Tüketim Mabedinde Kaybolan İnsan

Tarih: 20.08.2026 05:21
Tüketim Mabedinde Kaybolan İnsan

Vicdan Notları · Tüketim ve İnsan

Tüketi̇m Mabedi̇nde Kaybolan İnsan

İhtiyaç ile arzu, eşya ile anlam, sahiplik ile emanet arasındaki sınırların silindiği bir çağda insanın kendi iç ölçüsünü, merhametini ve hürriyetini yeniden arayışı.

Tüketim, ihtiyaçtan koptuğu anda yalnız cüzdanı değil, insanın iç ölçüsünü de kemirmeye başlar.
Uzun OkumaTüketim KültürüVicdan ve AdaletKanaat ve Emanet
01

Konforlu Cehennemler II

Arzunun Yeni Mabedi

İhtiyaçtan bağımlılığa uzanan tüketim döngüsü

Dünya, in­sa­nın yalnız ih­ti­yaç­la­rını kar­şı­la­dığı büyük bir pazar ol­mak­tan çoktan çıktı; artık önün­den geç­ti­ği­miz, içine gir­di­ği­miz, ek­ra­nın­dan bak­tı­ğı­mız, bil­di­ri­mini al­dı­ğı­mız, şif­re­sini yaz­dı­ğı­mız, se­pe­tine ek­le­di­ği­miz, kam­pan­ya­sını ka­çır­ma­mak için sa­ba­hın erken sa­a­tinde peşine düş­tü­ğü­müz, ka­pı­mıza ge­lince kısa süreli bir zafer duy­gu­suyla kar­şı­la­dı­ğı­mız ve birkaç gün sonra ye­ni­si­nin göl­ge­sinde unut­tu­ğu­muz sa­yı­sız nes­ne­nin ara­sında ken­di­mizi ara­dı­ğı­mız dev bir alış­ve­riş mer­ke­zinde ya­şı­yo­ruz. Birkaç tuşa do­ku­na­rak, bir iki şifre gi­re­rek, dün­ya­nın bir ucun­daki mar­ka­nın ürü­nünü sanal se­pe­ti­mize ek­le­ye­rek, sa­at­lerce ürün özel­lik­leri ara­sında ge­zi­ne­rek, aynı nes­ne­nin beş ayrı ren­gini, yedi ayrı sa­tı­cı­sını, on ayrı yo­ru­munu ve yüz­lerce in­sa­nın bir­bi­rine ben­ze­yen mem­nu­ni­yet ya da şikâyet cüm­le­le­rini oku­ya­rak, ih­ti­ya­cı­mız olup ol­ma­dı­ğını çoğu zaman dü­şün­me­den yalnız ula­şa­bi­li­yor ol­ma­nın sar­hoş­lu­ğuyla seç­ti­ği­miz her şeyi evi­mi­zin ka­pı­sına kadar ge­tir­te­bi­li­yo­ruz. Ulaş­mak ko­lay­laş­tıkça sahip olmak ma­sum­laştı, sahip olmak ma­sum­laş­tıkça is­te­mek ço­ğaldı, is­te­mek ço­ğal­dıkça in­sa­nın için­deki asıl boşluk daha da de­rin­leşti.

Alış­ve­riş artık ha­ya­tın içinde arada bir baş­vu­ru­lan pratik bir ih­ti­yaç gi­derme biçimi değil, günün rit­mini be­lir­le­yen, in­sa­nın ne­şe­sini, mo­ra­lini, can sı­kın­tı­sını, ken­dine ver­diği değeri, statü duy­gu­sunu, hatta bazen varlık his­sini yö­ne­ten başlı başına bir yaşama biçimi haline geldi. Bir ürün ka­ta­loğu evden eve do­la­şır­ken yalnız te­miz­lik mal­ze­mesi, koz­me­tik, sak­lama kabı, imi­tas­yon takı, mutfak gereci ya da küçük ev eşyası ta­şı­mı­yor; o ka­ta­log, in­sa­nın içine küçük ve sü­rekli ye­ni­le­nen bir ek­sik­lik duy­gusu bı­ra­kı­yor. Henüz sahip ol­ma­dı­ğı­mız şey­le­rin ha­ya­tı­mızı biraz daha dü­zenli, biraz daha şık, biraz daha gü­venli, biraz daha modern, biraz daha kıy­metli ve biraz daha ta­mam­lan­mış kı­la­ca­ğına dair ince bir fı­sıltı do­la­şı­yor say­fa­la­rın ara­sında. Her alış­ve­rişe puan, her puana ödül, her ödüle yeni bir alış­ve­riş ih­ti­mali, her ih­ti­male yeni bir bek­lenti, her bek­len­tiye yeni bir yor­gun­luk bağ­la­nı­yor. İnsan, ih­ti­ya­cını kar­şı­la­mak için değil, ken­di­sini eksik his­set­ti­ren o küçük iç gü­rül­tüyü bir süre sus­tur­mak için almaya baş­lı­yor.

Sabah er­ken­den kalkıp her köşede bu­lu­nan ve ih­ti­yaç­ları ucuza ge­tir­mekle meşhur mar­ket­le­rin haf­ta­lık ürün­le­rini ka­pış­mak da bu yeni ri­tü­e­lin bir par­çası haline geldi. İn­san­lar, ger­çek­ten ih­ti­yaç duy­duk­ları bir eşyayı almak için değil, ka­çı­rıl­mış bir fır­sa­tın içte bı­ra­ka­cağı tuhaf hüs­ran­dan ko­run­mak için market market do­la­şa­bi­li­yor; bu­la­ma­dı­ğında öf­ke­le­ni­yor, bul­du­ğunda zafer ka­zan­mış gibi his­se­di­yor, eve dön­dü­ğünde aldığı nes­neyi çoğu zaman ha­ya­tı­nın içine yer­leş­tir­me­den bir kenara ko­yu­yor ve kısa bir süre sonra aynı arzu, başka bir ürünün et­ra­fında ye­ni­den uya­nı­yor. Haf­ta­nın fır­satı, ayın kam­pan­yası, sı­nırlı stok, son gün, özel in­di­rim, se­pette ek avan­taj, bir alana bir bedava, sa­da­kat puanı, kupon kodu ve daha nice küçük çağrı, in­sa­nın içine yer­leş­ti­ril­miş gö­rün­mez bir zil gibi ça­lı­yor. Bu zil her çal­dı­ğında insan, kendi ha­ya­tı­nın mer­ke­zin­den biraz daha uzak­la­şıp pa­za­rın çağ­rı­sına doğru yü­rü­yor.

Bu man­za­rayı görmek için büyük şe­hir­le­rin ışıklı cad­de­le­rinde uzun uzun do­laş­maya da gerek yoktur; sa­ba­hın aya­zında henüz ke­penk­ler tam açıl­ma­dan zincir mar­ke­tin ka­pı­sında bek­le­yen yaşlı ka­dı­nın elin­deki bu­ruş­tu­rul­muş bro­şüre, okul­dan dö­ner­ken ar­ka­da­şı­nın ayak­ka­bı­sına bakıp an­ne­sine hiçbir şey söy­le­me­den susan ço­cu­ğun göz­le­rine, kredi kartı bor­cunu hangi tak­site bö­le­ce­ğini hesap eder­ken bir yandan da te­le­fon ek­ra­nında “son iki ürün” ika­zını iz­le­yen ba­ba­nın yüzüne bakmak ye­ter­li­dir. Bir ta­rafta evin kirası, mut­fa­ğın tü­ke­nen yağı, ço­cu­ğun servis parası ve ge­cik­miş elekt­rik fa­tu­rası; öte ta­rafta ka­çı­rıl­dığı tak­dirde in­sa­nın ha­ya­tın­dan büyük bir saadet ek­si­le­cek­miş gibi su­nu­lan kahve ma­ki­nesi, akıllı saat, yeni koltuk takımı ve daha parlak bir te­le­fon durur. İşte pazar tam bu çat­lağa yer­le­şir; ih­ti­ya­cın sesini kısmak için ar­zu­nun zilini çalar, in­sa­nın yorgun omzuna “bunu hak ettin” diye do­ku­nur ve ertesi sabah aynı yor­gun­luğu bu defa borçla ağır­laş­tı­ra­rak ka­pı­nın önüne bı­ra­kır. Böy­lece alınan eşya eve gi­rer­ken yalnız kutusu açıl­maz; bazen sof­ra­nın be­re­ke­tin­den, bazen uy­ku­nun hu­zu­run­dan, bazen de aile için­deki gü­ve­nin sessiz do­ku­sun­dan bir parça ek­si­lir.

Bütün bu alış­ve­riş hal­le­rini bü­yü­tüp bü­yü­tüp yaşama bi­çi­mi­miz haline ge­tir­dik; yeni bir ürün­den daha yeni bir ürüne, son model bir tek­no­lo­ji­den daha son model bir tek­no­lo­jiye, daha hiç kim­sede ol­ma­yan bir ıvır zı­vır­dan daha hiç kim­se­nin ha­ber­dar bile ol­ma­dığı başka bir ıvır zıvıra doğru akan bu bi­tim­siz dön­gü­nün içinde, eş­ya­nın bize hizmet etmesi ge­re­kir­ken biz eş­ya­nın pe­şinde sü­rük­le­nen yorgun ta­şı­yı­cı­lara dö­nüş­tük. Ev­le­ri­miz doldu, do­lap­la­rı­mız doldu, çek­me­ce­le­ri­miz doldu, hafıza kart­la­rı­mız, te­le­fon ga­le­ri­le­ri­miz, kargo ku­tu­la­rı­mız, kredi kartı ekst­re­le­ri­miz, si­pa­riş geç­miş­le­ri­miz doldu; fakat in­sa­nın için­deki o eski ve derin boşluk aynı yerde durdu. Hatta üze­rine yı­ğı­lan her yeni eş­ya­nın ağır­lığı al­tında belki biraz daha büyüdü; çünkü eşya, in­sa­nın ih­ti­ya­cına denk düş­tü­ğünde fay­da­lı­dır; in­sa­nın iç boş­lu­ğunu dol­dur­makla gö­rev­len­di­ril­di­ğinde ise kısa süreli bir uyuş­tu­ru­cuya dö­nü­şür. Tü­ke­tim, ih­ti­yaç­tan kop­tuğu anda yalnız cüz­danı değil, in­sa­nın iç öl­çü­sünü de ke­mir­meye başlar.

Bu si­hirli mut­lu­luk çar­kı­nın tek bir sırrı vardır: ke­sin­ti­siz olması, hiç dur­ma­dan devam etmesi. Döngü devam ettiği sürece insan ken­di­sini ayakta zan­ne­der; alış­ve­rişe bakar, kam­pan­yayı ko­va­lar, yeni ürünü in­ce­ler, si­pa­ri­şin kar­goya ve­ril­me­sini bekler, kar­go­nun hangi şubede ol­du­ğunu takip eder, paketi açar, kısa süreli bir sevinç duyar, sonra o sevinç sön­me­den başka bir nes­ne­nin peşine düşer. Bu akış bir yerde ke­sin­tiye uğ­ra­dı­ğında, in­sa­nın için­deki boş­lu­ğun sesi du­yul­maya başlar; alış­ve­riş­siz geçen birkaç gün, bazı bün­ye­lerde yalnız eko­no­mik bir dur­gun­luk değil, ne­re­deyse va­ro­luş­sal bir hu­zur­suz­luk do­ğu­rur. Çünkü satın alma sü­rek­li­liği, in­sa­nın ken­di­siyle baş başa kal­ma­sını en­gel­le­yen bir per­deye dö­nüş­müş­tür. İnsan, se­pe­tine yeni bir şey ek­le­me­di­ğinde kendi içine dü­şe­ce­ğini his­se­der; bu dü­şüş­ten kork­tuğu için ye­ni­den almak, ye­ni­den bakmak, ye­ni­den kar­şı­laş­tır­mak, ye­ni­den si­pa­riş vermek ister.

Üs­te­lik ilk ba­kışta gün­de­lik bir alış­kan­lık gibi gö­rü­nen bu me­se­le­nin, in­sa­nın var­lıkla, fa­ni­likle, ek­sik­likle ve kendi ru­huyla kur­duğu iliş­kiye kadar uzanan me­ta­fi­zik bir boyutu vardır ve bu se­beple üze­rinde ge­çiş­ti­ri­le­rek ko­nu­şu­la­cak kadar hafif de­ğil­dir. Baş­lan­gıçta satın almak ve sahip olmak gü­dü­le­riyle yü­rü­yen bu düzen, bugün artık alış­ve­ri­şin sü­rek­li­li­ğini esas alan daha derin bir ba­ğım­lı­lık bi­çi­mine dö­nüştü. Bir süre alış­ve­riş­siz ka­lınca baş­la­yan hu­zur­suz­luk, iç ka­sıl­ma­lar, sebebi tam ad­lan­dı­rı­la­ma­yan sı­kın­tı­lar, sü­rekli eksik kal­mış­lık duy­gusu ve dı­şa­rı­dan küçük bir nes­neyle ona­rı­la­bi­le­cek­miş gibi gö­rü­nen ruhsal boşluk, modern in­sa­nın icat ettiği en etkili uyuş­tu­rucu tür­le­rin­den birini gös­te­ri­yor. Diğer uyuş­tu­ru­cu­lar bedeni telef eder­ken, tü­ke­tim uyuş­tu­ru­cusu bedene hemen do­kun­ma­dan, insanı için­den tü­ke­ti­yor. Onu sü­rekli aç bı­ra­kı­yor, sü­rekli daha faz­la­sını is­te­ti­yor, aldığı şeyin tadını do­ya­ma­dan ka­çı­rı­yor, sahip olduğu nes­neyi kısa za­manda de­ğer­siz­leş­ti­ri­yor ve in­sa­nın iç dün­ya­sında sonu gelmez bir tat­min­siz­lik üretip onu kendi ken­di­sine ya­ban­cı­laş­tı­rı­yor.

Alış­ve­ri­şin insana ver­diği mut­lu­luk, çoğu zaman bir şey elde et­me­nin mut­lu­luğu değil, bir sü­re­li­ğine ek­sik­li­ğin üstünü ört­me­nin ra­hat­lı­ğı­dır. İnsan, yeni aldığı eşyayı eline al­dı­ğında yalnız o eş­ya­nın maddi var­lı­ğına do­kun­maz; ona yük­le­diği an­lam­lara, bek­len­ti­lere, ken­disi hak­kında kur­duğu gö­rün­tü­lere, baş­ka­la­rı­nın gö­zünde nasıl gö­rü­ne­ce­ğine, kendi için­deki de­ğer­siz­lik duy­gu­sunu nasıl sus­tu­ra­ca­ğına da do­ku­nur. Bu yüzden tü­ke­tim yalnız eko­no­mik bir fa­a­li­yet de­ğil­dir; in­sa­nın ken­di­siyle, top­lumla, sta­tüyle, ek­sik­likle, ar­zuyla ve hatta ölümle kur­duğu iliş­ki­nin içine kadar sızmış bir ruh ha­li­dir. İnsan fani ol­du­ğunu, sı­nırlı ol­du­ğunu, eksik ol­du­ğunu, kı­rıl­gan ol­du­ğunu, yaş­lan­dı­ğını, yok­sun­luk­lar ta­şı­dı­ğını ve her ar­zu­su­nun kar­şı­la­na­ma­ya­ca­ğını kabul etmek yerine, yeni nes­ne­le­rin içinde geçici bir ta­mam­lan­mış­lık duy­gusu arar. Oysa her yeni nesne, bir süre sonra in­sa­nın için­deki eski ek­sik­li­ğin önünde ye­ter­siz kalır.

Bu yüzden tü­ke­tim ça­ğı­nın insanı, eşyaya değil, eş­ya­nın ken­di­sinde uyan­dır­dığı geçici ih­ti­male ba­ğım­lı­dır. Yeni te­le­fon, yalnız ile­ti­şim aracı de­ğil­dir; daha gö­rü­nür, daha güçlü, daha güncel, daha sta­tülü, daha ek­sik­siz gö­rünme ih­ti­ma­li­dir. Yeni kı­ya­fet, yalnız bedeni örtmez; in­sa­nın baş­ka­la­rı­nın ba­kı­şın­daki yerini dü­zen­leme umu­dunu taşır; yeni mo­bilya, yalnız evdeki boş­luğu dol­dur­maz; in­sa­nın ha­ya­tını ye­ni­le­diği, geçmiş yor­gun­luk­la­rını geride bı­rak­tığı ve ken­di­sine daha dü­zenli bir varlık alanı kur­duğu his­sini verir. Yeni mutfak gereci, yeni makyaj mal­ze­mesi, yeni elekt­ro­nik eşya, yeni ak­se­suar, yeni paket, yeni kutu, yeni kargo, her biri in­sa­nın için­deki “belki bu defa” duy­gu­sunu besler. Fakat “bu defa” hiçbir zaman son defa olmaz; çünkü mesele nes­nede değil, in­sa­nın için­deki doymaz boş­lukta dü­ğüm­len­miş­tir.

Çünkü insan çoğu zaman satın aldığı nes­ne­nin ken­di­sini değil, o nes­ne­nin içine giz­le­diği ih­ti­mali eve ta­şı­mak­ta­dır; yeni kol­tu­ğun da­ğıl­mış aile soh­bet­le­rini ye­ni­den top­la­ya­ca­ğını, pahalı te­le­fo­nun ken­di­sini gö­rü­nür kı­la­ca­ğını, marka el­bi­se­nin yıl­lar­dır içinde ta­şı­dığı de­ğer­siz­lik duy­gu­su­nun üze­rini ör­te­ce­ğini, daha büyük evin kü­çü­len gön­lünü ge­niş­le­te­ce­ğini ve kapıya bı­ra­kı­lan kar­go­nun gün­ler­dir ka­pı­sını çal­ma­yan se­vinci de be­ra­be­rinde ge­ti­re­ce­ğini san­mak­ta­dır. Ne var ki ku­tu­lar açıl­dı­ğında eşya ortaya çıkar, fakat in­sa­nın bek­le­diği hayat çoğu zaman pa­ke­tin için­den çıkmaz; ince kâğıt­lara sa­rıl­mış ürün ma­sa­nın üze­rine bı­ra­kı­lır­ken yal­nız­lık yine aynı san­dal­yede oturur, kır­gın­lık aynı odada do­la­şır, eşler yine bir­bi­ri­nin yüzüne bak­ma­dan ek­ran­la­rına eğilir ve çocuk, ken­di­sine alınan oyun­ca­ğın ya­nında an­ne­si­nin yahut ba­ba­sı­nın ayır­ma­dığı zamanı bek­le­meye devam eder. Pa­za­rın en mahir olduğu yer tam da bu­ra­sı­dır; insana ih­ti­ya­cını değil, ya­ra­sına ben­ze­yen bir am­ba­lajı satar ve yara ka­pan­ma­dığı için onu ye­ni­den müş­te­risi yapar.

Bu doy­maz­lık, yalnız bi­re­yin ki­şi­sel za­a­fıyla açık­la­na­ma­ya­cak kadar büyük bir sistem ta­ra­fın­dan bes­le­ni­yor. Rek­lam­lar, al­go­rit­ma­lar, ka­ta­log­lar, kam­pan­ya­lar, alış­ve­riş uy­gu­la­ma­ları, sa­da­kat prog­ram­ları, kredi imkân­ları, taksit se­çe­nek­leri, inf­lu­en­cer öne­ri­leri, ürün in­ce­le­me­leri, kul­la­nıcı yo­rum­ları, özel gün in­di­rim­leri, yıl­başı pa­ket­leri, an­ne­ler günü kam­pan­ya­ları, ba­ba­lar günü fır­sat­ları, sev­gi­li­ler günü da­yat­ma­ları, okul alış­ve­rişi te­laş­ları ve bayram öncesi tü­ke­tim çağ­rı­ları, in­sa­nın ha­ya­tını ke­sin­ti­siz bir satın alma mev­si­mine çe­vi­ri­yor. Her duy­guya bir ürün, her ek­sik­liğe bir paket, her kay­gıya bir çözüm, her statü ih­ti­ya­cına bir marka, her yal­nız­lığa bir ekran, her sı­kın­tıya bir kam­panya bu­lu­nu­yor. Böyle bir dü­zende insan, neyin ger­çek­ten ih­ti­yacı ol­du­ğunu seç­mekte zor­la­nı­yor; çünkü sistem ona yalnız ürün sat­mı­yor, aynı za­manda ken­di­sini eksik his­setme bi­çi­mini de öğ­re­ti­yor.

02

Konforlu Cehennemler II

İnsanın İmkâna Dönüşmesi

Pazar dilinin ilişkilere, krize ve vicdana sirayeti

Daha acı olan ise bu dü­ze­nin, in­sa­nın in­sanla kur­duğu iliş­kiyi de aynı pazar man­tı­ğına teslim et­me­si­dir. Gir­di­ğim her plat­formda gerek di­limle gerek ka­le­mimle hay­kır­mak­tan ken­dimi ala­ma­dı­ğım bir gerçek var: Öyle bir hale geldik ki mu­ha­tap­la­rı­mızı insan olarak değil, imkân olarak gö­rü­yo­ruz; işimiz bi­tince de kal­dı­rıp atı­yo­ruz. Bu cümle, yalnız ti­ca­ret ha­ya­tı­nın sert­li­ğini değil, çağın genel ruhunu da an­la­tı­yor; in­san­lar, bir­bir­le­ri­nin emek­le­rini, çev­re­le­rini, bağ­lan­tı­la­rını, duy­gu­sal des­tek­le­rini, bil­gi­le­rini, za­man­la­rını, gü­zel­lik­le­rini, ta­kipçi sa­yı­la­rını, eko­no­mik güç­le­rini veya ih­ti­yaç duy­duk­ları her­hangi bir imkânı kul­la­nı­yor; sonra o insanı bütün hikâ­ye­siyle, yor­gun­lu­ğuyla, kı­rıl­gan­lı­ğıyla, onu­ruyla ve mah­re­mi­ye­tiyle bir­likte gör­meyi çoğu zaman ge­rekli bul­mu­yor; tü­ke­tim sadece eşyaya yö­nel­mi­yor; insanı da tü­ke­ti­le­bi­lir bir nes­neye dö­nüş­tü­rü­yor.

Bir insanı imkân olarak görmek, onu insan ol­mak­tan çı­kar­ma­nın en sinsi yol­la­rın­dan bi­ri­dir. Çünkü bu bakış, kaba bir düş­man­lık gibi gö­rün­mez; çoğu zaman ne­za­ket mas­kesi takar, ilişki dili kul­la­nır, dostluk ke­li­me­le­riyle do­la­şır, fayda gör­düğü sürece ya­kın­lık gös­te­rir, ih­ti­yacı kar­şı­lan­dı­ğında me­sa­feyi hızla ayar­lar. Böyle iliş­ki­lerde ya­kın­lı­ğın de­re­ce­sini mu­hab­be­tin sa­hi­ci­liği değil, kar­şı­daki in­sa­nın ne ölçüde kul­la­nışlı bu­lun­duğu be­lir­ler. Kar­şı­mız­daki insan bize ne sağlar, hangi kapıyı açar, hangi işi ko­lay­laş­tı­rır, hangi gö­rün­tüyü güç­len­di­rir, hangi yal­nız­lığı geçici olarak bas­tı­rır, hangi çıkarı mümkün kılar so­ru­ları, far­kında ol­ma­dan iliş­ki­nin mer­ke­zine yer­le­şir. İnsan ise ken­di­sine ih­ti­yaç du­yul­duğu için aran­mayı se­vil­mek zan­ne­der; işi gö­rül­dü­ğünde unu­tul­mayı ha­ya­tın doğal akışı sayar; bir süre sonra kendi de­ğe­rini de baş­ka­la­rına ne kadar fayda sağ­la­dığı üze­rin­den ölç­meye başlar; böy­lece tü­ke­tim top­lumu, in­sa­nın ken­di­sine ba­kı­şını bile araç­sal­laş­tı­rır.

Bugün nice te­le­fon reh­be­rinde isim­ler, insan ol­duk­ları için değil bir gün lazım ola­bi­le­cek­leri için sak­la­nı­yor; kimi bir has­tane ka­pı­sını aça­bi­le­cek ta­nı­dık, kimi bir işi hız­lan­dı­ra­cak memur, kimi ka­la­ba­lık bir sa­londa itibar ka­zan­dı­ra­cak çevre, kimi yalnız ka­lın­dı­ğında ara­na­cak bir ses, kimi de bütün yükler bo­şal­tıl­dık­tan sonra ses­sizce kenara bı­ra­kı­la­cak bir omuz olarak gö­rü­lü­yor. İn­san­lar bir­bir­le­ri­nin yü­rek­le­rine mi­sa­fir olmak yerine imkân­la­rı­nın ant­re­le­rinde bek­li­yor, ih­ti­yaç bi­tince vedaya bile lüzum gör­me­den çekip gi­di­yor ve geride, se­vil­di­ğini zan­ne­der­ken yal­nızca kul­la­nıl­dı­ğını çok geç an­la­yan kırık bir gönül bı­ra­kı­yor­lar. Oysa insan, işi gö­rül­düğü müd­detçe masada tu­tu­lan bir alet, iti­barı par­la­dığı sürece vit­rinde ser­gi­le­nen bir eşya veya baş­ka­sı­nın yal­nız­lı­ğını geçici olarak ısıtan ki­ra­lık bir soba de­ğil­dir; insan, hikâ­ye­siyle, ya­ra­sıyla, mah­cu­bi­ye­tiyle ve ken­di­sine bile söy­le­mekte zor­lan­dığı kor­ku­la­rıyla ema­net­tir. Mu­ha­ta­bı­mızı bize sağ­la­dığı fayda kadar gör­dü­ğü­müz gün, onu değil önce kendi in­san­lı­ğı­mızı tü­ket­meye baş­la­rız.

Pan­demi süreci, bu araç­sal­laş­tı­rıcı zih­ni­ye­tin en çıplak sah­ne­le­rin­den birini önü­müze koydu; COVID-19 adı ve­ri­len ve bazı zi­hin­lerde hâlâ yalnız bir sağlık krizi değil, daha büyük bi­yo­lo­jik sal­dırı ih­ti­mal­le­ri­nin frag­manı gibi okunan o büyük kı­rılma sı­ra­sında, in­sa­noğ­lu­nun korku kar­şı­sında ne kadar kı­rıl­gan, piyasa kar­şı­sında ne kadar sa­vun­ma­sız, vicdan kar­şı­sında ise ne kadar sı­nan­maya açık olduğu ye­ni­den gö­rüldü. Sadece hijyen mal­ze­me­leri değil, ha­ya­tın a’dan z’ye ih­ti­yaç duy­duğu sa­yı­sız ürün bir anda fahiş fi­yat­larla sa­tıl­maya baş­ladı. Maske, de­zen­fek­tan, gıda, te­miz­lik ürünü, vi­ta­min, temel tü­ke­tim mad­desi ve daha nice şey, kor­ku­nun ve be­lir­siz­li­ğin göl­ge­sinde pi­ya­sa­nın yeni av ala­nına dö­nüştü. İn­san­lar has­ta­lıkla, ölüm kor­ku­suyla, iş­siz­likle, ka­pan­mayla, yal­nız­lıkla ve ge­le­cek­siz­likle bo­ğu­şur­ken, ba­zı­ları ra­fın­daki mevcut ürünü bile daha pa­ha­lıya sat­makta hiçbir beis gör­medi.

O gün­lerde so­rul­ması ge­rek­tiği hâlde kor­ku­nun ve te­la­şın gü­rül­tüsü ara­sında ce­vap­sız bı­ra­kı­lan so­ru­lar, bugün de bütün ağır­lı­ğıyla önü­müzde du­ru­yor: İş­yer­le­ri­nin kirası bir gecede iki katına mı çıkmış, va­tan­da­şın alım gücü aynı hızla mı artmış, asgari üc­retle ge­çi­nen mil­yon­larca in­sa­nın aylık geliri market raf­la­rın­daki yük­se­lişe ye­ti­şe­cek ölçüde mi ço­ğal­mıştı; üs­te­lik ra­fında zaten bu­lu­nan ve henüz daha yüksek ma­li­yetle ye­ni­sini al­ma­dığı ürünü iki katı fi­yatla sat­makta mahzur gör­me­yen vicdan yok­sunu zih­ni­yet­ler, ge­çim­le­rine vesile ol­duk­ları emek­çi­le­rin üc­ret­le­rini de aynı ölçüde ar­tır­mış­lar mıydı? Bu so­ru­la­rın ce­va­bı­nın hayır ol­du­ğunu he­pi­miz bi­li­yor­duk; ne var ki fiyatı kat­la­nan zo­runlu ih­ti­yaç­la­rın kar­şı­sında va­tan­da­şın eriyen alım gücü, bü­yü­yen geçim derdi, ban­ka­la­rın bo­yun­du­ruğu al­tında ağır­la­şan kredi kartı esa­reti, öde­ne­me­yen ki­ra­lar, bo­ğa­zın­dan kı­sa­rak sür­dür­düğü hayat mü­ca­de­lesi ve evine ekmek gö­tü­rür­ken duy­duğu mah­cu­bi­yet, kazanç he­sap­ları kadar ciddi bir gündem sa­yıl­madı ve in­sa­nın ça­re­siz­liği, pi­ya­sa­nın ra­kam­ları ara­sında gö­rün­mez kı­lındı.

Burada mesele yalnız eko­no­mik kriz, arz talep den­gesi, piyasa dal­ga­lan­ması veya ola­ğa­nüstü dönem fır­sat­çı­lığı de­ğil­dir; mesele, in­sa­nın baş­ka­sı­nın kor­ku­sunu kendi kârına çe­vir­mekte sa­kınca gör­me­ye­cek kadar içten çü­rü­mesi me­se­le­si­dir. Bir top­lu­mun ahlaki se­vi­yesi, yalnız bolluk za­man­la­rında değil, darlık za­man­la­rında an­la­şı­lır; her şey yo­lun­day­ken dürüst gö­rün­mek ko­lay­dır; korku ya­yıl­dı­ğında, ürün azal­dı­ğında, in­san­lar ça­re­siz kal­dı­ğında, ge­lir­ler düş­tü­ğünde, herkes kendi evini koruma te­la­şına ka­pıl­dı­ğında, in­sa­nın gerçek mayası daha açık bi­çimde ortaya çıkar. Pan­demi gün­le­rinde bazı in­san­lar baş­ka­sına maske ulaş­tır­maya ça­lı­şır­ken, ba­zı­ları mas­keyi fır­sata çe­virdi; ba­zı­ları yaşlı kom­şu­su­nun ka­pı­sına erzak bı­raktı, ba­zı­ları temel gıdayı de­po­la­yıp baş­ka­sı­nın ih­ti­ya­cını gör­mez­den geldi; ba­zı­ları sağlık ça­lı­şan­la­rı­nın eme­ğini dua ve des­tekle andı, ba­zı­ları kor­ku­nun açtığı pa­za­rın he­sa­bını yaptı; kriz, her­ke­sin için­deki saklı ahlakı raf­lara, ka­sa­lara, de­po­lara ve kapı ön­le­rine çı­kardı.

Bu tablo, ken­di­sini inançla, mer­ha­metle, in­fakla, yar­dım­laş­mayla, kul hak­kıyla, ahiret bi­lin­ciyle ve insanı de­ğer­le­rin mer­ke­zine koyan büyük bir me­de­ni­yet id­di­a­sıyla ta­nım­la­yan bir toplum için daha da ağır bir mu­ha­sebe do­ğu­ru­yor. Din ha­ne­sinde uzun yıllar büyük ço­ğun­lu­ğun İslam yaz­dığı, ca­mi­le­rin dol­duğu, kan­dil­le­rin anıl­dığı, du­a­la­rın eksik edil­me­diği, dini ke­li­me­le­rin gün­de­lik ko­nuş­ma­nın içine sıkça ka­rış­tığı, infak kül­tü­rü­nün, yar­dım­laşma çağ­rı­la­rı­nın, kom­şuyu gö­zet­me­nin, zekâtın, sa­da­ka­nın, kul hak­kı­nın ve mer­ha­me­tin sü­rekli ha­tır­la­tıl­dığı bir ülkede, zor za­man­larda baş­ka­sı­nın mec­bu­ri­ye­tin­den kazanç dev­şi­ren bir piyasa ahlakı nasıl bu kadar rahat do­la­şa­bi­li­yor? Bu soru, baş­ka­sına yö­nel­til­miş öfkeli bir suç­la­ma­dan önce, in­sa­nın kendi nef­sine çe­vir­mesi ge­re­ken sar­sıcı bir so­ru­dur. Çünkü de­ğer­ler, dilde kalıp dav­ra­nışa in­me­di­ğinde, insan on­la­rın göl­ge­sinde bile kendi çı­ka­rını kut­sa­ya­bi­lir.

İmanı ilk adı­mında bek­len­ti­siz bir sev­giye, ka­tık­sız bir mer­ha­mete, amasız bir adalet duy­gu­suna, in­sa­nın onu­runu bütün de­ğer­le­rin mer­ke­zinde tutan bir varlık bi­lin­cine bağ­la­yan büyük bir de­ğer­ler man­zu­me­si­nin kar­şı­sında, ka­pi­tal di­ni­nin tek ayeti haline gelmiş tü­ke­tim emrine secde eder­ce­sine ya­şa­yan modern in­sa­nın hâli, yalnız sos­yo­lo­jik değil, ruhsal bir fe­la­ket­tir. Evinde bı­ra­kın lüks eşyayı, ken­di­sini ve aile ef­ra­dını den­geli bi­çimde bes­le­ye­cek gıdası bile yokken ma­a­şı­nın ne­re­deyse birçok katına denk gelen bir te­le­fona kö­le­lik eden, ço­cuk­la­rı­nın temel ih­ti­yaç­la­rını er­te­le­yip marka ar­zu­sunu bü­yü­ten, borçla statü satın alan, kredi kartı ekst­re­sini yeni bir kimlik bel­gesi gibi ta­şı­yan, aç­lı­ğını gö­rün­mez kılmak için pahalı bir ek­ra­nın ar­ka­sına sak­la­nan insan, yalnız eko­no­mik bir yanlış yap­mı­yor; kendi de­ğer­ler dün­ya­sında büyük bir kı­rılma ya­şı­yor; çünkü in­sa­nın neye para har­ca­dığı, çoğu zaman neye inan­dı­ğını da ele verir.

Bazen bu ya­rılma, cuma na­ma­zın­dan çıkıp ca­mi­nin av­lu­sunda ayak­ka­bı­sını giyen in­sa­nın hemen kö­şe­deki yok­sula gözünü çe­vir­me­den son model ara­cına bin­me­sinde; bazen umre fo­toğ­raf­la­rını pay­la­şan bir iş­ve­re­nin, ça­lı­şa­nı­nın ay­larca ge­cik­miş üc­re­tini “piyasa şart­ları” di­ye­rek er­te­le­me­sinde; bazen sof­ra­sında nimet duası okuyan bir ai­le­nin, aynı apart­manda o gece ten­ce­resi kay­na­ma­yan kom­şu­sun­dan ha­ber­siz olu­şunda gö­rü­nür. Di­li­mizde mer­ha­met do­la­şır­ken eli­mi­zin cim­ri­leş­mesi, du­var­la­rı­mızda ayet­ler ası­lıy­ken ti­ca­re­ti­mi­zin hi­leyle ka­rar­ması ve ço­cuk­la­rı­mıza kul hak­kını an­la­tır­ken on­la­rın gözü önünde baş­ka­sı­nın mec­bu­ri­ye­tini pa­zar­lık payına çe­vir­me­miz, yalnız bi­rey­sel bir tu­tar­sız­lık değil, inan­dı­ğı­mızı söy­le­di­ği­miz ha­ki­kat­le­rin ha­ya­tı­mız­dan sürgün edil­me­si­dir. Kâğıda “su” ya­zınca su­suz­luk din­me­diği, duvara “ateş” ya­zınca oda ısın­ma­dığı gibi, mer­ha­meti dilde ço­ğalt­mak da in­sa­nın sof­ra­sına ekmek, yü­re­ğine güven ve ha­ya­tına adalet ta­şı­ma­dıkça hiçbir yarayı iyi­leş­tir­mez; çünkü sözün sec­desi, ancak dav­ra­nı­şın alnı top­rağa değ­di­ğinde ta­mam­la­nır.

Tam da bu nok­tada, kendi nef­sin­den baş­la­ma­yan her eleş­ti­ri­nin daha ilk adı­mında eksik ka­la­ca­ğını kabul etmek zo­run­da­yız; çünkü başta kendi nefsim olmak üzere he­pi­miz, tü­ke­ti­min, gös­te­ri­nin, imajın, dur­mak­sı­zın ye­ni­lenme ar­zu­su­nun, baş­ka­sı­nın gö­zün­deki ye­ri­mizi koruma te­la­şı­nın ve içi­miz­deki boş­luğu eş­yayla ka­patma ya­nıl­gı­sı­nın bir ucun­dan, kimi daha kuv­vetli kimi daha gevşek, kimi far­kında olarak kimi ise bu bağı ha­ya­tın tabii hâli sa­na­rak tutmuş bu­lu­nu­yo­ruz. Bu se­beple mesele, yal­nızca “onlar” di­ye­rek uza­ğı­mızda işaret ede­ce­ği­miz fır­sat­çı­lar­dan, şir­ket­ler­den, mar­ket­ler­den, mar­ka­lar­dan, plat­form­lar­dan yahut tü­ke­tim dü­ze­ni­nin gö­rü­nür ak­tör­le­rin­den ibaret de­ğil­dir; asıl mesele, in­sa­nın yalnız evine ve cüz­da­nına değil, ar­zu­la­rına, kor­ku­la­rına, ken­di­sini al­gı­lama bi­çi­mine ve ni­ha­yet ru­hu­nun en mahrem oda­la­rına kadar yer­leş­miş bir esa­ret­tir. Geri dö­nü­şü­mü­zün, özü­müzle ye­ni­den sarmaş dolaş olu­şu­mu­zun, içine düş­tü­ğü­müz ka­ran­lık benlik ku­yu­sun­dan çı­kı­şı­mı­zın, her ya­nı­mızı saran zin­cir­ler­den kur­tu­lu­şu­mu­zun, uzak­lara sav­rul­muş par­ça­la­rı­mızı ye­ni­den top­la­ya­rak bütün olu­şu­mu­zun ve bunca ek­si­lip es­ki­dik­ten sonra unut­tuk­la­rı­mıza ye­ni­den ka­vuş­ma­mı­zın hâlâ mümkün olup ol­ma­dı­ğını kesin olarak bil­mi­yo­rum; fakat ha­ya­tın ge­çiş­ti­ri­le­cek, har­ca­na­cak ve tü­ke­ti­le­cek bir nesne değil, ya­şan­dıkça an­la­mına eri­şi­len, an­la­mına eri­şil­dikçe ha­ki­ka­tine kapı ara­la­nan ve hesabı in­sa­nın önce kendi vic­da­nında gö­rü­len ağır bir emanet ol­du­ğunu an­la­mak zo­runda bu­lun­du­ğu­muzu bütün kal­bimle bi­li­yo­rum.

03

Konforlu Cehennemler II

Anlamın Tüketilişi

Enformasyon, gösteri ve iç ölçünün aşınması

Bu zo­run­lu­lu­ğu­muza rağmen her şey, top­luca ka­pıl­dı­ğı­mız büyük bir il­lüz­yona dö­nü­şü­yor ve bu dö­nü­şüm baş dön­dü­rücü bir hızla ger­çek­le­şi­yor. Sabah kal­kı­yo­ruz, zaten ak­makta olan bir sürece dahil olu­yo­ruz, gün bo­yunca her­ke­sin yap­tığı şey­leri her­ke­sin yap­tığı gibi ve herkes kadar ken­di­mizi kap­tı­ra­rak ya­pı­yo­ruz, akşam da faz­la­sıyla ge­cik­ti­ril­miş ve ta­bi­a­tıyla bölük pörçük bir uy­ku­nun el­le­rine ken­di­mizi teslim edi­yo­ruz. Uyku, artık in­sa­nın ken­di­sini ye­ni­le­diği, var­lı­ğını din­len­dir­diği, ruhunu geceye bı­rak­tığı doğal bir sükûnet hali ol­mak­tan çıktı; çoğu insan için yor­gun­luğa yenik düş­tüğü için ka­pı­sını çal­dığı, ye­ni­den baş­la­mak, ye­ni­den il­lüz­yona dahil olmak, ye­ni­den dön­güye ka­tıl­mak ve daha büyük bir uykuya güç top­la­mak için mecbur kal­dığı bir mola haline geldi. İnsan uya­nık­ken de uyuyor, alış­ve­riş ya­par­ken de uyuyor, ekran kay­dı­rır­ken de uyuyor, ça­lı­şır­ken de uyuyor, kendi ha­ya­tını yö­ne­ti­yor zan­ne­der­ken bile as­lında ona da­ya­tıl­mış ri­tim­le­rin içinde uyur­ge­zer gibi do­la­şı­yor.

Bu il­lüz­yo­nun insanı en kolay al­da­tan tarafı, ken­di­sini ha­ya­tın yerine koy­ması ve içinde sü­rük­len­di­ği­miz yapay ha­re­ket­li­liği gerçek bir yaşama tec­rü­be­siy­miş gibi sun­ma­sı­dır; öyle ki insan, akışın içinde ne kadar çok ha­re­ket ederse o kadar ya­şa­dı­ğını, ne kadar çok mesaj alırsa o kadar sahici iliş­kiye sahip ol­du­ğunu, ne kadar çok ürün edi­nirse imkân­la­rı­nın o kadar ge­niş­le­di­ğini, ne kadar çok bil­giye ula­şırsa hik­mete de o ölçüde yak­laş­tı­ğını, ne kadar çok pay­la­şım ya­parsa gö­rü­nür­lü­ğü­nün var­lığa dö­nüş­tü­ğünü, ne kadar çok tepki ve­rirse du­yar­lı­lı­ğı­nın de­rin­leş­ti­ğini ve ne kadar çok ko­nu­şursa ha­yatta o kadar yer kap­la­dı­ğını sa­nı­yor. Oysa bütün bu çok­luk­la­rın or­ta­sında ses­sizce ek­si­len şey, bizzat ha­ya­tın ken­disi ola­bi­lir; zira hayat yalnız ha­re­ket et­mek­ten değil, hangi is­ti­ka­mete ve hangi gaye uğruna yü­rü­dü­ğünü bil­mek­ten, yalnız tü­ket­mek­ten değil neyin ye­terli ol­du­ğunu se­ze­rek ar­zu­nun önünde du­ra­bil­mek­ten, yalnız bil­giye ulaş­mak­tan değil ula­şı­lan bil­gi­nin insanı hangi ahlaka ve hangi so­rum­lu­luğa ta­şı­dı­ğını gö­re­bil­mek­ten, yalnız gö­rün­mek­ten değil var­lı­ğı­nın hangi sessiz iyi­lik­lerde, hangi mahrem fe­dakâr­lık­larda ve hangi in­ci­til­me­miş gö­nül­lerde kar­şı­lık bul­du­ğunu an­la­ya­bil­mek­ten iba­ret­tir. Bu ay­rım­lar si­lin­di­ğinde in­sa­nın ya­şa­dığı şey hayat ol­mak­tan çıkar; ha­ya­tın yerine ge­çi­ril­miş, hızını baş­ka­la­rı­nın be­lir­le­diği ve sonuna var­dı­ğında insanı ken­di­siyle değil, tü­ke­til­miş bir ömürle baş başa bı­ra­kan ke­sin­ti­siz bir akışa dö­nü­şür.

En­for­mas­yon çıl­gın­lığı içinde hemen her şey, belli bir oto­mas­yona tabi tu­tu­la­rak pa­zar­la­na­bi­le­cek kıvama so­ku­lu­yor. Zih­ni­nizde kur­du­ğu­nuz, yıl­larca içi­nizde ta­şı­dı­ğı­nız, büyük bir özenle oluş­tur­du­ğu­nuz ifa­de­ler başta olmak üzere söy­le­nen, ya­zı­lan, anlam ara­yı­şıyla dile ge­ti­ri­len her şey, sa­ni­ye­ler içinde en ol­ma­dık yer­lerde, an­la­mın­dan en uzak şe­kil­lere so­ku­la­rak, eğilip bü­kü­le­rek, çoğu zaman özün­den so­yu­lup kont­rol­süzce tü­ke­til­miş birer atık gibi di­ji­tal çöp­lü­ğün içine atı­lı­yor. Mil­yar­larca sözün, ke­li­me­nin, cüm­le­nin, gö­rün­tü­nün, tep­ki­nin, yo­ru­mun, öf­ke­nin, duanın, slo­ga­nın, rek­la­mın ve ma­ni­pü­las­yo­nun yan yana yı­ğıl­dığı bu dün­yada, an­la­mını ko­ru­maya ça­lı­şan her cümle büyük bir eroz­yona karşı di­re­ni­yor. İnsan, bir cüm­leye ruhunu koy­du­ğunu zan­ne­di­yor; fakat o cümle bir süre sonra bağ­la­mın­dan ko­pa­rıl­mış, yanına birkaç ruhsuz emoji iliş­ti­ril­miş, başka bir ni­yetle pay­la­şıl­mış, başka bir kav­ga­nın içine sü­rük­len­miş, başka bir tü­ke­ti­min süsü ya­pıl­mış halde kar­şı­sına çı­ka­bi­li­yor.

Bir za­man­lar bir cümle, sa­hi­bi­nin yıl­larca ta­şı­dığı acının için­den sü­zü­lür, ge­ce­nin bir vak­tinde masaya otur­muş bir in­sa­nın kâğıda düşen göz­ya­şıyla ağır­la­şır, belki bir an­ne­nin sessiz bek­le­yi­şin­den, bir ye­ti­min kapıda kalan ba­kı­şın­dan veya bir mah­pu­sun duvara çarpıp ken­di­sine dönen se­sin­den do­ğardı; şimdi aynı cümle birkaç saniye içinde ke­si­lip bi­çi­le­rek kahve fin­ca­nı­nın yanına yer­leş­ti­ri­li­yor, altına birkaç pa­rıltı iliş­ti­ri­li­yor ve henüz sa­hi­bi­nin yü­re­ğin­deki kan ku­ru­ma­dan di­ji­tal pa­za­rın tezgâ­hına çı­ka­rı­lı­yor. Kelime, in­sa­nın için­deki ka­ran­lığa tu­tu­lan kandil ol­mak­tan uzak­la­şıp gö­rü­nür­lüğü ar­tı­ran bir ak­se­suar hâline gel­di­ğinde, onunla bir­likte dü­şün­ce­nin hay­si­yeti de in­ce­li­yor; çünkü her söz her­ke­sin önüne çı­ka­rı­la­bi­lir, fakat her sözün bedeli herkes ta­ra­fın­dan ta­şı­na­maz. Biz sözün mey­ve­sini ye­me­den çe­kir­de­ğini sa­tı­yor, ya­şa­ma­dı­ğı­mız cüm­le­leri baş­ka­la­rına öğüt diye uza­tı­yor ve böy­lece anlamı ço­ğal­tı­yor gö­rü­nür­ken ger­çekte onu bozuk para gibi elden ele aşın­dı­rı­yo­ruz.

Asır­lar bo­yunca in­san­lara is­ti­ka­met gös­te­ren, ka­ran­lık de­vir­le­rin içine ışık ta­şı­yan, ça­re­siz­li­ğin önünde bir çıkış kapısı ara­la­yan ve gö­nül­leri ter­biye eden hik­metli söz­le­rin bugün oraya buraya ya­pış­tı­rı­lan havalı sticker ka­ra­la­ma­la­rına, her bağ­lama uy­du­ru­la­bi­len el­ve­rişli anlam le­ke­le­rine ve ha­ya­tın de­ko­ras­yo­nunda kul­la­nı­lan ucuz ak­se­su­ar­lara dö­nüş­mesi, avuç­la­rı­nın içinde hâlâ sahici bir anlam bi­rik­tir­meye ça­lı­şan in­san­la­rın yü­re­ğini sız­la­tı­yor; çünkü söz, ait olduğu bağ­lam­dan, doğ­duğu acıdan, öden­diği be­del­den ve ça­ğır­dığı so­rum­lu­luk­tan ko­pa­rıl­dı­ğında yal­nızca kı­sal­mı­yor, ruhunu da kay­be­di­yor. Bir hikmet cüm­lesi, in­sa­nın ha­ya­tına mi­sa­fir olup birkaç saniye gö­rün­mek için değil, o ha­ya­tın içine yer­leş­mek, sa­hi­bini de­ğiş­tir­mek, onunla yü­rü­mek ve iç dün­ya­sında uzun süre din­me­ye­cek ağır bir yankı bı­rak­mak için vardır; biz ise onu kahve fin­ca­nına, pe­çe­teye, te­le­fon ek­ra­nına, duvar ya­zı­sına, sosyal medya gör­se­line veya hızla ge­çi­len bir vi­de­o­nun alt ya­zı­sına dö­nüş­tür­dü­ğü­müzde, sözün içinde yanan ateşi so­ğu­tu­yor, geriye yalnız ka­bu­ğunu bı­ra­kı­yo­ruz. Böy­lece söz ye­rinde dur­duğu hâlde canını, kelime do­la­şımda kal­dığı hâlde be­de­lini, hikmet ise gö­rü­nür­lü­ğünü ar­tır­dığı hâlde insanı dö­nüş­türme kud­re­tini kay­be­di­yor ve ya­şan­ması ge­re­ken ha­ki­kat, tü­ke­ti­lip ge­çi­len de­ko­ra­tif bir cüm­leye dö­nü­şü­yor.

Gü­zel­lik­leri ora­sına bu­ra­sına takıp ta­kış­tır­dığı birer yalana, in­ce­lik­leri kuru te­ker­le­me­lere, de­rin­lik­leri ha­ya­tın de­ko­ras­yonu için boz­du­rup har­ca­dığı ucuz ob­je­lere ve zevksiz nes­ne­lere dö­nüş­tü­ren bu zi­hin­sel eroz­yon, duy­gu­sal çöl­leş­meyle bir­likte ya­yı­lı­yor. Samimi olan her gay­re­tin üstüne ba­sı­lıp ge­çi­li­yor; için­den emek, acı, te­fek­kür, dua, mah­cu­bi­yet ve insan sı­cak­lığı geçen her söz, çok geç­me­den ka­la­ba­lı­ğın hızlı tü­ke­tim iş­ta­hına maruz ka­lı­yor. İnsan, en derin duy­gu­la­rını bile gö­rü­nür kıl­ma­dan ya­şa­ya­maz hale ge­li­yor; acı­sını pay­laş­ma­dan acı çek­ti­ğine, se­vin­cini ilan et­me­den se­vin­di­ğine, du­yar­lı­lı­ğını gös­ter­me­den du­yarlı ol­du­ğuna, iyi­li­ğini du­yur­ma­dan iyi ol­du­ğuna ken­di­sini ikna et­mekte zor­la­nı­yor. Böyle bir çağda sa­mi­mi­yet, yalnız ka­la­ba­lı­ğın kar­şı­sında değil, in­sa­nın kendi nef­si­nin gös­teri hevesi kar­şı­sında da ko­run­ması ge­re­ken mahrem bir emanet haline ge­li­yor.

Bu il­lüz­yo­nun içinde en çok kay­bo­lan şey­ler­den biri de fark ede­bilme ye­te­ne­ği­miz­dir; ken­di­mizi fark ede­bil­me­nin fır­satı, her geçen gün hızla aza­lı­yor; çünkü sü­rekli dı­şa­rıya ba­kı­yo­ruz, sü­rekli kar­şı­laş­tı­rı­yo­ruz, sü­rekli tepki ve­ri­yo­ruz, sü­rekli satın alı­yo­ruz, sü­rekli iz­li­yo­ruz, sü­rekli bir şey­lere ye­tiş­meye ça­lı­şı­yo­ruz. İnsan, kendi için­den yük­se­len yor­gun­luğu, an­lam­sız­lığı, öfkeyi, kır­gın­lığı, tü­ke­timle bas­tır­dığı boş­luğu, gös­te­riyle ört­tüğü yal­nız­lığı, bil­giyle mas­ke­le­diği ce­ha­leti, alış­ve­rişle sus­tur­duğu hu­zur­suz­luğu ve ma­ne­vi­yat ke­li­me­le­riyle ka­pat­tığı nefis so­run­la­rını fark ede­me­di­ğinde, bütün ha­ya­tını dış uya­ran­la­rın yö­ne­ti­mine bı­ra­kı­yor. Ken­dini fark et­me­yen insan, neyi niçin al­dı­ğını da, kime niçin kız­dı­ğını da, hangi değeri ger­çek­ten ya­şa­yıp han­gi­sini yalnız ko­nuş­tu­ğunu da, hangi boş­luğu hangi nes­neyle ka­pat­maya ça­lış­tı­ğını da an­la­ya­maz. Ken­dini fark et­me­yen toplum da aynı şe­kilde kendi çü­rü­me­sini uzun süre kal­kınma, ha­re­ket­li­lik, refah, mo­dern­lik veya öz­gür­lük zan­ne­de­bi­lir.

Tü­ke­tim kül­tü­rü­nün insan ru­hunda açtığı ya­ra­lar­dan biri de is­ra­fın yalnız maddi bir kavram ol­mak­tan çıkıp anlamı, zamanı, duy­guyu ve iliş­kiyi de tü­ket­me­si­dir. İsraf, yalnız çöpe giden ekmek, kul­la­nıl­ma­dan duran eşya, ih­ti­yaç dışı alın­mış giysi, do­lapta unu­tu­lan yi­ye­cek, tak­sit­leri bit­me­den modası geçen te­le­fon de­ğil­dir. İsraf, in­sa­nın ömrünü ken­di­sini ço­ğalt­ma­yan şey­lere har­ca­ma­sı­dır; israf, kal­bini in­celt­me­yen duy­gu­la­rın pe­şinde yıp­rat­ma­sı­dır; israf, baş­ka­sı­nın ha­ya­tını kendi çıkarı için kul­lan­ma­sı­dır; israf, geceyi ekran ışı­ğına verip sabahı ruhsuz bir yor­gun­lukla kar­şı­la­ma­sı­dır; israf, ke­li­me­leri tü­ke­tip manayı ihmal et­me­si­dir; israf, dua ke­li­me­sini sevip duanın so­rum­lu­lu­ğunu ya­şa­ma­ma­sı­dır. Bir toplum, israfı yalnız çöp­teki ürünle sı­nırlı gör­dü­ğünde, en büyük is­ra­fın kendi in­san­lı­ğını har­ca­mak ol­du­ğunu geç fark eder.

Ka­pi­tal düzen, in­sa­nın bu is­ra­fını günah gibi değil başarı gibi gös­ter­mekte us­ta­dır; çok tü­ke­ten güçlü, çok har­ca­yan kıy­metli, çok sahip olan ba­şa­rılı, çok gö­rü­nen de­ğerli, çok ye­ni­le­yen çağdaş, çok de­ne­yim­le­yen özgür, çok se­çe­neği olan şanslı sa­yı­lır. Oysa se­çe­nek­le­rin ço­ğal­ması, insanı mut­laka özgür kılmaz; bazen onu daha ka­rar­sız, daha hu­zur­suz, daha kı­yasçı ve daha do­yum­suz yapar. Bir ürünü al­ma­dan önce yüz­lerce yorum okuyan, vi­de­o­lar iz­le­yen, fiyat kar­şı­laş­tır­ma­ları yapan, gün­lerce araş­tı­ran ve so­nunda aldığı ürün­den yine de tam emin ola­ma­yan modern insan, dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğında bil­giye eriş­miş gö­rü­nür; fakat içe­ride büyük bir ka­rar­sız­lık ve tat­min­siz­lik taşır. Çünkü mesele hangi ürünü ala­ca­ğın­dan çok, aldığı şeyin için­deki ek­sik­liği ger­çek­ten gi­der­me­ye­ce­ğini sez­me­si­dir; bu sezgi bas­tı­rı­lır, bas­tı­rıl­dıkça yeni araş­tır­ma­lar, yeni ürün­ler ve yeni ka­rar­lar doğar.

Bu nok­tada inanç di­liyle tü­ke­tim pra­tiği ara­sın­daki büyük uçurum daha gö­rü­nür hale gelir. Bir yanda in­fak­tan, ka­na­at­ten, kul hak­kın­dan, emanet bi­lin­cin­den, is­raf­tan sa­kın­mak­tan, ih­ti­yaç sa­hi­bini gö­zet­mek­ten, kom­şusu açken tok yat­ma­mak­tan, malın insanı bü­yüt­me­mesi ge­rek­ti­ğin­den ve dün­ya­nın ge­çi­ci­li­ğin­den söz eden bir dil var; öte yanda ise marka tut­ku­suyla, statü hır­sıyla, gö­rü­nür­lük ar­zu­suyla, borç içinde sür­dü­rü­len tü­ke­tim alış­kan­lı­ğıyla, fır­sat­çı­lıkla, fahiş fi­yatla, stok­çu­lukla, emeği sö­mür­mekle, baş­ka­sı­nın za­yıf­lı­ğın­dan kazanç sağ­la­makla ve ih­ti­yacı ol­ma­yan şey­leri ih­ti­yaç gibi ya­şa­makla örül­müş bir hayat var. Bu ikisi yan yana uzun süre du­ra­maz; dur­du­ğunda ya dil hayatı dö­nüş­tü­rür ya da hayat dili yalana çe­vi­rir. Bugün kork­ma­mız ge­re­ken şey, dinî ke­li­me­le­rin do­la­şımda azal­ması değil, o ke­li­me­le­rin dav­ra­nışta kar­şı­lık bul­ma­dan çok kul­la­nıl­dıkça iç­le­ri­nin bo­şal­ma­sı­dır.

04

Konforlu Cehennemler II

İçe Hicret ve Yeter Diyebilmek

Küçük putlardan kanaatin hürriyetine

Şimdi eğri oturup doğru ko­nuş­ma­nın vak­ti­dir: Evi­mi­zin sa­lo­nunda pahalı bir hat lev­ha­sı­nın al­tında eşi­mize ağır sözler söy­lü­yor­sak, ma­sa­mı­zın üze­rinde açık duran kutsal ki­ta­bın hemen ya­nında ça­lı­şa­nı­mı­zın hak­kını ge­cik­ti­ri­yor­sak, ço­cu­ğu­muza ka­na­ati an­la­tır­ken kom­şu­nun ara­ba­sını kıs­ka­nı­yor ve her fır­satta daha bü­yü­ğünü almak için borca gi­ri­yor­sak, burada ek­si­len şey dinî ke­li­me­le­rin sayısı değil, o ke­li­me­le­rin kal­bi­mize ula­şa­cağı yolun ka­pan­mış ol­ma­sı­dır. Ayet­ler di­li­mizde sek sek oy­nu­yor, dualar du­var­la­rı­mız­dan ta­şı­yor, “Allah razı olsun” cüm­lesi alış­ve­ri­şi­mi­zin ara­sına gi­ri­yor; fakat ka­sa­daki hesap, mut­fak­taki ekmek, iş­çi­nin alın teri ve yok­su­lun hay­si­yeti bu dilden pay ala­mı­yorsa, ke­li­me­le­ri­mi­zin göl­gesi bü­yür­ken ha­ya­tı­mız kü­çü­lü­yor de­mek­tir. İbadet, insanı hayata karşı daha mer­ha­metli, ada­lete karşı daha hassas ve baş­ka­sı­nın acı­sına karşı daha uyanık kıl­mı­yorsa, suret ta­mam­lan­mış olsa bile sîret aç kalmış; kan­di­lin camı par­la­tıl­mış fakat içine yağ ko­nul­ma­mış­tır.

Bir in­sa­nın evinde lüks sa­yı­la­bi­le­cek birçok eşya bu­lu­na­bi­lir; burada mesele eş­ya­nın ken­di­sine düş­man­lık etmek de­ğil­dir. Asıl mesele, eş­ya­nın evde kap­la­dığı ha­cim­den önce in­sa­nın kal­binde işgal ettiği yer ve o yerin hangi ha­ki­kat­ten bo­şal­tı­la­rak ona ve­ril­di­ği­dir. Mal, in­sa­nın elinde ol­du­ğunda fay­da­lı­dır; kal­binde taht kur­du­ğunda esa­ret­tir; te­le­fon, araba, ev, kı­ya­fet, tek­no­loji, konfor, güzel eşya, dü­zenli bir hayat, temiz ve ferah bir mekân el­bette kötü de­ğil­dir. İnsan güzeli se­ve­bi­lir, eme­ği­nin kar­şı­lı­ğını ha­ya­tına yan­sı­ta­bi­lir, ai­le­si­nin ra­ha­tını dü­şü­ne­bi­lir, ha­ya­tını ko­lay­laş­tı­ran araç­lar­dan ya­rar­la­na­bi­lir. Fakat bütün bunlar, in­sa­nın iç değer sı­ra­la­ma­sını boz­du­ğunda, baş­ka­sı­nın hak­kını gö­rün­mez kıl­dı­ğında, ih­ti­yaç sa­hi­bine karşı körlük do­ğur­du­ğunda, borcu hay­si­ye­tin önüne ge­çir­di­ğinde, gös­te­riyi mah­re­mi­ye­tin yerine koy­du­ğunda ve in­sa­nın ken­di­sini sahip ol­duk­la­rıyla tarif et­me­sine yol aç­tı­ğında, eşya artık eşya ol­mak­tan çıkar; in­sa­nın iç ma­be­dine yer­le­şen küçük put­lara dö­nü­şür.

Bu küçük putlar, çoğu zaman çok masum gö­rü­nür; yeni bir model, güzel bir ta­sa­rım, in­di­rimli bir fırsat, her­ke­sin aldığı bir ürün, çocuğa alın­mış pahalı bir hediye, eve ya­kı­şa­cağı dü­şü­nü­len bir eşya, “ken­dimi ödül­len­dir­mek is­te­dim” cüm­le­siyle meş­ru­laş­tı­rı­lan bir har­cama, in­sa­nın kendi için­deki büyük so­ru­larla yüz­leş­me­sini er­te­le­ye­bi­lir. Ken­dini ödül­len­dir­mek bazen ge­rek­li­dir; fakat insan sü­rekli ken­di­sini satın alarak ödül­len­di­ri­yorsa, orada ödül değil te­selli ara­yışı vardır. Te­selli de yanlış yerde aran­dı­ğında insanı iyi­leş­tir­mez; yalnız acı­sını bir süre uyuş­tu­rur; bir müddet sonra insan, acı­sına da alış­ve­rişle cevap verir, yal­nız­lı­ğına alış­ve­rişle, ba­şa­rı­sız­lık duy­gu­suna alış­ve­rişle, ken­dine kız­gın­lı­ğına alış­ve­rişle, ha­yat­tan ko­pu­şuna alış­ve­rişle cevap verir. Oysa bazı ya­ra­la­rın kar­şı­sına ürün değil yüz­leşme, bazı boş­luk­la­rın kar­şı­sına eşya değil dua, bazı yor­gun­luk­la­rın kar­şı­sına kam­panya değil sükûnet, bazı ka­ran­lık­la­rın kar­şı­sına yeni bir nesne değil içe hicret ge­re­kir.

İçe hicret, in­sa­nın çağdan ta­ma­men kaç­ması, dün­yayı terk etmesi, elin­deki araç­ları red­det­mesi veya ha­ya­tın içine ka­pan­ması de­ğil­dir. İçe hicret, in­sa­nın dı­şa­rı­daki ka­la­ba­lı­ğın, pa­za­rın, gös­te­ri­nin, reklâmın, al­go­rit­ma­nın, ne­fisle iş­bir­liği yapan ar­zu­la­rın ve sü­rekli daha faz­la­sını fı­sıl­da­yan çağ­rı­nın için­deki kendi hakiki sesine dön­me­si­dir. Kendi gök­kub­be­mi­zin al­tında, içi­mizde kir, pas, kin, nefret, düş­man­lık, kibir, gös­te­riş, hırs, kıs­kanç­lık ve doy­maz­lık adına ne varsa te­miz­le­meye ça­lış­ma­dan, ya­şa­dı­ğı­mız çağa sevgi, mer­ha­met ve adalet bor­cu­muzu öde­me­den, in­san­lı­ğın ka­ran­lı­ğın­dan şikâyet et­me­miz eksik kalır. Baş­ka­la­rı­nın ken­di­le­rini ay­dın­lat­maya ça­lış­tık­ları küçük mum­lara “ışığı cılız” diye üf­le­yip sön­dür­meye har­ca­ya­ca­ğı­mız ener­jiyi, kendi iç gü­ne­şi­mi­zin doğ­ma­sına sarf et­me­miz ge­re­kir. Çünkü insan kendi iç dün­ya­sını ay­dın­lat­ma­dan, dış dün­ya­nın ka­ran­lı­ğına sahici bir ışık olamaz.

Bu nok­tada yüz­leş­me­miz ge­re­ken asıl problem, ge­ce­nin yahut kö­tü­lü­ğün var­lığı de­ğil­dir; çünkü her ikisi de in­san­lık hikâ­ye­si­nin ba­şın­dan beri bi­zimle yü­rü­mek­te­dir. Gece hep vardı, ka­ran­lık hep vardı, in­sa­nın nef­sin­deki göl­ge­ler hep vardı ve kı­ya­mete kadar da var olacak. Asıl sorun, ken­di­sini ye­ter­siz görüp “Benim ya­ka­ca­ğım mumdan ne çıkar, bu ka­ran­lık nasıl ay­dın­la­nır?” di­ye­rek bütün mum­ları tu­tuş­tu­ra­cak büyük bir kı­vıl­cım bek­le­yen­lerde sak­lı­dır. Ka­ran­lık, çoğu zaman tek bir büyük ışığın ek­sik­li­ğin­den değil, in­san­la­rın kendi küçük ışık­la­rını yakma so­rum­lu­lu­ğunu er­te­le­me­sin­den büyür. Yanan tek mum, yan­ma­yan bin­lerce mumdan daha de­ğer­li­dir; çünkü yanan mum, en azın­dan kendi çev­re­sin­deki ka­ran­lığa teslim ol­ma­dı­ğını ilan eder. Bir in­sa­nın kendi evinde, kendi di­linde, kendi alış­ve­ri­şinde, kendi ka­zan­cında, kendi har­ca­ma­sında, kendi eme­ğinde, kendi in­fa­kında, kendi ço­cuk­la­rına öğ­ret­tiği de­ğer­lerde, kendi iş ye­rinde gös­ter­diği dü­rüst­lükte ve kendi kal­binde ta­şı­dığı ka­na­atte yak­tığı mum, çağın ka­ran­lı­ğını kü­çüm­se­me­mekle bir­likte ona teslim ol­ma­ma­nın da ilk adı­mı­dır.

Öy­leyse in­sa­nın kendi ka­ran­lı­ğında yak­makla so­rumlu olduğu bu mum nasıl ya­na­cak­tır; yalnız öf­ke­le­ne­rek, sis­temi suç­la­ya­rak, ka­pi­ta­lizmi la­net­le­ye­rek, baş­ka­la­rı­nın tü­ke­tim alış­kan­lık­la­rını kü­çüm­se­ye­rek yahut ha­ya­tın kar­şı­sında hiçbir bedel öde­me­yen büyük cüm­le­ler ku­ra­rak mı? El­bette hayır; bu mum, ancak in­sa­nın kendi içinde manen yan­mayı göze alması, Allah’ın razı ol­ma­ya­cağı ne varsa gös­te­riş­ten hırsa, kul hak­kın­dan israfa, baş­ka­sı­nın mec­bu­ri­ye­tin­den kazanç dev­şirme ar­zu­sun­dan mu­ha­ta­bını bir imkâna in­dir­geme alış­kan­lı­ğına, eşyaya yük­le­nen sahte kur­tu­luş an­lam­la­rın­dan ih­ti­ya­cın üze­rine inşa edilen statü he­ve­sine, borçla bes­le­nen gö­rüntü tut­ku­sun­dan ke­li­meyi ha­yat­tan ko­pa­ran duy­gu­sal sah­te­ci­liğe ve iyi­liği bile kendi gö­rü­nür­lü­ğüne mal­zeme yapma eği­li­mine kadar bütün iç kir­le­riyle yüz­leş­me­siyle ya­na­bi­lir. Gönül sa­ra­yını asıl sa­hi­bine teslim etmek, dilin ko­layca söy­le­yip ha­ya­tın zah­met­sizce unut­tuğu bir bağ­lı­lık beyanı değil; in­sa­nın alış­ve­ri­şin­den ka­zan­cına, sö­zün­den su­su­şuna, ba­kı­şın­dan ni­ye­tine kadar bütün küçük ter­cih­le­rini ye­ni­den dü­zen­le­yen, ben­li­ğin kon­fo­runu bozan ve sa­hi­bini sö­zü­nün be­de­lini öde­meye ça­ğı­ran ağır bir id­rak­tir.

Bu idrak, alış­ve­riş se­pe­tin­den başlar sa­nıl­dı­ğın­dan daha derine gider; insan, satın ala­cağı şeye ba­kar­ken yalnız fi­ya­tına, ka­li­te­sine, mar­ka­sına, yo­rum­la­rına ve taksit se­çe­nek­le­rine değil, kendi iç ni­ye­tine de bak­maya baş­la­dı­ğında tü­ke­tim ahlakı de­ği­şir. Bunu ger­çek­ten ih­ti­yaç olduğu için mi alı­yo­rum, yoksa bir boş­luğu örtmek için mi? Ya­pa­ca­ğım bu har­ca­ma­nın, evimde gö­zet­mekle yü­kümlü ol­du­ğum her­hangi bir hakkı ek­sil­tip ek­silt­me­ye­ce­ğini de sormam ge­re­kir. Bu marka tutkum, baş­ka­sı­nın eme­ğine, benim hay­si­ye­time, ai­le­min rız­kına ve kal­bi­min ka­na­a­tine zarar ve­ri­yor mu? Bu alış­ve­riş, beni daha iyi bir insan yap­ma­ya­caksa en azın­dan daha borçlu, daha hu­zur­suz, daha kı­yasçı, daha do­yum­suz hale ge­ti­ri­yor mu? Aynı pa­rayla bi­ri­nin gerçek ih­ti­ya­cına temas etme imkânım var mı; böyle so­ru­lar, alış­ve­rişi bü­tü­nüyle ya­sak­la­maz; fakat onu nefsin oto­ma­tik ha­re­keti ol­mak­tan çı­ka­rıp in­sa­nın iç mu­ha­se­be­sine bağlar.

Alış­ve­riş se­pe­ti­nin önünde ya­pı­lan bu iç mu­ha­sebe, ilk ba­kışta küçük gö­rünse de in­sa­nın bütün ha­ya­tına açılan dar bir ka­pı­dır; çünkü o ka­pı­nın bir ya­nında “is­ti­yo­rum”, öte ya­nında “ger­çek­ten ih­ti­ya­cım var mı”, bir ya­nında baş­ka­sına gös­te­ri­le­cek suret, öte ya­nında evde bek­le­yen haklar durur. Akşam mutfak ma­sa­sında fa­tu­ra­ları önüne seren bir ba­ba­nın, ço­cu­ğu­nun gö­zün­den ka­çır­maya ça­lış­tığı en­di­şeyi; do­la­bında eti­keti hâlâ üze­rinde duran el­bi­se­le­rin ara­sın­dan yeni bir elbise arayan in­sa­nın için­deki ta­rif­siz boş­luğu; in­di­rim gü­nünde ih­ti­yacı ol­ma­yan ürünü aldığı için se­vi­nen, ay so­nunda borç ekst­re­sine bak­tı­ğında ise aynı se­vinci utanca dö­nü­şen ka­dı­nın ses­siz­li­ğini dü­şün­me­den tü­ke­tim ah­la­kın­dan söz ede­me­yiz. Nefis çoğu zaman yüksek sesle günah çağ­rısı yapmaz; “yalnız bu defa”, “herkes alıyor”, “benim de hakkım”, “sonra öderim” gibi makul gö­rü­nen cüm­le­lerle kalbin ka­pı­sını aralar ve insan, büyük esa­ret­lere küçük ma­ze­ret­le­rin ter­lik­le­riyle girer.

Bu mu­ha­sebe ya­pıl­ma­dı­ğında, tü­ke­tim yalnız bi­rey­sel bir alış­kan­lık olarak kalmaz, top­lu­mun bütün da­mar­la­rına ya­yı­lan bir ahlaki çürüme üretir. Esnaf, müş­te­riyi insan değil kâr kalemi olarak görür; müş­teri, esnafı güven iliş­kisi içinde değil sü­rekli kan­dı­rılma ih­ti­ma­liyle de­ğer­len­di­rir; iş­ve­ren, ça­lı­şanı insan değil ma­li­yet unsuru sayar; ça­lı­şan, işi emanet değil mec­buri yük gibi görür; si­ya­set, va­tan­daşı hak sahibi insan değil yö­ne­til­mesi ge­re­ken ka­la­ba­lık gibi okur; medya, iz­le­yi­ciyi dü­şü­nen varlık değil tık­lanma ve reyting kay­na­ğına dö­nüş­tü­rür; eğitim, öğ­ren­ciyi ruh ve şah­si­yet sahibi insan değil başarı gra­fiği olarak gör­meye başlar. Tü­ke­tim dü­ze­ni­nin en büyük yıkımı budur: İnsan, insan ol­mak­tan çı­ka­rı­lıp işlev, müş­teri, veri, hedef kitle, oy, ta­kipçi, kul­la­nıcı, alıcı, satıcı, ma­li­yet ve imkân olarak par­ça­la­nır. İnsanı bir­bi­rin­den kopuk iş­lev­lere ayıran bu par­ça­lan­ma­nın içinde, onun hikâ­ye­siyle, hay­si­ye­tiyle, ru­huyla ve so­rum­lu­lu­ğuyla kur­duğu bü­tün­lük ses­sizce kay­bo­lur.

Kendi par­ça­la­rı­mızı ye­ni­den to­par­la­mak, her şeyden önce ha­ya­tın an­la­mını tü­ke­tim­den geri al­makla müm­kün­dür. Hayat, har­ca­nan bir şey de­ğil­dir; ya­şa­nan ve ya­şan­dıkça an­la­mına eri­şi­len bir ema­net­tir; insan bu ema­neti yalnız daha çok şeye sahip olmak için kul­la­nırsa, so­nunda çok şeye sahip olup ken­di­sini kay­be­de­bi­lir. Daha büyük evde daha küçük bir kalple, daha pahalı te­le­fonda daha yoksul bir ile­ti­şimle, daha dolu do­lapta daha aç bir ruhla, daha çok se­çe­nek içinde daha ka­rar­sız bir zi­hinle, daha çok bilgi içinde daha az hik­metle ya­şa­ya­bi­lir. Bu çağın tra­je­disi, imkân­la­rın ço­ğal­ma­sına rağmen in­sa­nın kendi iç ha­ki­ka­tin­den uzak­laş­ma­sı­dır; her şey eli­mi­zin al­tında, fakat elimiz kendi kal­bi­mize uzan­makta zor­la­nı­yor. Her şey ka­pı­mıza ge­li­yor, fakat biz kendi iç ka­pı­mı­zın önünde ya­bancı gibi bek­li­yo­ruz.

Bu ya­ban­cı­lık­tan kur­tul­ma­nın yolu, nos­tal­jik bir geçmiş gü­zel­le­mesi yapmak de­ğil­dir; eski za­man­la­rın insanı da nef­sin­den azade de­ğildi, eski pa­zar­lar da bü­tü­nüyle temiz de­ğildi, eski top­lum­larda da hırs, gös­te­riş, zulüm, sömürü, kibir ve israf vardı. Mesele eskiyi ku­sur­suz­laş­tır­mak değil, bu­gü­nün in­sa­nı­nın kendi za­ma­nın­daki im­ti­hanı doğru ad­lan­dır­ma­sı­dır; bu­gü­nün im­ti­hanı, imkânın çok­luğu içinde ölçüyü kay­bet­me­mek, ula­şı­la­bi­lir­li­ğin ko­lay­lığı içinde ka­na­ati ko­ru­mak, di­ji­tal gü­rültü içinde manayı mu­ha­faza etmek, pa­za­rın dili içinde mer­ha­meti unut­ma­mak, hızlı tü­ke­tim içinde sabrı yi­tir­me­mek, eşyaya sahip olur­ken eşyaya ait ol­ma­mak, insanı imkân olarak gör­meye zor­la­yan dün­yada insana insan olarak ba­ka­bil­mek ve kendi için­deki mumun ışı­ğını baş­ka­la­rı­nın mumunu sön­dür­me­den bü­yü­te­bil­mek­tir.

Böyle bir çağda gerçek di­re­niş, bazen satın al­ma­mak­tır; bazen ih­ti­ya­cın ol­ma­dı­ğını fark edip sepeti bo­şalt­mak­tır; bazen baş­ka­sı­nın gö­zünde küçük gö­rün­meyi göze alıp borçla statü satın al­ma­mak­tır; bazen aynı te­le­fonu biraz daha kul­lan­mak, aynı eşyayı onar­mak, aynı kı­ya­feti giymek, aynı sof­rada şük­ret­mek, aynı evde sa­de­leş­mek, aynı kalpte ka­na­ati bü­yüt­mek­tir. Bazen de gerçek di­re­niş, bir ürünü alır­ken o ürünün ar­dın­daki emeği dü­şün­mek, fiyatı ar­tı­rır­ken baş­ka­sı­nın ça­re­siz­li­ğini hesaba katmak, ti­ca­ret ya­par­ken kul hak­kını raf dü­ze­nin­den daha önemli görmek, kazanç elde eder­ken he­lal­liği kârdan önce tutmak, kriz za­ma­nında fırsat değil so­rum­lu­luk ara­mak­tır. Tü­ke­tim düzeni insanı sü­rekli daha faz­la­sına ça­ğı­rır­ken, in­sa­nın “yeter” di­ye­bil­mesi, yalnız eko­no­mik değil, manevi bir cüm­le­dir.

“Yeter” demek, fa­kir­liği yü­celt­mek de­ğil­dir; in­sa­nın nef­sine sınır koy­ma­sı­dır; “yeter” demek, gü­zel­lik­ten vaz­geç­mek de­ğil­dir; güzeli israfa, gös­te­rişe ve borç esa­re­tine dö­nüş­tür­me­mek­tir. “Yeter” demek, ça­lış­mayı bı­rak­mak de­ğil­dir; ça­lış­ma­nın ga­ye­sini yalnız sahip ol­makla sı­nır­la­ma­mak­tır; “yeter” demek, dün­yayı red­det­mek de­ğil­dir; dün­yayı kalbin mer­ke­zin­den in­di­rip yerine asıl sa­hi­bini koy­mak­tır. Bu cümle, modern in­sa­nın en çok unut­tuğu cüm­le­ler­den bi­ri­dir; çünkü bütün sistem, ona “biraz daha” demeyi öğ­re­tir. Biraz daha kazan, biraz daha al, biraz daha görün, biraz daha ye­ni­len, biraz daha bi­rik­tir, biraz daha yüksel, biraz daha kı­yasla, biraz daha iste. Fakat in­sa­nın iç huzuru, çoğu zaman “biraz daha”da değil, “burada du­ra­bi­li­rim” di­ye­bil­diği yerde başlar.

Kanaat, sof­raya kuru ekmek koyup yok­sul­luğu kut­sa­mak değil, önün­deki ek­me­ğin hangi emek­ten, hangi top­rak­tan, hangi yağ­mur­dan ve kaç in­sa­nın alın te­rin­den ge­çe­rek gel­di­ğini fark edecek kadar uyanık ol­mak­tır; ço­cu­ğuna her is­te­di­ğini ala­ma­dığı için mahcup olmak değil, ona her is­te­ne­nin ih­ti­yaç, her ye­ni­nin kıymet ve her pa­ha­lı­nın değer ol­ma­dı­ğını kendi ha­ya­tınla gös­te­re­bil­mek­tir. Aynı te­le­fonu bir yıl daha kul­lan­mak insanı kü­çült­mez, ona­rı­la­bi­le­cek bir eşyayı çöpe at­ma­mak çağın ge­ri­sinde bı­rak­maz, mi­sa­fir gel­di­ğinde sof­ra­nın sa­de­li­ğin­den utan­ma­mak hay­si­yeti ek­silt­mez; insanı asıl kü­çül­ten, baş­ka­sı­nın gö­zünde büyük gö­rün­mek uğruna kendi evin­deki huzuru, emeği ve ge­le­ceği tak­sit­lere böl­me­si­dir. “Yeter” di­ye­bil­mek, ar­zu­nun bo­ğa­zına ge­çi­ri­len sert bir zincir değil, kalbin nefes ala­bil­mesi için açılan bir pen­ce­re­dir; o pen­cere açıl­dı­ğında insan ilk defa sahip ol­ma­dık­la­rı­nın gü­rül­tü­sün­den kur­tu­lup elin­de­ki­le­rin sessiz be­re­ke­tini işi­te­bi­lir.

05

Konforlu Cehennemler II

Merhamet, Adalet ve Emanet

Ticaretin ve toplumsal güvenin vicdan terazisi

Bu du­ra­bilme kud­reti, infak kül­tü­rü­nün de ka­pı­sını açar; infak yalnız var­lıklı in­san­la­rın fazla ma­lın­dan ayır­dığı pay de­ğil­dir; in­sa­nın sahip olduğu her şeyi ken­di­sine ait mutlak mülk gibi gör­me­mesi, malın içinde baş­ka­sı­nın hakkı ola­bi­le­ce­ğini kabul etmesi, ni­metle bir­likte so­rum­lu­luk ta­şı­dı­ğını bil­mesi ve kal­bini mül­ki­ye­tin sert­li­ğin­den ko­ru­ma­sı­dır. Bir top­lumda infak ruhu za­yıf­la­dı­ğında, in­san­lar bir­bir­le­ri­nin ih­ti­yaç­la­rını gör­mekte kör­le­şir; yardım, kam­panya za­man­la­rına, afet gün­le­rine, gös­te­rişli or­ga­ni­zas­yon­lara, fo­toğ­raf ka­re­le­rine ve vicdan ra­hat­la­tan kısa anlara sı­kı­şır. Oysa infak, ha­ya­tın sü­rek­li­liği içinde ya­şan­dı­ğında top­lumu yu­mu­şa­tır; kom­şu­nun ih­ti­ya­cını fark et­ti­rir, ça­lı­şan emek­çi­nin hak­kını gö­ze­tir, müş­te­ri­nin mec­bu­ri­ye­tini is­tis­mar et­tir­mez, ti­ca­rete ölçü koyar, evdeki faz­la­lığı baş­ka­sı­nın ih­ti­ya­cına dö­nüş­tü­rür, in­sa­nın mal kar­şı­sın­daki kib­rini kırar.

Mer­ha­met de ancak bu emanet bi­lin­ci­nin in­sa­nın gün­de­lik ter­cih­le­riyle bu­luş­tuğu yerde so­mut­la­şır ve soyut bir duy­gu­dan hayatı onaran ahlaki bir ira­deye dö­nü­şür. Mer­ha­met, yalnız yok­sula acımak, fe­la­ket gö­rün­tüsü kar­şı­sında üzül­mek, sosyal med­yada du­yarlı gö­rün­mek veya birkaç güzel cümle kurmak de­ğil­dir. Mer­ha­met, fiyat be­lir­ler­ken baş­ka­sı­nın sof­ra­sını dü­şün­mek­tir; kirayı ar­tı­rır­ken ki­ra­cı­nın ço­cu­ğunu, has­ta­sını, bor­cunu ve ça­re­siz­li­ğini hesaba kat­mak­tır; iş­çi­nin ma­a­şını ko­nu­şur­ken kendi kârını değil onun evin­deki akşam ye­me­ğini de dü­şün­mek­tir; müş­te­riye ürün sa­tar­ken bil­gi­siz­li­ğini is­tis­mar et­me­mek­tir; borç­luya yak­la­şır­ken onun insan onu­runu kır­ma­mak­tır; alış­ve­riş ya­par­ken yalnız ucuz­luğu değil, emeğin hay­si­ye­tini de gö­zet­mek­tir. Mer­ha­met, soyut bir duygu olarak ka­lırsa çabuk bu­har­la­şır; dav­ra­nışa dö­nü­şürse top­lumu içten içe onarır.

Adalet ise mer­ha­me­tin da­ğıl­ma­sını ön­le­yen, iyi­liği ki­şi­sel ter­ci­hin in­sa­fına bı­rak­ma­yan ve bu top­lum­sal ona­rıma is­ti­ka­met ka­zan­dı­ran vaz­ge­çil­mez bir omur­ga­dır. Mer­ha­met ol­ma­dan adalet sert­le­şe­bi­lir, adalet ol­ma­dan mer­ha­met duy­gu­sal ve dü­zen­siz ka­la­bi­lir; tü­ke­tim düzeni, ada­leti çoğu zaman pi­ya­sa­nın gö­rün­mez eline havale eder; fiyat ar­tış­la­rını, fır­sat­ları, re­ka­beti, arz talep den­ge­sini, ma­li­yet­leri ve kâr oran­la­rını teknik ke­li­me­le­rin ar­ka­sına saklar. El­bette eko­nomi kendi ka­nun­la­rıyla işler; fakat hiçbir teknik açık­lama, in­sa­nın ça­re­siz­li­ğini is­tis­mar etmeyi ahlaki hale ge­tir­mez. Bir ürünün fiyatı ar­ta­bi­lir, ma­li­yet­ler yük­se­le­bi­lir, piyasa dal­ga­la­na­bi­lir; fakat bütün bun­la­rın içinde in­sa­nın vic­danı da dev­rede ol­ma­lı­dır. Ti­ca­re­tin be­re­keti yalnız kâr ora­nında değil, ka­zan­cın te­miz­li­ğinde sak­lı­dır; temiz ol­ma­yan kazanç, kasayı dol­du­ra­bi­lir ama ha­ya­tın için­deki be­re­keti çeker gö­tü­rür; be­re­keti çe­kil­miş kazanç ise in­sa­nın evini eşya ile dol­dursa da gön­lünü da­ral­tır.

Bu dar­lı­ğın en gö­rü­nür sonucu, top­lumda gü­ve­nin azal­ma­sı­dır; in­san­lar bir­bi­rine gü­ven­me­di­ğinde, herkes her­kesi kan­dırma ih­ti­ma­liyle okur; müş­teri es­naf­tan, esnaf müş­te­ri­den, kiracı ev sa­hi­bin­den, ev sahibi ki­ra­cı­dan, işçi iş­ve­ren­den, iş­ve­ren iş­çi­den, va­tan­daş ku­rum­dan, kurum va­tan­daş­tan şüphe eder. Gü­ve­nin ol­ma­dığı yerde ha­ya­tın ma­li­yeti yalnız pa­rayla değil, ruhla da artar; her alış­ve­rişte te­tikte olmak, her söz­leş­mede al­da­tılma ih­ti­ma­lini dü­şün­mek, her fır­satta arka plan aramak, her yar­dımı reklam, her in­di­rimli ürünü tuzak, her kam­pan­yayı ma­ni­pü­las­yon saymak, insanı yorar. Tü­ke­tim düzeni, güveni za­yıf­lat­tıkça daha fazla de­ne­tim, daha fazla söz­leşme, daha fazla kamera, daha fazla takip sis­temi, daha fazla doğ­ru­lama kodu üretir; fakat hiçbir sistem, in­sa­nın için­deki emanet bi­linci kadar sağlam bir güven ku­ra­maz.

Bu yüzden asıl dö­nü­şüm, yalnız eko­no­mik dü­zen­le­me­lerle değil, in­sa­nın için­deki emanet bi­lin­ci­nin ye­ni­den di­ril­me­siyle müm­kün­dür. Eşya ema­net­tir, para ema­net­tir, kazanç ema­net­tir, müş­teri ema­net­tir, ça­lı­şan ema­net­tir, komşu ema­net­tir, şehir ema­net­tir, söz ema­net­tir, zaman ema­net­tir, sağlık ema­net­tir, gençlik ema­net­tir, yaş­lı­lık ema­net­tir, ço­cuk­lar ema­net­tir, hatta in­sa­nın kendi nefsi bile ona emanet edil­miş­tir. İnsan bu ema­neti unu­tunca, her şeyi ken­di­sine ait sanır; ken­di­sine ait san­dıkça ölçüyü kay­be­der; ölçüyü kay­be­dince de aldığı, sat­tığı, ko­nuş­tuğu, yaz­dığı, pay­laş­tığı, tü­ket­tiği, bi­rik­tir­diği ve kul­lan­dığı her şeyde baş­ka­sına temas eden hakkı gör­mez­den gelir. Oysa emanet bi­linci, in­sa­nın elini de dilini de cüz­da­nını da kal­bini de hizaya ça­ğı­rır. Tü­ke­tim ça­ğında insan kal­ma­nın yolu, sahip ol­duk­la­rı­mızı mülk sar­hoş­lu­ğuyla değil, emanet va­ka­rıyla ta­şı­mak­tan geçer.

Emanet ke­li­me­sini yalnız bize bı­ra­kıl­mış bir boh­çayı ko­ru­mak gibi an­lar­sak onun hayatı ku­şa­tan ge­niş­li­ğini ek­sil­ti­riz; çünkü önü­müz­den geçen çocuk da, dükkâ­nı­mıza giren müş­teri de, ka­pı­mızı çalan borçlu da, evi­mizde yaş­la­nan anne baba da, iş­ye­rinde alın terini bize teslim eden ça­lı­şan da, aynı apart­manda ses­sizce yok­sul­la­şan komşu da bize ema­net­tir. Bir bak­ka­lın ve­re­siye def­te­rinde ismin yanına çek­tiği çizgi, bazen bir ai­le­nin o gece aç yat­ma­ma­sını; bir ev sa­hi­bi­nin ar­tı­ra­bi­le­ceği hâlde ar­tır­ma­dığı kira, bir ço­cu­ğun oku­lun­dan kop­ma­ma­sını; bir iş­ve­re­nin vak­tinde öde­diği ücret, bir an­ne­nin market ka­sa­sında kartı red­de­di­lir mi kor­ku­suyla yü­zü­nün kı­zar­ma­ma­sını sağlar. İnsan insana böyle emanet olur; büyük nu­tuk­la­rın kür­sü­sünde değil, ha­ya­tın kim­se­nin al­kış­la­ma­dığı küçük kav­şak­la­rında bir­bi­ri­nin hay­si­ye­tini ez­me­den ge­çe­bil­diği ölçüde. Emanet bi­linci, ce­bi­mizde ta­şı­dı­ğı­mız anah­tar değil, baş­ka­sı­nın ha­ya­tına gir­di­ği­mizde ayak­ka­bı­mız­daki çamuru kapıda bı­rak­mayı öğ­re­ten vic­dan­dır.

Bu vakarı ta­şı­mak, çağın ka­ran­lı­ğına karşı kendi mumunu yak­makla başlar; kendi mumunu yakmak, baş­ka­la­rı­nın ka­ran­lı­ğını teşhir ederek ay­dın­lan­mak de­ğil­dir; kendi için­deki ka­ran­lıkla meşgul olmak, kendi nef­si­nin tü­ke­timle kur­duğu gizli an­laş­ma­ları bozmak, kendi evin­deki israfı görmek, kendi ka­zan­cın­daki şüp­heli yer­leri te­miz­le­mek, kendi di­lin­deki gös­te­riyi azalt­mak, kendi iyi­li­ğini rek­lam­dan ko­ru­mak, kendi ço­cuk­la­rına sahip olmayı değil pay­laş­mayı öğ­ret­mek, kendi alış­ve­ri­şinde ölçüye dönmek, kendi ha­ya­tında “yeter” demeyi öğ­ren­mek, kendi ka­pı­sı­nın önün­deki insanı imkân değil emanet olarak gör­mek­tir. Bu mum yan­dı­ğında hemen büyük bir mey­danı ay­dın­lat­ma­ya­bi­lir; fakat in­sa­nın kendi iç oda­sında baş­la­yan ışık, onun ba­kı­şına, alış­ve­ri­şine, iliş­ki­sine, ka­zan­cına ve sözüne ya­yıl­dı­ğında çev­re­sinde küçük ama sahici bir ay­dın­lık mey­dana ge­ti­rir.

Manen yanmak ise in­sa­nın bir söz kar­şı­sında geçici olarak duy­gu­lan­ma­sın­dan, göz­le­ri­nin dol­ma­sın­dan veya kısa süreli bir sar­sıntı ya­şa­ma­sın­dan çok daha derin bir hâli ifade eder. Bazı in­san­lar bir ko­nuşma dinler, bir yazı okur, bir ayet ya da hik­metli sözle sar­sı­lır, bir hak­sız­lık kar­şı­sında öf­ke­le­nir, bir yok­sul­luk gö­rün­tü­süyle üzülür, bir duanın içinde ağlar; fakat bir süre sonra eski alış­kan­lık­la­rına döner. Zira duy­gu­lan­mak ile dö­nüş­mek aynı şey de­ğil­dir ve kalbe değen her söz, ha­ya­tın is­ti­ka­me­tini de­ğiş­tir­me­diği müd­detçe insanı eski alış­kan­lık­la­rı­nın dışına çı­kar­maz. Manen yanmak, in­sa­nın için­deki eski dü­ze­nin tu­tuş­ması, bazı alış­kan­lık­la­rı­nın kül olması, bazı ar­zu­la­rı­nın sor­gu­lan­ması, bazı har­ca­ma­la­rı­nın mahcup hale gel­mesi, bazı iliş­ki­le­ri­nin ye­ni­den de­ğer­len­di­ril­mesi ve bazı ke­li­me­le­ri­nin hayat kar­şı­sında hesap ver­meye baş­la­ma­sı­dır. Yanmak, in­sa­nın ken­di­sin­den vaz­geç­mesi değil, nef­si­nin ka­ran­lıkta bü­yüt­tüğü sahte mer­kez­ler­den vaz­geç­me­si­dir; böyle bir yanma, insanı tü­ket­mez; aksine onu arıtır. Çünkü gönül sarayı asıl sa­hi­bine teslim edil­di­ğinde, insan eşyaya, mala, mar­kaya, sta­tüye ve pa­za­rın çağ­rı­sına karşı daha hür hale gelir.

Kalbin eş­yayla ara­sın­daki me­sa­feyi ye­ni­den dü­zen­le­yen bu hür­ri­yet, malın mik­ta­rına bağlı ol­ma­dığı için hem fa­kir­likte hem de zen­gin­likte müm­kün­dür. Fakir insan da tü­ke­tim ar­zu­su­nun esiri ola­bi­lir, zengin insan da emanet bi­lin­ciyle ya­şa­ya­bi­lir; mesele malın mik­tarı değil, kalp­teki ye­ri­dir. Bazı yok­sul­lar, sahip ola­ma­dık­ları şey­le­rin ha­ya­liyle ömür tü­ke­tir; bazı zen­gin­ler, sahip ol­duk­la­rı­nın ken­di­le­rini bü­yüt­me­sine izin vermez. Bazı in­san­lar az pa­rayla çok israf eder; bazı in­san­lar çok imkânla çok hayır üretir. Bu yüzden tü­ke­tim eleş­ti­risi, yalnız baş­ka­sı­nın lük­süne öf­ke­len­mekle sı­nırlı kal­ma­ma­lı­dır; insan kendi küçük is­ra­fını gör­me­den baş­ka­sı­nın büyük is­ra­fına öf­ke­le­nirse, hak­lı­lık duy­gusu onu iç mu­ha­se­be­den ko­ru­yan bir per­deye dö­nü­şe­bi­lir. Tü­ke­tim dü­ze­nin­den çıkış, önce her­ke­sin kendi kal­binde başlar; çünkü pazar, yalnız dı­şa­rıda ku­rul­maz; in­sa­nın içinde de her gün küçük pa­zar­lar açılır, ar­zu­lar tezgâha çıkar, nefis pa­zar­lık yapar, vicdan bazen susar, akıl bazen ge­rekçe üretir.

06

Konforlu Cehennemler II

Anlam Merkezli Hayata Dönüş

Çölleşmeye karşı sade, sahici ve ölçülü hayat

İn­sa­nın içinde ku­ru­lan bu pazarı da­ğıt­ma­nın yolu, hayata ye­ni­den anlam mer­kezli bak­mak­tır; anlam, tü­ke­ti­min en büyük ra­ki­bi­dir; çünkü anlamı olan in­sa­nın oya­lan­maya daha az ih­ti­yacı olur. Ha­ya­tında sağlam bir gaye bu­lu­nan, eme­ğini yalnız kazanç için değil hizmet için de gören, ai­le­sini yalnız yük değil emanet sayan, ça­lış­ma­sını yalnız geçim değil ibadet ah­la­kıyla iliş­ki­len­di­ren, alış­ve­ri­şini yalnız sahip olma değil ölçü me­se­lesi olarak dü­şü­nen, sözünü yalnız ifade değil so­rum­lu­luk bilen insan, tü­ke­tim ça­ğı­nın her çağ­rı­sına aynı açık­lıkla teslim olmaz. Anlamı za­yıf­la­yan insan ise küçük he­ye­can­lara daha fazla muhtaç hale gelir; yeni ürün, yeni kam­panya, yeni haber, yeni tar­tışma, yeni pay­la­şım, yeni gö­rüntü, yeni öfke, yeni haz, yeni hedef, her biri anlam ek­sik­li­ğini kısa süreli örten per­de­ler olur. Ne var ki bu per­de­ler her kalk­tı­ğında, üzeri kısa süreli he­ye­can­larla ör­tü­len aynı boşluk biraz daha de­rin­leş­miş olarak in­sa­nın kar­şı­sına çıkar.

İn­sa­nın içinde bü­yü­yen ve yeni nes­ne­lerle yal­nızca üzeri ör­tü­len bu boşluk, za­manla bireyi aşarak top­lu­mun müş­te­rek ruhunu da çöl­leş­ti­ri­yor. Çöl­leşme yalnız duy­gu­la­rın ku­ru­ması de­ğil­dir; in­ce­lik­le­rin azal­ması, hay­re­tin kay­bol­ması, te­şek­kü­rün za­yıf­la­ması, ka­na­a­tin ayıp gibi gö­rül­mesi, sa­de­li­ğin yok­sul­luk zan­ne­dil­mesi, pay­laş­ma­nın ena­yi­lik sa­yıl­ması, baş­ka­sı­nın hak­kını gö­zet­me­nin re­ka­be­tin ge­ri­sinde kalmak gibi al­gı­lan­ması, samimi gay­ret­le­rin kü­çüm­sen­mesi, içten gelen söz­le­rin hızla tü­ke­til­mesi ve de­rin­li­ğin de­ko­ra­tif bir gös­te­riye dö­nüş­tü­rül­me­si­dir. Böyle bir çöl­leş­mede in­san­lar bir­bir­le­rine daha çok temas eder ama daha az ulaşır; daha çok alış­ve­riş yapar ama daha az pay­la­şır; daha çok ko­nu­şur ama daha az an­la­şır; daha çok gö­rü­nür ama daha az sahici olur. Çöl, bazen kumla değil, ka­la­ba­lık alış­ve­riş mer­kez­le­ri­nin ışık­la­rıyla da büyür; insan, o ışığın al­tında yü­rür­ken kendi için­deki ka­ran­lığı fark et­me­ye­bi­lir.

Bu ka­ran­lığı fark etmek, ka­ram­sar­lığa teslim olmak an­la­mına gelmez; aksine gerçek umut, ka­ran­lı­ğın adını doğru koy­makla başlar. Ka­ran­lığı yanlış ad­lan­dı­ran insan, ışığı da yanlış yerde arar; tü­ke­tim sar­hoş­lu­ğunu refah, israfı öz­gür­lük, gös­te­riyi mut­lu­luk, borçla alınan sta­tüyü başarı, fır­sat­çı­lığı ticari zekâ, sö­mü­rüyü piyasa gereği, du­yar­sız­lığı ha­ya­tın ger­çeği, an­la­mın tü­ke­til­me­sini ile­ti­şim çağı, duy­gu­sal çöl­leş­meyi modern ha­ya­tın ka­çı­nıl­maz bedeli say­dı­ğı­mız sürece, hangi mumu ya­ka­ca­ğı­mızı da bi­le­me­yiz. Önce içi­mizde ve ha­ya­tı­mızda neyin adını doğru koy­ma­mız ge­rek­ti­ğini fark et­me­li­yiz; ar­dın­dan bu fark edişi, zi­hinde ta­şı­nan bir hüküm yahut dilde do­la­şan bir ya­kınma ol­mak­tan çı­ka­rıp dav­ra­nı­şın somut ve bedel is­te­yen ala­nına in­dir­me­li­yiz. Çünkü adını koyup ya­şa­mını de­ğiş­tir­me­yen insan, yalnız daha bi­linçli bir se­yirci olur; bize se­yirci değil, kendi ha­ya­tında küçük ama sahici dö­nüş­ler baş­la­tan in­san­lar ge­re­kir.

Ka­ran­lı­ğın adını doğru koymak için bazen alış­ve­riş mer­kez­le­ri­nin pa­rıl­tılı ta­van­la­rın­dan gö­zü­müzü in­di­rip kasa kuy­ru­ğunda bek­le­yen yüz­lere bak­ma­mız ge­re­kir; elin­deki ürünü son anda rafa bı­ra­kan emek­liye, ço­cu­ğu­nun is­te­diği çi­ko­la­tayı sepete koyup sonra fi­ya­tını gö­rünce ses­sizce geri çı­ka­ran anneye, kredi kar­tı­nın li­mi­tini te­le­fon­dan kontrol eder­ken ar­ka­sın­daki in­san­la­rın ba­kı­şın­dan utanan gence ve bütün gün yüz­lerce ürün sat­ma­sına rağmen akşam kendi evine ne gö­tü­re­ce­ğini he­sap­la­yan ka­si­yere bak­ma­dan refah hikâ­ye­leri an­lat­mak, ışıklı vit­ri­nin önünde bü­yü­yen göl­geyi gör­me­mek­tir. Tü­ke­tim düzeni her­kese aynı kapıyı gös­te­rir, fakat içeri gi­ren­le­rin cep­le­rini, ya­ra­la­rını ve mec­bu­ri­yet­le­rini eşit­le­mez; bi­ri­nin eğ­len­cesi olan şey öte­ki­nin ay­larca öde­ye­ceği borca, bi­ri­nin do­la­bında unu­ta­cağı eşya öte­ki­nin evinde er­te­len­miş bir ih­ti­yaca dö­nü­şür. Bu yüzden mesele yalnız ne al­dı­ğı­mız değil, alır­ken kimi gör­me­di­ği­miz ve sahip olur­ken hangi hakkın üze­rin­den ses­sizce geç­ti­ği­miz­dir.

Bu dö­nüş­le­rin en somut olan­la­rın­dan biri, satın alma ve pay­laşma ah­la­kı­mızı ye­ni­den dü­şün­mek­tir. Bir şeyi alır­ken ger­çek­ten ih­ti­ya­cı­mız olup ol­ma­dı­ğını, o ürünü al­ma­nın bizi borca, gös­te­rişe veya hu­zur­suz­luğa sü­rük­le­yip sü­rük­le­me­ye­ce­ğini, aynı kay­nakla başka bir hayrı mümkün kılıp kı­la­ma­ya­ca­ğı­mızı, daha önce al­dı­ğı­mız ama kul­lan­ma­dı­ğı­mız eş­ya­la­rın evi­mizde nasıl bir yığın oluş­tur­du­ğunu, ço­cuk­la­rı­mı­zın bizi neyi önem­ser­ken gör­dü­ğünü ve malın ha­ya­tı­mız­daki an­la­mını sor­gu­la­ma­lı­yız. Sa­tar­ken ise ka­zan­cın he­lal­li­ğini, müş­te­ri­nin mec­bu­ri­ye­tini, ça­lı­şa­nın hak­kını, fi­ya­tın ma­ku­li­ye­tini, malın gerçek de­ğe­rini ve kriz za­man­la­rında insan ol­ma­nın ne ge­rek­tir­di­ğini dü­şün­me­li­yiz. Bu so­ru­lar, büyük te­o­ri­ler­den daha dö­nüş­tü­rücü ola­bi­lir; çünkü insanı doğ­ru­dan kendi ka­sa­sına, do­la­bına, se­pe­tine, cüz­da­nına ve vic­da­nına gö­tü­rür.

Bir başka dönüş, di­ji­tal söz ve anlam tü­ke­ti­minde ge­rek­li­dir; her duy­du­ğu­muzu pay­laş­mak, her gör­dü­ğü­müze tepki vermek, her güzel sözü bağ­la­mın­dan ko­pa­rıp kendi duy­gu­sal de­ko­ru­muza iliş­tir­mek, her acıyı hızlı bir gör­selle tü­ket­mek, her hik­metli cüm­leyi slo­gan­laş­tır­mak yerine, bazı söz­le­rin önünde sus­mayı, bazı cüm­le­leri ha­ya­tı­mıza in­dir­me­den do­la­şıma sok­ma­mayı, bazı acı­ları iz­le­yici gibi tü­ket­me­meyi, bazı gü­zel­lik­leri içi­mizde sak­la­mayı öğ­ren­me­li­yiz. Çünkü an­la­mın da teş­hir­den ko­run­ması, in­sa­nın iç oda­sında ol­gun­laş­ması ve her ba­kı­şın tü­ke­ti­mine açıl­ma­ması ge­re­ken bir mah­re­mi­yeti vardır. Her derin söz, her­ke­sin hızlı ge­çi­şine açı­la­cak bir vitrin mal­ze­mesi de­ğil­dir; bazı ke­li­me­ler, in­sa­nın iç oda­sında bek­le­meli, orada ma­ya­lan­malı, dav­ra­nışa dö­nüş­meli ve ancak ondan sonra hayata ka­rış­ma­lı­dır. Söz, ya­şan­ma­dan pay­la­şıl­dı­ğında ha­fif­ler; ya­şan­dık­tan sonra söy­len­di­ğinde in­sa­nın üze­rinde gerçek bir ağır­lık taşır.

Bu çağda ço­cuk­lara bı­ra­kı­la­cak en kıy­metli mi­ras­lar­dan biri de kanaat ter­bi­ye­si­dir; çocuk, yalnız na­si­hatle değil, evde neyin nasıl değer gör­dü­ğünü iz­le­ye­rek öğ­re­nir. Anne baba sü­rekli yeni eş­ya­dan, kam­pan­ya­dan, mar­ka­dan, te­le­fon mo­de­lin­den, kom­şu­nun aldığı ürün­den, baş­ka­sı­nın ara­ba­sın­dan, daha büyük evden ve daha pahalı gö­rün­tü­ler­den söz edi­yorsa, çocuğa kanaat dersi ver­mesi çok zordur. Buna kar­şı­lık evde eş­ya­nın kıy­meti bi­li­ni­yor, fakat eşya in­sa­nın önüne ge­çi­ril­mi­yorsa; çocuk, pay­laş­ma­nın mahcup eden değil gü­zel­leş­ti­ren bir şey ol­du­ğunu gö­rü­yorsa; ih­ti­yaç ile arzu ara­sın­daki fark ona ha­ya­tın içinde gös­te­ri­li­yorsa; is­ra­fın yalnız haram kor­ku­suyla değil, nimete say­gıyla ilgili olduğu an­la­tı­lı­yorsa; yok­su­lun hay­si­ye­tine dikkat edi­li­yorsa; çocuk, malın insanı bü­yüt­me­di­ğini, in­sa­nın mala karşı tu­tu­mu­nun onu bü­yü­tüp kü­çül­te­bi­le­ce­ğini öğ­re­nir. Bu ter­biye, ders ki­tap­la­rın­dan önce evin sof­ra­sında, do­la­bında, alış­ve­riş alış­kan­lı­ğında ve ko­nuşma di­linde başlar.

Ye­tiş­kin­ler için de benzer bir ye­ni­den öğ­renme ge­re­kir; bir­ço­ğu­muz tü­ke­tim dü­ze­ni­nin içinde bü­yü­dük, borçla imaj kur­mayı, tak­sitle arzu satın almayı, kam­pan­yayı ka­çır­ma­mayı, ye­ni­len­meyi ih­ti­yaç san­mayı, marka ile kimlik ara­sında bağ kur­mayı, alış­ve­rişi moral dü­zeltme yön­temi olarak kul­lan­mayı, kredi kar­tını gelir gibi gör­meyi, faz­la­lığı be­re­ket zan­net­meyi, in­di­rimde almayı akıl­lı­lık say­mayı öğ­ren­dik. Şimdi yıllar bo­yunca olağan, makul ve hatta ma­ha­ret sa­ya­rak iç­sel­leş­tir­di­ği­miz bütün bu alış­kan­lık­ları, ken­di­mize karşı dürüst bir dik­katle ye­ni­den gözden ge­çir­mek zo­run­da­yız. Çünkü eko­no­mik dar­lık­lar yalnız ce­bi­mizi değil, bizi yıl­larca kan­dı­ran tü­ke­tim alış­kan­lık­la­rını da ifşa ediyor. Belki de bazı şey­leri ala­ma­mak, bizi kendi içi­mizde uzun za­man­dır sor­ma­dı­ğı­mız so­ru­lara geri dön­dü­re­cek. Belki de ek­sil­mek, yalnız mah­ru­mi­yet olarak değil bir iç mu­ha­sebe imkânı olarak ya­şan­dı­ğında, insanı yıl­lar­dır üze­rinde ta­şı­dığı faz­la­lık­lar­dan arın­dı­ra­bi­lir; fakat bunun için yok­sun­luğu yalnız öfkeye değil, mu­ha­se­beye de çe­vir­mek ge­re­kir.

Mu­ha­sebe, insanı suç­lu­luk içinde boğmak için değil, onu ye­ni­den ken­di­sine dön­dür­mek için vardır. Bu mu­ha­se­beyi ya­par­ken ken­di­mize karşı ne ya­ra­la­rı­mızı inkâr edecek kadar acı­ma­sız ne de ya­nıl­gı­la­rı­mızı ör­te­cek kadar mü­sa­ma­hakâr dav­ran­malı, insaf ile dü­rüst­lüğü aynı ba­kışta bu­luş­tur­ma­lı­yız. Bazen ger­çek­ten ih­ti­yaç­tan alırız, bazen yor­gun­luk­tan, bazen yal­nız­lık­tan, bazen baş­ka­sına ye­tişme te­la­şın­dan, bazen ço­cuk­la­rı­mız eksik kal­ma­sın diye, bazen ken­di­mizi ödül­len­dir­mek için, bazen gö­rü­nür olmak için, bazen eski bir acıyı bas­tır­mak için. Bu se­bep­le­rin her birini aynı sert­likle mahkûm etmek doğru de­ğil­dir; fakat onları hiç sor­gu­la­ma­mak da insanı kendi nef­si­nin eline bı­ra­kır. İnsan, “Ben bunu niçin is­ti­yo­rum?” so­ru­sunu cid­diye al­dı­ğında, ar­zu­la­rı­nın ar­ka­sın­daki ya­ra­ları, kor­ku­ları, kı­yas­ları ve boş­luk­ları gör­meye başlar. Ar­zu­nun ge­ri­sin­deki asıl sebebi gö­re­bil­mek, in­sa­nın ken­di­sine kur­duğu ma­ze­ret­leri da­ğıt­tığı için tü­ke­tim ba­ğım­lı­lı­ğını kır­ma­nın da ilk ve en sahici adı­mı­dır. Çünkü insan, adını koy­duğu bir esa­retle mü­ca­dele ede­bi­lir; adını koy­ma­dığı esa­reti çoğu zaman hayat tarzı sanır.

İnsan “Ben bunu niçin is­ti­yo­rum?” diye sor­du­ğunda, cevap her zaman ma­ğa­za­nın ra­fında bu­lun­maz; bazen ço­cuk­ken gi­ye­me­diği bir ayak­ka­bı­nın utan­cında, bazen yıl­larca kü­çüm­sen­miş ol­ma­nın açtığı yarada, bazen kimse ta­ra­fın­dan fark edil­me­di­ğini dü­şün­düğü bir ak­şa­mın ses­siz­li­ğinde, bazen de ken­di­sini baş­ka­la­rı­nın ha­ya­tıyla tart­mak­tan yo­rul­muş kal­bi­nin kırık te­ra­zi­sinde sak­lı­dır. Bu yüzden tü­ke­timle he­sap­laş­mak, yalnız bütçe tab­losu ha­zır­la­mak değil, in­sa­nın kendi geç­mi­şi­nin ka­ran­lık oda­la­rına bir kan­dille gir­mesi ve orada yıl­lar­dır eşya is­te­yen kı­lı­ğında bek­le­yen çocuğu, gö­rülme ar­zu­sunu, se­vilme aç­lı­ğını, gü­ven­siz­liği ve kor­kuyu ta­nı­ma­sı­dır. Kendi ya­ra­sını ta­nı­ma­yan insan, ona her de­fa­sında başka bir ürünün göm­le­ğini giy­di­rir; fakat göm­lek­ler ço­ğal­dıkça yara iyi­leş­mez, yalnız dolap ka­la­ba­lık­la­şır. Mu­ha­sebe, insanı suç­la­mak için değil, için­deki bu sessiz müş­te­ri­nin ne satın almaya ça­lış­tı­ğını an­la­mak için ya­pıl­ma­lı­dır.

07

Konforlu Cehennemler II

Kendi Mumunu Yakmak

Şikâyetten muhasebeye, tüketimden terbiyeye

Bütün bu tablo kar­şı­sında ya­pı­la­cak şey, yalnız şikâyet etmek de­ğil­dir; şikâyet, in­sa­nın içini bir süre bo­şal­tır ama hayatı de­ğiş­tir­mez. Tü­ke­tim dü­ze­nin­den, ka­pi­tal akıl­dan, fır­sat­çı­lar­dan, di­ji­tal çöp­lük­ten, anlam eroz­yo­nun­dan, ahlaki çöl­leş­me­den ve çağın ka­ran­lı­ğın­dan söz etmek el­bette ge­rek­li­dir; fakat söz, bir yerde insanı kendi ka­pı­sı­nın önüne ge­tir­mi­yorsa eksik kalır. Söz bizi ni­ha­yet kendi ka­pı­mı­zın önüne ge­tir­di­ğinde, orada neyin bi­rik­ti­ğini ve hangi ih­mal­le­rin ses­sizce bizi bek­le­di­ğini ce­sa­retle sor­ma­mız ge­re­kir. Kul­la­nıl­ma­yan eş­ya­lar, er­te­len­miş in­fak­lar, ge­rek­siz har­ca­ma­lar, gös­te­riş için alın­mış nes­ne­ler, yal­nız­lık­tan doğmuş si­pa­riş­ler, baş­ka­sı­nın ih­ti­ya­cına kapalı do­lap­lar, ha­ya­tı­mıza girmiş ama kal­bi­mize hiçbir anlam kat­ma­mış ürün­ler, ko­nu­şup da ya­şa­ma­dı­ğı­mız de­ğer­ler, öf­ke­len­di­ği­miz ama ken­di­mizde küçük bi­çim­leri bu­lu­nan fır­sat­çı­lık­lar var mı; bu so­ru­la­rın cevabı, ya­zı­nın değil ha­ya­tın içinde ve­ri­le­cek­tir.

İnsan, kendi ha­ya­tında küçük bir sa­de­leşme baş­lat­tı­ğında, bazen bek­le­me­diği kadar derin bir fe­rah­lık his­se­der. Fazla eş­ya­nın azal­ması, fazla borcun bit­mesi, fazla gös­te­ri­nin sön­mesi, fazla kı­ya­sın bı­ra­kıl­ması, fazla di­ji­tal gü­rül­tü­nün kı­sıl­ması, fazla ke­li­me­nin sus­ması, fazla ar­zu­nun ter­biye edil­mesi, insana yalnız fi­zik­sel bir ha­fif­lik değil, ruhsal bir açık­lık da verir. Çünkü insan, ne kadar az şeyin ger­çek­ten ge­rekli ol­du­ğunu fark et­ti­ğinde, elin­de­ki­le­rin kıy­me­tini daha iyi anlar. Bir bardak su, sade bir sofra, helal kazanç, temiz bir uyku, borçsuz bir gece, birine in­cit­me­den yardım ede­bil­mek, evde hu­zurla otu­ra­bil­mek, ço­cu­ğuna mahcup ol­ma­mak, ka­zan­cı­nın içinde baş­ka­sı­nın ahı bu­lun­ma­dı­ğını bilmek, bazen dün­ya­nın en pahalı eş­ya­la­rın­dan daha büyük bir zen­gin­lik­tir; modern pazar, bu zen­gin­liği pa­zar­la­ya­maz; çünkü onun fiyat eti­keti yoktur.

Tam da bu se­beple, pi­ya­sa­nın fiyat bi­çe­me­diği, kam­pan­yaya dö­nüş­tü­re­me­diği ve bir alış­ve­riş se­pe­tine yer­leş­ti­re­me­diği de­ğer­ler insanı hâlâ kendi yı­kı­mın­dan kur­ta­ra­bi­lir. Samimi dua, kanaat, helal lokma, vefa, in­cit­me­den yardım, mahrem iyilik, komşu hakkı, emek­çi­nin alın teri, bir ye­ti­min hay­si­yeti, yaşlı bir in­sa­nın ka­pı­sını çalmak, çocuğa marka değil ka­rak­ter bı­rak­mak, ti­ca­rette güven vermek, azla ye­ti­ne­bil­mek, çokken pay­la­şa­bil­mek, dar­day­ken de insan ka­la­bil­mek, ka­la­ba­lı­ğın gü­rül­tü­süne rağmen kendi için­deki mumun titrek ışı­ğını ko­ru­ya­bil­mek, bun­la­rın hiç­biri alış­ve­riş se­pe­tine ek­le­ne­mez. Fakat insanı insan yapan şey­le­rin çoğu zaten sepete ek­le­ne­me­yen şey­ler­dir; biz sepete ek­le­nen­le­rin pe­şinde ko­şar­ken, sepete ek­le­ne­me­yen de­ğer­leri kay­be­di­yo­ruz. Far­kına var­makta ge­cik­ti­ği­miz asıl yok­sul­luğu, sepete ek­le­ne­bi­len­le­rin pe­şinde öm­rü­müzü tü­ke­tir­ken sepete ek­le­ne­me­yen de­ğer­leri birer birer kay­bet­ti­ği­miz yerde ya­şa­maya baş­lı­yo­ruz.

Bir gün geriye dönüp bak­tı­ğı­mızda ha­ya­tı­mız­dan geriye kaç te­le­fon de­ğiş­tir­di­ği­miz, kaç kam­pan­yayı ya­ka­la­dı­ğı­mız, kaç kutuyu he­ye­canla aç­tı­ğı­mız veya do­la­bı­mıza kaç eşya sığ­dır­dı­ğı­mız kal­ma­ya­cak; belki ço­cu­ğu­muz, ona ala­ma­dı­ğı­mız pahalı oyun­cağı değil, yağ­murlu bir akşam elin­den tutup bir­likte yü­rü­dü­ğü­müz yolu ha­tır­la­ya­cak, yaşlı an­ne­miz gön­der­di­ği­miz he­di­yeyi değil ka­pı­sında oturup acele et­me­den din­le­di­ği­miz o uzun öğ­le­den son­rayı, dos­tu­muz ver­di­ği­miz na­si­hati değil en da­ğı­nık hâlinde ya­nında su­sa­bil­di­ği­miz geceyi ta­şı­ya­cak­tır. Çünkü in­sa­nın gerçek ser­veti ka­sa­sında bi­ri­ken­ler­den çok, geçip git­tiği gö­nül­lerde in­cit­me­den bı­rak­tığı izdir; fiyatı olan şeyler mirasa, bedeli olan şeyler ise in­sa­nın şah­si­ye­tine ya­zı­lır. Pazar bize sü­rekli yeniyi vaat eder­ken hayat usulca ek­si­lir, saçlar ağarır, ço­cuk­lar büyür, anne ba­ba­la­rın sesi ya­vaş­lar ve bir gün satın almak için er­te­le­di­ği­miz za­ma­nın hiçbir ma­ğa­zada sa­tıl­ma­dı­ğını an­la­rız.

So­nunda dün­ya­nın dev bir alış­ve­riş mer­ke­zine dö­nüş­mesi, yalnız dı­şa­rıda ku­ru­lan vit­rin­le­rin, mar­ket­le­rin, uy­gu­la­ma­la­rın, rek­lam­la­rın ve kam­pan­ya­la­rın me­se­lesi de­ğil­dir; in­sa­nın için­deki ma­be­din neyle dol­duğu me­se­le­si­dir. Eğer gönül sa­ra­yı­nın mer­ke­zine eşya, marka, imaj, tü­ke­tim, statü, kâr, fırsat, gös­teri ve kıyas yer­leş­mişse, dı­şa­rı­daki pa­za­rın ka­pan­ması insanı kur­tar­maz; çünkü pazar içe­ride ya­şa­maya devam eder. Eğer o mer­keze emanet bi­linci, kanaat, mer­ha­met, adalet, helal kay­gısı, infak, mahrem iyilik, sözün hay­si­yeti ve asıl sa­hi­bine tes­li­mi­yet yer­le­şirse, insan pa­za­rın için­den ge­çer­ken bile pazara teslim ol­ma­ya­bi­lir. Mesele dün­ya­dan elini ete­ğini çekmek değil, dün­ya­nın için­den ge­çer­ken kal­bini kiraya ver­me­mek­tir; insan, alış­ve­riş mer­kez­le­rin­den, di­ji­tal se­pet­ler­den, kam­panya bil­di­rim­le­rin­den ve tü­ke­tim sar­hoş­lu­ğun­dan ge­çe­bi­lir; fakat kendi kal­bini bu çağın vit­ri­nine koy­duğu gün, yalnız pa­ra­sını değil, ru­hu­nun is­ti­ka­me­tini de har­ca­maya başlar.

Bu yüzden şimdi ya­pı­la­cak iş, büyük ka­ran­lığa bakıp umut­suz­luğa düşmek değil, kendi mu­mu­muzu yak­mak­tır. O mum, belki bir alış­ve­riş­ten vaz­geç­ti­ği­miz yerde ya­na­cak, belki bir ürüne ve­re­ce­ği­miz parayı bir ih­ti­yaç sa­hi­bine in­cit­me­den ulaş­tır­dı­ğı­mızda, belki kriz za­ma­nında fiyat ar­tı­rır­ken eli­mizi vic­da­nı­mıza koy­du­ğu­muzda, belki ça­lı­şa­nı­mı­zın hak­kını gö­zet­ti­ği­mizde, belki ço­cu­ğu­muza “bunu ala­bi­li­riz ama ih­ti­ya­cı­mız yok” demeyi öğ­ret­ti­ği­mizde, belki sosyal med­yada bir hikmet cüm­le­sini pay­laş­mak yerine onu ya­şa­maya ça­lış­tı­ğı­mızda, belki baş­ka­sı­nın küçük mumunu kü­çüm­se­mek yerine kendi iç ka­ran­lı­ğı­mızla meşgul ol­du­ğu­muzda ya­na­cak. Her­ke­sin kendi ka­ran­lı­ğında yak­tığı bu küçük ışık­lar ço­ğal­dı­ğında, çağın büyük alış­ve­riş mer­ke­zi­nin parlak ama soğuk ay­dın­lığı kar­şı­sında, insan sı­cak­lığı ta­şı­yan başka bir ay­dın­lık be­li­re­cek­tir.

İşte o ay­dın­lık, tü­ke­timle değil ter­biye ile, gös­te­riyle değil sa­mi­mi­yetle, sahip ol­makla değil emanet bi­lin­ciyle, satın al­makla değil pay­laş­makla, ba­ğır­makla değil hâl di­liyle, baş­ka­sını suç­la­makla değil kendi nef­sini hesaba çek­mekle büyür. Gönül sa­ra­yını asıl sa­hi­bine teslim eden insan, eşyaya da doğru yerini verir, paraya da, alış­ve­rişe de, tek­no­lo­jiye de, dün­yaya da. O zaman dünya yine pazar olur, insan yine alır satar, yine ça­lı­şır, yine ka­za­nır, yine ih­ti­yaç­la­rını kar­şı­lar, yine güzel olanı sever; fakat bütün bun­la­rın içinde ken­di­sini kay­bet­mez. Çünkü artık bilir ki hayat, sanal se­pet­lere dol­du­ru­lan ürün­ler­den, kapıya gelen kar­go­lar­dan, tak­sit­lere bö­lü­nen ar­zu­lar­dan ve kam­pan­ya­larla diri tu­tu­lan sahte he­ye­can­lar­dan ibaret de­ğil­dir. Hayat, insana ve­ril­miş kısa bir ema­net­tir; bu ema­neti tü­ke­tim ma­be­dinde har­ca­yan kay­be­der, onu kanaat, mer­ha­met ve iç ay­dın­lıkla ta­şı­yan ise ka­ran­lık çağ­larda bile yolunu bu­la­bi­lir.

KaynakKonforlu Cehennemler — 2. Cilt
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Yükleniyor...