Bir gün Hz. Ali’nin (kerremallahu vechehu) etrafında talebeleri ve meraklıları toplanmıştı. Onun ilminden, hikmetinden, gönlünden taşan incilerle zihinlerini aydınlatmak, kalplerini beslemek isterlerdi. İçlerinden biri, biraz da hayret, biraz da merakla öne çıktı ve dedi ki:
“Ey Ali! Ey Allah’ın Aslanı! Ey Hikmet Kapısı! Bize söyle: Allah’ın en büyük kudreti nedir?”
O an derin bir sessizlik oldu. Hz. Ali başını göğe kaldırdı, bakışları semanın sonsuzluğunda dolaştı. Yüzünde tefekkürün ağırlığı vardı. Gözlerini yumdu, sanki kainatla kalbi arasında görünmez bir bağ kurdu. Sonra yavaşça dudaklarını araladı ve söze başladı.
“Önce göğe bakın!” dedi. “O göğe ki, direksiz durur; ne sütunu vardır, ne temeli… Ama bir çadır gibi bütün kainatın üzerine gerilmiş, milyonlarca yıldır hiç sarsılmamış. Yıldızlara bakın! Karanlığın koynunda inci taneleri gibi dizilmiş, her biri kendi yörüngesinde yürür. Kimi doğar, kimi kaybolur, ama hiçbiri yolunu şaşırmaz. Güneşe bakın! Sabahları doğar, geceleri kaybolur; ama her dönüşünde hayat taşır. Toprağa ısı, insana enerji, canlıya rızık verir. Aya bakın! Hilalden dolunaya, dolunaydan hilale döner; vakti bildirir, takvimi öğretir. Bunların hepsi Allah’ın kudretinin işaretleridir. Eğer Allah dilemese, bir yıldız bile yörüngesinde kalamaz, bir güneş bile ışığını veremez, bir ay hilale dönüşemez. Kainatın bütün düzeni O’nun kudretine bağlıdır.”
Dinleyenler göğe baktılar, daha önce defalarca gördükleri manzarayı ilk kez görüyormuş gibi hissettiler. Çünkü gökyüzü, alışkanlığın perdesiyle gizlenmiş bir mucizeydi.
“Sonra yere bakın!” dedi Hz. Ali. “Allah, yeryüzünü direksiz tuttu. Onun altına görünmez temeller koydu. Üzerine dağları dikti ki, arz sarsılmasın. Dağların kökleri derinlerde, görünmez sütunlar gibi… Onlar olmasa, yer her adımda titrerdi. Denizlere sınır çizdi: ‘Buraya kadar!’ dedi. Dalgalar köpürerek kıyıya vurur, ama emri aşamaz. Yağmuru gökten indirdi, kurumuş toprağa can verdi. Bir damla suyla binlerce çiçeği açtırdı. Bir avuç toprakla ormanları büyüttü. Bir çekirdekten yüzlerce başak çıkaran O’dur. Bir habbeden harman yaratan, küçücük bir tohumdan koca bir ağacı yeşerten O’dur. Kudretin en açık işaretleri yeryüzünde görünür. İnsan her gün ayağını bastığı bu toprakta, aslında mucizeler üzerinde yürür; ama farkında olmaz.”
Dinleyenler önlerindeki toprağa baktılar. Çimenlere, taşlara, çiçeklere… Hepsi, Allah’ın kudretini haykırıyordu.
Hz. Ali elini kalbine koydu, dinleyenlerin gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam etti:
“Sonra kendinize bakın! İnsana bakın! Bir damla sudan yaratıldı insan. Ama ona göz verildi ki gökleri seyretsin; kulak verildi ki hakikati işitsin; dil verildi ki söz söylesin, zikretsin, şükretsin; akıl verildi ki ibret alsın, hikmeti kavrasın. Kalp verildi ki sevsin, korksun, umut etsin. Bir damla sudan böyle bir varlık yaratmak, Allah’ın kudretinin en şaşmaz delilidir. İnsan, küçücük bir hücreden koca bir kainat gibi yaratıldı. Bedenin damar damar işleyişi, kalbin bir an bile durmadan atışı, gözün küçücük bir zerreden yıldızları görmesi… Bunların hepsi Allah’ın kudretini gösterir.”
Topluluk kendi varlığına baktı, daha önce hiç düşünmediği detayları fark etti. İnsanın bizzat kendisi bir mucizeydi.
“Sonra ölüme bakın!” dedi Hz. Ali. “Dünya tahtlarında oturan nice hükümdar, nice sultan, nice zalim ve nice kahraman… Hepsi bir gün toprağa düştü. Dün ordularıyla yeryüzünü titretenler, bugün kabirde yalnız bir ceset. Dün hazineler içinde yaşayanlar, bugün kefensiz, sessiz. Saraylar, kaleler, ordular… Hepsi ölümün nefesiyle yok oldu. Ölüm, Allah’ın kudretini hatırlatan en büyük delildir. Çünkü insanın elinden hiçbir şey gelmez. Ölüm, en güçlüleri bile diz çöktürür. Allah dilemeden bir yaprak bile düşmez; O diledi mi, en büyük hükümdar bile bir anda toprağa döner.”
Dinleyenler ürperdi. Çünkü ölüm, herkesin unutmaya çalıştığı ama kaçamadığı hakikatti. Hz. Ali, sözlerine devam etti:
“Sonra bahara bakın! Kışın ölü sandığınız dallar, baharda yeniden canlanır. Çıplak ve kupkuru ağaçlar, birden çiçeklerle süslenir. Toprakta çürüyen tohum, yeniden başını kaldırır. Bir buğday tanesi toprağa düşer, çürür, ölür; ama baharda başak başak dirilir. İşte Allah, ölüleri de böyle diriltecektir. Çürümüş kemikleri bir araya getirmek, insan için imkânsızdır. Ama Allah için kolaydır. O, yoktan var etti; varı yok eder; yok olanı tekrar var eder. Diriltmek, kudretin en parlak tecellisidir.”
Topluluk baharı düşündü; kışın kar altında ölü gibi duran dalların, baharda yeşermesini… Bu manzara aslında her yıl dirilişin habercisiydi.
Hz. Ali burada sustu. Gözlerini kapadı, kalbine işaret etti ve dedi ki:
“Ama ey insanlar! Bütün bunlar Allah’ın kudretidir: gökler, yer, insan, ölüm, diriliş… Fakat bilin ki bunların hepsi bir gün yok olacak. Gökler yıkılacak, yıldızlar sönecek, dağlar savrulacak, denizler taşacak, güneş kararacak. İnsan doğacak, ölecek, yeniden dirilecek…
Ama Allah’ın en büyük kudreti, kalpler üzerindeki tasarrufudur.”
Topluluk sessizliğe büründü. Hz. Ali sözlerini ağır ağır tamamladı:
“Allah bir kalbe iman verdi mi, o kalp bütün cihanı karşısına alsa yine de eğilmez. Allah bir kalbi muhabbetle doldurdu mu, o kalp dağları eritir, denizleri aşar, güneşi selamlar. Allah bir kalbe huzur verdi mi, dünya yıkılsa bile o kalp sarsılmaz. Ama Allah bir kalbi mühürledi mi, bütün dünya önünde secde etse fayda etmez. İşte en büyük kudret, kalplerin hâkimiyetidir. Çünkü Allah dilediğinde kalbi küfürden imana, gafletten zikre, korkudan cesarete çevirir. Bu, gökleri yaratmaktan da büyüktür. Çünkü gökler yok olacak, yıldızlar sönecek, dağlar savrulacak; ama kalbin yönü ebediyen baki kalacaktır.”
Evet çağlar ötesinden günümüze yansıyan bu sözler, sadece bu çağın değil bütün çağların kalbine kazınmış, göklerin yıkılışından daha ürpertici, yıldızların sönüşünden daha karanlık, dağların savruluşundan daha dehşetli, denizlerin taşışından daha gürültülü, güneşin kararmasından daha yakıcı bir hakikati bize fısıldamıştı:
Kudretin asıl tahtı gök kubbenin zirvesinde, dağların doruğunda, denizlerin derinliklerinde, yıldızların yörüngesinde değil, insan kalbinin küçücük odacıklarında saklıdır ve biz kalbi kaybettiğimiz gün, göğü kaybederiz, yeri kaybederiz, insanı kaybederiz, tarihi kaybederiz.
Bugün gökler hâlâ yerinde, yıldızlar hâlâ ışıldıyor, dağlar hâlâ dimdik, denizler hâlâ köpürüyor, güneş hâlâ doğuyor, ay hâlâ seyrediyor, bahar hâlâ toprağa can veriyor, ölüm hâlâ hayatı sona erdiriyor, diriliş hâlâ umudun kıyısında bekliyor.
Ama kalplerimiz yıkılmış, yıldızlarımız kararmış, dağlarımız çökmüş, denizlerimiz susuz, güneşimiz soğuk, ayımız kararmış, baharımız kurumuş, ölümümüz ibretsiz, dirilişimiz hazırlıksız kalmış; çünkü biz kalplerimizi unuttuk, çünkü biz Allah’ın en büyük kudretini kalplerimizde değil kitaplarımızda, dualarımızda değil çıkar hesaplarımızda, secdemizde değil ihtiraslarımızda arar olduk.
Şehirlerimiz göğe uzanan beton kulelerle doldu ama göğe açılan kalplerimiz yok; camilerimizin kubbeleri göğe haykırıyor ama içimizde o sesin yankısı yok; medreselerden, okullardan, kürsülerden sözler taşınıyor ama hikmet kalplerimize inmiyor; sofralarımız çeşit çeşit nimetlerle dolup taşıyor ama merhamet soframızdan kalkmış; meydanlarımız insanlarla dolup taşıyor ama adalet orada bir yetim gibi sahipsiz; kitaplarımız kütüphanelerde yığılı ama satırların içine sinmiş ruh kaybolmuş; biz kalplerimizi mühürlediğimiz için bütün bu güzellikler, bütün bu zenginlikler, bütün bu imkânlar elimizde birer kabuk, birer gölge, birer boşluk olarak kalıyor.
Bir zamanlar bu ümmetin kalbi vardı; kalbinde Bağdat’ın ilmi, Endülüs’ün ışığı, İstanbul’un adaleti vardı; kalbinde merhamet vardı, yoksulun sofrasında sıcak ekmek, yetimin başında şefkatli bir el, mazlumun gözünde umut vardı; kalbinde vakar vardı, zalimin önünde eğilmeyen, haklının yanında dimdik duran bir kudret vardı; kalbinde muhabbet vardı, sevgiyi toprağa, taşlara, hayvanlara, insanlara dağıtan bir bereket vardı; ama sonra kalplerimiz karardı, kalplerimiz paslandı, kalplerimiz kendi bedenimizin bile yükünü taşıyamaz hale geldi ve işte o an gökler bizden yüz çevirdi, yıldızlar ışığını gizledi, dağlar sükût etti, denizler susuz kaldı, güneş bizi ısıtmadı, ay gecemizi aydınlatmadı, bahar çiçeğini açmadı.
Ey çağın Müslümanı! Sen göğe bakıyorsun ama sadece boşluğu görüyorsun, toprağa basıyorsun ama sadece taşı hissediyorsun, insan yüzüne bakıyorsun ama sadece et ve kemiği görüyorsun, ölüme şahit oluyorsun ama sadece çürümeyi görüyorsun, bahara bakıyorsun ama sadece mevsimi görüyorsun; çünkü kalbin kör, kalbin mühürlü, kalbin paslı, kalbin yorgun; bil ki göz görse de kalp görmezse kördür, kulak duysa da kalp işitmezse sağırdır, dil konuşsa da kalp hissetmezse dilsizdir ve kalpler mühürlendiğinde ümmet kalabalık olur ama ağırlığı olmaz, şehirler dolup taşar ama ruhu boşalır, sloganlar göğe yükselir ama anlamı yere düşer.
Allah’ın en büyük kudreti kalpteydi ve biz kalbi kaybettiğimiz için her şeyi kaybettik; fakat yine Allah dilediğinde kalpleri çevirir, bir anda karanlığı aydınlığa, korkuyu cesarete, gafleti zikre, inkârı imana dönüştürür ve eğer biz kalplerimizi Allah’a açarsak, gökler yıkılsa bile ayakta kalırız, dağlar savrulsa bile sarsılmayız, yıldızlar sönse bile içimizdeki ışık tükenmez, güneş kararırsa bile kalbimiz güneş olur, denizler taşarsa bile kalbimiz liman olur, ölüm üzerimize gelse bile kalbimiz hayat olur, çünkü Allah’ın en büyük kudreti kalptedir, kalbin dönüşündedir, kalbin dirilişindedir.
O halde ey Müslüman! Asıl fetih, kalbin fethidir; asıl zafer, kalbin zaferidir; asıl diriliş, kalbin dirilişidir; kalpler Allah’a döndüğü gün tarih yeniden dönecek, kalpler imanla dolduğu gün ümmet yeniden dirilecek, kalpler muhabbetle taşacağı gün insanlık yeniden ışıyacak; çünkü gökler yıkılır, yıldızlar söner, dağlar savrulur, denizler taşar, güneş kararır, ama kalpler Allah’a dönükse ebediyet bizindir.
Ve biz eğer kalplerimizi yeniden Allah’a döndürmezsek, bütün göklerin parıltısı, bütün dağların heybeti, bütün denizlerin coşkusu bize fayda etmeyecek, çünkü kalbi mühürlü bir insan için güneşin doğmasıyla batması arasında fark olmayacak, çünkü kalbi kör bir toplum için yıldızların gökyüzünde dans etmesi yalnızca süssüz bir karanlıktan ibaret kalacak, çünkü kalbi sağır bir ümmet için ezanların semayı yarması bile bir melodiden fazlasını ifade etmeyecek; işte asıl felaket budur, gözümüz açıkken kör, kulağımız açıkken sağır, dilimiz konuşurken dilsiz olmamızdır, çünkü kalp yoksa hiçbir şey yoktur.
Bakınız tarihe, bakınız mazimize, bakınız vaktiyle yürüdüğümüz yollara: bir zamanlar kalbimizde iman vardı, ilim kalplerimizde kök salmıştı, hikmet dillerimizden şelale gibi akıyordu, adalet gök kubbenin gölgesi altında herkes için serinlikti, merhamet sokaklarımızda fukaranın sofrasında paylaşılan ekmekti, muhabbet şehirlerimizin taşına toprağına işlenmişti; işte o zaman gökler bize yakındı, yıldızlar yolumuzu aydınlatıyordu, denizler bize limandı, dağlar bize sığınaktı, çünkü kalplerimiz Rabbimize dönük, kalplerimiz diri, kalplerimiz açık idi. Ama biz kalplerimizi unuttuğumuz an, dağlar üzerimize devrildi, denizler bizi boğdu, yıldızlar ışığını sakladı, gökler sırtını döndü, tarih bizden yüz çevirdi.
Bugün çağımızın bütün karanlığı işte buradan doğuyor: kalplerin çürümesinden, kalplerin kararmasından, kalplerin mühürlenmesinden. Çünkü kalp mühürlendiğinde kardeş kardeşi duymuyor, komşu komşusunu görmüyor, anne evladına yabancılaşıyor, ümmet birbirine sırt çeviriyor, mazlumun çığlığı kulaklarımızda sessizliğe dönüşüyor, zalimin zulmü gözlerimizin önünde sıradanlaşıyor; ve böylece göklerin yıkılışı değil, kalplerimizin yıkılışı en büyük felaket oluyor.
Ama unutma ey Müslüman, unutma ki Allah’ın kudreti sonsuzdur ve O dilediğinde kalpleri bir anda çevirir; küfrün en koyu karanlığındaki kalbi imanın ışığına, gafletin en ağır uykusundaki kalbi zikrin uyanıklığına, korkunun zincirlerine vurulmuş kalbi cesaretin ufkuna, dünyeviliğin pasıyla örtülmüş kalbi ahiretin berraklığına çevirmeye kadirdir; ve işte bu yüzden Allah’ın en büyük kudreti kalpte, kalbin değişiminde, kalbin dirilişinde tecelli eder, çünkü kalp bir kez Allah’a döndüğünde gökler yeniden açılır, yıldızlar yeniden parlar, dağlar yeniden sağlamlaşır, denizler yeniden bereketlenir, güneş yeniden ısıtır, tarih yeniden ayağa kalkar.
Ve biz eğer kalplerimizi kurtarırsak, sadece kendimizi değil, nesillerimizi, coğrafyamızı, medeniyetimizi, insanlığı kurtaracağız; çünkü bir kalbin dirilişi bir milletin dirilişidir, bir kalbin Allah’a dönmesi bir medeniyetin Allah’a dönmesidir, bir kalbin nuru bütün çağların karanlığını yarmaya yeter. O halde artık gözünü değil kalbini aç, kulağını değil kalbini aç, dilini değil kalbini aç, çünkü gökler yıkılacak, yıldızlar sönecek, dağlar savrulacak, denizler taşacak, güneş kararacak, ama kalbin Allah’a dönükse sen ebediyen baki kalacaksın.
Ve işte bu yüzden, çağımızın en büyük ihtiyacı ne yeni silahlardır, ne yeni ittifaklar, ne yeni icatlardır; çağımızın en büyük ihtiyacı kalbin yeniden keşfidir, kalbin yeniden Allah’a açılmasıdır, çünkü kalp açıldığında ilim hikmete dönüşür, güç adalete dönüşür, servet berekete dönüşür, kalabalık ümmete dönüşür, taş şehir olur, şehir medeniyet olur, medeniyet rahmet olur; ama kalp kapandığında ilim cehalete, güç zulme, servet hırsa, kalabalık kargaşaya, şehir mezara, medeniyet enkaza dönüşür, çünkü kalbin yönü her şeyin yönüdür, kalbin nuru her şeyin nurudur, kalbin çürümesi her şeyin çürümesidir.
Bakınız kendi halimize: coğrafyamız bir kartalın kanadı gibi geniş ama kırık, yorgun, zincire vurulmuş; topraklarımız bereketli ama bereketsiz, denizlerimiz zengin ama açlıkla yanımızda çocuklar ölüyor, şehirlerimiz gürültülü ama içimizde derin bir sessizlik çöküyor; kalplerimiz imanla yanması gerekirken menfaatin ateşiyle yanıyor, kalplerimiz adaletle dolması gerekirken ihtirasın zehriyle doluyor, kalplerimiz merhametle taşması gerekirken nefretin tortusuyla taşırılıyor, kalplerimiz Allah’a dönmesi gerekirken dünyaya gömülüyor, işte felaket budur, işte çürüme budur, işte kudretin kaybı budur.
Ve bütün bunlara rağmen hâlâ bir ümit vardır, çünkü Allah’ın kudreti tükenmez, kalplerin mühürlenmesi O’nun kudretini sınırlamaz, çünkü O dilediğinde en karanlık kalbi bir anda aydınlığa çevirir, en paslı kalbi bir anda berraklaştırır, en katı kalbi bir anda yumuşatır, en uzak kalbi bir anda kendine yaklaştırır; işte bu yüzden ümmetin yeniden dirilişi bir stratejide, bir anlaşmada, bir teknolojide değil, kalpte, kalbin değişiminde, kalbin dönüşümündedir.
Eğer bir gün bu ümmetin çocukları kalplerini Allah’a dönerse, işte o gün gökler yeniden açılacak, yıldızlar yeniden ışıyacak, dağlar yeniden sağlamlaşacak, denizler yeniden bereketlenip liman olacak, güneş yeniden ısıtacak, ay yeniden vakti haber verecek, bahar yeniden müjde getirecek, ölüm yeniden ibret olacak, diriliş yeniden sevinç olacak; çünkü asıl kudretin tecellisi kalpte başlayacak ve kalbin nuru bütün bir ümmeti, bütün bir insanlığı aydınlatacak.
Ve o gün geldiğinde, kalpler zincirlerini kırıp yeniden Allah’a döndüğünde, unutulmuş ayetler yeniden gönüllerin dili olacak, ezanlar yalnızca minarelerden değil, kalplerin derinliklerinden yükselecek, secdeler yalnızca alınları toprağa değil, kalpleri Rahman’a değdirecek; merhamet yeniden sokaklarda dolaşacak, açın sofrasına ekmek, yetimin gözyaşına mendil, mazlumun gecesine sabah olacak; adalet yalnızca mahkemelerin soğuk duvarlarında değil, pazar yerlerinde, meydanlarda, evlerde, sokaklarda hissedilecek, kalbin sesi bütün bir toplumun sesi olacak; ve işte o zaman bu ümmet yeniden kartal olacak, göklere kanat çırpacak, güneşi selamlayacak, ufukları aşacak, zincirlerini parçalayıp semanın çağrısına koşacak.
Ve işte o vakit ilim yalnızca kitapların raflarında paslanmış bilgiler olmayacak, bilginin nuru kalplerden akacak, çocukların gözlerinde parlayacak, gençlerin fikirlerinde kanatlanacak, yaşlıların duasında kök salacak; ilimle kalp birleşecek, akılla iman el ele verecek, hikmet şehirlerin duvarlarına yazılacak, medeniyet göğe bir dua gibi yükselecek; çünkü kalp Allah’a döndüğünde ilim de dirilir, çünkü kalp Allah’a döndüğünde bilgi de hikmet olur, güç de adalet olur, mal da sadaka olur, kudret de rahmet olur.
Ve işte o zaman sokaklarımızda merhamet fısıldayacak, anneler çocuklarını yalnızca karın doyursun diye değil, ümmete ışık olsun diye büyütecek, babalar yalnızca miras bırakmak için değil, adalet mirası için çalışacak, âlimler kalemlerini şöhret için değil hakikat için oynatacak, zenginler servetini gösteriş için değil infak için harcayacak, yöneticiler kudreti ihtiras için değil emaneti korumak için kullanacak, çünkü kalpler dirildiğinde bütün roller değişecek, bütün kimlikler arınacak, bütün yüzler nurlanacak.
Ve o zaman ümmetin coğrafyası bir kez daha dirilişin haritasına dönüşecek: Bağdat ilmin kalbi olacak, Şam hikmetin sesi olacak, Kudüs barışın simgesi olacak, Kahire bereketin kapısı olacak, İstanbul adaletin kubbesi olacak, Endülüs yeniden hayalin ufkunda doğacak; camiler birer taş bina olmaktan çıkacak, rahmet çadırları olacak; minareler sadece ezan değil, kalplerin duasını göklere taşıyan ışık kuleleri olacak; şehirler taş ve beton değil, kalplerin kardeşliğiyle örülmüş surlar olacak; çünkü kalp Allah’a döndüğünde coğrafya yeniden canlanır, taş konuşur, toprak şükreder, deniz dua eder, gök sevinir.
Ve işte o zaman ölüm korkulacak bir son değil, vuslatın kapısı olacak; kabir bir karanlık çukur değil, dirilişin eşiği olacak; bahar yalnızca bir mevsim değil, ebedi hayatın müjdesi olacak; çünkü kalp Allah’a döndüğünde ölüm bile hayat olur, çünkü kalp Allah’a döndüğünde fanilik bile sonsuzluk olur, çünkü kalp Allah’a döndüğünde insan yalnızca bir beden değil, göğe ait bir ruh olur.
O gün geldiğinde tarih yeniden yazılacak; satır aralarında “Onlar kalplerini Allah’a verdiler, kalpleriyle dirildiler, kalpleriyle göğe yükseldiler, kalpleriyle insanlığa ışık oldular” cümlesi yer alacak; işte bu cümle ümmetin yeniden doğuşunun mührü olacak, kartalın kümeslerden kurtulup semaya kavuştuğu, kalbin zincirlerinden sıyrılıp Allah’a kavuştuğu o büyük günün hatırası olacak.
Hz. Ali’nin işaret ettiği kalp Allah’a döndüğünde zamanın çarkları hükmünü kaybeder; günlerin akışı insana eskimeyi değil olgunlaşmayı getirir, mevsimlerin dönüşü kalbi yormaz bilakis ruhu tazeler, yılların ağırlığı bedene çöker ama o kalbi göklere yükselten kudreti asla çökertemez. Allah’a bağlı bir kalp, çağların yorgunluğunu sırtında taşısa da göklere yükselen bir minare gibi dimdik durur.
Kalpler birbirine dokunduğunda ümmet yeniden dirilir; bir parmağı sızladığında bütün uzuvları inleyen bir beden gibi, bir damlası eksildiğinde bütün kanı kıvranan bir vücut gibi, bir nefesi kesildiğinde bütün ciğeri daralan bir can gibi. Kalpler birbirine bağlandığında artık ümmet yalnızca milletlerin toplamı değil, Allah’ın adıyla atan tek bir yürek olur. O yürek zalimin zulmünü taş gibi durdurur, mazlumun gözyaşını yağmur gibi indirir, yetimin açlığını ekmek gibi doyurur, dünyanın karanlığını şafak gibi yarar.
Kalpler Allah’a döndüğünde ümmetin yürüyüşü yalnız sokaklarda yankılanmaz; tarihin sayfalarında işitilir, şehirlerin taşlarına değil göklerin kubbesine kazınır, dağların doruklarına değil insanlığın vicdanına yazılır. O gün tarih yeniden ümmetin adını hayırla anar, gökler yeniden bu topluluğu selamlar, melekler yeniden onun için dua eder.
Allah’a dönmüş kalpler zaferi kılıçla değil adaletle kazanır, kudreti sayıyla değil vakar ile gösterir, büyüklüğü toprakla değil merhametle ölçer. Bu yüzden onların zaferi yenilmez olur; çünkü kalpler fethedildiğinde ordulara gerek kalmaz, kalpler birleştiğinde haritalar değişir, kalpler dirildiğinde medeniyet yeniden doğar.
Ümmetin kalpleri Allah’a döndüğünde camiler yalnızca secdeyle dolmaz; sokaklar da ibadet olur, pazarlar da dua olur, evler de mescit olur. Dillerin zikriyle beraber eller adalet dağıtır, gözler merhamet taşır, ayaklar hak yolunda yürür. Ezan yalnız minarelerden yükselmez; ticaretin, siyasetin, ilmin, sanatın, edebiyatın her damlasında Allah’ın adı haykırılır. Hayatın kendisi bir ezana dönüşür, her nefes bir secdeye, her bakış bir zikre, her adım bir teslimiyete çevrilir.
Kalpler Allah’a döndüğünde ilim yeniden kelimelere can olur; mürekkep yalnızca harfleri değil, hakikati taşır; kütüphaneler yalnızca kitap yığınları değil, hikmet sarayları olur; medreselerde yalnızca dersler değil, göklerin sırları açılır. Bir öğrencinin kalbi Allah’a bağlı olduğunda kalemi kılıçtan keskin, defteri ordulardan kudretli olur; çünkü o kalemle yazılan bir hakikat, çağların zulmünü devirecek kadar güçlüdür.
Kalpler Allah’a döndüğünde sanat da arınır; renkler yalnızca gözü oyalamaz, ruhu diriltir; ezgiler yalnızca kulağı okşamaz, kalbi titreştirir; mimari yalnızca taşları yükseltmez, secdeye duran kubbeler gibi göklere yönelir. O vakit şehirler taş binalardan ibaret olmaz; her sokak bir dua, her kapı bir infak, her meydan bir kardeşlik çemberi olur.
Kalpler Allah’a döndüğünde adalet taşlaşmış kanun maddeleri olmaktan çıkar; kalbin vicdanıyla tartılır, mazlumun duasıyla ölçülür. Zalim hangi kürsüye oturursa otursun, kalbi Allah’a dönmüş bir toplumun önünde titrer; çünkü onların adaleti kılıçla değil, kalbin nuru ile yazılır.
Kalpler Allah’a döndüğünde ümmetin sesi yalnızca camilerden değil, ticaret kervanlarından, ilim meclislerinden, sanat atölyelerinden, evlerin sohbetlerinden yükselir. Sabah pazara inen tüccar alışverişi ibadet, öğle talebe dersini ibadet, akşam işçi alın terini ibadet bilir. Gece dualar göğe yükselirken gündüz yapılan işler de aynı göğe yükselir.
Kalpler Allah’a döndüğünde ümmet yeniden bir şafak vaktine uyanır; gecelerin karanlığı uzun sürmüş olsa bile, kalplerin doğusu ufukta belirdiğinde, bütün bir çağ sabaha kavuşur. Çünkü Allah’ın kudreti kalpte tecelli ettiğinde, bir tek kalp bile bütün bir milleti diriltir, bir tek millet bile bütün bir insanlığa ışık olur.
Kalpler Allah’a döndüğünde şehirler yalnızca taşlarla, yollarla, köprülerle kurulmaz; onların sokaklarından şefkat akar, pazarlarından doğruluk taşar, meydanlarında adalet yankılanır. Bir sokağın köşesinde çocuklar oynarken, oyunları bile bir duanın şarkısı olur; bir evin kapısı açıldığında yalnızca misafir girmez, bereket girer; bir hanın odasında yalnızca tüccar kalmaz, sadakat kalır. Böyle şehirlerde geceler karanlık değil, kandillerin ve duaların ışığıyla aydınlıktır; gündüzler yalnızca gürültüyle değil, çalışmanın ibadetiyle doludur.
Kalpler Allah’a döndüğünde coğrafya da yeniden canlanır; Ortadoğu’nun çölleri rahmetle serinler, Afrika’nın toprakları adaletle yeşerir, Asya’nın geniş bozkırları kardeşlikle bereketlenir, Avrupa’nın kalabalık meydanlarında gurbetin kederi değil, ümmetin vakarı taşır; göçmenler köksüz fidanlar gibi savrulmaz, dirilmiş kalplerin ormanına tutunur. Kalpler Allah’a döndüğünde Kudüs yalnızca taş surlarla değil, secdelerle korunur; İstanbul yalnızca denizlerle değil, dualarla çevrilir; Bağdat yalnızca nehirlerle değil, ilimle beslenir; Endülüs yalnızca tarih kitaplarında değil, ufuklarda yeniden doğar.
Kalpler Allah’a döndüğünde dünya değişir; denizlerin üzerinde kurulan gemiler yalnızca ticaret yükü değil, kardeşlik mesajı taşır; göklerde süzülen kuşlar yalnızca kanat çırpmaz, tesbih eder; rüzgâr yalnızca yaprakları savurmaz, rahmeti taşır; yağmur yalnızca toprağı ıslatmaz, kalpleri yıkar; güneş yalnızca aydınlatmaz, imanla parlayan kalpleri selamlar.
Kalpler Allah’a döndüğünde mazlum yalnız kalmaz, zalim sonsuza kadar güçlü kalamaz; çünkü mazlumun duası göğe yükselir, kalbi Allah’a dönmüş toplumun içinde yankılanır ve gökler o duaya cevap verir. Kalpler Allah’a döndüğünde ümmetin adı yalnızca sayılarda değil, tarihin satırlarında büyür; yalnızca nüfusla değil, vakar ve hikmetle ölçülür.
Ve kalpler Allah’a döndüğünde dünya artık karanlık bir imtihan meydanı değil, rahmetin sahnesi olur; yeryüzü zulmün değil, adaletin aynası olur; hayat yalnızca faniliğin değil, ebediyetin habercisi olur. Kalpler Allah’a döndüğünde insan yalnızca yaşayan bir mahluk değil, göğün çağrısına cevap veren bir şahid olur.
Kalpler Allah’a döndüğünde yalnız ümmet değil, bütün insanlık dirilir; çünkü Allah’ın kudreti kalplere işlediğinde merhamet yalnızca Müslüman’ın değil, insanın tabiatı olur; adalet yalnızca ümmetin değil, dünyanın ortak dili olur; barış yalnızca coğrafyaların değil, çağların özlemi olur. O vakit mazlum hangi renkten, hangi inançtan, hangi milletten olursa olsun gözyaşı aynı rahmete karışır; zalim hangi bayrağı taşısa, hangi unvanı kullansa, hangi tahtta otursa da kalbi Allah’a dönmüş bir insanlığın önünde eğilmek zorunda kalır.
Kalpler Allah’a döndüğünde insan birbirine yabancı kalmaz; eller düşmanlıkla değil, yardımla uzanır; gözler nefretle değil, muhabbetle bakar; diller yalanla değil, hakikatle konuşur. Irkların, sınırların, dillerin, kültürlerin üzerine kardeşliğin kubbesi kurulur; insan kendini yalnızca kendi kabilesinin, kendi milletinin değil, bütün insanlığın sorumlusu görür. Kalpler dirildiğinde açlığın utancı Afrika’dan, savaşın ateşi Asya’dan, gurbetin acısı Avrupa’dan, sefahatin sarhoşluğu Amerika’dan kalkar; çünkü kalp Allah’a dönünce hiçbir insan bir diğerine kayıtsız kalamaz.
Kalpler Allah’a döndüğünde dünya, kanla yazılmış bir tarih değil, rahmetle yoğrulmuş bir hikâye olur; şehirler yalnızca taşla değil, dostlukla inşa edilir; kitaplar yalnızca harflerle değil, hikmetle yazılır; sanat yalnızca göz için değil, ruh için üretilir. İnsan, kendini yalnızca yaşayan bir varlık değil, şahitlik eden bir emanetçi bilir; varlığını Allah’ın emanetini taşımakla değerli görür.
Kalpler Allah’a döndüğünde insanlık artık karanlığın içinde sürüklenen bir kervan değil, ışığın peşinden yürüyen bir ümmet olur; çağlar boyu süren savaşlar biter, sömürü kanalları kurur, kibir kuleleri yıkılır, ihtiras putları devrilir; insan, yeniden insan olur.
Ve işte o vakit, gökler sevinçle açılır, melekler hayranlıkla bakar, tarih secdeye kapanır; çünkü Allah’ın en büyük kudreti kalplere hükmettiğinde yalnız ümmet değil, bütün insanlık dirilir.
Ey insan, ey çağın yorgun yolcusu, ey göğün altında yürüyüp de göğü unutan, toprağın üzerinde gezip de toprağın sabrını fark etmeyen, ölüme her gün şahit olup da faniliğini inkâr eden, dirilişe iman ettiğini söyleyip de hazırlığını yapmayan; senin kurtuluşun, silahında, servetinde, sayında, sanatında değil, kalbindedir. Çünkü gökler yıkılacak, yıldızlar sönecek, dağlar savrulacak, denizler taşacak, güneş kararacak; ama kalbin Allah’a dönükse senin içindeki ışık sönmeyecek, senin yürüyüşün yarıda kalmayacak, senin yolculuğun ebediyete kanatlanacak.
Ey ümmet, sen ki bir zamanlar göklere hükmeden kartaldın, kanatlarını göğe açtığında medeniyetler seninle doğdu, şehirler seninle büyüdü, insanlık seninle nefes aldı; sonra kendi kudretini unuttun, kanatlarını toprağa kapadın, kalbini mühürledin, kendini tavuk sandın. Bugün yeniden hatırlaman gerekiyor: senin asıl gücün toprağında değil, kalbinde; senin asıl kudretin tarihlerinde değil, kalbinde; senin asıl dirilişin silahında değil, kalbindedir. Eğer kalplerin dirilirse, ümmet yeniden doğacak, tarih yeniden açılacak, insanlık yeniden ışıyacak.
Ey insanlık, sen ki nice çağlarda kan döktün, nice şehirleri ateşe verdin, nice kalpleri kırdın, nice mazlumları unuttun; şimdi yeniden dirilmek istiyorsan, kalbine dön, kalbini Allah’a aç, çünkü Allah dilediğinde bir kalbi çevirir ve o kalp karanlığın ortasında bir güneş gibi parlar; Allah dilediğinde bir kalbi çevirir ve o kalp bütün bir çağın gidişatını değiştirir; Allah dilediğinde bir kalbi çevirir ve o kalp dağları deler, denizleri aşar, tarihin yönünü çevirir.
Bilin ki asıl kudret göklerde değildi, dağlarda değildi, denizlerde değildi, yıldızlarda değildi; asıl kudret kalpteydi. Ve kalpler Allah’a döndüğünde, insan yeniden insan olacak, ümmet yeniden ümmet olacak, dünya yeniden dünya olacak.
O halde ey insan, kalbine dön. Ey ümmet, kalbine dön. Ey dünya, kalbine dön. Çünkü gökler sönecek, dağlar savrulacak, güneş kararacak, ama kalbin Allah’a dönükse sen ebediyen baki kalacaksın.
Ey Rabbimiz, kalplerin sahibi, kudretin menzili, nurun kaynağı… Biz ki gözlerimizle gökleri seyrettik ama hayretimizi yitirdik, kulaklarımızla ezanları işittik ama titremedik, dillerimizle seni andık ama kalplerimiz suskun kaldı, secdelere kapandık ama ruhumuz göğe yükselmedi; işte şimdi sana yalvarıyoruz, bize yeniden kalbimizi ver, unuttuğumuz, kaybettiğimiz, mühürlediğimiz o kalbi, bizi insan yapan, bizi ümmet yapan, bizi sana bağlayan o kalbi…
Ey Rabbimiz, bize öyle bir kalp lütfet ki, gece karanlığında yıldızlar söndüğünde kendi ışığını saçsın; öyle bir kalp ki, dağlar devrilse bile yerinden kıpırdamasın; öyle bir kalp ki, denizler taşsa bile fırtınada liman olsun; öyle bir kalp ki, güneş kararınca bile içinden güneş doğsun; öyle bir kalp ki, ölüm yaklaşsa bile hayat fışkırtsın; çünkü biz biliyoruz ki, senin en büyük kudretin kalplerdedir, kalbin dönüşündedir, kalbin dirilişindedir.
Ey Rabbimiz, bizleri kalbini dünyaya satanlardan değil, kalbini sana adayanlardan eyle; bizi kalbini ihtirasa zincirleyenlerden değil, kalbini imana kanatlandıranlardan eyle; bizi kalbini hırsla karartanlardan değil, kalbini nurla yıkayanlardan eyle; bizi kalbini unutanlardan değil, kalbini bilenlerden eyle; çünkü senin kudretin kalbi bir anda karanlıktan aydınlığa, gafletten zikre, korkudan cesarete, acizlikten teslimiyete çevirendir, ve biz senden başka kimden kalbimizi talep edebiliriz?
Ve ey ümmet… ey çağın yorgun çocukları… unutmayın ki gökler yıkılacak, yıldızlar sönecek, dağlar savrulacak, denizler taşacak, güneş kararacak, insan doğacak, ölecek ve yeniden dirilecek; ama kalbiniz Allah’a dönükse siz ebediyen baki kalacaksınız, kalbiniz mühürlüyse siz göklerin ortasında bile karanlıkta kalacaksınız; o halde kalbinizi kurtarın, kalbinizi Allah’a verin, kalbinizi imanla doldurun, çünkü Allah’ın en büyük kudreti gökleri ayakta tutan kudret değil, kalbinizi dirilten kudrettir, ve o kudret tecelli ettiği gün, siz yeniden doğacaksınız.