İNSANIN EN AĞIR KAYBI
İnsan, hayatın kendisine ne verdiğini konuşmaya yaradılışından daha yatkın görünürken, kendisine verilenlerle ne yaptığı sorusuna aynı açıklıkla yaklaşmakta zorlanır; çünkü mahrumiyetler, engeller, başkalarının kusurları ve kaderin önümüze koyduğu sertlikler dışarıda durdukları için kolayca tarif edilebilir, fakat aklımızın, irademizin, kabiliyetimizin, zamanımızın, vicdanımızın ve bize açılmış imkânların ne kadarını gerçekten işlediğimiz sorusu insanı başka hiçbir mazeretin siper olamayacağı iç bölgeye götürür ve orada insan, başkalarının kendisi hakkında verdiği hükümden çok daha ağır olan kendi vicdanının hükmüyle karşılaşır.
Bu yüzden insanın hayat karşısındaki en büyük mesuliyetini, başkalarından daha başarılı, daha görünür, daha zengin, daha güçlü veya daha alkışlanır olmak biçiminde anlamak, hem insanı pazarın başarı cetveline mahkûm eder hem de yaratılışındaki daha derin emaneti gözden kaçırır; çünkü mesele, başkasının çıktığı dağa tırmanmak değil, kendi içine yerleştirilmiş cevherin hangi irtifaya kadar yükselebileceğini fark edip o irtifanın altında kalmamaya çalışmak, kendisine verilmiş imkânı gösterişe değil anlamlı bir hayata, yalnız kazanca değil ahlâka, yalnız üretkenliğe değil vicdana ve yalnız kendini büyütmeye değil temas ettiği hayatları da çoğaltmaya bağlayabilmektir.
İnsanın hayat karşısındaki en büyük mesuliyeti, başkalarından daha iyi olmak veya onların çıktığı yüksekliğe yetişmek değil; kendisine emanet edilen aklı, iradeyi, kabiliyeti, zamanı ve vicdanı hakkıyla işleyerek olabileceği insanın en yüksek hâline doğru yürümek, başkasının ölçüsünü kendi kaderi sanmamak ve ulaşabileceği hâlde ihmal ettiği kendi ihtimalinin gerisinde kalmamaktır.
Bu cümledeki “en yüksek hâl”, günümüzün kişisel gelişim dilinin sıkça pazarladığı kusursuz, yorulmayan, sürekli kazanan ve kendisini durmaksızın aşan insan modeli değildir; çünkü insanın en yüksek hâli yalnızca performansının arttığı yer değil, kabiliyeti büyürken merhametinin de büyüdüğü, bilgisi çoğalırken kibrinin azaldığı, etkisi genişlerken sorumluluk duygusunun ağırlaştığı, imkânları çoğalırken başkalarının hakkına daha fazla dikkat ettiği ve bütün bunların ortasında kendi hakikatine yabancılaşmak yerine sözünü, hayatını ve vicdanını birbirine yaklaştırabildiği yerdir.
İnsanların başlangıç çizgileri birbirine benzemezken, hayatı herkese aynı mesafeyi koşması gereken bir yarış gibi görmek zaten başlı başına bir adaletsizliktir; birinin önüne ailesinin imkânları, nitelikli eğitim, ekonomik güvence ve cesaret veren insanlar açılırken, diğerinin çocukluğuna yoksulluk, baskı, kayıp, hastalık veya ağır sorumluluklar düşebilir, fakat bu farklılıklar insanı kendi payına düşen irade alanından bütünüyle muaf tutmadığı gibi, irade alanının büyüklüğünü de herkes için aynı kabul etmeyi imkânsız kılar ve bu nedenle asıl ölçü, “Neden onun kadar olmadın?” sorusu değil, “Sana verilen şartların içinde hangi kapıları açabilirdin, hangilerini korkudan kapalı tuttun ve hangi kapıların önünde gerçekten anahtarın yoktu?” sorusu olmalıdır.
İnsanın kendisiyle adil bir muhasebesi, tam da burada başlar; çünkü insan ne her başarısızlığını kendi kusuru sayacak kadar zalim, ne de her yarım kalmışlığını şartlara yükleyecek kadar sorumluluktan uzak olmalıdır, zira olgunluk kendisine acımasız davranmakla kendisini sürekli mazur görmek arasındaki dar fakat sahici çizgide, insanın değiştiremeyeceği şeyleri kabul ederken değiştirebileceği şeylerin de hesabını vermeye razı olduğu yerde doğar.
İnsan çoğu zaman kendi kapasitesini bütünüyle bilmez; çocukken neye dönüşebileceğini, hangi kabiliyetinin hangi şartta açılacağını, hangi yaranın kendisini yıllar sonra hangi istikamete çağıracağını ve hangi karşılaşmanın içindeki uyuyan tarafı uyandıracağını önceden göremediği için, “kendi kapasitesini bilmek” ifadesi de nihai bir sınır tespiti değil, hayat boyunca devam eden bir keşif olarak anlaşılmalıdır; insan yürüdükçe kendisini tanır, düştükçe bazı zaaflarını, direndikçe bazı kuvvetlerini, ürettikçe bazı kabiliyetlerini ve vazgeçtiğinde hangi parçalarını geride bıraktığını fark eder, bu yüzden kapasite bitmiş bir envanter değil, ancak yaşandıkça açılan bir emanet haritasıdır.
Ne var ki insanın kendisini keşfetmesinin önündeki en büyük engellerden biri, çoğu zaman dışarıdan zorla kurulan sınırlar değil, uzun yıllar boyunca tekrar edilerek içeride hakikat zannedilmeye başlayan hükümlerdir; çocukken “Sen bunu yapamazsın” denilen biri, yetişkin olduğunda önünde hiçbir engel kalmasa bile ilk adımı atarken kendisini geri çekebilir, sürekli eleştirilen bir insan başkaları kendisini takdir ettiğinde bile o takdiri kabul edemeyebilir ve yıllarca “Bizim gibilerden böyle insanlar çıkmaz” cümlesini duyan biri, yeteneği kendisini çağırdığı hâlde o çağrıya cevap vermeyi haddini aşmak gibi görebilir.
İşte insan bazen kendisine verilmiş gökyüzünün büyüklüğünü değil, içinde yaşadığı odanın tavanını gerçek sanarak yaşar; tavana uzun süre baktığında onun üstünde başka bir boşluk bulunduğunu unutabilir, odadaki herkes aynı tavanın altında yaşamayı normal kabul ettiğinde gökyüzünden söz etmek ona hayalcilik gibi gelebilir ve bir gün pencere açıldığında dışarıdaki genişliğin sevincinden önce kendi darlığının acısını hissedebilir, çünkü insanın yıllarca kader zannettiği şeyin yalnız alışkanlık olduğunu fark etmesi, özgürleştirici olduğu kadar geçmişte bıraktığı ihtimallerin yasını da beraberinde getirir.
Kafesin en tehlikelisi, kapısı kilitli olan değil, içinde yaşayan kuşa gökyüzünün tehlikeli, uçmanın nankörlük, kanatlarını açmanın huzuru bozmak ve kendi yüksekliğini aramanın sevdiği insanları geride bırakmak anlamına geldiğine inandırılan kafestir; çünkü böyle bir yerde zincir ayağa değil, insanın kendi ihtimalini yorumlayış biçimine bağlanır.
Bu görünmez kafes bazen ailede kurulur, bazen okulda, bazen işyerinde, bazen arkadaş çevresinde ve bazen de insanın sevildiğini düşündüğü ilişkinin tam ortasında yükselir; çünkü tahakküm her zaman kaba bir emirle gelmez, kimi zaman “Seni düşünüyorum”, “Buna ihtiyacın yok”, “Bu kadar büyütme”, “Ben olsam yapmazdım”, “Ailemizde böyle şeyler olmaz”, “Çok değiştin”, “Eskiden böyle değildin” veya “Beni seviyorsan bunu yapmazsın” gibi cümlelerin içinde, görünürde sevgiye ait olan kelimeleri kullanarak insanın ufkunu küçültebilir.
Yetenekli, üretken, sezgisi güçlü ve kendisini geliştirmeye açık bir kadının, yanında bulunan erkeğin kıskançlığı, güvensizliği veya kontrol ihtiyacı yüzünden yıllar boyunca kendi imkânlarını daralttığını düşünelim; kadın eğitimine devam etmek istediğinde evinin ihmal edileceği söyleniyor, mesleğinde görünür olmaya başladığında “Çok öne çıkıyorsun” deniliyor, yeni insanlarla tanıştığında bu temaslar kuşkuyla karşılanıyor, kendi parasını kazanma arzusu “Ben sana yetmiyor muyum?” sorusuna dönüştürülüyor ve bütün bu baskılar doğrudan yasak biçiminde değil, ilişkinin huzuru adına yapılması gereken fedakârlıklar olarak sunuluyorsa, o kadın ilk yıllarda ilişkiyi koruduğunu zannederken kendi geleceğinden küçük parçalar vermeye başlayabilir.
Bir vazgeçiş tek başına insanı yıkmayabilir, fakat vazgeçişlerin tekrarı insanın kendi iradesiyle kurduğu hayat ile başkalarının rahat etmesi için seçtiği hayat arasındaki sınırı bulanıklaştırır; kadın önce bir eğitimi erteler, sonra bir işi reddeder, ardından konuşacağı insanları seçerken kendisini sansürler, zamanla yeni bir adım atma isteği doğduğunda bunun karşı tarafta nasıl bir huzursuzluk yaratacağını düşünerek daha istemeden vazgeçmeye başlar ve sonunda dışarıdaki denetleyici ses içeride bir bekçiye dönüşürken, kafesin kapısını açacak kişi ortadan kalksa bile kadın yıllarca öğrendiği darlığı kendi elleriyle sürdürür.
Bu örneğin kadın üzerinden kurulması, tahakkümün yalnız erkekten kadına doğru işlediği veya her ilişkinin aynı biçimde okunabileceği anlamına gelmez; insanın başka bir insanın ihtimalini küçültmesi cinsiyetten bağımsız bir ahlâk problemidir ve kimi ilişkilerde kadın erkeğin cesaretini, ailesi çocuğun ufkunu, yönetici çalışanın üretkenliğini, öğretmen öğrencinin merakını veya bir arkadaş diğerinin özgüvenini aynı görünmez yöntemlerle daraltabilir, fakat kadın örneği özellikle önemlidir, çünkü sevgi, aile ve fedakârlık dili kullanılarak yapılan vazgeçişlerin toplumsal olarak daha kolay meşrulaştırıldığı nice hayatta, yetenekli bir kadının kendi küçülmesini erdem zannetmesi mümkündür.
İnsanı burada asıl yaralayan şey, yalnızca bazı fırsatların kaçması değildir; çünkü fırsatların bir kısmı başka biçimlerde yeniden doğabilir, fakat sürekli kendisini küçülten insanın bir süre sonra kendi içindeki genişliği tanıyamaz hâle gelmesi, başkasının korkusunu kendi tedbiri, başkasının kıskançlığını kendi ayıbı, başkasının sınırını kendi kapasitesi ve başkasının huzurunu kendi varlığından daha değerli görmeye başlaması, insanın yalnız hayat planını değil, kendilik duygusunu da değiştirir.
Sürekli budanan bir ağacın neden göğe yükselemediğini bir süre sonra baltada değil kendi gövdesinde aradığını düşünmek, bu dönüşümü anlamak için yeterince ağır bir metafordur; dalları her uzadığında kesilen, güneşe yönelen tarafı her defasında biçilen ve köklerinin yayılacağı alan sürekli daraltılan bir ağaç, konuşabilse belki de “Demek ki bende büyümeye yetecek güç yok” diyecektir, oysa mesele ağacın yaratılışındaki eksiklik değil, büyümek için yaptığı her hamlenin dışarıdan cezalandırıldığı bir iklimde yaşamış olmasıdır.
İnsan da sürekli küçültüldüğünde, bir süre sonra kendisine yapılanı sorgulamak yerine kendisini sorgulamaya başlayabilir; fikirleri yıllarca hafife alınan bir çalışan “Ben zaten yaratıcı değilim”, başarısı tehdit gibi görülen bir kadın “Belki gerçekten fazla ileri gidiyorum”, her hatası şahsiyetine yöneltilmiş bir hükme dönüştürülen bir çocuk “Ben zaten beceriksizim” ve her kararında ailesinin onayına bağımlı bırakılan bir genç “Ben kendi başıma doğru seçim yapamam” demeye başladığında, dışarıdaki balta işini tamamlamış ve insanın içine yerleşerek onun kendi dallarını kesen bir iç sese dönüşmüş demektir.
İnsanın en derin esareti, yalnız başkasının çizdiği sınırlar içinde yaşaması değil, o sınırları zamanla kendi tabiatının, kabiliyetinin ve kaderinin doğal hudutları sanmaya başlamasıdır; çünkü dışarıdaki duvar bir gün yıkılabilir, kapı açılabilir ve yol genişleyebilir, fakat insan duvarın artık kendi içinde olduğuna inanmışsa önünde uzanan açık bir ovada bile ilk adımı atmaktan korkabilir.
Bu yüzden kendini gerçekleştirme meselesi, yalnızca “Ben neye yetenekliyim?” sorusuyla başlayıp bitecek kadar yüzeysel değildir; insan aynı zamanda “Hangi korku gerçekten bana ait, hangi hükmü yıllar önce bir başkasından devraldım, hangi sadakati kendimden vazgeçmekle karıştırdım, hangi suskunluğu olgunluk sandım, hangi ertelemeyi mecburiyet diye adlandırdım ve hangi ilişki beni korurken aynı zamanda küçülttü?” sorularını da sormak zorundadır, çünkü insanın içindeki cevherin önündeki en kalın toprak bazen yoksulluk veya imkânsızlık değil, yanlış anlamlandırılmış bir bağlılığın katmanlarıdır.
Bir tohumun içinde orman ihtimali bulunması, onun mutlaka ormana dönüşeceği anlamına gelmez; tohumun toprağa, suya, ışığa, zamana ve köklerini yayabileceği bir alana ihtiyacı vardır, dolayısıyla insanın içinde bulunan istidat da doğru iklimle temas etmediğinde yıllarca görünmeden kalabilir, fakat burada kaderci bir sonuca varmak yerine daha incelikli bir gerçeği görmek gerekir, çünkü insan kimi zaman kendisine verilmeyen toprağı değiştiremezken kimi zaman da yıllardır ışık almayan yerden çıkmak, yeni bir çevre kurmak, başka bir bilgiye yönelmek veya kendi köklerine alan açmak için hâlâ bir seçim imkânına sahip olabilir.
Toprağın altında kalan tohumun trajedisi, yalnız büyüyememesi değildir; içinde bir orman taşıdığını hiç bilmeden çürümesidir ve insanın kendi ihtimaline sadakati de tam bu noktada, kendisini abartmakla değil, içindeki imkânı küçümsememekle, ona uygun şartları aramakla ve başka insanların korkularını kendi güneşinin önüne kalıcı bir gölge olarak koymamakla ilgilidir.
İnsanın hayatındaki ilişkiler, bu nedenle yalnız sevildiği, kırıldığı, desteklendiği veya yalnız kaldığı duygusal alanlar değildir; ilişkiler aynı zamanda insanın kendi ihtimaline doğru yürürken içinde soluduğu iklimdir ve bazı insanlar yanımıza geldiklerinde bizi kendimize yaklaştırırken bazıları kendi korkularını bizim ufkumuza sınır yapar, bazıları başarımız karşısında sevincimizi çoğaltırken bazıları büyümemizi kendi küçülmelerinin kanıtı gibi görür, bazıları hatamızı söylerken şahsiyetimizi korur ve bazıları bizi kendilerine bağımlı tutabilmek için özgüvenimizin en hassas yerlerini yıllar boyunca sessizce aşındırır.
Burada sevginin kendisini kutsallaştırıp sevginin içinde yapılan her şeyi meşru saymak da ciddi bir yanılgıdır; çünkü bir insan bir başkasını gerçekten sevebilir ve yine de kendi korkuları, terk edilme kaygısı, değersizlik hissi veya kontrol ihtiyacı sebebiyle onu daraltabilir, dolayısıyla niyetin iyi olması etkinin de iyi olduğu anlamına gelmediği gibi, “Beni seviyor” cümlesi de bir ilişkinin insanı büyütüp büyütmediğini anlamak için tek başına yeterli bir ölçü değildir.
İnsanı seven her el onu büyütmez; bazı eller, incinmesin diye tuttuğu insanın kendi ayakları üzerinde yürümeyi öğrenmesine engel olurken, bazı güvenli limanlar gemiyi fırtınadan korudukları kadar denize açılma cesaretini de yavaşça insanın içinden çekip alabilir ve kişi yıllar sonra korunmuş olduğunu değil, korunurken kendi ufkuna yabancılaştırıldığını anlayabilir.
Liman metaforu tam da bu nedenle önemlidir; insanın hayatında dinleneceği, ait hissedeceği, yorgunluğunu bırakacağı ve dünyanın sertliğinden korunacağı yerlere ihtiyacı vardır, fakat geminin varlık sebebi limanda paslanmak değil denizin imkânını taşımaktır ve bir liman “Seni koruyorum” diyerek geminin halatlarını hiçbir zaman çözmüyorsa, zamanla koruma ile hapsetme arasındaki sınır silinebilir.
Bugünün çalışma hayatında da aynı mekanizmayı görmek mümkündür; yıllardır aynı işte kalan, başka bir alanda daha üretken olabileceğini bilen, yeteneğinin köreldiğini hisseden ve her sabah işe giderken kendi hayatına biraz daha yabancılaştığını fark eden bir insan, sırf düzenli maaşını, çevresinin alıştığı kimliği veya başarısızlık ihtimalinden korunma duygusunu kaybetmemek için bütün ömrünü aynı masada geçirebilir, fakat burada dışarıdan “İşini bırak” demek ne kadar sorumsuzsa, kişinin kendi korkusunu hiç sorgulamadan “Mecburum” diye adlandırması da o kadar eksik bir muhasebedir.
Çünkü gerçek mecburiyet ile alışılmış korku birbirine benzeyen iki farklı güçtür; borcu, bakmakla yükümlü olduğu insanlar, sağlık sorunu veya ekonomik güvencesizliği bulunan birinin risk hesabı ile yalnız başarısız görünmekten korktuğu için hareket etmeyen birinin durumu aynı değildir, fakat insanın kendisine karşı dürüstlüğü tam da bu ayrımı yapabildiği yerde başlar ve kişi bazen hayatının kapısında gerçekten anahtarsız olduğunu, bazen de anahtar cebinde durduğu hâlde yıllardır kapının kilitli olduğuna inandığını kabul etmek zorunda kalır.
Aynı görünmez sınırlar eğitim hayatında da kendisini gösterir; sınav başarısının zekânın tek ölçüsü gibi sunulduğu, hata yapmanın öğrenmenin doğal parçası olmaktan çıkarılıp utanç kaynağına dönüştürüldüğü veya çocuğun merakı yerine itaatinin ödüllendirildiği bir ortamda, çocuk bilgi kazanırken kendi zihnine güvenini kaybedebilir ve yıllar sonra diploma sahibi olduğu hâlde yeni bir soru sormaktan, farklı bir ihtimali denemekten veya kendi düşüncesini savunmaktan çekinen yetişkine dönüşebilir.
Bir öğretmenin “Senden olmaz” diye bir anlık öfkeyle söylediği cümle, öğretmenin hafızasından ertesi gün silinebilirken öğrencinin içinde on yıllarca yaşayabilir; aynı biçimde bir annenin “Sen yaparsın, yeter ki çalış ve sonucundan korkma” diye verdiği güven, yıllar sonra o çocuğun kimsenin kendisine inanmadığı bir eşikte içinden yükselen ikinci bir ses olabilir ve bu nedenle insanın başka insanların ihtimaline dokunduğu her ilişki, yalnız bugünün değil geleceğin de ahlâkını taşır.
Çağımızın görünmez sınırları artık yalnız aile, okul veya işyeri duvarları içinde kurulmadığı için, insanın kendi ihtimaline yabancılaşması dijital hayatın parlak ekranları üzerinden de gerçekleşebilir; günün önemli bir bölümünü başkalarının seçilmiş anlarını izleyerek geçiren bir insan, kendi hayatının ağır ve yavaş inşasını değersiz görmeye başlayabilir, çünkü ekran ona sürekli sonuçları gösterirken emeğin karanlıkta geçen yıllarını, başarının arkasındaki tekrarları, insanların görünmeyen korkularını ve her parlak görüntünün ardındaki eksikleri çoğu zaman göstermediğinden, kıyas duygusu insanın kendi yoluna duyduğu güveni sessizce aşındırabilir.
Sosyal medya burada yalnız zaman tüketen bir araç değildir; aynı zamanda arzu, başarı, güzellik, ilişki, zenginlik ve hatta mutluluk ölçülerinin dışarıdan tekrar tekrar teklif edildiği devasa bir aynalar salonudur ve insan bu aynaların önünde yeterince uzun kaldığında hangi görüntünün kendisine ait olduğunu, hangi hedefi gerçekten istediğini ve hangi arzunun yalnız başkalarının hayatlarını seyretmekten doğduğunu ayırt etmekte zorlanabilir, böylece seçeneklerin çoğaldığı bir çağda iradenin de aynı ölçüde çoğaldığını sanarken, görünmez biçimde yönlendirilmiş arzularının peşinden koşabilir.
Bu nedenle günümüzde kendini gerçekleştirme meselesi, yalnız “Daha çok fırsat bul” çağrısıyla çözülemez; çünkü insanın önünde yüzlerce fırsat bulunması, hangi fırsatın kendi hakikatine hizmet ettiğini anlayabilecek bir iç ölçüye sahip olduğu anlamına gelmez ve hatta seçenek bolluğu bazen insanı büyütmek yerine dağıtarak, her kapıya biraz yönelen fakat hiçbir yolda kök salamayan, sürekli yeni ihtimallerin heyecanını yaşayan fakat hiçbir ihtimali emeğin ağır sabrıyla gerçeğe dönüştüremeyen bir ruh hâline sürükleyebilir.
Özgürlük, önümüzde çok sayıda kapının bulunması veya her istediğimizi seçebilme imkânına sahip olmamız değil; hangi kapının bize ait olmadığını anlayabilecek bir iç ölçüye, başkalarının alkışına rağmen yanlış yoldan dönebilecek bir cesarete, arzularımızın kaynağını sorgulayabilecek bir şuura ve gerektiğinde yalnız kalma pahasına kendi istikametimizi koruyabilecek bir şahsiyete sahip olabilmektir.
Bugünün insanına “Kendinin en iyi versiyonu ol” diye seslenen piyasa dili de bu noktada dikkatle sorgulanmalıdır; çünkü insanın gelişme arzusunu sürekli daha fazla tüketmeye, daha fazla çalışmaya, bedenini daha fazla disipline etmeye, daha görünür olmaya ve her anını verimlilik hesabına dönüştürmeye bağlayan bir anlayış, kendini gerçekleştirme fikrini kolaylıkla kendini sömürme düzenine çevirebilir ve insan bir süre sonra dinlenmeyi tembellik, yavaşlamayı başarısızlık, üretmediği zamanı değersizlik ve başkalarının gerisinde kalmayı şahsi bir kusur gibi algılayabilir.
Oysa insanın üst hâli, hiçbir zaman yorulmayan bir makineye dönüşmesi değildir; bazen büyümek, daha fazla iş yapmak değil bazı işlerden vazgeçmek, daha çok konuşmak değil doğru yerde susmak, daha fazla kazanmak değil hangi kazancın insanı kendi değerlerinden uzaklaştırdığını fark etmek, her kapıyı açmak değil bazı kapıları bilinçli biçimde kapatmak ve dünyanın “ilerleme” dediği yönde koşarken kendi vicdanının geriye doğru çekildiğini görüp yön değiştirebilmektir.
Bu ayrım yapılmadığında, kapasite kavramı insanın üzerinde yeni bir kırbaca dönüşebilir; doğuştan sahip olmadığı şeyler, hastalıklar, bakım sorumlulukları, ekonomik sınırlar veya yaşadığı ağır kayıplar sebebiyle belirli dönemlerde yalnız ayakta kalabilen birine “Potansiyelini gerçekleştirmiyorsun” demek, hayatın gerçekliğine karşı merhametsiz bir soyutlama olurken, imkânı bulunduğu hâlde yıllarca korkusunun arkasına saklanan birinin her ertelemesini de “Kendime zaman tanıyorum” diyerek kutsaması aynı ölçüde yanıltıcı olabilir.
İnsanın kendisiyle kuracağı sahici ilişki, kendisini ne bir proje yöneticisinin soğuk cetveliyle ölçmesini ne de her eksikliğini mazeretle örten bir rahatlığa sığınmasını gerektirir; bunun yerine insan, hangi dönemde taşıyabileceği yükün ne olduğunu, hangi acının gerçekten dinlenmeye ihtiyaç doğurduğunu, hangi korkunun korunma içgüdüsü kılığına girdiğini ve hangi kabiliyetin artık kullanılmadığı için körelmeye başladığını dürüstçe ayırt etmeye çalışmalıdır.
Yapay zekânın, otomasyonun ve dijital üretim araçlarının gündelik hayatın içine hızla yerleştiği bugünkü dünyada bu mesele yeni bir boyut daha kazanmıştır; insan artık dakikalar içinde metin üretebilir, görsel hazırlayabilir, araştırma taslağı çıkarabilir, hesaplama yaptırabilir veya yıllar önce saatler sürecek işleri birkaç komutla tamamlayabilir, fakat kapasiteyi artıran bu araçlar düşünme, seçme, tartma ve anlam verme sorumluluğunu bütünüyle dışarıya devretmenin bahanesine dönüştüğünde, insan daha çok üretirken kendi zihinsel kaslarını daha az kullanma tehlikesiyle karşılaşabilir.
Bir araç insanın imkânını genişlettiğinde, onun ahlâkî sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz; aksine insanın neyi neden ürettiği, kendisine sunulan cevabı ne kadar sorguladığı, hızın büyüsü içinde hakikati kontrol edip etmediği ve kolaylığın sağladığı zamanı daha derin bir düşünceye mi yoksa yeni bir yüzeyselliğe mi çevirdiği soruları daha da önem kazanır, çünkü teknoloji insanın kanatlarını büyütebilir fakat hangi gökyüzüne uçacağını onun yerine belirlememelidir.
Kapasitenin ahlâkî tarafı özellikle önemlidir; çünkü zekâ, yetenek, ikna gücü, liderlik becerisi, maddi imkân veya toplumsal etki tek başına insanı “daha yüksek” bir hâle taşımaz, zira bütün bu güçler hangi istikamete bağlandığına göre iyiliğin de kötülüğün de aracına dönüşebilir ve tarih boyunca büyük kabiliyetlerin büyük erdemler doğurmadığı, aksine vicdandan kopmuş yeteneğin kimi zaman sıradan bir yetersizlikten çok daha fazla zarar verdiği sayısız örnek insanlığın hafızasında durur.
Çok zeki bir insan bilgisini aldatmak için kullanıyorsa, güçlü bir yönetici otoritesini adalet yerine korku üretmek için işletiyorsa, etkili bir konuşmacı insanların zaaflarını hakikate değil kendi menfaatine yönlendiriyorsa veya üretken bir girişimci büyümesini çalışanlarının onurunu ezerek sağlıyorsa, o insanların kapasitesinin açılmış olması insanlıklarının da açıldığı anlamına gelmez; bu yüzden “kendinin en üst versiyonu” ifadesinin ahlâktan bağımsız kullanılması, yalnız daha etkili, daha güçlü ve daha başarılı bir benlik üretirken o benliğin neye hizmet ettiğini sormayan tehlikeli bir boşluk yaratır.
İnsanın en yüksek hâli, kabiliyetinin en fazla çalıştığı veya dışarıdan bakıldığında en parlak göründüğü yer değil; kabiliyeti ile vicdanının, gücü ile adaletinin, sözü ile hayatının ve sahip olduğu imkân ile taşıması gereken sorumluluğun birbirine en fazla yaklaştığı, insanın büyürken insanlığından eksilmediği yerdir.
Bu nedenle insanın kendisini gerçekleştirmesi, kendisini putlaştırması değildir; “Benim hayatım, benim kararım, benim mutluluğum” cümlelerini bütün bağların üzerinde mutlaklaştıran bir anlayış, insanın kendi ihtimalini gerçekleştirmesinden çok başkalarının haklarını görünmez kılan narsistik bir bireyciliğe dönüşebilir, çünkü insan yalnız kendisinden ibaret değildir ve verdiği sözler, taşıdığı emanetler, çocukları, ailesi, dostları, toplumu, mesleği, inancı ve temas ettiği insanların hayatı onun özgürlük alanının ahlâkî sınırlarını da belirler.
Bir baba “Kendimi buluyorum” diyerek çocuklarına karşı sorumluluğunu terk edemez, bir eş “Kendimi gerçekleştirmek istiyorum” diyerek karşısındaki insanın hukukunu yok sayamaz, bir yönetici kariyerini büyütmek adına çalışanlarının onurunu çiğneyemez ve bir sanatçı kendi ifadesini kutsarken başkasının insanlığını araçsallaştıramaz; çünkü insanın kendi ihtimaline sadakati, başkalarının ihtimalini ezme hakkı vermediği gibi, gerçek büyüme insanın kendi alanını genişletirken başkasının nefesini daraltmamasıyla ölçülür.
Gerçek kendini gerçekleştirme, başkalarını ezerek yükselmek değil, kendi cevherini işlerken emaneti, adaleti ve merhameti birlikte taşıyabilmektir.
Bu nedenle insanın en yüksek hâli aynı zamanda en sorumlu hâlidir.
Burada emanet kavramı, meseleyi kişisel gelişimin sığ başarı dilinden çıkararak daha derin bir varoluş ve ahlâk zeminine taşır; insanın aklı kendisine mutlak mülkiyet gibi verilmiş bir nesne değil, neye hizmet ettirdiği sorulacak bir imkân, zamanı istediği gibi tüketip hiçbir hesabını vermeyeceği boşluk değil, geri dönmeyen bir sermaye, sözü yalnız kendisine ait bir güç değil, başkalarının kalbine dokunabilecek bir sorumluluk ve etkisi yalnız bir ayrıcalık değil, arttıkça hesabı da ağırlaşan bir yük olarak düşünüldüğünde, kapasitenin büyüklüğü insanı gururlandırmaktan önce ciddileştirmeye başlar.
İslâm düşüncesindeki emanet, istidat, niyet, amel ve hesap kavramları da insanın kendisine verilmiş imkânı yalnız sahip olunacak bir nimet değil, nasıl kullanıldığı önem taşıyan bir sorumluluk olarak görmesine kapı açar; burada insanın kendisine verilmeyenden sorumlu olmadığı, fakat bildiği, yapabildiği ve etkileyebildiği alan genişledikçe mesuliyetinin de genişlediği fikri, “Neden başkası kadar olmadım?” sorusunu anlamsızlaştırırken “Bana verilenle ne yaptım?” sorusunu ağırlaştırır.
Bir insanın hayatında bilgisi arttıkça bilmezlik mazereti daralır, maddi imkânı genişledikçe paylaşma ve koruma gücü artar, sözünün ulaştığı insan sayısı çoğaldıkça söylediği sözün sorumluluğu büyür ve bir kurumun başına geçtiğinde yalnız kendi başarısından değil, kararlarının altında çalışan insanların hayatında oluşturduğu adalet veya adaletsizlikten de pay almaya başlar; bu nedenle kapasite yalnız insanın ne kadar yükselebileceğinin değil, yükseldikçe ne kadar ağır bir vicdan taşıması gerektiğinin de ölçüsüdür.
İnsanın kendi ihtimaline sadakati tam burada toplumsal bir anlam kazanır; çünkü kendisinde iyileştirmediği bazı şeyleri başkalarının kaderine dönüştürebilen insan, yalnız kendisi için değişmez, kendi öfkesini tanımayan baba çocuğunun kalbine korku bırakabilir, kendi değersizlik duygusuyla yüzleşmeyen anne kızının özgüvenini kendi kaygılarıyla sınırlayabilir, başarısızlık korkusunu aşamayan yönetici yaratıcı çalışanlarını susturabilir ve kendi sesini yıllarca bastırmış bir öğretmen, öğrencinin güçlü sorusunu saygısızlık gibi yorumlayabilir.
İnsan, kendi içinde yüzleşmekten kaçtığı yarayı başkasına görünmez bir miras olarak bırakabildiği gibi, kendi içinde cesaretle onardığı bir kırığı da kendisinden sonrakilere daha geniş, daha emniyetli ve daha merhametli bir hayatın kapısı hâline getirebilir; bu nedenle insanın kendisiyle yaptığı her sahici yüzleşme, yalnız kendi geçmişine değil, başkalarının geleceğine de dokunur.
Bu yüzden insanın kendi kapasitesini gerçekleştirmesi yalnız şahsi tatmin veya kariyer meselesi değildir; bir öğretmenin merakını canlı tutması öğrencilerin ufkunu, bir annenin kendi özgüvenini yeniden kurması çocuklarının sevgi dilini, bir yöneticinin adalet duygusunu geliştirmesi onlarca çalışanın gündelik hayatını, bir yazarın hakikate sadakati binlerce okurun zihnini ve bir insanın kendi korkusuyla yüzleşmesi sevdiği insanların hareket alanını değiştirebilir, dolayısıyla insan kendisine verilen imkânı ziyan ettiğinde bazen yalnız kendi hayatından değil, o imkân aracılığıyla dokunabileceği başka hayatlardan da bir şey eksiltir.
Bu düşünceyi ağırlaştıran en büyük gerçek ise zamanın geri dönmemesidir; insan kaybettiği parayı yeniden kazanabilir, bir işi bırakıp başka bir işe başlayabilir, bazı hatalarının telafisini yapabilir ve yıllar sonra bile yeni bir eğitim alabilir, fakat yirmi yaşındaki bedenini, otuz yaşındaki enerjisini, çocuğunun beş yaşındaki hâlini, anne babasının hayatta olduğu bir dönemi veya belirli bir fırsatın açık kaldığı yılları aynı biçimde geri getiremez, çünkü zaman insanın elinden büyük bir gürültüyle değil, her gün birbirine benzeyen küçük eksilmelerle çıkar.
İnsan bu yüzden “Bir gün” kelimesini dikkatle kullanmalıdır; bir gün kitap yazacağını, bir gün eğitime döneceğini, bir gün çocuğuyla daha çok konuşacağını, bir gün sağlığına dikkat edeceğini, bir gün kendisini küçülten ilişkiye sınır koyacağını veya bir gün yıllardır ertelediği işi yapacağını söylemek, bugünün sorumluluğunu belirsiz bir geleceğe devretmenin en zarif biçimlerinden biri olabilir, çünkü takvimde kendiliğinden açılan ve insanın bütün korkularının sustuğu özel bir “bir gün” bulunmaz, geleceğin malzemesi bugünün tekrarlarından oluşur.
Bir kadının yıllarca kendi yeteneklerini bastırdıktan sonra elli yaşında “Ben aslında başka bir hayat kurabilirmişim” diye fark etmesi, onun için hayatın bittiği anlamına gelmez; insan ellisinde eğitim alabilir, altmışında eser verebilir, yetmişinde kendi sesini bulabilir ve geç kalmış olmak hiçbir zaman bütünüyle bitmiş olmakla aynı şey değildir, fakat bunu söylerken zamanın bedelini romantikleştirmemek gerekir, çünkü bazı yolların gençlikteki açıklığı, bedenin enerjisi, ekonomik şartlar veya aile sorumluluklarının yoğunluğu yıllarla değişebilir.
İnsan bazen gökyüzünün hâlâ orada olduğunu fark ettiğinde kanatlarının tamamen kaybolmadığını, fakat uzun yıllar kullanılmadığı için ağırlaştığını ve eskisi kadar kolay açılmadığını hisseder; bu ağırlık yeniden uçmayı imkânsız kılmak zorunda değildir, ancak zamanında açılmayan her kanadın bedende bıraktığı bir hatıra, ertelenmiş her hayatın da insanın içinde taşıdığı sessiz bir yas vardır.
İşte “ulaşabileceği hâlde ihmal ettiği kendi ihtimali” ifadesi bu nedenle yalnız şiirsel bir söz değildir; insanın ertelemeleriyle zaman arasındaki geri dönmez ilişkinin, korkularıyla imkânları arasındaki sessiz savaşın ve başkalarının çizdiği sınırlarla kendi hakikati arasında yıllarca sürebilen mesafenin adıdır, çünkü insanın acısı bazen yapamadığı şeyden değil, yapabileceğini geç fark ettiği şeyden, ulaşamadığı yerden değil, ulaşma ihtimali varken kendi adımlarını tuttuğu yerden doğar.
Fakat bu düşünce insanı geçmişin önünde felç eden bir pişmanlık öğretisine dönüşmemelidir; kendi ihtimalini yıllarca ihmal ettiğini fark eden birinin kalan ömrünü “Keşke” kelimesinin içine gömmesi, ilk kaybın üzerine ikinci bir kayıp daha eklemekten başka bir sonuç doğurmaz ve hayat, geçmişteki imkânı aynen geri vermese bile bugünkü şartların içinde hâlâ kurulabilecek başka bir doğruluğu, başka bir üretimi, başka bir cesareti ve başka bir telafiyi insanın önüne bırakabilir.
Kırılmış veya ağırlaşmış kanat metaforu burada umutsuzluğa değil ölçülü bir gerçekçiliğe hizmet etmelidir; insan yirmi yaşında başlayabileceği yere elli yaşında aynı yoldan ulaşamayabilir, fakat elli yaşındaki bilgi, tecrübe, acı, sabır ve neyi istemediğini bilme berraklığı da yirmi yaşında sahip olmadığı başka bir kuvvet olabilir, bu nedenle insan geçmişteki ihtimalinin kopyasını kovalamak yerine bugünkü kendisinin ulaşabileceği en sahici hâli aramalı ve zamanı artık düşman değil, kalan kısmı dikkatle taşınacak bir emanet olarak görmelidir.
Bir insan geçmişte söyleyemediği sözü bugün söyleyebilir, yıllarca kendisini küçülten bir kalıba bugün sınır koyabilir, okumadığı kitaba bugün başlayabilir, çocuğuyla arasındaki mesafeyi bugün azaltabilir, haksızlık ettiği birinin hakkını bugün teslim edebilir ve yıllardır işlemediği bir kabiliyetin kapısını bugün yeniden aralayabilir; bunların hiçbiri geçmişi değiştirmez, fakat geçmişin geleceğe hangi biçimde taşınacağını değiştirir ve insanın kader karşısındaki irade alanı çoğu zaman tam da bu ayrımın içinde bulunur.
İnsan kendi ihtimaline doğru yürürken büyük kararların cazibesine de dikkat etmelidir; çünkü insan zihni kendisini çoğu zaman gelecekte vereceği soylu kararlarla tanımlamayı sever, bir gün haksızlık karşısında cesurca konuşacağına, önemli bir makam kendisine verildiğinde adaletle davranacağına, büyük bir servete ulaştığında cömert olacağına veya ağır bir sınav geldiğinde karakterini koruyacağına inanır, fakat karakter henüz gelmemiş günlerde tahayyül ettiğimiz kahramanlıklardan değil, bugünün kimsenin görmediği saatlerinde tekrar tekrar yaptığımız küçük seçimlerin tortusundan oluşur.
Küçük çıkarlar karşısında sürekli taviz veren birinin büyük çıkar geldiğinde birdenbire sağlamlaşacağını düşünmek, yıllarca bedenini ihmal eden birinin bir sabah kendiliğinden disiplin kazanacağını beklemek veya her gün söylemek istediği hakikati rahatını bozmamak için susturan birinin tarihi bir eşikte korkusuzca konuşacağını varsaymak, insan tabiatının alışkanlıkla kurduğu ilişkiyi küçümsemektir; çünkü insan yaptığı şeyleri yalnız tekrar etmez, tekrar ettiği şeyler zamanla insanın kendisini biçimlendirir ve bir noktadan sonra tercih, karaktere dönüşerek gelecekteki tercihlerin de zeminini hazırlar.
Bu nedenle olabileceği insanın en yüksek hâline ulaşmak, uzak bir gelecekte bir gün başlayacak büyük dönüşümü beklemekten önce bugünkü küçük sadakatlerin yönünü değiştirmekle ilgilidir; insan her gün on dakika okuduğunda yalnız kitap bitirmez, kendisinde öğrenmeye sadık bir insan inşa eder, küçük bir haksızlıkta ses çıkardığında yalnız bir olaya müdahale etmez, kendi cesaret kasını besler, verdiği sözü kimse kontrol etmediği hâlde tuttuğunda yalnız bir davranışı tamamlamaz, söz ile hayat arasındaki köprüyü içeriden güçlendirir.
İnsan, yalnız söylediği ideale değil, yıllar boyunca tekrar ettiği davranışların kendisinde bıraktığı istikamete dönüşür; bu yüzden kendisinin en yüksek hâli, bir gün ansızın karşısına çıkacak mucizevi ve kusursuz bir kişilik değil, bugünün kimseye görünmeyen saatlerinde verdiği küçük kararların, tuttuğu veya bozduğu sözlerin ve korkusuna rağmen attığı adımların ağır ağır kurduğu şahsiyettir.
Bu bakımdan kendi ihtimaline sadakat, insanın aynaya bakıp kendisini beğenmesiyle değil, aynada gördüğü kişiye hangi sözü verdiğini hatırlamasıyla ilgilidir; aynanın üzerinde yılların tozu, başkalarının hükümleri, eski yenilgilerin izi ve alışkanlıkların buğusu bulunabilir, fakat insan zaman zaman bu yüzeyi temizleyerek “Ben gerçekten ne istiyorum?”, “Neye inanıyorum?”, “Hangi hayatı yalnız korktuğum için sürdürüyorum?”, “Hangi kabiliyeti kullanmadığım için içimde küskün bir yere dönüştürdüm?” ve “Bugün yaptıklarım, söylediğim insanla aynı kişiyi mi gösteriyor?” sorularını kendisine sormalıdır.
Bu soruların cevabı her zaman hoşumuza gitmeyebilir; hatta insanın kendisiyle en sahici karşılaşması, çoğu zaman kendisini suçsuz gösteren hikâyenin bazı yerlerini bozduğu için can yakar, çünkü yıllarca bir ilişkiyi yalnız karşı tarafın tahakkümüyle açıklarken kendi korkusunun o düzende kalmaya nasıl katkıda bulunduğunu, yıllarca bir meslekte mutsuzluğunu yalnız yöneticilere yüklerken kendi cesaretsizliğinin hangi kapıları çalmaktan alıkoyduğunu veya sürekli başkalarının kendisini anlamadığını söylerken kendi hakikatini açıkça ifade etmekten ne kadar kaçındığını görmek, insanın kendisine kurduğu rahat anlatıyı sarsabilir.
Bununla birlikte sorumluluk almak ile mağduru suçlamak arasındaki sınır da dikkatle korunmalıdır; şiddet, tehdit, ekonomik bağımlılık, sistematik baskı, çocuklukta yaşanan istismar, ciddi sağlık sorunları veya ağır toplumsal engeller karşısında insanın hareket alanı gerçekten daralabilir ve dışarıdan güvenli bir konumdan “Neden çıkmadın, neden yapmadın, neden daha cesur olmadın?” diye hüküm vermek, kişinin taşıdığı yükü bilmeden ona ikinci bir adaletsizlik yapmak anlamına gelebilir.
Olgun bir kapasite anlayışı, insanı hem şartlarının kurbanı olmaktan hem de şartlarını yok sayan bir kahramanlık zorbalığından korur; çünkü mesele herkesin aynı yükseklikte uçması değil, her insanın kendi kanadının gücünü, rüzgârın sertliğini, bedeninin hâlini ve önündeki gerçek engelleri dürüstçe görerek kendi imkânının içinde yapabileceği uçuşu ihmal etmemesidir.
İşte tam bu nedenle başka insanların hayatlarına bakarken hükümden önce merhamet, kendi hayatımıza bakarken ise merhametin yanında sorumluluk gerekir; başkasına “Daha fazlasını yapmalıydın” demeden önce onun hangi duvarlarla karşılaştığını bilmek, kendimize “Elimden hiçbir şey gelmedi” demeden önce gerçekten hangi kapıları denemediğimizi görmek ve bu iki bakışı birbirine karıştırmadan taşıyabilmek, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu adaletin önemli bir parçasıdır.
İnsanın kendi ihtimaline sadakati, yalnız bireysel hayat planını değil, sevdiği insanların ihtimaline nasıl davrandığını da değiştirmelidir; çünkü kendi kanatlarını tanıyan insanın bir başkasının kanatlarından korkmaması, kendi göğünü arayan insanın sevdiği kişiyi odanın tavanına mahkûm etmemesi ve kendi sesini bulmuş insanın karşısındakinin sesini tehdit gibi algılamaması beklenir, aksi hâlde insan kendisi için talep ettiği özgürlüğü başkasından esirgeyerek kendi gelişimini ahlâkî bir çelişkinin içine düşürür.
Bir eşin diğerine verebileceği en büyük destek, onun bütün kararlarını onaylamak veya sınırsızca serbest bırakmak değil, kabiliyetini korkmadan görebileceği, yanlış yaptığında şahsiyetinin ezilmediği, büyüdüğünde ilişkiden kopmakla suçlanmadığı ve kendi varlığını geliştirdiğinde bunun ortak hayata karşı bir ihanet sayılmadığı bir iklim kurabilmektir; çünkü sevgi yalnız “Gitme” demekle değil, gerektiğinde “Git, öğren, büyü, dönüştüğünde ben de seni yeniden tanımaya razıyım” diyebilecek kadar güven duymakla olgunlaşır.
Aynı hakikat anne babalıkta daha da ağırlaşır; çocuğu korumak adına onun yerine sürekli karar veren, düşmesine izin vermeyen, merakını kendi korkularıyla sınırlayan veya “Ben yaşadım, sen yaşama” diyerek kendi hayatının yaralarını çocuğun geleceğine sınır yapan ebeveyn, iyi niyetle hareket ettiği hâlde çocuğun irade kasını zayıflatabilir ve yıllar sonra bedenen büyümüş fakat kendi kararlarının sorumluluğunu taşımaktan çekinen bir yetişkinin oluşmasına katkıda bulunabilir.
Bir insanı sevmek, onu kendi korkularımızın sığındığı dar bir hayata mahkûm etmek değil; kendi hakikatine doğru yürürken hata yapma ve düşme ihtimalini de göze alabileceği kadar güvenli, fakat sırf bizi kaybetmemek için yürümekten vazgeçmeyeceği kadar geniş bir alan bırakabilmek ve onun büyümesini kendi eksilmemiz gibi okumayacak bir iç olgunluğu taşıyabilmektir.
Bu genişlik, sınırsızlık anlamına gelmez; sınırlar insan ilişkilerinin ve ahlâkın vazgeçilmez parçasıdır, fakat sağlıklı sınır insanın şahsiyetini korurken tahakküm eden sınır karşısındakinin gelişimini kendi huzuru için daraltır ve ikisini ayıran temel ölçülerden biri, sınırın karşılıklı hukuk mu yoksa tek taraflı korku mu ürettiğine bakmaktır.
İnsan kendi hayatına dönüp baktığında, belki de en önemli sorulardan birini burada sormalıdır: “Ben sevdiğim insanların yanında onların ihtimalini büyüten bir iklim miyim, yoksa farkında olmadan kendi korkularımı onların gökyüzüne sınır olarak mı asıyorum?”; çünkü bazen insan kendisi uçamadığı için başkasının uçuşundan rahatsız olur, kendi yarım kalmışlığını karşısındakinin gelişiminde daha görünür hisseder ve sevgisini kaybetme korkusuyla sevdiği insanın kanatlarını keserken aslında ilişkiyi koruduğunu sanır.
Bu sorunun cevabı yalnız ilişkilerde değil, yöneticilikte, eğitimde, ebeveynlikte ve toplumsal hayatta da insanın ahlâkını açığa çıkarır; zira gerçek büyüklük yalnız kişinin ne kadar yükseldiğinde değil, yükselirken kaç insanın omzuna bastığında veya tam tersine kaç insanın kendi ayakları üzerinde durmasına alan açtığında görülür ve insanın kendi üst hâline ulaşması, başkalarının ihtimalini çoğaltmadığı yerde eksik kalır.
Ömrün sonuna doğru bütün bu soruların sesi değişebilir; gençken “Ne kazanacağım, nereye varacağım, kim olacağım?” diye soran insan, yıllar geçtikçe “Neyi boşuna taşıdım, nerede kendimden vazgeçtim, kimi korkumla küçülttüm, hangi hakikati söyleyebilirdim, hangi yeteneği işleyebilirdim, hangi kapının önünde gerçekten engel vardı ve hangisinin önünde yalnız cesaretsizliğim duruyordu?” diye sormaya başladığında, hayatın muhasebesi başarı listesinden vicdan defterine taşınır.
İnsanın bu defterde görmek isteyeceği şey kusursuzluk değildir; hiçbir insan bütün ihtimallerini gerçekleştiremez, bütün yeteneklerini sonuna kadar kullanamaz, her doğru zamanda her doğru kararı veremez ve hayatın sınırlılığı zaten bütün yolları aynı anda yürümemize izin vermez, fakat insanın arayacağı iç huzur, mümkün olan her şeyi yapmış olmanın imkânsız gururundan değil, bildiği hakikate gücü yettiğince sadık kalmış, korkusunu kader diye kutsamamış ve kendi cevherini bile bile çürümeye bırakmamış olmanın sükûnetinden doğar.
Belki de ömrün sonunda insanı en çok sarsacak soru, ne kadar kazandığı, kaç kişiyi geçtiği veya hangi makamlara ulaştığı değil, kendisine verilen imkânlarla hangi insana dönüşebileceği hâlde nerede durduğu ve o mesafenin ne kadarını gerçekten kaderin, ne kadarını ise kendi korkularının belirlediği olacaktır.
İnsan bu soruya cevap verebilmek için hayatını sürekli huzursuz eden, kendisini hiçbir zaman yeterli görmeyen ve her gün yeni bir zirve icat eden acımasız bir iç denetçiye dönüşmemelidir; çünkü vicdan ile kendini tüketen mükemmeliyetçilik aynı şey değildir ve insanın kendi ihtimaline sadakati, her saniyesini verimliliğe çevirmekten değil, neyin gerçekten kıymetli olduğunu ayırt ederek ömrünün ağırlık merkezini oraya yerleştirmekten doğar, böylece bazen dinlenmek, bazen yas tutmak, bazen beklemek, bazen geri çekilmek ve bazen yalnızca yarasını onarmak da insanın daha yüksek hâline doğru yürüyüşünün parçası olabilir.
Mesele, insanın kendisine “Daha fazlasını yapmalısın” diye bağırması değil, “Sana verilmiş olanı neden ve kimin için kullanıyorsun?” sorusunu kaybetmemesidir; çünkü aynı insan çok çalışarak da kendisinden kaçabilir, durmaksızın başarı biriktirerek de içindeki boşluğu saklayabilir ve herkesin hayran olduğu bir hayat kurarken kendi sesini yıllar önce kaybetmiş olabilir, dolayısıyla insanın en üst hâli dışarıdan bakıldığında her zaman en parlak, en hareketli veya en gösterişli hâli değildir.
Bazen insanın en yüksek hâli, kendisine yıllarca haksızlık eden birine benzememeyi başardığı yerde; bazen çocuğuna kendi çocukluğunda duymadığı şefkati verebildiği anda; bazen bütün çevresi susarken hakikatin yanında durduğu gün; bazen çok para kazanabileceği bir yolu adaletsiz olduğu için reddettiğinde; bazen sevdiği insanı kaybetme korkusuna rağmen onun büyümesine engel olmadığında ve bazen de yıllardır kendisini küçülten bir hayata “Buraya kadar” diyerek kendi kapısının anahtarını nihayet cebinden çıkardığında görünür hâle gelir.
Bu nedenle insanın üst versiyonu, yalnız daha becerikli olan insan değil, kendisine karşı daha dürüst, başkasına karşı daha adil, gücü karşısında daha mesul, korkusu karşısında daha cesur ve hayatın geçiciliği karşısında daha uyanık olan insandır; böyle bir insan gökyüzünü yalnız kendisi için istemez, başkasının göğüne de duvar örmemeye dikkat eder ve kendi kanatlarını açarken bir başkasının kanadını kırmanın yükselmek olmadığını bilir.
Hayatın sonunda elimizde kalan şeyin ne olacağını bugün bütünüyle bilmemiz mümkün değildir, fakat unvanların değiştiğini, servetin el değiştirdiğini, alkışın sustuğunu, bedenin yavaşladığını, insanların hakkımızdaki kanaatlerinin dönüştüğünü ve bir zamanlar vazgeçilmez sandığımız nice şeyin yıllar içinde anlamını kaybettiğini gördükçe, insanın kendi vicdanına bıraktığı kaydın bütün bu geçici ölçülerden daha kalıcı olduğunu sezmek mümkündür; o kayıtta hangi makamda oturduğumuzdan çok o makamda kimin hakkını koruduğumuz, ne kadar konuştuğumuzdan çok hangi sözün arkasında durduğumuz ve kaç kişiyi geçtiğimizden çok kim olurken kendimizden vazgeçmediğimiz yazılı kalır.
İnsanın en ağır kaybı, hiçbir zaman sahip olmadığı veya şartları gereği ulaşması zaten mümkün olmayan bir hayatı elde edememesi değil; kendisine verilmiş imkânların içinde gerçekten mümkün olan hayatı, başkalarının korkularına, kendi ertelemelerine ve alıştığı darlığın sahte güvenine teslim ederek yaşayabileceği hâlde yaşamamış, büyüyebileceği hâlde kendi elleriyle küçülmüş olmasıdır.
Bu yüzden insan, içinde bulunduğu odanın tavanını zaman zaman yeniden ölçmeli, yıllardır duvar sandığı şeylerin gerçekten duvar olup olmadığını yoklamalı, kendisine ait zannettiği korkuların hangi ellerden kaldığını sorgulamalı, sevgiyi kendinden vazgeçmekle, huzuru susmakla, sadakati küçülmekle ve kaderi alışkanlıkla karıştırıp karıştırmadığına bakmalıdır; çünkü insanın ömrünü eksilten şey her zaman büyük felaketler değildir, bazen küçük vazgeçişlerin yıllarca fark edilmeden birikmesi, kanadın kırılmasından daha sessiz fakat daha kalıcı bir biçimde uçmayı unutturabilir.
Bununla birlikte gökyüzünü geç fark etmiş olan insan için de hayatın kapısını bütünüyle kapatan bir hüküm kurmak doğru değildir; kanat ağırlaşmış olabilir, mevsim değişmiş olabilir, bazı yollar kapanmış ve bazı imkânlar geri dönmemiş olabilir, fakat insanın bugün hâlâ düşünebildiği, seçebildiği, özür dileyebildiği, öğrenebildiği, üretebildiği, sınır koyabildiği, sevebildiği ve kendi hayatının yönüne küçük de olsa müdahale edebildiği bir alan varsa, kendi ihtimaline sadakat tam da o alanı küçümsememekle yeniden başlayabilir.
Çünkü hayat, insana her zaman istediği kadar zaman vermese de kalan zamanın nasıl taşınacağı konusunda hâlâ bir çağrı bırakır; geçmişte kullanılmamış bir kabiliyet bugünün başka bir biçiminde işlenebilir, yıllarca bastırılmış bir ses bugün daha berrak çıkabilir ve başkasının gölgesinde büyüyemeyen bir insan, geç de olsa kendi güneşine doğru dönebilir, böylece geçmişin hesabı silinmese bile geleceğin aynı hesaba yeni borçlar eklemesi engellenebilir.
Ve nihayet insan, ömrünün bütün gürültüsü sustuğunda kendisine şu soruyu sormaktan kaçamayacaktır: “Bana verilenle kim olabilirdim ve ben, korkularımın, alışkanlıklarımın, başkalarının hükümlerinin ve kendi seçimlerimin arasından geçerken kim olmayı seçtim?”; bu sorunun önünde insanı huzura yaklaştıracak olan cevap, bütün ihtimallerini tüketmiş kusursuz bir hayatın imkânsız iddiası değil, kendisine emanet edilen cevheri bile bile çürütmemiş, ulaşabileceği insanın gerisinde kalmamak için gücü yettiğince yürümüş ve bir başkasının göğünü daraltmadan kendi kanatlarına sadakat göstermiş olmanın vicdanıdır.























