Vicdan Notları · Tüketim ve İnsan
Tüketi̇m Mabedi̇nde Kaybolan İnsan
İhtiyaç ile arzu, eşya ile anlam, sahiplik ile emanet arasındaki sınırların silindiği bir çağda insanın kendi iç ölçüsünü, merhametini ve hürriyetini yeniden arayışı.
Tüketim, ihtiyaçtan koptuğu anda yalnız cüzdanı değil, insanın iç ölçüsünü de kemirmeye başlar.
Konforlu Cehennemler II
Arzunun Yeni Mabedi
İhtiyaçtan bağımlılığa uzanan tüketim döngüsü
Dünya, insanın yalnız ihtiyaçlarını karşıladığı büyük bir pazar olmaktan çoktan çıktı; artık önünden geçtiğimiz, içine girdiğimiz, ekranından baktığımız, bildirimini aldığımız, şifresini yazdığımız, sepetine eklediğimiz, kampanyasını kaçırmamak için sabahın erken saatinde peşine düştüğümüz, kapımıza gelince kısa süreli bir zafer duygusuyla karşıladığımız ve birkaç gün sonra yenisinin gölgesinde unuttuğumuz sayısız nesnenin arasında kendimizi aradığımız dev bir alışveriş merkezinde yaşıyoruz. Birkaç tuşa dokunarak, bir iki şifre girerek, dünyanın bir ucundaki markanın ürününü sanal sepetimize ekleyerek, saatlerce ürün özellikleri arasında gezinerek, aynı nesnenin beş ayrı rengini, yedi ayrı satıcısını, on ayrı yorumunu ve yüzlerce insanın birbirine benzeyen memnuniyet ya da şikâyet cümlelerini okuyarak, ihtiyacımız olup olmadığını çoğu zaman düşünmeden yalnız ulaşabiliyor olmanın sarhoşluğuyla seçtiğimiz her şeyi evimizin kapısına kadar getirtebiliyoruz. Ulaşmak kolaylaştıkça sahip olmak masumlaştı, sahip olmak masumlaştıkça istemek çoğaldı, istemek çoğaldıkça insanın içindeki asıl boşluk daha da derinleşti.
Alışveriş artık hayatın içinde arada bir başvurulan pratik bir ihtiyaç giderme biçimi değil, günün ritmini belirleyen, insanın neşesini, moralini, can sıkıntısını, kendine verdiği değeri, statü duygusunu, hatta bazen varlık hissini yöneten başlı başına bir yaşama biçimi haline geldi. Bir ürün kataloğu evden eve dolaşırken yalnız temizlik malzemesi, kozmetik, saklama kabı, imitasyon takı, mutfak gereci ya da küçük ev eşyası taşımıyor; o katalog, insanın içine küçük ve sürekli yenilenen bir eksiklik duygusu bırakıyor. Henüz sahip olmadığımız şeylerin hayatımızı biraz daha düzenli, biraz daha şık, biraz daha güvenli, biraz daha modern, biraz daha kıymetli ve biraz daha tamamlanmış kılacağına dair ince bir fısıltı dolaşıyor sayfaların arasında. Her alışverişe puan, her puana ödül, her ödüle yeni bir alışveriş ihtimali, her ihtimale yeni bir beklenti, her beklentiye yeni bir yorgunluk bağlanıyor. İnsan, ihtiyacını karşılamak için değil, kendisini eksik hissettiren o küçük iç gürültüyü bir süre susturmak için almaya başlıyor.
Sabah erkenden kalkıp her köşede bulunan ve ihtiyaçları ucuza getirmekle meşhur marketlerin haftalık ürünlerini kapışmak da bu yeni ritüelin bir parçası haline geldi. İnsanlar, gerçekten ihtiyaç duydukları bir eşyayı almak için değil, kaçırılmış bir fırsatın içte bırakacağı tuhaf hüsrandan korunmak için market market dolaşabiliyor; bulamadığında öfkeleniyor, bulduğunda zafer kazanmış gibi hissediyor, eve döndüğünde aldığı nesneyi çoğu zaman hayatının içine yerleştirmeden bir kenara koyuyor ve kısa bir süre sonra aynı arzu, başka bir ürünün etrafında yeniden uyanıyor. Haftanın fırsatı, ayın kampanyası, sınırlı stok, son gün, özel indirim, sepette ek avantaj, bir alana bir bedava, sadakat puanı, kupon kodu ve daha nice küçük çağrı, insanın içine yerleştirilmiş görünmez bir zil gibi çalıyor. Bu zil her çaldığında insan, kendi hayatının merkezinden biraz daha uzaklaşıp pazarın çağrısına doğru yürüyor.
Bu manzarayı görmek için büyük şehirlerin ışıklı caddelerinde uzun uzun dolaşmaya da gerek yoktur; sabahın ayazında henüz kepenkler tam açılmadan zincir marketin kapısında bekleyen yaşlı kadının elindeki buruşturulmuş broşüre, okuldan dönerken arkadaşının ayakkabısına bakıp annesine hiçbir şey söylemeden susan çocuğun gözlerine, kredi kartı borcunu hangi taksite böleceğini hesap ederken bir yandan da telefon ekranında “son iki ürün” ikazını izleyen babanın yüzüne bakmak yeterlidir. Bir tarafta evin kirası, mutfağın tükenen yağı, çocuğun servis parası ve gecikmiş elektrik faturası; öte tarafta kaçırıldığı takdirde insanın hayatından büyük bir saadet eksilecekmiş gibi sunulan kahve makinesi, akıllı saat, yeni koltuk takımı ve daha parlak bir telefon durur. İşte pazar tam bu çatlağa yerleşir; ihtiyacın sesini kısmak için arzunun zilini çalar, insanın yorgun omzuna “bunu hak ettin” diye dokunur ve ertesi sabah aynı yorgunluğu bu defa borçla ağırlaştırarak kapının önüne bırakır. Böylece alınan eşya eve girerken yalnız kutusu açılmaz; bazen sofranın bereketinden, bazen uykunun huzurundan, bazen de aile içindeki güvenin sessiz dokusundan bir parça eksilir.
Bütün bu alışveriş hallerini büyütüp büyütüp yaşama biçimimiz haline getirdik; yeni bir üründen daha yeni bir ürüne, son model bir teknolojiden daha son model bir teknolojiye, daha hiç kimsede olmayan bir ıvır zıvırdan daha hiç kimsenin haberdar bile olmadığı başka bir ıvır zıvıra doğru akan bu bitimsiz döngünün içinde, eşyanın bize hizmet etmesi gerekirken biz eşyanın peşinde sürüklenen yorgun taşıyıcılara dönüştük. Evlerimiz doldu, dolaplarımız doldu, çekmecelerimiz doldu, hafıza kartlarımız, telefon galerilerimiz, kargo kutularımız, kredi kartı ekstrelerimiz, sipariş geçmişlerimiz doldu; fakat insanın içindeki o eski ve derin boşluk aynı yerde durdu. Hatta üzerine yığılan her yeni eşyanın ağırlığı altında belki biraz daha büyüdü; çünkü eşya, insanın ihtiyacına denk düştüğünde faydalıdır; insanın iç boşluğunu doldurmakla görevlendirildiğinde ise kısa süreli bir uyuşturucuya dönüşür. Tüketim, ihtiyaçtan koptuğu anda yalnız cüzdanı değil, insanın iç ölçüsünü de kemirmeye başlar.
Bu sihirli mutluluk çarkının tek bir sırrı vardır: kesintisiz olması, hiç durmadan devam etmesi. Döngü devam ettiği sürece insan kendisini ayakta zanneder; alışverişe bakar, kampanyayı kovalar, yeni ürünü inceler, siparişin kargoya verilmesini bekler, kargonun hangi şubede olduğunu takip eder, paketi açar, kısa süreli bir sevinç duyar, sonra o sevinç sönmeden başka bir nesnenin peşine düşer. Bu akış bir yerde kesintiye uğradığında, insanın içindeki boşluğun sesi duyulmaya başlar; alışverişsiz geçen birkaç gün, bazı bünyelerde yalnız ekonomik bir durgunluk değil, neredeyse varoluşsal bir huzursuzluk doğurur. Çünkü satın alma sürekliliği, insanın kendisiyle baş başa kalmasını engelleyen bir perdeye dönüşmüştür. İnsan, sepetine yeni bir şey eklemediğinde kendi içine düşeceğini hisseder; bu düşüşten korktuğu için yeniden almak, yeniden bakmak, yeniden karşılaştırmak, yeniden sipariş vermek ister.
Üstelik ilk bakışta gündelik bir alışkanlık gibi görünen bu meselenin, insanın varlıkla, fanilikle, eksiklikle ve kendi ruhuyla kurduğu ilişkiye kadar uzanan metafizik bir boyutu vardır ve bu sebeple üzerinde geçiştirilerek konuşulacak kadar hafif değildir. Başlangıçta satın almak ve sahip olmak güdüleriyle yürüyen bu düzen, bugün artık alışverişin sürekliliğini esas alan daha derin bir bağımlılık biçimine dönüştü. Bir süre alışverişsiz kalınca başlayan huzursuzluk, iç kasılmalar, sebebi tam adlandırılamayan sıkıntılar, sürekli eksik kalmışlık duygusu ve dışarıdan küçük bir nesneyle onarılabilecekmiş gibi görünen ruhsal boşluk, modern insanın icat ettiği en etkili uyuşturucu türlerinden birini gösteriyor. Diğer uyuşturucular bedeni telef ederken, tüketim uyuşturucusu bedene hemen dokunmadan, insanı içinden tüketiyor. Onu sürekli aç bırakıyor, sürekli daha fazlasını istetiyor, aldığı şeyin tadını doyamadan kaçırıyor, sahip olduğu nesneyi kısa zamanda değersizleştiriyor ve insanın iç dünyasında sonu gelmez bir tatminsizlik üretip onu kendi kendisine yabancılaştırıyor.
Alışverişin insana verdiği mutluluk, çoğu zaman bir şey elde etmenin mutluluğu değil, bir süreliğine eksikliğin üstünü örtmenin rahatlığıdır. İnsan, yeni aldığı eşyayı eline aldığında yalnız o eşyanın maddi varlığına dokunmaz; ona yüklediği anlamlara, beklentilere, kendisi hakkında kurduğu görüntülere, başkalarının gözünde nasıl görüneceğine, kendi içindeki değersizlik duygusunu nasıl susturacağına da dokunur. Bu yüzden tüketim yalnız ekonomik bir faaliyet değildir; insanın kendisiyle, toplumla, statüyle, eksiklikle, arzuyla ve hatta ölümle kurduğu ilişkinin içine kadar sızmış bir ruh halidir. İnsan fani olduğunu, sınırlı olduğunu, eksik olduğunu, kırılgan olduğunu, yaşlandığını, yoksunluklar taşıdığını ve her arzusunun karşılanamayacağını kabul etmek yerine, yeni nesnelerin içinde geçici bir tamamlanmışlık duygusu arar. Oysa her yeni nesne, bir süre sonra insanın içindeki eski eksikliğin önünde yetersiz kalır.
Bu yüzden tüketim çağının insanı, eşyaya değil, eşyanın kendisinde uyandırdığı geçici ihtimale bağımlıdır. Yeni telefon, yalnız iletişim aracı değildir; daha görünür, daha güçlü, daha güncel, daha statülü, daha eksiksiz görünme ihtimalidir. Yeni kıyafet, yalnız bedeni örtmez; insanın başkalarının bakışındaki yerini düzenleme umudunu taşır; yeni mobilya, yalnız evdeki boşluğu doldurmaz; insanın hayatını yenilediği, geçmiş yorgunluklarını geride bıraktığı ve kendisine daha düzenli bir varlık alanı kurduğu hissini verir. Yeni mutfak gereci, yeni makyaj malzemesi, yeni elektronik eşya, yeni aksesuar, yeni paket, yeni kutu, yeni kargo, her biri insanın içindeki “belki bu defa” duygusunu besler. Fakat “bu defa” hiçbir zaman son defa olmaz; çünkü mesele nesnede değil, insanın içindeki doymaz boşlukta düğümlenmiştir.
Çünkü insan çoğu zaman satın aldığı nesnenin kendisini değil, o nesnenin içine gizlediği ihtimali eve taşımaktadır; yeni koltuğun dağılmış aile sohbetlerini yeniden toplayacağını, pahalı telefonun kendisini görünür kılacağını, marka elbisenin yıllardır içinde taşıdığı değersizlik duygusunun üzerini örteceğini, daha büyük evin küçülen gönlünü genişleteceğini ve kapıya bırakılan kargonun günlerdir kapısını çalmayan sevinci de beraberinde getireceğini sanmaktadır. Ne var ki kutular açıldığında eşya ortaya çıkar, fakat insanın beklediği hayat çoğu zaman paketin içinden çıkmaz; ince kâğıtlara sarılmış ürün masanın üzerine bırakılırken yalnızlık yine aynı sandalyede oturur, kırgınlık aynı odada dolaşır, eşler yine birbirinin yüzüne bakmadan ekranlarına eğilir ve çocuk, kendisine alınan oyuncağın yanında annesinin yahut babasının ayırmadığı zamanı beklemeye devam eder. Pazarın en mahir olduğu yer tam da burasıdır; insana ihtiyacını değil, yarasına benzeyen bir ambalajı satar ve yara kapanmadığı için onu yeniden müşterisi yapar.
Bu doymazlık, yalnız bireyin kişisel zaafıyla açıklanamayacak kadar büyük bir sistem tarafından besleniyor. Reklamlar, algoritmalar, kataloglar, kampanyalar, alışveriş uygulamaları, sadakat programları, kredi imkânları, taksit seçenekleri, influencer önerileri, ürün incelemeleri, kullanıcı yorumları, özel gün indirimleri, yılbaşı paketleri, anneler günü kampanyaları, babalar günü fırsatları, sevgililer günü dayatmaları, okul alışverişi telaşları ve bayram öncesi tüketim çağrıları, insanın hayatını kesintisiz bir satın alma mevsimine çeviriyor. Her duyguya bir ürün, her eksikliğe bir paket, her kaygıya bir çözüm, her statü ihtiyacına bir marka, her yalnızlığa bir ekran, her sıkıntıya bir kampanya bulunuyor. Böyle bir düzende insan, neyin gerçekten ihtiyacı olduğunu seçmekte zorlanıyor; çünkü sistem ona yalnız ürün satmıyor, aynı zamanda kendisini eksik hissetme biçimini de öğretiyor.
Konforlu Cehennemler II
İnsanın İmkâna Dönüşmesi
Pazar dilinin ilişkilere, krize ve vicdana sirayeti
Daha acı olan ise bu düzenin, insanın insanla kurduğu ilişkiyi de aynı pazar mantığına teslim etmesidir. Girdiğim her platformda gerek dilimle gerek kalemimle haykırmaktan kendimi alamadığım bir gerçek var: Öyle bir hale geldik ki muhataplarımızı insan olarak değil, imkân olarak görüyoruz; işimiz bitince de kaldırıp atıyoruz. Bu cümle, yalnız ticaret hayatının sertliğini değil, çağın genel ruhunu da anlatıyor; insanlar, birbirlerinin emeklerini, çevrelerini, bağlantılarını, duygusal desteklerini, bilgilerini, zamanlarını, güzelliklerini, takipçi sayılarını, ekonomik güçlerini veya ihtiyaç duydukları herhangi bir imkânı kullanıyor; sonra o insanı bütün hikâyesiyle, yorgunluğuyla, kırılganlığıyla, onuruyla ve mahremiyetiyle birlikte görmeyi çoğu zaman gerekli bulmuyor; tüketim sadece eşyaya yönelmiyor; insanı da tüketilebilir bir nesneye dönüştürüyor.
Bir insanı imkân olarak görmek, onu insan olmaktan çıkarmanın en sinsi yollarından biridir. Çünkü bu bakış, kaba bir düşmanlık gibi görünmez; çoğu zaman nezaket maskesi takar, ilişki dili kullanır, dostluk kelimeleriyle dolaşır, fayda gördüğü sürece yakınlık gösterir, ihtiyacı karşılandığında mesafeyi hızla ayarlar. Böyle ilişkilerde yakınlığın derecesini muhabbetin sahiciliği değil, karşıdaki insanın ne ölçüde kullanışlı bulunduğu belirler. Karşımızdaki insan bize ne sağlar, hangi kapıyı açar, hangi işi kolaylaştırır, hangi görüntüyü güçlendirir, hangi yalnızlığı geçici olarak bastırır, hangi çıkarı mümkün kılar soruları, farkında olmadan ilişkinin merkezine yerleşir. İnsan ise kendisine ihtiyaç duyulduğu için aranmayı sevilmek zanneder; işi görüldüğünde unutulmayı hayatın doğal akışı sayar; bir süre sonra kendi değerini de başkalarına ne kadar fayda sağladığı üzerinden ölçmeye başlar; böylece tüketim toplumu, insanın kendisine bakışını bile araçsallaştırır.
Bugün nice telefon rehberinde isimler, insan oldukları için değil bir gün lazım olabilecekleri için saklanıyor; kimi bir hastane kapısını açabilecek tanıdık, kimi bir işi hızlandıracak memur, kimi kalabalık bir salonda itibar kazandıracak çevre, kimi yalnız kalındığında aranacak bir ses, kimi de bütün yükler boşaltıldıktan sonra sessizce kenara bırakılacak bir omuz olarak görülüyor. İnsanlar birbirlerinin yüreklerine misafir olmak yerine imkânlarının antrelerinde bekliyor, ihtiyaç bitince vedaya bile lüzum görmeden çekip gidiyor ve geride, sevildiğini zannederken yalnızca kullanıldığını çok geç anlayan kırık bir gönül bırakıyorlar. Oysa insan, işi görüldüğü müddetçe masada tutulan bir alet, itibarı parladığı sürece vitrinde sergilenen bir eşya veya başkasının yalnızlığını geçici olarak ısıtan kiralık bir soba değildir; insan, hikâyesiyle, yarasıyla, mahcubiyetiyle ve kendisine bile söylemekte zorlandığı korkularıyla emanettir. Muhatabımızı bize sağladığı fayda kadar gördüğümüz gün, onu değil önce kendi insanlığımızı tüketmeye başlarız.
Pandemi süreci, bu araçsallaştırıcı zihniyetin en çıplak sahnelerinden birini önümüze koydu; COVID-19 adı verilen ve bazı zihinlerde hâlâ yalnız bir sağlık krizi değil, daha büyük biyolojik saldırı ihtimallerinin fragmanı gibi okunan o büyük kırılma sırasında, insanoğlunun korku karşısında ne kadar kırılgan, piyasa karşısında ne kadar savunmasız, vicdan karşısında ise ne kadar sınanmaya açık olduğu yeniden görüldü. Sadece hijyen malzemeleri değil, hayatın a’dan z’ye ihtiyaç duyduğu sayısız ürün bir anda fahiş fiyatlarla satılmaya başladı. Maske, dezenfektan, gıda, temizlik ürünü, vitamin, temel tüketim maddesi ve daha nice şey, korkunun ve belirsizliğin gölgesinde piyasanın yeni av alanına dönüştü. İnsanlar hastalıkla, ölüm korkusuyla, işsizlikle, kapanmayla, yalnızlıkla ve geleceksizlikle boğuşurken, bazıları rafındaki mevcut ürünü bile daha pahalıya satmakta hiçbir beis görmedi.
O günlerde sorulması gerektiği hâlde korkunun ve telaşın gürültüsü arasında cevapsız bırakılan sorular, bugün de bütün ağırlığıyla önümüzde duruyor: İşyerlerinin kirası bir gecede iki katına mı çıkmış, vatandaşın alım gücü aynı hızla mı artmış, asgari ücretle geçinen milyonlarca insanın aylık geliri market raflarındaki yükselişe yetişecek ölçüde mi çoğalmıştı; üstelik rafında zaten bulunan ve henüz daha yüksek maliyetle yenisini almadığı ürünü iki katı fiyatla satmakta mahzur görmeyen vicdan yoksunu zihniyetler, geçimlerine vesile oldukları emekçilerin ücretlerini de aynı ölçüde artırmışlar mıydı? Bu soruların cevabının hayır olduğunu hepimiz biliyorduk; ne var ki fiyatı katlanan zorunlu ihtiyaçların karşısında vatandaşın eriyen alım gücü, büyüyen geçim derdi, bankaların boyunduruğu altında ağırlaşan kredi kartı esareti, ödenemeyen kiralar, boğazından kısarak sürdürdüğü hayat mücadelesi ve evine ekmek götürürken duyduğu mahcubiyet, kazanç hesapları kadar ciddi bir gündem sayılmadı ve insanın çaresizliği, piyasanın rakamları arasında görünmez kılındı.
Burada mesele yalnız ekonomik kriz, arz talep dengesi, piyasa dalgalanması veya olağanüstü dönem fırsatçılığı değildir; mesele, insanın başkasının korkusunu kendi kârına çevirmekte sakınca görmeyecek kadar içten çürümesi meselesidir. Bir toplumun ahlaki seviyesi, yalnız bolluk zamanlarında değil, darlık zamanlarında anlaşılır; her şey yolundayken dürüst görünmek kolaydır; korku yayıldığında, ürün azaldığında, insanlar çaresiz kaldığında, gelirler düştüğünde, herkes kendi evini koruma telaşına kapıldığında, insanın gerçek mayası daha açık biçimde ortaya çıkar. Pandemi günlerinde bazı insanlar başkasına maske ulaştırmaya çalışırken, bazıları maskeyi fırsata çevirdi; bazıları yaşlı komşusunun kapısına erzak bıraktı, bazıları temel gıdayı depolayıp başkasının ihtiyacını görmezden geldi; bazıları sağlık çalışanlarının emeğini dua ve destekle andı, bazıları korkunun açtığı pazarın hesabını yaptı; kriz, herkesin içindeki saklı ahlakı raflara, kasalara, depolara ve kapı önlerine çıkardı.
Bu tablo, kendisini inançla, merhametle, infakla, yardımlaşmayla, kul hakkıyla, ahiret bilinciyle ve insanı değerlerin merkezine koyan büyük bir medeniyet iddiasıyla tanımlayan bir toplum için daha da ağır bir muhasebe doğuruyor. Din hanesinde uzun yıllar büyük çoğunluğun İslam yazdığı, camilerin dolduğu, kandillerin anıldığı, duaların eksik edilmediği, dini kelimelerin gündelik konuşmanın içine sıkça karıştığı, infak kültürünün, yardımlaşma çağrılarının, komşuyu gözetmenin, zekâtın, sadakanın, kul hakkının ve merhametin sürekli hatırlatıldığı bir ülkede, zor zamanlarda başkasının mecburiyetinden kazanç devşiren bir piyasa ahlakı nasıl bu kadar rahat dolaşabiliyor? Bu soru, başkasına yöneltilmiş öfkeli bir suçlamadan önce, insanın kendi nefsine çevirmesi gereken sarsıcı bir sorudur. Çünkü değerler, dilde kalıp davranışa inmediğinde, insan onların gölgesinde bile kendi çıkarını kutsayabilir.
İmanı ilk adımında beklentisiz bir sevgiye, katıksız bir merhamete, amasız bir adalet duygusuna, insanın onurunu bütün değerlerin merkezinde tutan bir varlık bilincine bağlayan büyük bir değerler manzumesinin karşısında, kapital dininin tek ayeti haline gelmiş tüketim emrine secde edercesine yaşayan modern insanın hâli, yalnız sosyolojik değil, ruhsal bir felakettir. Evinde bırakın lüks eşyayı, kendisini ve aile efradını dengeli biçimde besleyecek gıdası bile yokken maaşının neredeyse birçok katına denk gelen bir telefona kölelik eden, çocuklarının temel ihtiyaçlarını erteleyip marka arzusunu büyüten, borçla statü satın alan, kredi kartı ekstresini yeni bir kimlik belgesi gibi taşıyan, açlığını görünmez kılmak için pahalı bir ekranın arkasına saklanan insan, yalnız ekonomik bir yanlış yapmıyor; kendi değerler dünyasında büyük bir kırılma yaşıyor; çünkü insanın neye para harcadığı, çoğu zaman neye inandığını da ele verir.
Bazen bu yarılma, cuma namazından çıkıp caminin avlusunda ayakkabısını giyen insanın hemen köşedeki yoksula gözünü çevirmeden son model aracına binmesinde; bazen umre fotoğraflarını paylaşan bir işverenin, çalışanının aylarca gecikmiş ücretini “piyasa şartları” diyerek ertelemesinde; bazen sofrasında nimet duası okuyan bir ailenin, aynı apartmanda o gece tenceresi kaynamayan komşusundan habersiz oluşunda görünür. Dilimizde merhamet dolaşırken elimizin cimrileşmesi, duvarlarımızda ayetler asılıyken ticaretimizin hileyle kararması ve çocuklarımıza kul hakkını anlatırken onların gözü önünde başkasının mecburiyetini pazarlık payına çevirmemiz, yalnız bireysel bir tutarsızlık değil, inandığımızı söylediğimiz hakikatlerin hayatımızdan sürgün edilmesidir. Kâğıda “su” yazınca susuzluk dinmediği, duvara “ateş” yazınca oda ısınmadığı gibi, merhameti dilde çoğaltmak da insanın sofrasına ekmek, yüreğine güven ve hayatına adalet taşımadıkça hiçbir yarayı iyileştirmez; çünkü sözün secdesi, ancak davranışın alnı toprağa değdiğinde tamamlanır.
Tam da bu noktada, kendi nefsinden başlamayan her eleştirinin daha ilk adımında eksik kalacağını kabul etmek zorundayız; çünkü başta kendi nefsim olmak üzere hepimiz, tüketimin, gösterinin, imajın, durmaksızın yenilenme arzusunun, başkasının gözündeki yerimizi koruma telaşının ve içimizdeki boşluğu eşyayla kapatma yanılgısının bir ucundan, kimi daha kuvvetli kimi daha gevşek, kimi farkında olarak kimi ise bu bağı hayatın tabii hâli sanarak tutmuş bulunuyoruz. Bu sebeple mesele, yalnızca “onlar” diyerek uzağımızda işaret edeceğimiz fırsatçılardan, şirketlerden, marketlerden, markalardan, platformlardan yahut tüketim düzeninin görünür aktörlerinden ibaret değildir; asıl mesele, insanın yalnız evine ve cüzdanına değil, arzularına, korkularına, kendisini algılama biçimine ve nihayet ruhunun en mahrem odalarına kadar yerleşmiş bir esarettir. Geri dönüşümüzün, özümüzle yeniden sarmaş dolaş oluşumuzun, içine düştüğümüz karanlık benlik kuyusundan çıkışımızın, her yanımızı saran zincirlerden kurtuluşumuzun, uzaklara savrulmuş parçalarımızı yeniden toplayarak bütün oluşumuzun ve bunca eksilip eskidikten sonra unuttuklarımıza yeniden kavuşmamızın hâlâ mümkün olup olmadığını kesin olarak bilmiyorum; fakat hayatın geçiştirilecek, harcanacak ve tüketilecek bir nesne değil, yaşandıkça anlamına erişilen, anlamına erişildikçe hakikatine kapı aralanan ve hesabı insanın önce kendi vicdanında görülen ağır bir emanet olduğunu anlamak zorunda bulunduğumuzu bütün kalbimle biliyorum.
Konforlu Cehennemler II
Anlamın Tüketilişi
Enformasyon, gösteri ve iç ölçünün aşınması
Bu zorunluluğumuza rağmen her şey, topluca kapıldığımız büyük bir illüzyona dönüşüyor ve bu dönüşüm baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor. Sabah kalkıyoruz, zaten akmakta olan bir sürece dahil oluyoruz, gün boyunca herkesin yaptığı şeyleri herkesin yaptığı gibi ve herkes kadar kendimizi kaptırarak yapıyoruz, akşam da fazlasıyla geciktirilmiş ve tabiatıyla bölük pörçük bir uykunun ellerine kendimizi teslim ediyoruz. Uyku, artık insanın kendisini yenilediği, varlığını dinlendirdiği, ruhunu geceye bıraktığı doğal bir sükûnet hali olmaktan çıktı; çoğu insan için yorgunluğa yenik düştüğü için kapısını çaldığı, yeniden başlamak, yeniden illüzyona dahil olmak, yeniden döngüye katılmak ve daha büyük bir uykuya güç toplamak için mecbur kaldığı bir mola haline geldi. İnsan uyanıkken de uyuyor, alışveriş yaparken de uyuyor, ekran kaydırırken de uyuyor, çalışırken de uyuyor, kendi hayatını yönetiyor zannederken bile aslında ona dayatılmış ritimlerin içinde uyurgezer gibi dolaşıyor.
Bu illüzyonun insanı en kolay aldatan tarafı, kendisini hayatın yerine koyması ve içinde sürüklendiğimiz yapay hareketliliği gerçek bir yaşama tecrübesiymiş gibi sunmasıdır; öyle ki insan, akışın içinde ne kadar çok hareket ederse o kadar yaşadığını, ne kadar çok mesaj alırsa o kadar sahici ilişkiye sahip olduğunu, ne kadar çok ürün edinirse imkânlarının o kadar genişlediğini, ne kadar çok bilgiye ulaşırsa hikmete de o ölçüde yaklaştığını, ne kadar çok paylaşım yaparsa görünürlüğünün varlığa dönüştüğünü, ne kadar çok tepki verirse duyarlılığının derinleştiğini ve ne kadar çok konuşursa hayatta o kadar yer kapladığını sanıyor. Oysa bütün bu çoklukların ortasında sessizce eksilen şey, bizzat hayatın kendisi olabilir; zira hayat yalnız hareket etmekten değil, hangi istikamete ve hangi gaye uğruna yürüdüğünü bilmekten, yalnız tüketmekten değil neyin yeterli olduğunu sezerek arzunun önünde durabilmekten, yalnız bilgiye ulaşmaktan değil ulaşılan bilginin insanı hangi ahlaka ve hangi sorumluluğa taşıdığını görebilmekten, yalnız görünmekten değil varlığının hangi sessiz iyiliklerde, hangi mahrem fedakârlıklarda ve hangi incitilmemiş gönüllerde karşılık bulduğunu anlayabilmekten ibarettir. Bu ayrımlar silindiğinde insanın yaşadığı şey hayat olmaktan çıkar; hayatın yerine geçirilmiş, hızını başkalarının belirlediği ve sonuna vardığında insanı kendisiyle değil, tüketilmiş bir ömürle baş başa bırakan kesintisiz bir akışa dönüşür.
Enformasyon çılgınlığı içinde hemen her şey, belli bir otomasyona tabi tutularak pazarlanabilecek kıvama sokuluyor. Zihninizde kurduğunuz, yıllarca içinizde taşıdığınız, büyük bir özenle oluşturduğunuz ifadeler başta olmak üzere söylenen, yazılan, anlam arayışıyla dile getirilen her şey, saniyeler içinde en olmadık yerlerde, anlamından en uzak şekillere sokularak, eğilip bükülerek, çoğu zaman özünden soyulup kontrolsüzce tüketilmiş birer atık gibi dijital çöplüğün içine atılıyor. Milyarlarca sözün, kelimenin, cümlenin, görüntünün, tepkinin, yorumun, öfkenin, duanın, sloganın, reklamın ve manipülasyonun yan yana yığıldığı bu dünyada, anlamını korumaya çalışan her cümle büyük bir erozyona karşı direniyor. İnsan, bir cümleye ruhunu koyduğunu zannediyor; fakat o cümle bir süre sonra bağlamından koparılmış, yanına birkaç ruhsuz emoji iliştirilmiş, başka bir niyetle paylaşılmış, başka bir kavganın içine sürüklenmiş, başka bir tüketimin süsü yapılmış halde karşısına çıkabiliyor.
Bir zamanlar bir cümle, sahibinin yıllarca taşıdığı acının içinden süzülür, gecenin bir vaktinde masaya oturmuş bir insanın kâğıda düşen gözyaşıyla ağırlaşır, belki bir annenin sessiz bekleyişinden, bir yetimin kapıda kalan bakışından veya bir mahpusun duvara çarpıp kendisine dönen sesinden doğardı; şimdi aynı cümle birkaç saniye içinde kesilip biçilerek kahve fincanının yanına yerleştiriliyor, altına birkaç parıltı iliştiriliyor ve henüz sahibinin yüreğindeki kan kurumadan dijital pazarın tezgâhına çıkarılıyor. Kelime, insanın içindeki karanlığa tutulan kandil olmaktan uzaklaşıp görünürlüğü artıran bir aksesuar hâline geldiğinde, onunla birlikte düşüncenin haysiyeti de inceliyor; çünkü her söz herkesin önüne çıkarılabilir, fakat her sözün bedeli herkes tarafından taşınamaz. Biz sözün meyvesini yemeden çekirdeğini satıyor, yaşamadığımız cümleleri başkalarına öğüt diye uzatıyor ve böylece anlamı çoğaltıyor görünürken gerçekte onu bozuk para gibi elden ele aşındırıyoruz.
Asırlar boyunca insanlara istikamet gösteren, karanlık devirlerin içine ışık taşıyan, çaresizliğin önünde bir çıkış kapısı aralayan ve gönülleri terbiye eden hikmetli sözlerin bugün oraya buraya yapıştırılan havalı sticker karalamalarına, her bağlama uydurulabilen elverişli anlam lekelerine ve hayatın dekorasyonunda kullanılan ucuz aksesuarlara dönüşmesi, avuçlarının içinde hâlâ sahici bir anlam biriktirmeye çalışan insanların yüreğini sızlatıyor; çünkü söz, ait olduğu bağlamdan, doğduğu acıdan, ödendiği bedelden ve çağırdığı sorumluluktan koparıldığında yalnızca kısalmıyor, ruhunu da kaybediyor. Bir hikmet cümlesi, insanın hayatına misafir olup birkaç saniye görünmek için değil, o hayatın içine yerleşmek, sahibini değiştirmek, onunla yürümek ve iç dünyasında uzun süre dinmeyecek ağır bir yankı bırakmak için vardır; biz ise onu kahve fincanına, peçeteye, telefon ekranına, duvar yazısına, sosyal medya görseline veya hızla geçilen bir videonun alt yazısına dönüştürdüğümüzde, sözün içinde yanan ateşi soğutuyor, geriye yalnız kabuğunu bırakıyoruz. Böylece söz yerinde durduğu hâlde canını, kelime dolaşımda kaldığı hâlde bedelini, hikmet ise görünürlüğünü artırdığı hâlde insanı dönüştürme kudretini kaybediyor ve yaşanması gereken hakikat, tüketilip geçilen dekoratif bir cümleye dönüşüyor.
Güzellikleri orasına burasına takıp takıştırdığı birer yalana, incelikleri kuru tekerlemelere, derinlikleri hayatın dekorasyonu için bozdurup harcadığı ucuz objelere ve zevksiz nesnelere dönüştüren bu zihinsel erozyon, duygusal çölleşmeyle birlikte yayılıyor. Samimi olan her gayretin üstüne basılıp geçiliyor; içinden emek, acı, tefekkür, dua, mahcubiyet ve insan sıcaklığı geçen her söz, çok geçmeden kalabalığın hızlı tüketim iştahına maruz kalıyor. İnsan, en derin duygularını bile görünür kılmadan yaşayamaz hale geliyor; acısını paylaşmadan acı çektiğine, sevincini ilan etmeden sevindiğine, duyarlılığını göstermeden duyarlı olduğuna, iyiliğini duyurmadan iyi olduğuna kendisini ikna etmekte zorlanıyor. Böyle bir çağda samimiyet, yalnız kalabalığın karşısında değil, insanın kendi nefsinin gösteri hevesi karşısında da korunması gereken mahrem bir emanet haline geliyor.
Bu illüzyonun içinde en çok kaybolan şeylerden biri de fark edebilme yeteneğimizdir; kendimizi fark edebilmenin fırsatı, her geçen gün hızla azalıyor; çünkü sürekli dışarıya bakıyoruz, sürekli karşılaştırıyoruz, sürekli tepki veriyoruz, sürekli satın alıyoruz, sürekli izliyoruz, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. İnsan, kendi içinden yükselen yorgunluğu, anlamsızlığı, öfkeyi, kırgınlığı, tüketimle bastırdığı boşluğu, gösteriyle örttüğü yalnızlığı, bilgiyle maskelediği cehaleti, alışverişle susturduğu huzursuzluğu ve maneviyat kelimeleriyle kapattığı nefis sorunlarını fark edemediğinde, bütün hayatını dış uyaranların yönetimine bırakıyor. Kendini fark etmeyen insan, neyi niçin aldığını da, kime niçin kızdığını da, hangi değeri gerçekten yaşayıp hangisini yalnız konuştuğunu da, hangi boşluğu hangi nesneyle kapatmaya çalıştığını da anlayamaz. Kendini fark etmeyen toplum da aynı şekilde kendi çürümesini uzun süre kalkınma, hareketlilik, refah, modernlik veya özgürlük zannedebilir.
Tüketim kültürünün insan ruhunda açtığı yaralardan biri de israfın yalnız maddi bir kavram olmaktan çıkıp anlamı, zamanı, duyguyu ve ilişkiyi de tüketmesidir. İsraf, yalnız çöpe giden ekmek, kullanılmadan duran eşya, ihtiyaç dışı alınmış giysi, dolapta unutulan yiyecek, taksitleri bitmeden modası geçen telefon değildir. İsraf, insanın ömrünü kendisini çoğaltmayan şeylere harcamasıdır; israf, kalbini inceltmeyen duyguların peşinde yıpratmasıdır; israf, başkasının hayatını kendi çıkarı için kullanmasıdır; israf, geceyi ekran ışığına verip sabahı ruhsuz bir yorgunlukla karşılamasıdır; israf, kelimeleri tüketip manayı ihmal etmesidir; israf, dua kelimesini sevip duanın sorumluluğunu yaşamamasıdır. Bir toplum, israfı yalnız çöpteki ürünle sınırlı gördüğünde, en büyük israfın kendi insanlığını harcamak olduğunu geç fark eder.
Kapital düzen, insanın bu israfını günah gibi değil başarı gibi göstermekte ustadır; çok tüketen güçlü, çok harcayan kıymetli, çok sahip olan başarılı, çok görünen değerli, çok yenileyen çağdaş, çok deneyimleyen özgür, çok seçeneği olan şanslı sayılır. Oysa seçeneklerin çoğalması, insanı mutlaka özgür kılmaz; bazen onu daha kararsız, daha huzursuz, daha kıyasçı ve daha doyumsuz yapar. Bir ürünü almadan önce yüzlerce yorum okuyan, videolar izleyen, fiyat karşılaştırmaları yapan, günlerce araştıran ve sonunda aldığı üründen yine de tam emin olamayan modern insan, dışarıdan bakıldığında bilgiye erişmiş görünür; fakat içeride büyük bir kararsızlık ve tatminsizlik taşır. Çünkü mesele hangi ürünü alacağından çok, aldığı şeyin içindeki eksikliği gerçekten gidermeyeceğini sezmesidir; bu sezgi bastırılır, bastırıldıkça yeni araştırmalar, yeni ürünler ve yeni kararlar doğar.
Bu noktada inanç diliyle tüketim pratiği arasındaki büyük uçurum daha görünür hale gelir. Bir yanda infaktan, kanaatten, kul hakkından, emanet bilincinden, israftan sakınmaktan, ihtiyaç sahibini gözetmekten, komşusu açken tok yatmamaktan, malın insanı büyütmemesi gerektiğinden ve dünyanın geçiciliğinden söz eden bir dil var; öte yanda ise marka tutkusuyla, statü hırsıyla, görünürlük arzusuyla, borç içinde sürdürülen tüketim alışkanlığıyla, fırsatçılıkla, fahiş fiyatla, stokçulukla, emeği sömürmekle, başkasının zayıflığından kazanç sağlamakla ve ihtiyacı olmayan şeyleri ihtiyaç gibi yaşamakla örülmüş bir hayat var. Bu ikisi yan yana uzun süre duramaz; durduğunda ya dil hayatı dönüştürür ya da hayat dili yalana çevirir. Bugün korkmamız gereken şey, dinî kelimelerin dolaşımda azalması değil, o kelimelerin davranışta karşılık bulmadan çok kullanıldıkça içlerinin boşalmasıdır.
Konforlu Cehennemler II
İçe Hicret ve Yeter Diyebilmek
Küçük putlardan kanaatin hürriyetine
Şimdi eğri oturup doğru konuşmanın vaktidir: Evimizin salonunda pahalı bir hat levhasının altında eşimize ağır sözler söylüyorsak, masamızın üzerinde açık duran kutsal kitabın hemen yanında çalışanımızın hakkını geciktiriyorsak, çocuğumuza kanaati anlatırken komşunun arabasını kıskanıyor ve her fırsatta daha büyüğünü almak için borca giriyorsak, burada eksilen şey dinî kelimelerin sayısı değil, o kelimelerin kalbimize ulaşacağı yolun kapanmış olmasıdır. Ayetler dilimizde sek sek oynuyor, dualar duvarlarımızdan taşıyor, “Allah razı olsun” cümlesi alışverişimizin arasına giriyor; fakat kasadaki hesap, mutfaktaki ekmek, işçinin alın teri ve yoksulun haysiyeti bu dilden pay alamıyorsa, kelimelerimizin gölgesi büyürken hayatımız küçülüyor demektir. İbadet, insanı hayata karşı daha merhametli, adalete karşı daha hassas ve başkasının acısına karşı daha uyanık kılmıyorsa, suret tamamlanmış olsa bile sîret aç kalmış; kandilin camı parlatılmış fakat içine yağ konulmamıştır.
Bir insanın evinde lüks sayılabilecek birçok eşya bulunabilir; burada mesele eşyanın kendisine düşmanlık etmek değildir. Asıl mesele, eşyanın evde kapladığı hacimden önce insanın kalbinde işgal ettiği yer ve o yerin hangi hakikatten boşaltılarak ona verildiğidir. Mal, insanın elinde olduğunda faydalıdır; kalbinde taht kurduğunda esarettir; telefon, araba, ev, kıyafet, teknoloji, konfor, güzel eşya, düzenli bir hayat, temiz ve ferah bir mekân elbette kötü değildir. İnsan güzeli sevebilir, emeğinin karşılığını hayatına yansıtabilir, ailesinin rahatını düşünebilir, hayatını kolaylaştıran araçlardan yararlanabilir. Fakat bütün bunlar, insanın iç değer sıralamasını bozduğunda, başkasının hakkını görünmez kıldığında, ihtiyaç sahibine karşı körlük doğurduğunda, borcu haysiyetin önüne geçirdiğinde, gösteriyi mahremiyetin yerine koyduğunda ve insanın kendisini sahip olduklarıyla tarif etmesine yol açtığında, eşya artık eşya olmaktan çıkar; insanın iç mabedine yerleşen küçük putlara dönüşür.
Bu küçük putlar, çoğu zaman çok masum görünür; yeni bir model, güzel bir tasarım, indirimli bir fırsat, herkesin aldığı bir ürün, çocuğa alınmış pahalı bir hediye, eve yakışacağı düşünülen bir eşya, “kendimi ödüllendirmek istedim” cümlesiyle meşrulaştırılan bir harcama, insanın kendi içindeki büyük sorularla yüzleşmesini erteleyebilir. Kendini ödüllendirmek bazen gereklidir; fakat insan sürekli kendisini satın alarak ödüllendiriyorsa, orada ödül değil teselli arayışı vardır. Teselli de yanlış yerde arandığında insanı iyileştirmez; yalnız acısını bir süre uyuşturur; bir müddet sonra insan, acısına da alışverişle cevap verir, yalnızlığına alışverişle, başarısızlık duygusuna alışverişle, kendine kızgınlığına alışverişle, hayattan kopuşuna alışverişle cevap verir. Oysa bazı yaraların karşısına ürün değil yüzleşme, bazı boşlukların karşısına eşya değil dua, bazı yorgunlukların karşısına kampanya değil sükûnet, bazı karanlıkların karşısına yeni bir nesne değil içe hicret gerekir.
İçe hicret, insanın çağdan tamamen kaçması, dünyayı terk etmesi, elindeki araçları reddetmesi veya hayatın içine kapanması değildir. İçe hicret, insanın dışarıdaki kalabalığın, pazarın, gösterinin, reklâmın, algoritmanın, nefisle işbirliği yapan arzuların ve sürekli daha fazlasını fısıldayan çağrının içindeki kendi hakiki sesine dönmesidir. Kendi gökkubbemizin altında, içimizde kir, pas, kin, nefret, düşmanlık, kibir, gösteriş, hırs, kıskançlık ve doymazlık adına ne varsa temizlemeye çalışmadan, yaşadığımız çağa sevgi, merhamet ve adalet borcumuzu ödemeden, insanlığın karanlığından şikâyet etmemiz eksik kalır. Başkalarının kendilerini aydınlatmaya çalıştıkları küçük mumlara “ışığı cılız” diye üfleyip söndürmeye harcayacağımız enerjiyi, kendi iç güneşimizin doğmasına sarf etmemiz gerekir. Çünkü insan kendi iç dünyasını aydınlatmadan, dış dünyanın karanlığına sahici bir ışık olamaz.
Bu noktada yüzleşmemiz gereken asıl problem, gecenin yahut kötülüğün varlığı değildir; çünkü her ikisi de insanlık hikâyesinin başından beri bizimle yürümektedir. Gece hep vardı, karanlık hep vardı, insanın nefsindeki gölgeler hep vardı ve kıyamete kadar da var olacak. Asıl sorun, kendisini yetersiz görüp “Benim yakacağım mumdan ne çıkar, bu karanlık nasıl aydınlanır?” diyerek bütün mumları tutuşturacak büyük bir kıvılcım bekleyenlerde saklıdır. Karanlık, çoğu zaman tek bir büyük ışığın eksikliğinden değil, insanların kendi küçük ışıklarını yakma sorumluluğunu ertelemesinden büyür. Yanan tek mum, yanmayan binlerce mumdan daha değerlidir; çünkü yanan mum, en azından kendi çevresindeki karanlığa teslim olmadığını ilan eder. Bir insanın kendi evinde, kendi dilinde, kendi alışverişinde, kendi kazancında, kendi harcamasında, kendi emeğinde, kendi infakında, kendi çocuklarına öğrettiği değerlerde, kendi iş yerinde gösterdiği dürüstlükte ve kendi kalbinde taşıdığı kanaatte yaktığı mum, çağın karanlığını küçümsememekle birlikte ona teslim olmamanın da ilk adımıdır.
Öyleyse insanın kendi karanlığında yakmakla sorumlu olduğu bu mum nasıl yanacaktır; yalnız öfkelenerek, sistemi suçlayarak, kapitalizmi lanetleyerek, başkalarının tüketim alışkanlıklarını küçümseyerek yahut hayatın karşısında hiçbir bedel ödemeyen büyük cümleler kurarak mı? Elbette hayır; bu mum, ancak insanın kendi içinde manen yanmayı göze alması, Allah’ın razı olmayacağı ne varsa gösterişten hırsa, kul hakkından israfa, başkasının mecburiyetinden kazanç devşirme arzusundan muhatabını bir imkâna indirgeme alışkanlığına, eşyaya yüklenen sahte kurtuluş anlamlarından ihtiyacın üzerine inşa edilen statü hevesine, borçla beslenen görüntü tutkusundan kelimeyi hayattan koparan duygusal sahteciliğe ve iyiliği bile kendi görünürlüğüne malzeme yapma eğilimine kadar bütün iç kirleriyle yüzleşmesiyle yanabilir. Gönül sarayını asıl sahibine teslim etmek, dilin kolayca söyleyip hayatın zahmetsizce unuttuğu bir bağlılık beyanı değil; insanın alışverişinden kazancına, sözünden susuşuna, bakışından niyetine kadar bütün küçük tercihlerini yeniden düzenleyen, benliğin konforunu bozan ve sahibini sözünün bedelini ödemeye çağıran ağır bir idraktir.
Bu idrak, alışveriş sepetinden başlar sanıldığından daha derine gider; insan, satın alacağı şeye bakarken yalnız fiyatına, kalitesine, markasına, yorumlarına ve taksit seçeneklerine değil, kendi iç niyetine de bakmaya başladığında tüketim ahlakı değişir. Bunu gerçekten ihtiyaç olduğu için mi alıyorum, yoksa bir boşluğu örtmek için mi? Yapacağım bu harcamanın, evimde gözetmekle yükümlü olduğum herhangi bir hakkı eksiltip eksiltmeyeceğini de sormam gerekir. Bu marka tutkum, başkasının emeğine, benim haysiyetime, ailemin rızkına ve kalbimin kanaatine zarar veriyor mu? Bu alışveriş, beni daha iyi bir insan yapmayacaksa en azından daha borçlu, daha huzursuz, daha kıyasçı, daha doyumsuz hale getiriyor mu? Aynı parayla birinin gerçek ihtiyacına temas etme imkânım var mı; böyle sorular, alışverişi bütünüyle yasaklamaz; fakat onu nefsin otomatik hareketi olmaktan çıkarıp insanın iç muhasebesine bağlar.
Alışveriş sepetinin önünde yapılan bu iç muhasebe, ilk bakışta küçük görünse de insanın bütün hayatına açılan dar bir kapıdır; çünkü o kapının bir yanında “istiyorum”, öte yanında “gerçekten ihtiyacım var mı”, bir yanında başkasına gösterilecek suret, öte yanında evde bekleyen haklar durur. Akşam mutfak masasında faturaları önüne seren bir babanın, çocuğunun gözünden kaçırmaya çalıştığı endişeyi; dolabında etiketi hâlâ üzerinde duran elbiselerin arasından yeni bir elbise arayan insanın içindeki tarifsiz boşluğu; indirim gününde ihtiyacı olmayan ürünü aldığı için sevinen, ay sonunda borç ekstresine baktığında ise aynı sevinci utanca dönüşen kadının sessizliğini düşünmeden tüketim ahlakından söz edemeyiz. Nefis çoğu zaman yüksek sesle günah çağrısı yapmaz; “yalnız bu defa”, “herkes alıyor”, “benim de hakkım”, “sonra öderim” gibi makul görünen cümlelerle kalbin kapısını aralar ve insan, büyük esaretlere küçük mazeretlerin terlikleriyle girer.
Bu muhasebe yapılmadığında, tüketim yalnız bireysel bir alışkanlık olarak kalmaz, toplumun bütün damarlarına yayılan bir ahlaki çürüme üretir. Esnaf, müşteriyi insan değil kâr kalemi olarak görür; müşteri, esnafı güven ilişkisi içinde değil sürekli kandırılma ihtimaliyle değerlendirir; işveren, çalışanı insan değil maliyet unsuru sayar; çalışan, işi emanet değil mecburi yük gibi görür; siyaset, vatandaşı hak sahibi insan değil yönetilmesi gereken kalabalık gibi okur; medya, izleyiciyi düşünen varlık değil tıklanma ve reyting kaynağına dönüştürür; eğitim, öğrenciyi ruh ve şahsiyet sahibi insan değil başarı grafiği olarak görmeye başlar. Tüketim düzeninin en büyük yıkımı budur: İnsan, insan olmaktan çıkarılıp işlev, müşteri, veri, hedef kitle, oy, takipçi, kullanıcı, alıcı, satıcı, maliyet ve imkân olarak parçalanır. İnsanı birbirinden kopuk işlevlere ayıran bu parçalanmanın içinde, onun hikâyesiyle, haysiyetiyle, ruhuyla ve sorumluluğuyla kurduğu bütünlük sessizce kaybolur.
Kendi parçalarımızı yeniden toparlamak, her şeyden önce hayatın anlamını tüketimden geri almakla mümkündür. Hayat, harcanan bir şey değildir; yaşanan ve yaşandıkça anlamına erişilen bir emanettir; insan bu emaneti yalnız daha çok şeye sahip olmak için kullanırsa, sonunda çok şeye sahip olup kendisini kaybedebilir. Daha büyük evde daha küçük bir kalple, daha pahalı telefonda daha yoksul bir iletişimle, daha dolu dolapta daha aç bir ruhla, daha çok seçenek içinde daha kararsız bir zihinle, daha çok bilgi içinde daha az hikmetle yaşayabilir. Bu çağın trajedisi, imkânların çoğalmasına rağmen insanın kendi iç hakikatinden uzaklaşmasıdır; her şey elimizin altında, fakat elimiz kendi kalbimize uzanmakta zorlanıyor. Her şey kapımıza geliyor, fakat biz kendi iç kapımızın önünde yabancı gibi bekliyoruz.
Bu yabancılıktan kurtulmanın yolu, nostaljik bir geçmiş güzellemesi yapmak değildir; eski zamanların insanı da nefsinden azade değildi, eski pazarlar da bütünüyle temiz değildi, eski toplumlarda da hırs, gösteriş, zulüm, sömürü, kibir ve israf vardı. Mesele eskiyi kusursuzlaştırmak değil, bugünün insanının kendi zamanındaki imtihanı doğru adlandırmasıdır; bugünün imtihanı, imkânın çokluğu içinde ölçüyü kaybetmemek, ulaşılabilirliğin kolaylığı içinde kanaati korumak, dijital gürültü içinde manayı muhafaza etmek, pazarın dili içinde merhameti unutmamak, hızlı tüketim içinde sabrı yitirmemek, eşyaya sahip olurken eşyaya ait olmamak, insanı imkân olarak görmeye zorlayan dünyada insana insan olarak bakabilmek ve kendi içindeki mumun ışığını başkalarının mumunu söndürmeden büyütebilmektir.
Böyle bir çağda gerçek direniş, bazen satın almamaktır; bazen ihtiyacın olmadığını fark edip sepeti boşaltmaktır; bazen başkasının gözünde küçük görünmeyi göze alıp borçla statü satın almamaktır; bazen aynı telefonu biraz daha kullanmak, aynı eşyayı onarmak, aynı kıyafeti giymek, aynı sofrada şükretmek, aynı evde sadeleşmek, aynı kalpte kanaati büyütmektir. Bazen de gerçek direniş, bir ürünü alırken o ürünün ardındaki emeği düşünmek, fiyatı artırırken başkasının çaresizliğini hesaba katmak, ticaret yaparken kul hakkını raf düzeninden daha önemli görmek, kazanç elde ederken helalliği kârdan önce tutmak, kriz zamanında fırsat değil sorumluluk aramaktır. Tüketim düzeni insanı sürekli daha fazlasına çağırırken, insanın “yeter” diyebilmesi, yalnız ekonomik değil, manevi bir cümledir.
“Yeter” demek, fakirliği yüceltmek değildir; insanın nefsine sınır koymasıdır; “yeter” demek, güzellikten vazgeçmek değildir; güzeli israfa, gösterişe ve borç esaretine dönüştürmemektir. “Yeter” demek, çalışmayı bırakmak değildir; çalışmanın gayesini yalnız sahip olmakla sınırlamamaktır; “yeter” demek, dünyayı reddetmek değildir; dünyayı kalbin merkezinden indirip yerine asıl sahibini koymaktır. Bu cümle, modern insanın en çok unuttuğu cümlelerden biridir; çünkü bütün sistem, ona “biraz daha” demeyi öğretir. Biraz daha kazan, biraz daha al, biraz daha görün, biraz daha yenilen, biraz daha biriktir, biraz daha yüksel, biraz daha kıyasla, biraz daha iste. Fakat insanın iç huzuru, çoğu zaman “biraz daha”da değil, “burada durabilirim” diyebildiği yerde başlar.
Kanaat, sofraya kuru ekmek koyup yoksulluğu kutsamak değil, önündeki ekmeğin hangi emekten, hangi topraktan, hangi yağmurdan ve kaç insanın alın terinden geçerek geldiğini fark edecek kadar uyanık olmaktır; çocuğuna her istediğini alamadığı için mahcup olmak değil, ona her istenenin ihtiyaç, her yeninin kıymet ve her pahalının değer olmadığını kendi hayatınla gösterebilmektir. Aynı telefonu bir yıl daha kullanmak insanı küçültmez, onarılabilecek bir eşyayı çöpe atmamak çağın gerisinde bırakmaz, misafir geldiğinde sofranın sadeliğinden utanmamak haysiyeti eksiltmez; insanı asıl küçülten, başkasının gözünde büyük görünmek uğruna kendi evindeki huzuru, emeği ve geleceği taksitlere bölmesidir. “Yeter” diyebilmek, arzunun boğazına geçirilen sert bir zincir değil, kalbin nefes alabilmesi için açılan bir penceredir; o pencere açıldığında insan ilk defa sahip olmadıklarının gürültüsünden kurtulup elindekilerin sessiz bereketini işitebilir.
Konforlu Cehennemler II
Merhamet, Adalet ve Emanet
Ticaretin ve toplumsal güvenin vicdan terazisi
Bu durabilme kudreti, infak kültürünün de kapısını açar; infak yalnız varlıklı insanların fazla malından ayırdığı pay değildir; insanın sahip olduğu her şeyi kendisine ait mutlak mülk gibi görmemesi, malın içinde başkasının hakkı olabileceğini kabul etmesi, nimetle birlikte sorumluluk taşıdığını bilmesi ve kalbini mülkiyetin sertliğinden korumasıdır. Bir toplumda infak ruhu zayıfladığında, insanlar birbirlerinin ihtiyaçlarını görmekte körleşir; yardım, kampanya zamanlarına, afet günlerine, gösterişli organizasyonlara, fotoğraf karelerine ve vicdan rahatlatan kısa anlara sıkışır. Oysa infak, hayatın sürekliliği içinde yaşandığında toplumu yumuşatır; komşunun ihtiyacını fark ettirir, çalışan emekçinin hakkını gözetir, müşterinin mecburiyetini istismar ettirmez, ticarete ölçü koyar, evdeki fazlalığı başkasının ihtiyacına dönüştürür, insanın mal karşısındaki kibrini kırar.
Merhamet de ancak bu emanet bilincinin insanın gündelik tercihleriyle buluştuğu yerde somutlaşır ve soyut bir duygudan hayatı onaran ahlaki bir iradeye dönüşür. Merhamet, yalnız yoksula acımak, felaket görüntüsü karşısında üzülmek, sosyal medyada duyarlı görünmek veya birkaç güzel cümle kurmak değildir. Merhamet, fiyat belirlerken başkasının sofrasını düşünmektir; kirayı artırırken kiracının çocuğunu, hastasını, borcunu ve çaresizliğini hesaba katmaktır; işçinin maaşını konuşurken kendi kârını değil onun evindeki akşam yemeğini de düşünmektir; müşteriye ürün satarken bilgisizliğini istismar etmemektir; borçluya yaklaşırken onun insan onurunu kırmamaktır; alışveriş yaparken yalnız ucuzluğu değil, emeğin haysiyetini de gözetmektir. Merhamet, soyut bir duygu olarak kalırsa çabuk buharlaşır; davranışa dönüşürse toplumu içten içe onarır.
Adalet ise merhametin dağılmasını önleyen, iyiliği kişisel tercihin insafına bırakmayan ve bu toplumsal onarıma istikamet kazandıran vazgeçilmez bir omurgadır. Merhamet olmadan adalet sertleşebilir, adalet olmadan merhamet duygusal ve düzensiz kalabilir; tüketim düzeni, adaleti çoğu zaman piyasanın görünmez eline havale eder; fiyat artışlarını, fırsatları, rekabeti, arz talep dengesini, maliyetleri ve kâr oranlarını teknik kelimelerin arkasına saklar. Elbette ekonomi kendi kanunlarıyla işler; fakat hiçbir teknik açıklama, insanın çaresizliğini istismar etmeyi ahlaki hale getirmez. Bir ürünün fiyatı artabilir, maliyetler yükselebilir, piyasa dalgalanabilir; fakat bütün bunların içinde insanın vicdanı da devrede olmalıdır. Ticaretin bereketi yalnız kâr oranında değil, kazancın temizliğinde saklıdır; temiz olmayan kazanç, kasayı doldurabilir ama hayatın içindeki bereketi çeker götürür; bereketi çekilmiş kazanç ise insanın evini eşya ile doldursa da gönlünü daraltır.
Bu darlığın en görünür sonucu, toplumda güvenin azalmasıdır; insanlar birbirine güvenmediğinde, herkes herkesi kandırma ihtimaliyle okur; müşteri esnaftan, esnaf müşteriden, kiracı ev sahibinden, ev sahibi kiracıdan, işçi işverenden, işveren işçiden, vatandaş kurumdan, kurum vatandaştan şüphe eder. Güvenin olmadığı yerde hayatın maliyeti yalnız parayla değil, ruhla da artar; her alışverişte tetikte olmak, her sözleşmede aldatılma ihtimalini düşünmek, her fırsatta arka plan aramak, her yardımı reklam, her indirimli ürünü tuzak, her kampanyayı manipülasyon saymak, insanı yorar. Tüketim düzeni, güveni zayıflattıkça daha fazla denetim, daha fazla sözleşme, daha fazla kamera, daha fazla takip sistemi, daha fazla doğrulama kodu üretir; fakat hiçbir sistem, insanın içindeki emanet bilinci kadar sağlam bir güven kuramaz.
Bu yüzden asıl dönüşüm, yalnız ekonomik düzenlemelerle değil, insanın içindeki emanet bilincinin yeniden dirilmesiyle mümkündür. Eşya emanettir, para emanettir, kazanç emanettir, müşteri emanettir, çalışan emanettir, komşu emanettir, şehir emanettir, söz emanettir, zaman emanettir, sağlık emanettir, gençlik emanettir, yaşlılık emanettir, çocuklar emanettir, hatta insanın kendi nefsi bile ona emanet edilmiştir. İnsan bu emaneti unutunca, her şeyi kendisine ait sanır; kendisine ait sandıkça ölçüyü kaybeder; ölçüyü kaybedince de aldığı, sattığı, konuştuğu, yazdığı, paylaştığı, tükettiği, biriktirdiği ve kullandığı her şeyde başkasına temas eden hakkı görmezden gelir. Oysa emanet bilinci, insanın elini de dilini de cüzdanını da kalbini de hizaya çağırır. Tüketim çağında insan kalmanın yolu, sahip olduklarımızı mülk sarhoşluğuyla değil, emanet vakarıyla taşımaktan geçer.
Emanet kelimesini yalnız bize bırakılmış bir bohçayı korumak gibi anlarsak onun hayatı kuşatan genişliğini eksiltiriz; çünkü önümüzden geçen çocuk da, dükkânımıza giren müşteri de, kapımızı çalan borçlu da, evimizde yaşlanan anne baba da, işyerinde alın terini bize teslim eden çalışan da, aynı apartmanda sessizce yoksullaşan komşu da bize emanettir. Bir bakkalın veresiye defterinde ismin yanına çektiği çizgi, bazen bir ailenin o gece aç yatmamasını; bir ev sahibinin artırabileceği hâlde artırmadığı kira, bir çocuğun okulundan kopmamasını; bir işverenin vaktinde ödediği ücret, bir annenin market kasasında kartı reddedilir mi korkusuyla yüzünün kızarmamasını sağlar. İnsan insana böyle emanet olur; büyük nutukların kürsüsünde değil, hayatın kimsenin alkışlamadığı küçük kavşaklarında birbirinin haysiyetini ezmeden geçebildiği ölçüde. Emanet bilinci, cebimizde taşıdığımız anahtar değil, başkasının hayatına girdiğimizde ayakkabımızdaki çamuru kapıda bırakmayı öğreten vicdandır.
Bu vakarı taşımak, çağın karanlığına karşı kendi mumunu yakmakla başlar; kendi mumunu yakmak, başkalarının karanlığını teşhir ederek aydınlanmak değildir; kendi içindeki karanlıkla meşgul olmak, kendi nefsinin tüketimle kurduğu gizli anlaşmaları bozmak, kendi evindeki israfı görmek, kendi kazancındaki şüpheli yerleri temizlemek, kendi dilindeki gösteriyi azaltmak, kendi iyiliğini reklamdan korumak, kendi çocuklarına sahip olmayı değil paylaşmayı öğretmek, kendi alışverişinde ölçüye dönmek, kendi hayatında “yeter” demeyi öğrenmek, kendi kapısının önündeki insanı imkân değil emanet olarak görmektir. Bu mum yandığında hemen büyük bir meydanı aydınlatmayabilir; fakat insanın kendi iç odasında başlayan ışık, onun bakışına, alışverişine, ilişkisine, kazancına ve sözüne yayıldığında çevresinde küçük ama sahici bir aydınlık meydana getirir.
Manen yanmak ise insanın bir söz karşısında geçici olarak duygulanmasından, gözlerinin dolmasından veya kısa süreli bir sarsıntı yaşamasından çok daha derin bir hâli ifade eder. Bazı insanlar bir konuşma dinler, bir yazı okur, bir ayet ya da hikmetli sözle sarsılır, bir haksızlık karşısında öfkelenir, bir yoksulluk görüntüsüyle üzülür, bir duanın içinde ağlar; fakat bir süre sonra eski alışkanlıklarına döner. Zira duygulanmak ile dönüşmek aynı şey değildir ve kalbe değen her söz, hayatın istikametini değiştirmediği müddetçe insanı eski alışkanlıklarının dışına çıkarmaz. Manen yanmak, insanın içindeki eski düzenin tutuşması, bazı alışkanlıklarının kül olması, bazı arzularının sorgulanması, bazı harcamalarının mahcup hale gelmesi, bazı ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi ve bazı kelimelerinin hayat karşısında hesap vermeye başlamasıdır. Yanmak, insanın kendisinden vazgeçmesi değil, nefsinin karanlıkta büyüttüğü sahte merkezlerden vazgeçmesidir; böyle bir yanma, insanı tüketmez; aksine onu arıtır. Çünkü gönül sarayı asıl sahibine teslim edildiğinde, insan eşyaya, mala, markaya, statüye ve pazarın çağrısına karşı daha hür hale gelir.
Kalbin eşyayla arasındaki mesafeyi yeniden düzenleyen bu hürriyet, malın miktarına bağlı olmadığı için hem fakirlikte hem de zenginlikte mümkündür. Fakir insan da tüketim arzusunun esiri olabilir, zengin insan da emanet bilinciyle yaşayabilir; mesele malın miktarı değil, kalpteki yeridir. Bazı yoksullar, sahip olamadıkları şeylerin hayaliyle ömür tüketir; bazı zenginler, sahip olduklarının kendilerini büyütmesine izin vermez. Bazı insanlar az parayla çok israf eder; bazı insanlar çok imkânla çok hayır üretir. Bu yüzden tüketim eleştirisi, yalnız başkasının lüksüne öfkelenmekle sınırlı kalmamalıdır; insan kendi küçük israfını görmeden başkasının büyük israfına öfkelenirse, haklılık duygusu onu iç muhasebeden koruyan bir perdeye dönüşebilir. Tüketim düzeninden çıkış, önce herkesin kendi kalbinde başlar; çünkü pazar, yalnız dışarıda kurulmaz; insanın içinde de her gün küçük pazarlar açılır, arzular tezgâha çıkar, nefis pazarlık yapar, vicdan bazen susar, akıl bazen gerekçe üretir.
Konforlu Cehennemler II
Anlam Merkezli Hayata Dönüş
Çölleşmeye karşı sade, sahici ve ölçülü hayat
İnsanın içinde kurulan bu pazarı dağıtmanın yolu, hayata yeniden anlam merkezli bakmaktır; anlam, tüketimin en büyük rakibidir; çünkü anlamı olan insanın oyalanmaya daha az ihtiyacı olur. Hayatında sağlam bir gaye bulunan, emeğini yalnız kazanç için değil hizmet için de gören, ailesini yalnız yük değil emanet sayan, çalışmasını yalnız geçim değil ibadet ahlakıyla ilişkilendiren, alışverişini yalnız sahip olma değil ölçü meselesi olarak düşünen, sözünü yalnız ifade değil sorumluluk bilen insan, tüketim çağının her çağrısına aynı açıklıkla teslim olmaz. Anlamı zayıflayan insan ise küçük heyecanlara daha fazla muhtaç hale gelir; yeni ürün, yeni kampanya, yeni haber, yeni tartışma, yeni paylaşım, yeni görüntü, yeni öfke, yeni haz, yeni hedef, her biri anlam eksikliğini kısa süreli örten perdeler olur. Ne var ki bu perdeler her kalktığında, üzeri kısa süreli heyecanlarla örtülen aynı boşluk biraz daha derinleşmiş olarak insanın karşısına çıkar.
İnsanın içinde büyüyen ve yeni nesnelerle yalnızca üzeri örtülen bu boşluk, zamanla bireyi aşarak toplumun müşterek ruhunu da çölleştiriyor. Çölleşme yalnız duyguların kuruması değildir; inceliklerin azalması, hayretin kaybolması, teşekkürün zayıflaması, kanaatin ayıp gibi görülmesi, sadeliğin yoksulluk zannedilmesi, paylaşmanın enayilik sayılması, başkasının hakkını gözetmenin rekabetin gerisinde kalmak gibi algılanması, samimi gayretlerin küçümsenmesi, içten gelen sözlerin hızla tüketilmesi ve derinliğin dekoratif bir gösteriye dönüştürülmesidir. Böyle bir çölleşmede insanlar birbirlerine daha çok temas eder ama daha az ulaşır; daha çok alışveriş yapar ama daha az paylaşır; daha çok konuşur ama daha az anlaşır; daha çok görünür ama daha az sahici olur. Çöl, bazen kumla değil, kalabalık alışveriş merkezlerinin ışıklarıyla da büyür; insan, o ışığın altında yürürken kendi içindeki karanlığı fark etmeyebilir.
Bu karanlığı fark etmek, karamsarlığa teslim olmak anlamına gelmez; aksine gerçek umut, karanlığın adını doğru koymakla başlar. Karanlığı yanlış adlandıran insan, ışığı da yanlış yerde arar; tüketim sarhoşluğunu refah, israfı özgürlük, gösteriyi mutluluk, borçla alınan statüyü başarı, fırsatçılığı ticari zekâ, sömürüyü piyasa gereği, duyarsızlığı hayatın gerçeği, anlamın tüketilmesini iletişim çağı, duygusal çölleşmeyi modern hayatın kaçınılmaz bedeli saydığımız sürece, hangi mumu yakacağımızı da bilemeyiz. Önce içimizde ve hayatımızda neyin adını doğru koymamız gerektiğini fark etmeliyiz; ardından bu fark edişi, zihinde taşınan bir hüküm yahut dilde dolaşan bir yakınma olmaktan çıkarıp davranışın somut ve bedel isteyen alanına indirmeliyiz. Çünkü adını koyup yaşamını değiştirmeyen insan, yalnız daha bilinçli bir seyirci olur; bize seyirci değil, kendi hayatında küçük ama sahici dönüşler başlatan insanlar gerekir.
Karanlığın adını doğru koymak için bazen alışveriş merkezlerinin parıltılı tavanlarından gözümüzü indirip kasa kuyruğunda bekleyen yüzlere bakmamız gerekir; elindeki ürünü son anda rafa bırakan emekliye, çocuğunun istediği çikolatayı sepete koyup sonra fiyatını görünce sessizce geri çıkaran anneye, kredi kartının limitini telefondan kontrol ederken arkasındaki insanların bakışından utanan gence ve bütün gün yüzlerce ürün satmasına rağmen akşam kendi evine ne götüreceğini hesaplayan kasiyere bakmadan refah hikâyeleri anlatmak, ışıklı vitrinin önünde büyüyen gölgeyi görmemektir. Tüketim düzeni herkese aynı kapıyı gösterir, fakat içeri girenlerin ceplerini, yaralarını ve mecburiyetlerini eşitlemez; birinin eğlencesi olan şey ötekinin aylarca ödeyeceği borca, birinin dolabında unutacağı eşya ötekinin evinde ertelenmiş bir ihtiyaca dönüşür. Bu yüzden mesele yalnız ne aldığımız değil, alırken kimi görmediğimiz ve sahip olurken hangi hakkın üzerinden sessizce geçtiğimizdir.
Bu dönüşlerin en somut olanlarından biri, satın alma ve paylaşma ahlakımızı yeniden düşünmektir. Bir şeyi alırken gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını, o ürünü almanın bizi borca, gösterişe veya huzursuzluğa sürükleyip sürüklemeyeceğini, aynı kaynakla başka bir hayrı mümkün kılıp kılamayacağımızı, daha önce aldığımız ama kullanmadığımız eşyaların evimizde nasıl bir yığın oluşturduğunu, çocuklarımızın bizi neyi önemserken gördüğünü ve malın hayatımızdaki anlamını sorgulamalıyız. Satarken ise kazancın helalliğini, müşterinin mecburiyetini, çalışanın hakkını, fiyatın makuliyetini, malın gerçek değerini ve kriz zamanlarında insan olmanın ne gerektirdiğini düşünmeliyiz. Bu sorular, büyük teorilerden daha dönüştürücü olabilir; çünkü insanı doğrudan kendi kasasına, dolabına, sepetine, cüzdanına ve vicdanına götürür.
Bir başka dönüş, dijital söz ve anlam tüketiminde gereklidir; her duyduğumuzu paylaşmak, her gördüğümüze tepki vermek, her güzel sözü bağlamından koparıp kendi duygusal dekorumuza iliştirmek, her acıyı hızlı bir görselle tüketmek, her hikmetli cümleyi sloganlaştırmak yerine, bazı sözlerin önünde susmayı, bazı cümleleri hayatımıza indirmeden dolaşıma sokmamayı, bazı acıları izleyici gibi tüketmemeyi, bazı güzellikleri içimizde saklamayı öğrenmeliyiz. Çünkü anlamın da teşhirden korunması, insanın iç odasında olgunlaşması ve her bakışın tüketimine açılmaması gereken bir mahremiyeti vardır. Her derin söz, herkesin hızlı geçişine açılacak bir vitrin malzemesi değildir; bazı kelimeler, insanın iç odasında beklemeli, orada mayalanmalı, davranışa dönüşmeli ve ancak ondan sonra hayata karışmalıdır. Söz, yaşanmadan paylaşıldığında hafifler; yaşandıktan sonra söylendiğinde insanın üzerinde gerçek bir ağırlık taşır.
Bu çağda çocuklara bırakılacak en kıymetli miraslardan biri de kanaat terbiyesidir; çocuk, yalnız nasihatle değil, evde neyin nasıl değer gördüğünü izleyerek öğrenir. Anne baba sürekli yeni eşyadan, kampanyadan, markadan, telefon modelinden, komşunun aldığı üründen, başkasının arabasından, daha büyük evden ve daha pahalı görüntülerden söz ediyorsa, çocuğa kanaat dersi vermesi çok zordur. Buna karşılık evde eşyanın kıymeti biliniyor, fakat eşya insanın önüne geçirilmiyorsa; çocuk, paylaşmanın mahcup eden değil güzelleştiren bir şey olduğunu görüyorsa; ihtiyaç ile arzu arasındaki fark ona hayatın içinde gösteriliyorsa; israfın yalnız haram korkusuyla değil, nimete saygıyla ilgili olduğu anlatılıyorsa; yoksulun haysiyetine dikkat ediliyorsa; çocuk, malın insanı büyütmediğini, insanın mala karşı tutumunun onu büyütüp küçültebileceğini öğrenir. Bu terbiye, ders kitaplarından önce evin sofrasında, dolabında, alışveriş alışkanlığında ve konuşma dilinde başlar.
Yetişkinler için de benzer bir yeniden öğrenme gerekir; birçoğumuz tüketim düzeninin içinde büyüdük, borçla imaj kurmayı, taksitle arzu satın almayı, kampanyayı kaçırmamayı, yenilenmeyi ihtiyaç sanmayı, marka ile kimlik arasında bağ kurmayı, alışverişi moral düzeltme yöntemi olarak kullanmayı, kredi kartını gelir gibi görmeyi, fazlalığı bereket zannetmeyi, indirimde almayı akıllılık saymayı öğrendik. Şimdi yıllar boyunca olağan, makul ve hatta maharet sayarak içselleştirdiğimiz bütün bu alışkanlıkları, kendimize karşı dürüst bir dikkatle yeniden gözden geçirmek zorundayız. Çünkü ekonomik darlıklar yalnız cebimizi değil, bizi yıllarca kandıran tüketim alışkanlıklarını da ifşa ediyor. Belki de bazı şeyleri alamamak, bizi kendi içimizde uzun zamandır sormadığımız sorulara geri döndürecek. Belki de eksilmek, yalnız mahrumiyet olarak değil bir iç muhasebe imkânı olarak yaşandığında, insanı yıllardır üzerinde taşıdığı fazlalıklardan arındırabilir; fakat bunun için yoksunluğu yalnız öfkeye değil, muhasebeye de çevirmek gerekir.
Muhasebe, insanı suçluluk içinde boğmak için değil, onu yeniden kendisine döndürmek için vardır. Bu muhasebeyi yaparken kendimize karşı ne yaralarımızı inkâr edecek kadar acımasız ne de yanılgılarımızı örtecek kadar müsamahakâr davranmalı, insaf ile dürüstlüğü aynı bakışta buluşturmalıyız. Bazen gerçekten ihtiyaçtan alırız, bazen yorgunluktan, bazen yalnızlıktan, bazen başkasına yetişme telaşından, bazen çocuklarımız eksik kalmasın diye, bazen kendimizi ödüllendirmek için, bazen görünür olmak için, bazen eski bir acıyı bastırmak için. Bu sebeplerin her birini aynı sertlikle mahkûm etmek doğru değildir; fakat onları hiç sorgulamamak da insanı kendi nefsinin eline bırakır. İnsan, “Ben bunu niçin istiyorum?” sorusunu ciddiye aldığında, arzularının arkasındaki yaraları, korkuları, kıyasları ve boşlukları görmeye başlar. Arzunun gerisindeki asıl sebebi görebilmek, insanın kendisine kurduğu mazeretleri dağıttığı için tüketim bağımlılığını kırmanın da ilk ve en sahici adımıdır. Çünkü insan, adını koyduğu bir esaretle mücadele edebilir; adını koymadığı esareti çoğu zaman hayat tarzı sanır.
İnsan “Ben bunu niçin istiyorum?” diye sorduğunda, cevap her zaman mağazanın rafında bulunmaz; bazen çocukken giyemediği bir ayakkabının utancında, bazen yıllarca küçümsenmiş olmanın açtığı yarada, bazen kimse tarafından fark edilmediğini düşündüğü bir akşamın sessizliğinde, bazen de kendisini başkalarının hayatıyla tartmaktan yorulmuş kalbinin kırık terazisinde saklıdır. Bu yüzden tüketimle hesaplaşmak, yalnız bütçe tablosu hazırlamak değil, insanın kendi geçmişinin karanlık odalarına bir kandille girmesi ve orada yıllardır eşya isteyen kılığında bekleyen çocuğu, görülme arzusunu, sevilme açlığını, güvensizliği ve korkuyu tanımasıdır. Kendi yarasını tanımayan insan, ona her defasında başka bir ürünün gömleğini giydirir; fakat gömlekler çoğaldıkça yara iyileşmez, yalnız dolap kalabalıklaşır. Muhasebe, insanı suçlamak için değil, içindeki bu sessiz müşterinin ne satın almaya çalıştığını anlamak için yapılmalıdır.
Konforlu Cehennemler II
Kendi Mumunu Yakmak
Şikâyetten muhasebeye, tüketimden terbiyeye
Bütün bu tablo karşısında yapılacak şey, yalnız şikâyet etmek değildir; şikâyet, insanın içini bir süre boşaltır ama hayatı değiştirmez. Tüketim düzeninden, kapital akıldan, fırsatçılardan, dijital çöplükten, anlam erozyonundan, ahlaki çölleşmeden ve çağın karanlığından söz etmek elbette gereklidir; fakat söz, bir yerde insanı kendi kapısının önüne getirmiyorsa eksik kalır. Söz bizi nihayet kendi kapımızın önüne getirdiğinde, orada neyin biriktiğini ve hangi ihmallerin sessizce bizi beklediğini cesaretle sormamız gerekir. Kullanılmayan eşyalar, ertelenmiş infaklar, gereksiz harcamalar, gösteriş için alınmış nesneler, yalnızlıktan doğmuş siparişler, başkasının ihtiyacına kapalı dolaplar, hayatımıza girmiş ama kalbimize hiçbir anlam katmamış ürünler, konuşup da yaşamadığımız değerler, öfkelendiğimiz ama kendimizde küçük biçimleri bulunan fırsatçılıklar var mı; bu soruların cevabı, yazının değil hayatın içinde verilecektir.
İnsan, kendi hayatında küçük bir sadeleşme başlattığında, bazen beklemediği kadar derin bir ferahlık hisseder. Fazla eşyanın azalması, fazla borcun bitmesi, fazla gösterinin sönmesi, fazla kıyasın bırakılması, fazla dijital gürültünün kısılması, fazla kelimenin susması, fazla arzunun terbiye edilmesi, insana yalnız fiziksel bir hafiflik değil, ruhsal bir açıklık da verir. Çünkü insan, ne kadar az şeyin gerçekten gerekli olduğunu fark ettiğinde, elindekilerin kıymetini daha iyi anlar. Bir bardak su, sade bir sofra, helal kazanç, temiz bir uyku, borçsuz bir gece, birine incitmeden yardım edebilmek, evde huzurla oturabilmek, çocuğuna mahcup olmamak, kazancının içinde başkasının ahı bulunmadığını bilmek, bazen dünyanın en pahalı eşyalarından daha büyük bir zenginliktir; modern pazar, bu zenginliği pazarlayamaz; çünkü onun fiyat etiketi yoktur.
Tam da bu sebeple, piyasanın fiyat biçemediği, kampanyaya dönüştüremediği ve bir alışveriş sepetine yerleştiremediği değerler insanı hâlâ kendi yıkımından kurtarabilir. Samimi dua, kanaat, helal lokma, vefa, incitmeden yardım, mahrem iyilik, komşu hakkı, emekçinin alın teri, bir yetimin haysiyeti, yaşlı bir insanın kapısını çalmak, çocuğa marka değil karakter bırakmak, ticarette güven vermek, azla yetinebilmek, çokken paylaşabilmek, dardayken de insan kalabilmek, kalabalığın gürültüsüne rağmen kendi içindeki mumun titrek ışığını koruyabilmek, bunların hiçbiri alışveriş sepetine eklenemez. Fakat insanı insan yapan şeylerin çoğu zaten sepete eklenemeyen şeylerdir; biz sepete eklenenlerin peşinde koşarken, sepete eklenemeyen değerleri kaybediyoruz. Farkına varmakta geciktiğimiz asıl yoksulluğu, sepete eklenebilenlerin peşinde ömrümüzü tüketirken sepete eklenemeyen değerleri birer birer kaybettiğimiz yerde yaşamaya başlıyoruz.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda hayatımızdan geriye kaç telefon değiştirdiğimiz, kaç kampanyayı yakaladığımız, kaç kutuyu heyecanla açtığımız veya dolabımıza kaç eşya sığdırdığımız kalmayacak; belki çocuğumuz, ona alamadığımız pahalı oyuncağı değil, yağmurlu bir akşam elinden tutup birlikte yürüdüğümüz yolu hatırlayacak, yaşlı annemiz gönderdiğimiz hediyeyi değil kapısında oturup acele etmeden dinlediğimiz o uzun öğleden sonrayı, dostumuz verdiğimiz nasihati değil en dağınık hâlinde yanında susabildiğimiz geceyi taşıyacaktır. Çünkü insanın gerçek serveti kasasında birikenlerden çok, geçip gittiği gönüllerde incitmeden bıraktığı izdir; fiyatı olan şeyler mirasa, bedeli olan şeyler ise insanın şahsiyetine yazılır. Pazar bize sürekli yeniyi vaat ederken hayat usulca eksilir, saçlar ağarır, çocuklar büyür, anne babaların sesi yavaşlar ve bir gün satın almak için ertelediğimiz zamanın hiçbir mağazada satılmadığını anlarız.
Sonunda dünyanın dev bir alışveriş merkezine dönüşmesi, yalnız dışarıda kurulan vitrinlerin, marketlerin, uygulamaların, reklamların ve kampanyaların meselesi değildir; insanın içindeki mabedin neyle dolduğu meselesidir. Eğer gönül sarayının merkezine eşya, marka, imaj, tüketim, statü, kâr, fırsat, gösteri ve kıyas yerleşmişse, dışarıdaki pazarın kapanması insanı kurtarmaz; çünkü pazar içeride yaşamaya devam eder. Eğer o merkeze emanet bilinci, kanaat, merhamet, adalet, helal kaygısı, infak, mahrem iyilik, sözün haysiyeti ve asıl sahibine teslimiyet yerleşirse, insan pazarın içinden geçerken bile pazara teslim olmayabilir. Mesele dünyadan elini eteğini çekmek değil, dünyanın içinden geçerken kalbini kiraya vermemektir; insan, alışveriş merkezlerinden, dijital sepetlerden, kampanya bildirimlerinden ve tüketim sarhoşluğundan geçebilir; fakat kendi kalbini bu çağın vitrinine koyduğu gün, yalnız parasını değil, ruhunun istikametini de harcamaya başlar.
Bu yüzden şimdi yapılacak iş, büyük karanlığa bakıp umutsuzluğa düşmek değil, kendi mumumuzu yakmaktır. O mum, belki bir alışverişten vazgeçtiğimiz yerde yanacak, belki bir ürüne vereceğimiz parayı bir ihtiyaç sahibine incitmeden ulaştırdığımızda, belki kriz zamanında fiyat artırırken elimizi vicdanımıza koyduğumuzda, belki çalışanımızın hakkını gözettiğimizde, belki çocuğumuza “bunu alabiliriz ama ihtiyacımız yok” demeyi öğrettiğimizde, belki sosyal medyada bir hikmet cümlesini paylaşmak yerine onu yaşamaya çalıştığımızda, belki başkasının küçük mumunu küçümsemek yerine kendi iç karanlığımızla meşgul olduğumuzda yanacak. Herkesin kendi karanlığında yaktığı bu küçük ışıklar çoğaldığında, çağın büyük alışveriş merkezinin parlak ama soğuk aydınlığı karşısında, insan sıcaklığı taşıyan başka bir aydınlık belirecektir.
İşte o aydınlık, tüketimle değil terbiye ile, gösteriyle değil samimiyetle, sahip olmakla değil emanet bilinciyle, satın almakla değil paylaşmakla, bağırmakla değil hâl diliyle, başkasını suçlamakla değil kendi nefsini hesaba çekmekle büyür. Gönül sarayını asıl sahibine teslim eden insan, eşyaya da doğru yerini verir, paraya da, alışverişe de, teknolojiye de, dünyaya da. O zaman dünya yine pazar olur, insan yine alır satar, yine çalışır, yine kazanır, yine ihtiyaçlarını karşılar, yine güzel olanı sever; fakat bütün bunların içinde kendisini kaybetmez. Çünkü artık bilir ki hayat, sanal sepetlere doldurulan ürünlerden, kapıya gelen kargolardan, taksitlere bölünen arzulardan ve kampanyalarla diri tutulan sahte heyecanlardan ibaret değildir. Hayat, insana verilmiş kısa bir emanettir; bu emaneti tüketim mabedinde harcayan kaybeder, onu kanaat, merhamet ve iç aydınlıkla taşıyan ise karanlık çağlarda bile yolunu bulabilir.























