, üret­me­di­ği za­ma­nı de­ğer­siz­lik ve baş­ka­la­rı­nın ge­ri­sin­de kal­ma­yı şahsi bir kusur gibi al­gı­la­ya­bi­lir.

Oysa in­sa­nın üst hâli, hiç­bir zaman yo­rul­ma­yan bir ma­ki­ne­ye dö­nüş­me­si de­ğil­dir; bazen bü­yü­mek, daha fazla iş yap­mak değil bazı iş­ler­den vaz­geç­mek, daha çok ko­nuş­mak değil doğru yerde sus­mak, daha fazla ka­zan­mak değil hangi ka­zan­cın in­sa­nı kendi de­ğer­le­rin­den uzak­laş­tır­dı­ğı­nı fark etmek, her ka­pı­yı açmak değil bazı ka­pı­la­rı bi­linç­li bi­çim­de ka­pat­mak ve dün­ya­nın “iler­le­me” de­di­ği yönde ko­şar­ken kendi vic­da­nı­nın ge­ri­ye doğru çe­kil­di­ği­ni görüp yön de­ğiş­ti­re­bil­mek­tir.

Bu ayrım ya­pıl­ma­dı­ğın­da, ka­pa­si­te kav­ra­mı in­sa­nın üze­rin­de yeni bir kır­ba­ca dö­nü­şe­bi­lir; do­ğuş­tan sahip ol­ma­dı­ğı şey­ler, has­ta­lık­lar, bakım so­rum­lu­luk­la­rı, eko­no­mik sı­nır­lar veya ya­şa­dı­ğı ağır ka­yıp­lar se­be­biy­le be­lir­li dö­nem­ler­de yal­nız ayak­ta ka­la­bi­len bi­ri­ne “Po­tan­si­ye­li­ni ger­çek­leş­tir­mi­yor­sun” demek, ha­ya­tın ger­çek­li­ği­ne karşı mer­ha­met­siz bir so­yut­la­ma olur­ken, im­kâ­nı bu­lun­du­ğu hâlde yıl­lar­ca kor­ku­su­nun ar­ka­sı­na sak­la­nan bi­ri­nin her er­te­le­me­si­ni de “Ken­di­me zaman ta­nı­yo­rum” di­ye­rek kut­sa­ma­sı aynı öl­çü­de ya­nıl­tı­cı ola­bi­lir.

İn­sa­nın ken­di­siy­le ku­ra­ca­ğı sa­hi­ci iliş­ki, ken­di­si­ni ne bir proje yö­ne­ti­ci­si­nin soğuk cet­ve­liy­le ölç­me­si­ni ne de her ek­sik­li­ği­ni ma­ze­ret­le örten bir ra­hat­lı­ğa sı­ğın­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir; bunun ye­ri­ne insan, hangi dö­nem­de ta­şı­ya­bi­le­ce­ği yükün ne ol­du­ğu­nu, hangi acı­nın ger­çek­ten din­len­me­ye ih­ti­yaç do­ğur­du­ğu­nu, hangi kor­ku­nun ko­run­ma iç­gü­dü­sü kı­lı­ğı­na gir­di­ği­ni ve hangi ka­bi­li­ye­tin artık kul­la­nıl­ma­dı­ğı için kö­rel­me­ye baş­la­dı­ğı­nı dü­rüst­çe ayırt et­me­ye ça­lış­ma­lı­dır.

Yapay ze­kâ­nın, oto­mas­yo­nun ve di­ji­tal üre­tim araç­la­rı­nın gün­de­lik ha­ya­tın içine hızla yer­leş­ti­ği bu­gün­kü dün­ya­da bu me­se­le yeni bir boyut daha ka­zan­mış­tır; insan artık da­ki­ka­lar için­de metin üre­te­bi­lir, gör­sel ha­zır­la­ya­bi­lir, araş­tır­ma tas­la­ğı çı­ka­ra­bi­lir, he­sap­la­ma yap­tı­ra­bi­lir veya yıl­lar önce sa­at­ler sü­re­cek iş­le­ri bir­kaç ko­mut­la ta­mam­la­ya­bi­lir, fakat ka­pa­si­te­yi ar­tı­ran bu araç­lar dü­şün­me, seçme, tart­ma ve anlam verme so­rum­lu­lu­ğu­nu bü­tü­nüy­le dı­şa­rı­ya dev­ret­me­nin ba­ha­ne­si­ne dö­nüş­tü­ğün­de, insan daha çok üre­tir­ken kendi zi­hin­sel kas­la­rı­nı daha az kul­lan­ma teh­li­ke­siy­le kar­şı­la­şa­bi­lir.

Bir araç in­sa­nın im­kâ­nı­nı ge­niş­let­ti­ğin­de, onun ah­lâ­kî so­rum­lu­lu­ğu­nu da or­ta­dan kal­dır­maz; ak­si­ne in­sa­nın neyi neden üret­ti­ği, ken­di­si­ne su­nu­lan ce­va­bı ne kadar sor­gu­la­dı­ğı, hızın bü­yü­sü için­de ha­ki­ka­ti kont­rol edip et­me­di­ği ve ko­lay­lı­ğın sağ­la­dı­ğı za­ma­nı daha derin bir dü­şün­ce­ye mi yoksa yeni bir yü­zey­sel­li­ğe mi çe­vir­di­ği so­ru­la­rı daha da önem ka­za­nır, çünkü tek­no­lo­ji in­sa­nın ka­nat­la­rı­nı bü­yü­te­bi­lir fakat hangi gök­yü­zü­ne uça­ca­ğı­nı onun ye­ri­ne be­lir­le­me­me­li­dir.

Ka­pa­si­te­nin ah­lâ­kî ta­ra­fı özel­lik­le önem­li­dir; çünkü zekâ, ye­te­nek, ikna gücü, li­der­lik be­ce­ri­si, maddi imkân veya top­lum­sal etki tek ba­şı­na in­sa­nı “daha yük­sek” bir hâle ta­şı­maz, zira bütün bu güç­ler hangi is­ti­ka­me­te bağ­lan­dı­ğı­na göre iyi­li­ğin de kö­tü­lü­ğün de ara­cı­na dö­nü­şe­bi­lir ve tarih bo­yun­ca büyük ka­bi­li­yet­le­rin büyük er­dem­ler do­ğur­ma­dı­ğı, ak­si­ne vic­dan­dan kop­muş ye­te­ne­ğin kimi zaman sı­ra­dan bir ye­ter­siz­lik­ten çok daha fazla zarar ver­di­ği sa­yı­sız örnek in­san­lı­ğın ha­fı­za­sın­da durur.

Çok zeki bir insan bil­gi­si­ni al­dat­mak için kul­la­nı­yor­sa, güçlü bir yö­ne­ti­ci oto­ri­te­si­ni ada­let ye­ri­ne korku üret­mek için iş­le­ti­yor­sa, et­ki­li bir ko­nuş­ma­cı in­san­la­rın za­af­la­rı­nı ha­ki­ka­te değil kendi men­fa­a­ti­ne yön­len­di­ri­yor­sa veya üret­ken bir gi­ri­şim­ci bü­yü­me­si­ni ça­lı­şan­la­rı­nın onu­ru­nu eze­rek sağ­lı­yor­sa, o in­san­la­rın ka­pa­si­te­si­nin açıl­mış ol­ma­sı in­san­lık­la­rı­nın da açıl­dı­ğı an­la­mı­na gel­mez; bu yüz­den “ken­di­nin en üst ver­si­yo­nu” ifa­de­si­nin ah­lâk­tan ba­ğım­sız kul­la­nıl­ma­sı, yal­nız daha et­ki­li, daha güçlü ve daha ba­şa­rı­lı bir ben­lik üre­tir­ken o ben­li­ğin neye hiz­met et­ti­ği­ni sor­ma­yan teh­li­ke­li bir boş­luk ya­ra­tır.

İn­sa­nın en yük­sek hâli, ka­bi­li­ye­ti­nin en fazla ça­lış­tı­ğı veya dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğın­da en par­lak gö­rün­dü­ğü yer değil; ka­bi­li­ye­ti ile vic­da­nı­nın, gücü ile ada­le­ti­nin, sözü ile ha­ya­tı­nın ve sahip ol­du­ğu imkân ile ta­şı­ma­sı ge­re­ken so­rum­lu­lu­ğun bir­bi­ri­ne en fazla yak­laş­tı­ğı, in­sa­nın bü­yür­ken in­san­lı­ğın­dan ek­sil­me­di­ği yer­dir.

Bu ne­den­le in­sa­nın ken­di­si­ni ger­çek­leş­tir­me­si, ken­di­si­ni put­laş­tır­ma­sı de­ğil­dir; “Benim ha­ya­tım, benim ka­ra­rım, benim mut­lu­lu­ğum” cüm­le­le­ri­ni bütün bağ­la­rın üze­rin­de mut­lak­laş­tı­ran bir an­la­yış, in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ni ger­çek­leş­tir­me­sin­den çok baş­ka­la­rı­nın hak­la­rı­nı gö­rün­mez kılan nar­sis­tik bir bi­rey­ci­li­ğe dö­nü­şe­bi­lir, çünkü insan yal­nız ken­di­sin­den iba­ret de­ğil­dir ve ver­di­ği söz­ler, ta­şı­dı­ğı ema­net­ler, ço­cuk­la­rı, ai­le­si, dost­la­rı, top­lu­mu, mes­le­ği, inan­cı ve temas et­ti­ği in­san­la­rın ha­ya­tı onun öz­gür­lük ala­nı­nın ah­lâ­kî sı­nır­la­rı­nı da be­lir­ler.

Bir baba “Ken­di­mi bu­lu­yo­rum” di­ye­rek ço­cuk­la­rı­na karşı so­rum­lu­lu­ğu­nu terk ede­mez, bir eş “Ken­di­mi ger­çek­leş­tir­mek is­ti­yo­rum” di­ye­rek kar­şı­sın­da­ki in­sa­nın hu­ku­ku­nu yok sa­ya­maz, bir yö­ne­ti­ci ka­ri­ye­ri­ni bü­yüt­mek adına ça­lı­şan­la­rı­nın onu­ru­nu çiğ­ne­ye­mez ve bir sa­nat­çı kendi ifa­de­si­ni kut­sar­ken baş­ka­sı­nın in­san­lı­ğı­nı araç­sal­laş­tı­ra­maz; çünkü in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­ka­ti, baş­ka­la­rı­nın ih­ti­ma­li­ni ezme hakkı ver­me­di­ği gibi, ger­çek bü­yü­me in­sa­nın kendi ala­nı­nı ge­niş­le­tir­ken baş­ka­sı­nın ne­fe­si­ni da­ralt­ma­ma­sıy­la öl­çü­lür.

Ger­çek ken­di­ni ger­çek­leş­tir­me, baş­ka­la­rı­nı eze­rek yük­sel­mek değil, kendi cev­he­ri­ni iş­ler­ken ema­ne­ti, ada­le­ti ve mer­ha­me­ti bir­lik­te ta­şı­ya­bil­mek­tir.

Bu ne­den­le in­sa­nın en yük­sek hâli aynı za­man­da en so­rum­lu hâ­li­dir.

Bu­ra­da ema­net kav­ra­mı, me­se­le­yi ki­şi­sel ge­li­şi­min sığ ba­şa­rı di­lin­den çı­ka­ra­rak daha derin bir va­ro­luş ve ahlâk ze­mi­ni­ne taşır; in­sa­nın aklı ken­di­si­ne mut­lak mül­ki­yet gibi ve­ril­miş bir nesne değil, neye hiz­met et­tir­di­ği so­ru­la­cak bir imkân, za­ma­nı is­te­di­ği gibi tü­ke­tip hiç­bir he­sa­bı­nı ver­me­ye­ce­ği boş­luk değil, geri dön­me­yen bir ser­ma­ye, sözü yal­nız ken­di­si­ne ait bir güç değil, baş­ka­la­rı­nın kal­bi­ne do­ku­na­bi­le­cek bir so­rum­lu­luk ve et­ki­si yal­nız bir ay­rı­ca­lık değil, art­tık­ça he­sa­bı da ağır­la­şan bir yük ola­rak dü­şü­nül­dü­ğün­de, ka­pa­si­te­nin bü­yük­lü­ğü in­sa­nı gu­rur­lan­dır­mak­tan önce cid­di­leş­tir­me­ye baş­lar.

İslâm dü­şün­ce­sin­de­ki ema­net, is­ti­dat, niyet, amel ve hesap kav­ram­la­rı da in­sa­nın ken­di­si­ne ve­ril­miş im­kâ­nı yal­nız sahip olu­na­cak bir nimet değil, nasıl kul­la­nıl­dı­ğı önem ta­şı­yan bir so­rum­lu­luk ola­rak gör­me­si­ne kapı açar; bu­ra­da in­sa­nın ken­di­si­ne ve­ril­me­yen­den so­rum­lu ol­ma­dı­ğı, fakat bil­di­ği, ya­pa­bil­di­ği ve et­ki­le­ye­bil­di­ği alan ge­niş­le­dik­çe me­su­li­ye­ti­nin de ge­niş­le­di­ği fikri, “Neden baş­ka­sı kadar ol­ma­dım?” so­ru­su­nu an­lam­sız­laş­tı­rır­ken “Bana ve­ri­len­le ne yap­tım?” so­ru­su­nu ağır­laş­tı­rır.

Bir in­sa­nın ha­ya­tın­da bil­gi­si art­tık­ça bil­mez­lik ma­ze­re­ti da­ra­lır, maddi im­kâ­nı ge­niş­le­dik­çe pay­laş­ma ve ko­ru­ma gücü artar, sö­zü­nün ulaş­tı­ğı insan sa­yı­sı ço­ğal­dık­ça söy­le­di­ği sözün so­rum­lu­lu­ğu büyür ve bir ku­ru­mun ba­şı­na geç­ti­ğin­de yal­nız kendi ba­şa­rı­sın­dan değil, ka­rar­la­rı­nın al­tın­da ça­lı­şan in­san­la­rın ha­ya­tın­da oluş­tur­du­ğu ada­let veya ada­let­siz­lik­ten de pay al­ma­ya baş­lar; bu ne­den­le ka­pa­si­te yal­nız in­sa­nın ne kadar yük­se­le­bi­le­ce­ği­nin değil, yük­sel­dik­çe ne kadar ağır bir vic­dan ta­şı­ma­sı ge­rek­ti­ği­nin de öl­çü­sü­dür.

İn­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­ka­ti tam bu­ra­da top­lum­sal bir anlam ka­za­nır; çünkü ken­di­sin­de iyi­leş­tir­me­di­ği bazı şey­le­ri baş­ka­la­rı­nın ka­de­ri­ne dö­nüş­tü­re­bi­len insan, yal­nız ken­di­si için de­ğiş­mez, kendi öf­ke­si­ni ta­nı­ma­yan baba ço­cu­ğu­nun kal­bi­ne korku bı­ra­ka­bi­lir, kendi de­ğer­siz­lik duy­gu­suy­la yüz­leş­me­yen anne kı­zı­nın öz­gü­ve­ni­ni kendi kay­gı­la­rıy­la sı­nır­la­ya­bi­lir, ba­şa­rı­sız­lık kor­ku­su­nu aşa­ma­yan yö­ne­ti­ci ya­ra­tı­cı ça­lı­şan­la­rı­nı sus­tu­ra­bi­lir ve kendi se­si­ni yıl­lar­ca bas­tır­mış bir öğ­ret­men, öğ­ren­ci­nin güçlü so­ru­su­nu say­gı­sız­lık gibi yo­rum­la­ya­bi­lir.

İnsan, kendi için­de yüz­leş­mek­ten kaç­tı­ğı ya­ra­yı baş­ka­sı­na gö­rün­mez bir miras ola­rak bı­ra­ka­bil­di­ği gibi, kendi için­de ce­sa­ret­le onar­dı­ğı bir kı­rı­ğı da ken­di­sin­den son­ra­ki­le­re daha geniş, daha em­ni­yet­li ve daha mer­ha­met­li bir ha­ya­tın ka­pı­sı hâ­li­ne ge­ti­re­bi­lir; bu ne­den­le in­sa­nın ken­di­siy­le yap­tı­ğı her sa­hi­ci yüz­leş­me, yal­nız kendi geç­mi­şi­ne değil, baş­ka­la­rı­nın ge­le­ce­ği­ne de do­ku­nur.

Bu yüz­den in­sa­nın kendi ka­pa­si­te­si­ni ger­çek­leş­tir­me­si yal­nız şahsi tat­min veya ka­ri­yer me­se­le­si de­ğil­dir; bir öğ­ret­me­nin me­ra­kı­nı canlı tut­ma­sı öğ­ren­ci­le­rin uf­ku­nu, bir an­ne­nin kendi öz­gü­ve­ni­ni ye­ni­den kur­ma­sı ço­cuk­la­rı­nın sevgi di­li­ni, bir yö­ne­ti­ci­nin ada­let duy­gu­su­nu ge­liş­tir­me­si on­lar­ca ça­lı­şa­nın gün­de­lik ha­ya­tı­nı, bir ya­za­rın ha­ki­ka­te sa­da­ka­ti bin­ler­ce oku­run zih­ni­ni ve bir in­sa­nın kendi kor­ku­suy­la yüz­leş­me­si sev­di­ği in­san­la­rın ha­re­ket ala­nı­nı de­ğiş­ti­re­bi­lir, do­la­yı­sıy­la insan ken­di­si­ne ve­ri­len im­kâ­nı ziyan et­ti­ğin­de bazen yal­nız kendi ha­ya­tın­dan değil, o imkân ara­cı­lı­ğıy­la do­ku­na­bi­le­ce­ği başka ha­yat­lar­dan da bir şey ek­sil­tir.

Bu dü­şün­ce­yi ağır­laş­tı­ran en büyük ger­çek ise za­ma­nın geri dön­me­me­si­dir; insan kay­bet­ti­ği pa­ra­yı ye­ni­den ka­za­na­bi­lir, bir işi bı­ra­kıp başka bir işe baş­la­ya­bi­lir, bazı ha­ta­la­rı­nın te­la­fi­si­ni ya­pa­bi­lir ve yıl­lar sonra bile yeni bir eği­tim ala­bi­lir, fakat yirmi ya­şın­da­ki be­de­ni­ni, otuz ya­şın­da­ki ener­ji­si­ni, ço­cu­ğu­nun beş ya­şın­da­ki hâ­li­ni, anne ba­ba­sı­nın ha­yat­ta ol­du­ğu bir dö­ne­mi veya be­lir­li bir fır­sa­tın açık kal­dı­ğı yıl­la­rı aynı bi­çim­de geri ge­ti­re­mez, çünkü zaman in­sa­nın elin­den büyük bir gü­rül­tüy­le değil, her gün bir­bi­ri­ne ben­ze­yen küçük ek­sil­me­ler­le çıkar.

İnsan bu yüz­den “Bir gün” ke­li­me­si­ni dik­kat­le kul­lan­ma­lı­dır; bir gün kitap ya­za­ca­ğı­nı, bir gün eği­ti­me dö­ne­ce­ği­ni, bir gün ço­cu­ğuy­la daha çok ko­nu­şa­ca­ğı­nı, bir gün sağ­lı­ğı­na dik­kat ede­ce­ği­ni, bir gün ken­di­si­ni kü­çül­ten iliş­ki­ye sınır ko­ya­ca­ğı­nı veya bir gün yıl­lar­dır er­te­le­di­ği işi ya­pa­ca­ğı­nı söy­le­mek, bu­gü­nün so­rum­lu­lu­ğu­nu be­lir­siz bir ge­le­ce­ğe dev­ret­me­nin en zarif bi­çim­le­rin­den biri ola­bi­lir, çünkü tak­vim­de ken­di­li­ğin­den açı­lan ve in­sa­nın bütün kor­ku­la­rı­nın sus­tu­ğu özel bir “bir gün” bu­lun­maz, ge­le­ce­ğin mal­ze­me­si bu­gü­nün tek­rar­la­rın­dan olu­şur.

Bir ka­dı­nın yıl­lar­ca kendi ye­te­nek­le­ri­ni bas­tır­dık­tan sonra elli ya­şın­da “Ben as­lın­da başka bir hayat ku­ra­bi­lir­mi­şim” diye fark et­me­si, onun için ha­ya­tın bit­ti­ği an­la­mı­na gel­mez; insan el­li­sin­de eği­tim ala­bi­lir, alt­mı­şın­da eser ve­re­bi­lir, yet­mi­şin­de kendi se­si­ni bu­la­bi­lir ve geç kal­mış olmak hiç­bir zaman bü­tü­nüy­le bit­miş ol­mak­la aynı şey de­ğil­dir, fakat bunu söy­ler­ken za­ma­nın be­de­li­ni ro­man­tik­leş­tir­me­mek ge­re­kir, çünkü bazı yol­la­rın genç­lik­te­ki açık­lı­ğı, be­de­nin ener­ji­si, eko­no­mik şart­lar veya aile so­rum­lu­luk­la­rı­nın yo­ğun­lu­ğu yıl­lar­la de­ği­şe­bi­lir.

İnsan bazen gök­yü­zü­nün hâlâ orada ol­du­ğu­nu fark et­ti­ğin­de ka­nat­la­rı­nın ta­ma­men kay­bol­ma­dı­ğı­nı, fakat uzun yıl­lar kul­la­nıl­ma­dı­ğı için ağır­laş­tı­ğı­nı ve es­ki­si kadar kolay açıl­ma­dı­ğı­nı his­se­der; bu ağır­lık ye­ni­den uç­ma­yı im­kân­sız kıl­mak zo­run­da de­ğil­dir, ancak za­ma­nın­da açıl­ma­yan her ka­na­dın be­den­de bı­rak­tı­ğı bir ha­tı­ra, er­te­len­miş her ha­ya­tın da in­sa­nın için­de ta­şı­dı­ğı ses­siz bir yas var­dır.

İşte “ula­şa­bi­le­ce­ği hâlde ihmal et­ti­ği kendi ih­ti­ma­li” ifa­de­si bu ne­den­le yal­nız şi­ir­sel bir söz de­ğil­dir; in­sa­nın er­te­le­me­le­riy­le zaman ara­sın­da­ki geri dön­mez iliş­ki­nin, kor­ku­la­rıy­la im­kân­la­rı ara­sın­da­ki ses­siz sa­va­şın ve baş­ka­la­rı­nın çiz­di­ği sı­nır­lar­la kendi ha­ki­ka­ti ara­sın­da yıl­lar­ca sü­re­bi­len me­sa­fe­nin adı­dır, çünkü in­sa­nın acısı bazen ya­pa­ma­dı­ğı şey­den değil, ya­pa­bi­le­ce­ği­ni geç fark et­ti­ği şey­den, ula­şa­ma­dı­ğı yer­den değil, ulaş­ma ih­ti­ma­li var­ken kendi adım­la­rı­nı tut­tu­ğu yer­den doğar.

Fakat bu dü­şün­ce in­sa­nı geç­mi­şin önün­de felç eden bir piş­man­lık öğ­re­ti­si­ne dö­nüş­me­me­li­dir; kendi ih­ti­ma­li­ni yıl­lar­ca ihmal et­ti­ği­ni fark eden bi­ri­nin kalan öm­rü­nü “Keşke” ke­li­me­si­nin içine göm­me­si, ilk kay­bın üze­ri­ne ikin­ci bir kayıp daha ek­le­mek­ten başka bir sonuç do­ğur­maz ve hayat, geç­miş­te­ki im­kâ­nı aynen geri ver­me­se bile bu­gün­kü şart­la­rın için­de hâlâ ku­ru­la­bi­le­cek başka bir doğ­ru­lu­ğu, başka bir üre­ti­mi, başka bir ce­sa­re­ti ve başka bir te­la­fi­yi in­sa­nın önüne bı­ra­ka­bi­lir.

Kı­rıl­mış veya ağır­laş­mış kanat me­ta­fo­ru bu­ra­da umut­suz­lu­ğa değil öl­çü­lü bir ger­çek­çi­li­ğe hiz­met et­me­li­dir; insan yirmi ya­şın­da baş­la­ya­bi­le­ce­ği yere elli ya­şın­da aynı yol­dan ula­şa­ma­ya­bi­lir, fakat elli ya­şın­da­ki bilgi, tec­rü­be, acı, sabır ve neyi is­te­me­di­ği­ni bilme ber­rak­lı­ğı da yirmi ya­şın­da sahip ol­ma­dı­ğı başka bir kuv­vet ola­bi­lir, bu ne­den­le insan geç­miş­te­ki ih­ti­ma­li­nin kop­ya­sı­nı ko­va­la­mak ye­ri­ne bu­gün­kü ken­di­si­nin ula­şa­bi­le­ce­ği en sa­hi­ci hâli ara­ma­lı ve za­ma­nı artık düş­man değil, kalan kısmı dik­kat­le ta­şı­na­cak bir ema­net ola­rak gör­me­li­dir.

Bir insan geç­miş­te söy­le­ye­me­di­ği sözü bugün söy­le­ye­bi­lir, yıl­lar­ca ken­di­si­ni kü­çül­ten bir ka­lı­ba bugün sınır ko­ya­bi­lir, oku­ma­dı­ğı ki­ta­ba bugün baş­la­ya­bi­lir, ço­cu­ğuy­la ara­sın­da­ki me­sa­fe­yi bugün azal­ta­bi­lir, hak­sız­lık et­ti­ği bi­ri­nin hak­kı­nı bugün tes­lim ede­bi­lir ve yıl­lar­dır iş­le­me­di­ği bir ka­bi­li­ye­tin ka­pı­sı­nı bugün ye­ni­den ara­la­ya­bi­lir; bun­la­rın hiç­bi­ri geç­mi­şi de­ğiş­tir­mez, fakat geç­mi­şin ge­le­ce­ğe hangi bi­çim­de ta­şı­na­ca­ğı­nı de­ğiş­ti­rir ve in­sa­nın kader kar­şı­sın­da­ki irade alanı çoğu zaman tam da bu ay­rı­mın için­de bu­lu­nur.

İnsan kendi ih­ti­ma­li­ne doğru yü­rür­ken büyük ka­rar­la­rın ca­zi­be­si­ne de dik­kat et­me­li­dir; çünkü insan zihni ken­di­si­ni çoğu zaman ge­le­cek­te ve­re­ce­ği soylu ka­rar­lar­la ta­nım­la­ma­yı sever, bir gün hak­sız­lık kar­şı­sın­da ce­sur­ca ko­nu­şa­ca­ğı­na, önem­li bir makam ken­di­si­ne ve­ril­di­ğin­de ada­let­le dav­ra­na­ca­ğı­na, büyük bir ser­ve­te ulaş­tı­ğın­da cö­mert ola­ca­ğı­na veya ağır bir sınav gel­di­ğin­de ka­rak­te­ri­ni ko­ru­ya­ca­ğı­na ina­nır, fakat ka­rak­ter henüz gel­me­miş gün­ler­de ta­hay­yül et­ti­ği­miz kah­ra­man­lık­lar­dan değil, bu­gü­nün kim­se­nin gör­me­di­ği sa­at­le­rin­de tek­rar tek­rar yap­tı­ğı­mız küçük se­çim­le­rin tor­tu­sun­dan olu­şur.

Küçük çı­kar­lar kar­şı­sın­da sü­rek­li taviz veren bi­ri­nin büyük çıkar gel­di­ğin­de bir­den­bi­re sağ­lam­la­şa­ca­ğı­nı dü­şün­mek, yıl­lar­ca be­de­ni­ni ihmal eden bi­ri­nin bir sabah ken­di­li­ğin­den di­sip­lin ka­za­na­ca­ğı­nı bek­le­mek veya her gün söy­le­mek is­te­di­ği ha­ki­ka­ti ra­ha­tı­nı boz­ma­mak için sus­tu­ran bi­ri­nin ta­ri­hi bir eşik­te kor­ku­suz­ca ko­nu­şa­ca­ğı­nı var­say­mak, insan ta­bi­a­tı­nın alış­kan­lık­la kur­du­ğu iliş­ki­yi kü­çüm­se­mek­tir; çünkü insan yap­tı­ğı şey­le­ri yal­nız tek­rar etmez, tek­rar et­ti­ği şey­ler za­man­la in­sa­nın ken­di­si­ni bi­çim­len­di­rir ve bir nok­ta­dan sonra ter­cih, ka­rak­te­re dö­nü­şe­rek ge­le­cek­te­ki ter­cih­le­rin de ze­mi­ni­ni ha­zır­lar.

Bu ne­den­le ola­bi­le­ce­ği in­sa­nın en yük­sek hâ­li­ne ulaş­mak, uzak bir ge­le­cek­te bir gün baş­la­ya­cak büyük dö­nü­şü­mü bek­le­mek­ten önce bu­gün­kü küçük sa­da­kat­le­rin yö­nü­nü de­ğiş­tir­mek­le il­gi­li­dir; insan her gün on da­ki­ka oku­du­ğun­da yal­nız kitap bi­tir­mez, ken­di­sin­de öğ­ren­me­ye sadık bir insan inşa eder, küçük bir hak­sız­lık­ta ses çı­kar­dı­ğın­da yal­nız bir olaya mü­da­ha­le etmez, kendi ce­sa­ret ka­sı­nı bes­ler, ver­di­ği sözü kimse kont­rol et­me­di­ği hâlde tut­tu­ğun­da yal­nız bir dav­ra­nı­şı ta­mam­la­maz, söz ile hayat ara­sın­da­ki köp­rü­yü içe­ri­den güç­len­di­rir.

İnsan, yal­nız söy­le­di­ği ide­a­le değil, yıl­lar bo­yun­ca tek­rar et­ti­ği dav­ra­nış­la­rın ken­di­sin­de bı­rak­tı­ğı is­ti­ka­me­te dö­nü­şür; bu yüz­den ken­di­si­nin en yük­sek hâli, bir gün an­sı­zın kar­şı­sı­na çı­ka­cak mu­ci­ze­vi ve ku­sur­suz bir ki­şi­lik değil, bu­gü­nün kim­se­ye gö­rün­me­yen sa­at­le­rin­de ver­di­ği küçük ka­rar­la­rın, tut­tu­ğu veya boz­du­ğu söz­le­rin ve kor­ku­su­na rağ­men at­tı­ğı adım­la­rın ağır ağır kur­du­ğu şah­si­yet­tir.

Bu ba­kım­dan kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­kat, in­sa­nın ay­na­ya bakıp ken­di­si­ni be­ğen­me­siy­le değil, ay­na­da gör­dü­ğü ki­şi­ye hangi sözü ver­di­ği­ni ha­tır­la­ma­sıy­la il­gi­li­dir; ay­na­nın üze­rin­de yıl­la­rın tozu, baş­ka­la­rı­nın hü­küm­le­ri, eski ye­nil­gi­le­rin izi ve alış­kan­lık­la­rın bu­ğu­su bu­lu­na­bi­lir, fakat insan zaman zaman bu yü­ze­yi te­miz­le­ye­rek “Ben ger­çek­ten ne is­ti­yo­rum?”, “Neye ina­nı­yo­rum?”, “Hangi ha­ya­tı yal­nız kork­tu­ğum için sür­dü­rü­yo­rum?”, “Hangi ka­bi­li­ye­ti kul­lan­ma­dı­ğım için içim­de küs­kün bir yere dö­nüş­tür­düm?” ve “Bugün yap­tık­la­rım, söy­le­di­ğim in­san­la aynı ki­şi­yi mi gös­te­ri­yor?” so­ru­la­rı­nı ken­di­si­ne sor­ma­lı­dır.

Bu so­ru­la­rın ce­va­bı her zaman ho­şu­mu­za git­me­ye­bi­lir; hatta in­sa­nın ken­di­siy­le en sa­hi­ci kar­şı­laş­ma­sı, çoğu zaman ken­di­si­ni suç­suz gös­te­ren hi­kâ­ye­nin bazı yer­le­ri­ni boz­du­ğu için can yakar, çünkü yıl­lar­ca bir iliş­ki­yi yal­nız karşı ta­ra­fın ta­hak­kü­müy­le açık­lar­ken kendi kor­ku­su­nun o dü­zen­de kal­ma­ya nasıl kat­kı­da bu­lun­du­ğu­nu, yıl­lar­ca bir mes­lek­te mut­suz­lu­ğu­nu yal­nız yö­ne­ti­ci­le­re yük­ler­ken kendi ce­sa­ret­siz­li­ği­nin hangi ka­pı­la­rı çal­mak­tan alı­koy­du­ğu­nu veya sü­rek­li baş­ka­la­rı­nın ken­di­si­ni an­la­ma­dı­ğı­nı söy­ler­ken kendi ha­ki­ka­ti­ni açık­ça ifade et­mek­ten ne kadar ka­çın­dı­ğı­nı gör­mek, in­sa­nın ken­di­si­ne kur­du­ğu rahat an­la­tı­yı sar­sa­bi­lir.

Bu­nun­la bir­lik­te so­rum­lu­luk almak ile mağ­du­ru suç­la­mak ara­sın­da­ki sınır da dik­kat­le ko­run­ma­lı­dır; şid­det, teh­dit, eko­no­mik ba­ğım­lı­lık, sis­te­ma­tik baskı, ço­cuk­luk­ta ya­şa­nan is­tis­mar, ciddi sağ­lık so­run­la­rı veya ağır top­lum­sal en­gel­ler kar­şı­sın­da in­sa­nın ha­re­ket alanı ger­çek­ten da­ra­la­bi­lir ve dı­şa­rı­dan gü­ven­li bir ko­num­dan “Neden çık­ma­dın, neden yap­ma­dın, neden daha cesur ol­ma­dın?” diye hüküm ver­mek, ki­şi­nin ta­şı­dı­ğı yükü bil­me­den ona ikin­ci bir ada­let­siz­lik yap­mak an­la­mı­na ge­le­bi­lir.

Olgun bir ka­pa­si­te an­la­yı­şı, in­sa­nı hem şart­la­rı­nın kur­ba­nı ol­mak­tan hem de şart­la­rı­nı yok sayan bir kah­ra­man­lık zor­ba­lı­ğın­dan korur; çünkü me­se­le her­ke­sin aynı yük­sek­lik­te uç­ma­sı değil, her in­sa­nın kendi ka­na­dı­nın gü­cü­nü, rüz­gâ­rın sert­li­ği­ni, be­de­ni­nin hâ­li­ni ve önün­de­ki ger­çek en­gel­le­ri dü­rüst­çe gö­re­rek kendi im­kâ­nı­nın için­de ya­pa­bi­le­ce­ği uçuşu ihmal et­me­me­si­dir.

İşte tam bu ne­den­le başka in­san­la­rın ha­yat­la­rı­na ba­kar­ken hü­küm­den önce mer­ha­met, kendi ha­ya­tı­mı­za ba­kar­ken ise mer­ha­me­tin ya­nın­da so­rum­lu­luk ge­re­kir; baş­ka­sı­na “Daha faz­la­sı­nı yap­ma­lıy­dın” de­me­den önce onun hangi du­var­lar­la kar­şı­laş­tı­ğı­nı bil­mek, ken­di­mi­ze “Elim­den hiç­bir şey gel­me­di” de­me­den önce ger­çek­ten hangi ka­pı­la­rı de­ne­me­di­ği­mi­zi gör­mek ve bu iki ba­kı­şı bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­ma­dan ta­şı­ya­bil­mek, in­sa­nın ken­di­siy­le ve baş­ka­la­rıy­la kur­du­ğu ada­le­tin önem­li bir par­ça­sı­dır.

İn­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­ka­ti, yal­nız bi­rey­sel hayat pla­nı­nı değil, sev­di­ği in­san­la­rın ih­ti­ma­li­ne nasıl dav­ran­dı­ğı­nı da de­ğiş­tir­me­li­dir; çünkü kendi ka­nat­la­rı­nı ta­nı­yan in­sa­nın bir baş­ka­sı­nın ka­nat­la­rın­dan kork­ma­ma­sı, kendi gö­ğü­nü ara­yan in­sa­nın sev­di­ği ki­şi­yi oda­nın ta­va­nı­na mah­kûm et­me­me­si ve kendi se­si­ni bul­muş in­sa­nın kar­şı­sın­da­ki­nin se­si­ni teh­dit gibi al­gı­la­ma­ma­sı bek­le­nir, aksi hâlde insan ken­di­si için talep et­ti­ği öz­gür­lü­ğü baş­ka­sın­dan esir­ge­ye­rek kendi ge­li­şi­mi­ni ah­lâ­kî bir çe­liş­ki­nin içine dü­şü­rür.

Bir eşin di­ğe­ri­ne ve­re­bi­le­ce­ği en büyük des­tek, onun bütün ka­rar­la­rı­nı onay­la­mak veya sı­nır­sız­ca ser­best bı­rak­mak değil, ka­bi­li­ye­ti­ni kork­ma­dan gö­re­bi­le­ce­ği, yan­lış yap­tı­ğın­da şah­si­ye­ti­nin ezil­me­di­ği, bü­yü­dü­ğün­de iliş­ki­den kop­mak­la suç­lan­ma­dı­ğı ve kendi var­lı­ğı­nı ge­liş­tir­di­ğin­de bunun ortak ha­ya­ta karşı bir iha­net sa­yıl­ma­dı­ğı bir iklim ku­ra­bil­mek­tir; çünkü sevgi yal­nız “Gitme” de­mek­le değil, ge­rek­ti­ğin­de “Git, öğren, büyü, dö­nüş­tü­ğün­de ben de seni ye­ni­den ta­nı­ma­ya ra­zı­yım” di­ye­bi­le­cek kadar güven duy­mak­la ol­gun­la­şır.

Aynı ha­ki­kat anne ba­ba­lık­ta daha da ağır­la­şır; ço­cu­ğu ko­ru­mak adına onun ye­ri­ne sü­rek­li karar veren, düş­me­si­ne izin ver­me­yen, me­ra­kı­nı kendi kor­ku­la­rıy­la sı­nır­la­yan veya “Ben ya­şa­dım, sen ya­şa­ma” di­ye­rek kendi ha­ya­tı­nın ya­ra­la­rı­nı ço­cu­ğun ge­le­ce­ği­ne sınır yapan ebe­veyn, iyi ni­yet­le ha­re­ket et­ti­ği hâlde ço­cu­ğun irade ka­sı­nı za­yıf­la­ta­bi­lir ve yıl­lar sonra be­de­nen bü­yü­müş fakat kendi ka­rar­la­rı­nın so­rum­lu­lu­ğu­nu ta­şı­mak­tan çe­ki­nen bir ye­tiş­ki­nin oluş­ma­sı­na kat­kı­da bu­lu­na­bi­lir.

Bir in­sa­nı sev­mek, onu kendi kor­ku­la­rı­mı­zın sı­ğın­dı­ğı dar bir ha­ya­ta mah­kûm etmek değil; kendi ha­ki­ka­ti­ne doğru yü­rür­ken hata yapma ve düşme ih­ti­ma­li­ni de göze ala­bi­le­ce­ği kadar gü­ven­li, fakat sırf bizi kay­bet­me­mek için yü­rü­mek­ten vaz­geç­me­ye­ce­ği kadar geniş bir alan bı­ra­ka­bil­mek ve onun bü­yü­me­si­ni kendi ek­sil­me­miz gibi oku­ma­ya­cak bir iç ol­gun­lu­ğu ta­şı­ya­bil­mek­tir.

Bu ge­niş­lik, sı­nır­sız­lık an­la­mı­na gel­mez; sı­nır­lar insan iliş­ki­le­ri­nin ve ah­lâ­kın vaz­ge­çil­mez par­ça­sı­dır, fakat sağ­lık­lı sınır in­sa­nın şah­si­ye­ti­ni ko­rur­ken ta­hak­küm eden sınır kar­şı­sın­da­ki­nin ge­li­şi­mi­ni kendi hu­zu­ru için da­ral­tır ve iki­si­ni ayı­ran temel öl­çü­ler­den biri, sı­nı­rın kar­şı­lık­lı hukuk mu yoksa tek ta­raf­lı korku mu üret­ti­ği­ne bak­mak­tır.

İnsan kendi ha­ya­tı­na dönüp bak­tı­ğın­da, belki de en önem­li so­ru­lar­dan bi­ri­ni bu­ra­da sor­ma­lı­dır: “Ben sev­di­ğim in­san­la­rın ya­nın­da on­la­rın ih­ti­ma­li­ni bü­yü­ten bir iklim miyim, yoksa far­kın­da ol­ma­dan kendi kor­ku­la­rı­mı on­la­rın gök­yü­zü­ne sınır ola­rak mı ası­yo­rum?”; çünkü bazen insan ken­di­si uça­ma­dı­ğı için baş­ka­sı­nın uçu­şun­dan ra­hat­sız olur, kendi yarım kal­mış­lı­ğı­nı kar­şı­sın­da­ki­nin ge­li­şi­min­de daha gö­rü­nür his­se­der ve sev­gi­si­ni kay­bet­me kor­ku­suy­la sev­di­ği in­sa­nın ka­nat­la­rı­nı ke­ser­ken as­lın­da iliş­ki­yi ko­ru­du­ğu­nu sanır.

Bu so­ru­nun ce­va­bı yal­nız iliş­ki­ler­de değil, yö­ne­ti­ci­lik­te, eği­tim­de, ebe­veyn­lik­te ve top­lum­sal ha­yat­ta da in­sa­nın ah­lâ­kı­nı açığa çı­ka­rır; zira ger­çek bü­yük­lük yal­nız ki­şi­nin ne kadar yük­sel­di­ğin­de değil, yük­se­lir­ken kaç in­sa­nın om­zu­na bas­tı­ğın­da veya tam ter­si­ne kaç in­sa­nın kendi ayak­la­rı üze­rin­de dur­ma­sı­na alan aç­tı­ğın­da gö­rü­lür ve in­sa­nın kendi üst hâ­li­ne ulaş­ma­sı, baş­ka­la­rı­nın ih­ti­ma­li­ni ço­ğalt­ma­dı­ğı yerde eksik kalır.

Ömrün so­nu­na doğru bütün bu so­ru­la­rın sesi de­ği­şe­bi­lir; genç­ken “Ne ka­za­na­ca­ğım, ne­re­ye va­ra­ca­ğım, kim ola­ca­ğım?” diye soran insan, yıl­lar geç­tik­çe “Neyi bo­şu­na ta­şı­dım, ne­re­de ken­dim­den vaz­geç­tim, kimi kor­kum­la kü­çült­tüm, hangi ha­ki­ka­ti söy­le­ye­bi­lir­dim, hangi ye­te­ne­ği iş­le­ye­bi­lir­dim, hangi ka­pı­nın önün­de ger­çek­ten engel vardı ve han­gi­si­nin önün­de yal­nız ce­sa­ret­siz­li­ğim du­ru­yor­du?” diye sor­ma­ya baş­la­dı­ğın­da, ha­ya­tın mu­ha­se­be­si ba­şa­rı lis­te­sin­den vic­dan def­te­ri­ne ta­şı­nır.

İn­sa­nın bu def­ter­de gör­mek is­te­ye­ce­ği şey ku­sur­suz­luk de­ğil­dir; hiç­bir insan bütün ih­ti­mal­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­mez, bütün ye­te­nek­le­ri­ni so­nu­na kadar kul­la­na­maz, her doğru za­man­da her doğru ka­ra­rı ve­re­mez ve ha­ya­tın sı­nır­lı­lı­ğı zaten bütün yol­la­rı aynı anda yü­rü­me­mi­ze izin ver­mez, fakat in­sa­nın ara­ya­ca­ğı iç huzur, müm­kün olan her şeyi yap­mış ol­ma­nın im­kân­sız gu­ru­run­dan değil, bil­di­ği ha­ki­ka­te gücü yet­ti­ğin­ce sadık kal­mış, kor­ku­su­nu kader diye kut­sa­ma­mış ve kendi cev­he­ri­ni bile bile çü­rü­me­ye bı­rak­ma­mış ol­ma­nın sü­kû­ne­tin­den doğar.

Belki de ömrün so­nun­da in­sa­nı en çok sar­sa­cak soru, ne kadar ka­zan­dı­ğı, kaç ki­şi­yi geç­ti­ği veya hangi ma­kam­la­ra ulaş­tı­ğı değil, ken­di­si­ne ve­ri­len im­kân­lar­la hangi in­sa­na dö­nü­şe­bi­le­ce­ği hâlde ne­re­de dur­du­ğu ve o me­sa­fe­nin ne ka­da­rı­nı ger­çek­ten ka­de­rin, ne ka­da­rı­nı ise kendi kor­ku­la­rı­nın be­lir­le­di­ği ola­cak­tır.

İnsan bu so­ru­ya cevap ve­re­bil­mek için ha­ya­tı­nı sü­rek­li hu­zur­suz eden, ken­di­si­ni hiç­bir zaman ye­ter­li gör­me­yen ve her gün yeni bir zirve icat eden acı­ma­sız bir iç de­net­çi­ye dö­nüş­me­me­li­dir; çünkü vic­dan ile ken­di­ni tü­ke­ten mü­kem­me­li­yet­çi­lik aynı şey de­ğil­dir ve in­sa­nın kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­ka­ti, her sa­ni­ye­si­ni ve­rim­li­li­ğe çe­vir­mek­ten değil, neyin ger­çek­ten kıy­met­li ol­du­ğu­nu ayırt ede­rek öm­rü­nün ağır­lık mer­ke­zi­ni oraya yer­leş­tir­mek­ten doğar, böy­le­ce bazen din­len­mek, bazen yas tut­mak, bazen bek­le­mek, bazen geri çe­kil­mek ve bazen yal­nız­ca ya­ra­sı­nı onar­mak da in­sa­nın daha yük­sek hâ­li­ne doğru yü­rü­yü­şü­nün par­ça­sı ola­bi­lir.

Me­se­le, in­sa­nın ken­di­si­ne “Daha faz­la­sı­nı yap­ma­lı­sın” diye ba­ğır­ma­sı değil, “Sana ve­ril­miş olanı neden ve kimin için kul­la­nı­yor­sun?” so­ru­su­nu kay­bet­me­me­si­dir; çünkü aynı insan çok ça­lı­şa­rak da ken­di­sin­den ka­ça­bi­lir, dur­mak­sı­zın ba­şa­rı bi­rik­ti­re­rek de için­de­ki boş­lu­ğu sak­la­ya­bi­lir ve her­ke­sin hay­ran ol­du­ğu bir hayat ku­rar­ken kendi se­si­ni yıl­lar önce kay­bet­miş ola­bi­lir, do­la­yı­sıy­la in­sa­nın en üst hâli dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğın­da her zaman en par­lak, en ha­re­ket­li veya en gös­te­riş­li hâli de­ğil­dir.

Bazen in­sa­nın en yük­sek hâli, ken­di­si­ne yıl­lar­ca hak­sız­lık eden bi­ri­ne ben­ze­me­me­yi ba­şar­dı­ğı yerde; bazen ço­cu­ğu­na kendi ço­cuk­lu­ğun­da duy­ma­dı­ğı şef­ka­ti ve­re­bil­di­ği anda; bazen bütün çev­re­si su­sar­ken ha­ki­ka­tin ya­nın­da dur­du­ğu gün; bazen çok para ka­za­na­bi­le­ce­ği bir yolu ada­let­siz ol­du­ğu için red­det­ti­ğin­de; bazen sev­di­ği in­sa­nı kay­bet­me kor­ku­su­na rağ­men onun bü­yü­me­si­ne engel ol­ma­dı­ğın­da ve bazen de yıl­lar­dır ken­di­si­ni kü­çül­ten bir ha­ya­ta “Bu­ra­ya kadar” di­ye­rek kendi ka­pı­sı­nın anah­ta­rı­nı ni­ha­yet ce­bin­den çı­kar­dı­ğın­da gö­rü­nür hâle gelir.

Bu ne­den­le in­sa­nın üst ver­si­yo­nu, yal­nız daha be­ce­rik­li olan insan değil, ken­di­si­ne karşı daha dü­rüst, baş­ka­sı­na karşı daha adil, gücü kar­şı­sın­da daha mesul, kor­ku­su kar­şı­sın­da daha cesur ve ha­ya­tın ge­çi­ci­li­ği kar­şı­sın­da daha uya­nık olan in­san­dır; böyle bir insan gök­yü­zü­nü yal­nız ken­di­si için is­te­mez, baş­ka­sı­nın gö­ğü­ne de duvar ör­me­me­ye dik­kat eder ve kendi ka­nat­la­rı­nı açar­ken bir baş­ka­sı­nın ka­na­dı­nı kır­ma­nın yük­sel­mek ol­ma­dı­ğı­nı bilir.

Ha­ya­tın so­nun­da eli­miz­de kalan şeyin ne ola­ca­ğı­nı bugün bü­tü­nüy­le bil­me­miz müm­kün de­ğil­dir, fakat un­van­la­rın de­ğiş­ti­ği­ni, ser­ve­tin el de­ğiş­tir­di­ği­ni, al­kı­şın sus­tu­ğu­nu, be­de­nin ya­vaş­la­dı­ğı­nı, in­san­la­rın hak­kı­mız­da­ki ka­na­at­le­ri­nin dö­nüş­tü­ğü­nü ve bir za­man­lar vaz­ge­çil­mez san­dı­ğı­mız nice şeyin yıl­lar için­de an­la­mı­nı kay­bet­ti­ği­ni gör­dük­çe, in­sa­nın kendi vic­da­nı­na bı­rak­tı­ğı kay­dın bütün bu ge­çi­ci öl­çü­ler­den daha ka­lı­cı ol­du­ğu­nu sez­mek müm­kün­dür; o ka­yıt­ta hangi ma­kam­da otur­du­ğu­muz­dan çok o ma­kam­da kimin hak­kı­nı ko­ru­du­ğu­muz, ne kadar ko­nuş­tu­ğu­muz­dan çok hangi sözün ar­ka­sın­da dur­du­ğu­muz ve kaç ki­şi­yi geç­ti­ği­miz­den çok kim olur­ken ken­di­miz­den vaz­geç­me­di­ği­miz ya­zı­lı kalır.

İn­sa­nın en ağır kaybı, hiç­bir zaman sahip ol­ma­dı­ğı veya şart­la­rı ge­re­ği ulaş­ma­sı zaten müm­kün ol­ma­yan bir ha­ya­tı elde ede­me­me­si değil; ken­di­si­ne ve­ril­miş im­kân­la­rın için­de ger­çek­ten müm­kün olan ha­ya­tı, baş­ka­la­rı­nın kor­ku­la­rı­na, kendi er­te­le­me­le­ri­ne ve alış­tı­ğı dar­lı­ğın sahte gü­ve­ni­ne tes­lim ede­rek ya­şa­ya­bi­le­ce­ği hâlde ya­şa­ma­mış, bü­yü­ye­bi­le­ce­ği hâlde kendi el­le­riy­le kü­çül­müş ol­ma­sı­dır.

Bu yüz­den insan, için­de bu­lun­du­ğu oda­nın ta­va­nı­nı zaman zaman ye­ni­den ölç­me­li, yıl­lar­dır duvar san­dı­ğı şey­le­rin ger­çek­ten duvar olup ol­ma­dı­ğı­nı yok­la­ma­lı, ken­di­si­ne ait zan­net­ti­ği kor­ku­la­rın hangi el­ler­den kal­dı­ğı­nı sor­gu­la­ma­lı, sev­gi­yi ken­din­den vaz­geç­mek­le, hu­zu­ru sus­mak­la, sa­da­ka­ti kü­çül­mek­le ve ka­de­ri alış­kan­lık­la ka­rış­tı­rıp ka­rış­tır­ma­dı­ğı­na bak­ma­lı­dır; çünkü in­sa­nın öm­rü­nü ek­sil­ten şey her zaman büyük fe­la­ket­ler de­ğil­dir, bazen küçük vaz­ge­çiş­le­rin yıl­lar­ca fark edil­me­den bi­rik­me­si, ka­na­dın kı­rıl­ma­sın­dan daha ses­siz fakat daha ka­lı­cı bir bi­çim­de uç­ma­yı unut­tu­ra­bi­lir.

Bu­nun­la bir­lik­te gök­yü­zü­nü geç fark etmiş olan insan için de ha­ya­tın ka­pı­sı­nı bü­tü­nüy­le ka­pa­tan bir hüküm kur­mak doğru de­ğil­dir; kanat ağır­laş­mış ola­bi­lir, mev­sim de­ğiş­miş ola­bi­lir, bazı yol­lar ka­pan­mış ve bazı im­kân­lar geri dön­me­miş ola­bi­lir, fakat in­sa­nın bugün hâlâ dü­şü­ne­bil­di­ği, se­çe­bil­di­ği, özür di­le­ye­bil­di­ği, öğ­re­ne­bil­di­ği, üre­te­bil­di­ği, sınır ko­ya­bil­di­ği, se­ve­bil­di­ği ve kendi ha­ya­tı­nın yö­nü­ne küçük de olsa mü­da­ha­le ede­bil­di­ği bir alan varsa, kendi ih­ti­ma­li­ne sa­da­kat tam da o alanı kü­çüm­se­me­mek­le ye­ni­den baş­la­ya­bi­lir.

Çünkü hayat, in­sa­na her zaman is­te­di­ği kadar zaman ver­me­se de kalan za­ma­nın nasıl ta­şı­na­ca­ğı ko­nu­sun­da hâlâ bir çağrı bı­ra­kır; geç­miş­te kul­la­nıl­ma­mış bir ka­bi­li­yet bu­gü­nün başka bir bi­çi­min­de iş­le­ne­bi­lir, yıl­lar­ca bas­tı­rıl­mış bir ses bugün daha ber­rak çı­ka­bi­lir ve baş­ka­sı­nın göl­ge­sin­de bü­yü­ye­me­yen bir insan, geç de olsa kendi gü­ne­şi­ne doğru dö­ne­bi­lir, böy­le­ce geç­mi­şin he­sa­bı si­lin­me­se bile ge­le­ce­ğin aynı he­sa­ba yeni borç­lar ek­le­me­si en­gel­le­ne­bi­lir.

Ve ni­ha­yet insan, öm­rü­nün bütün gü­rül­tü­sü sus­tu­ğun­da ken­di­si­ne şu so­ru­yu sor­mak­tan ka­ça­ma­ya­cak­tır: “Bana ve­ri­len­le kim ola­bi­lir­dim ve ben, kor­ku­la­rı­mın, alış­kan­lık­la­rı­mın, baş­ka­la­rı­nın hü­küm­le­ri­nin ve kendi se­çim­le­ri­min ara­sın­dan ge­çer­ken kim ol­ma­yı seç­tim?”; bu so­ru­nun önün­de in­sa­nı hu­zu­ra yak­laş­tı­ra­cak olan cevap, bütün ih­ti­mal­le­ri­ni tü­ket­miş ku­sur­suz bir ha­ya­tın im­kân­sız id­di­a­sı değil, ken­di­si­ne ema­net edi­len cev­he­ri bile bile çü­rüt­me­miş, ula­şa­bi­le­ce­ği in­sa­nın ge­ri­sin­de kal­ma­mak için gücü yet­ti­ğin­ce yü­rü­müş ve bir baş­ka­sı­nın gö­ğü­nü da­ralt­ma­dan kendi ka­nat­la­rı­na sa­da­kat gös­ter­miş ol­ma­nın vic­da­nı­dır.

Yükleniyor...