İnsan, dünya denilen bu muazzam gurbetin tozlu ve çetrefilli yollarında yürürken, çoğu zaman kendi gölgesinin ağırlığı altında ezilir, kendi nefesinin darlığında boğulur.
Farkındayım…
Modern çağın o sahte, geçici ve göz boyayan ışıkları altında, kendi narsist zindanlarımıza kapandıkça ruhumuzun nefes aldığı o kadim menfezleri birer birer tıkıyoruz.
Oysa kadim zamanların o derin sükûnetinden, bilgelerin kalbinden süzülüp gelen bir ses, bugün bile modern dünyanın gürültüsü arasında kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor:
"Bir kalbi kırmışsan başka imtihan arama!".
Bu sadece ahlaki bir öğüt, basit bir nasihat ya da toplumsal bir kural değildir; bu, varoluşun en sert, en sarsılmaz ve en dakik yasasıdır. Zira kalp, kâinatın özetidir, ilahi tecellilerin yansıdığı müstesna bir aynadır; o mukaddes aynada meydana gelen en küçük bir çatlak, tüm gökyüzünü sarsacak, takdir-i ilahiyi harekete geçirecek kadar büyük bir imtihanın kapısını aralar.
Eskilerin bu sözündeki hikmet, bugünün "kullan-at" ilişkilerinde, nezaketin zayıflık, bencilliğin ise güç sayıldığı bu kaba saba dünyada adeta bir kutup yıldızı gibi parlamaktadır.
Zira kalp kırmak, aslında insanın kendi içindeki o ilahi bağı koparması, kendi huzuruna giden yolları kendi elleriyle kapatmasıdır.
Bilginin diploma mühründen kurtulduğu bu çağda hepimiz biliyoruz ki, bizler bu hayat yolculuğunda geçip gittiğimiz her durakta, dokunduğumuz her hayatta, kurduğumuz her cümlede birer iz bırakırız; fakat asıl mesele, bu izi varlığın hangi katmanına bıraktığımızdır.
Öyle ya kimileri vardır ki; geçtikleri her gönülde bir enkaz, her bakışta bir hüzün, her hatırada bir yara bırakırlar; onların izi insanların sırtlarındadır. Bir hayal kırıklığı, bir vefasızlık, bir haksızlık ya da bir kibir nişanesi gibi ağır bir yük olup binerler muhataplarının omuzlarına.
Bu öyle bir yüktür ki, taşıyanı hayat boyu kambur bırakırken, o izi bırakanı da kendi vicdanının karanlık dehlizlerinde mahkûm eder. Sırtlarda taşınan bu yükler, ahirete sarkan birer borç, dünyada ise bitmek bilmeyen bir huzursuzluk kaynağıdır.
Oysa insan olmanın asıl şerefi, bu çağın yorgun, hırpalanmış ve kendinden vazgeçmiş ruhlarına birer yuva olabilmekten geçer. Kendinden yorulan, kendi içindeki fırtınalarda savrulan, dünya gailesi altında nefes almakta zorlanan kimsesiz bir gönle "liman" olabilmek, ona bir nefeslik huzur verebilmek; işte asıl iz bırakmak budur.
Bu iz sırtlarda değil, doğrudan kalplerde mühürlenir. Kalplerde bırakılan izler, insanın bu dünyadaki en hakiki manevi tapusudur; her "Allah razı olsun" duasında, her minnettar bakışta, her hatırlanan güzel kelamda yeniden hayat bulur ve sahibini ebediyete taşır.
Tam bu noktada, ruhumuzun en derin, en kanayan sancılarına merhem olacak o muazzam ve sır dolu paradoks çıkar karşımıza:
Derdin kalbinde saklı olan gizli derman.
Özellikle günümüz insanı olarak hayatın sillesini yediğimizde, bir musibetle karşılaştığımızda, bir kayıp yaşadığımızda ya da içsel bir boşluğa düştüğümüzde bunu hep bir ceza, bir haksızlık ya da yolun sonu sanıyoruz.
Oysa dert zannettiklerimiz, aslında Rabbimizle aramızdaki o kalın perdeleri kaldıran, bizi benlik dağının sahte zirvesinden tevazu vadisinin şifalı sularına indiren birer gizli lütuftur.
Bir başkasına derman olma derdine düştüğümüzde, kendi dertli sandığımız halimizin aslında nasıl da şifalı bir yolculuğun başlangıcı olduğunu hayretle fark ederiz. Zira kendi acısına kilitlenen, sadece kendi yarasına üfleyen insan, canı yandıkça daha çok acır ve o acı içinde hapsolur; ancak ne zaman ki kendi yarasını unutup bir başkasının kanayan yarasını sarmaya niyetlenir, işte o an ilahi bir rahmet tecelli eder ve her iki yarayı da aynı anda, aynı merhemle iyileştirir.
Bu yüzden ısrarla haykırıyorum;
Dermanın en güzelini, belki de kendi nefsimizden, kendi dertlerimizden ve kendi "ben"imizden en çok uzaklaştığımız, "diğeri" için yanmaya başladığımız o anlarda bulacağız.
Bu yüzden de başkasına deva olmaya, bir yetimin yüzünü güldürmeye, bir mahzunun hüznünü paylaşmaya adanmış bir ömür, aslında kendi ruhuna şifa arayan bir yolcunun en kısa ve en emniyetli yoludur.
Bu öyle ince, öyle zarif bir dengedir ki; sen bir yorguna omuz verdiğinde, aslında kendi ruhunun göğe yükselecek kanatlarını güçlendirirsin. Sen bir karanlığa küçücük bir mum yaktığında, kendi yolunun kendiliğinden, çaba sarf etmeden aydınlandığını görürsün.
Yani aslında göreceğiz ki; dert sandığımız o ağır, o taşınmaz yükler, bir başkasının acısına merhametle eğildiğimizde aslında bizi O’na, yani mutlak şifaya yaklaştıran birer dermana dönüşmüş.
Yaşam, bizi bazen öyle imtihanlarla sınar, öyle ateşlerden geçirir ki; bu sancılar bizi sadece kendimizi değil, bir başkasını da kurtarabilecek birer "şifa dağıtıcısına" dönüştürmek içindir. Öyle ya yanmayan, yangını tanımaz; düşmeyen, elinden tutamaz; ağlamayan, gözyaşının dilinden anlayamaz.
Bu gönül aynasındaki tecelliler, bizi her nefeste "izimizi nereye bıraktığımıza" dair derin bir tefekkürle sorgulamaya itmelidir.
Bugünün maddeperest dünyasında birinin sığınacağı bir yuva mıyız, yoksa ona hayatı dar eden bir imtihan mı?
İnsanların sırtına yüklenen bir kambur mu oluyoruz her gün, yoksa onların kalplerine serpilen bir parça huzur mu?
Eğer bir başkasının derdine derman olma derdine düşersek, dermanın en güzelini, o ulaşılmaz sandığımız şifayı; bir başkasının tebessümünde, bir garibin huzura kavuşan çehresinde ve nihayetinde kendi iç dünyamızın o berrak sükûnetinde bulacağız.
Unutulmamalıdır ki;
Biz bu dünyadan sadece bir misafir olarak, bir gölge gibi geçiyoruz ve geride bırakacağımız tek gerçek değer, bir insanın kalbinde uyandırdığımız, onu hayata bağlayan o eşsiz duygudur.
Kendi iç yangınımızı, bir başkasının kurumuş bahçesini sulayarak söndüreceğimiz o kutlu güne kadar; dert dermanın ta kendisidir, kalp ise üzerine titrenmesi gereken en mukaddes ilahi emanettir. Yani şifa dışarıda değil, bir gönle giden o ince yoldadır ve bu yolun en çetin virajı, insanın kendi benlik davasından vazgeçip, bir başkasının varlığında eriyebilme sanatıdır.
Modern dünya bize sürekli "kendini gerçekleştir" derken, aslında bizi kendi dar egomuzun sınırlarına hapsediyor. Oysa gerçek büyüklük, kendini bir başkasının derdinde "kaybedebilmektir."
Zira insan, ancak kendinden çıktığında hakikate varır. Bir başkasına derman olma derdine düşmek, sadece bir yardım faaliyeti değildir; bu, ruhun kendi prangalarından kurtulma eylemidir. Kendi dertlerimizin boğucu karanlığından çıkmanın tek yolu, bir başkasının dünyasına güneş olabilmektir. Çünkü evrenin manevi kanunu şudur: Sen bir boşluğu doldurduğunda, senin içindeki boşluklar da ilahi bir el tarafından doldurulur.
Derdin derman olduğunu fark etmek, bir bilinç sıçramasıdır. Çoğu zaman hayatımızdaki engelleri, bizi yolumuzdan alıkoyan taşlar sanırız. Oysa o taşlar, karşıya geçmemizi sağlayacak bir köprünün parçalarıdır. Bir kalp kırmanın ağırlığı, insanın sırtında taşıyacağı en büyük imtihandır. Eskilerin "başka imtihan arama" demesi, bu ağırlığın insanın hem dünyasını hem de ahiretini kuşatacak kadar geniş olmasındandır. Kalp bir kere incindiğinde, gökyüzündeki yıldızlar bile matlaşır. Bu yüzden izimizi nereye bıraktığımızın hesabı, mahşerden önce vicdan terazisinde verilmelidir. Sırtlarda bir kambur gibi taşınan ahlar mı bırakıyoruz, yoksa kalplerde birer kandil gibi yanan dualar mı?.
Bu noktada durup "kendinden yorulanlara yuva olmak" kavramını daha da derinleştirmeliyiz. İnsan neden kendinden yorulur? Kendi hırslarından, bitmek bilmeyen arzularından, bitap düşüren kaygılarından ve en çok da kendi içindeki bitmek bilmeyen kavgadan yorulur. İşte tam bu yorgunluk anında, ona yargılamadan bakan bir göz, şefkatle uzanan bir el, sessizce dinleyen bir kalp bulduğunda, o insan için dünya yeniden yaşanılır bir yer olur. Yuva olmak, sadece bir çatı sunmak değildir; bir insanın ruhuna "buradasın ve değerlisin" hissini verebilmektir. Eğer biz bu çağda izimizi kalplere bırakmak istiyorsak, önce kendi kalbimizi birer barınak haline getirmeliyiz. Kendi içinde huzuru bulamayan, başkasına yuva olamaz. Kendi yarasını dert bilen, başkasının dermanı olamaz.
Dermanın en güzelini bir başkasının derdine deva olduğumuz gün bulacağımız hakikati, ruhun en büyük tesellisidir. Bu, bir "alışveriş" değil, bir "oluş" meselesidir. Sen derman olduğunda, aslında dermanın kendisi haline gelirsin. Bir başkasının yüzündeki gülümseme senin içindeki karanlığı dağıtır. Bir yetimin sevinci, senin en derin hüzünlerini unutturur. İşte o an fark edersin ki; Rabbimizle yakınlaşmak için dert sandığın her şey, aslında seni O'na götüren en emin dermanmış. Bizler birer "vesile" olduğumuzu anladığımızda, yükümüz hafifler. Çünkü biliriz ki şifayı veren biz değiliz, biz sadece şifaya aracılık eden birer mecraız.
Peki, izimizi kalplere nasıl bırakacağız? Bu, büyük kahramanlıklar gerektirmez. Bazen sadece bir tebessüm, bazen içten bir "nasılsın", bazen de birinin hatasını örtmek, izimizi o kalbe nakış nakış işler. Sırtlarda iz bırakmak kolaydır; sert bir söz, kaba bir davranış, bencilce bir tercih yeterlidir. Ama kalplerde yuva olmak, sabır ister, tevazu ister ve en çok da "ben" demekten vazgeçmeyi ister. Bu dünya bir pazar yeridir; herkes bir şeylerini satar, herkes bir iz bırakır. Kimisi ah toplar, kimisi dua. Akıllı olan, dert sandığı imtihanları derman bilip, heybesini kalplerden topladığı o eşsiz hazinelerle doldurandır.
Sonuç olarak, hayatın bize sunduğu her dert, aslında içinde saklı bir dermanla gelir. Biz bu dermanı, sadece kendi içimize bakarak değil, başkalarının yaralarına bakarak bulabiliriz. İzimiz sırtlarda bir yük değil, kalplerde birer mühür olmalıdır. Eğer bir gönle girebilmişsek, dünya imtihanını vermişiz demektir. Kalp kırmanın dehşetinden kaçıp, gönül yapmanın zarafetine sığınmalıyız. Çünkü dermanın en güzeli, senin varlığının bir başkasının acısına son verdiği o kutlu andır. Yolumuz aşk olsun, izimiz kalp olsun, dermanımız ise bir başkasının devası olsun.
Bu şifa yolculuğunda asıl idrak etmemiz gereken sır şudur: Bir başkasının hayatına dokunmak, aslında kendi ruhumuzun tozlanmış aynasını silmektir. Bizler bu dünyada birer "ayna" gibiyiz; başkasına neyi yansıtırsak, kendi iç dünyamızda da onu seyrederiz. Eğer birinin sırtına yük bırakırsak, kendi aynamızı isli bir dumanla kaplarız; ancak birinin kalbine yuva olursak, aynamız ilahi bir nurla parlamaya başlar. Eskilerin "Bir kalbi kırmışsan başka imtihan arama" uyarısı, sadece sosyal bir nezaket kuralı değildir; o, kırmış olduğun aynanın keskin parçalarının eninde sonunda senin kendi ruhuna batacağının haberidir. İnsan, kırdığı yerden kırılır; yaraladığı yerden yaralanır. Bu yüzden, izimizi kalplere bırakmak bir tercih değil, ruhun selameti için bir zorunluluktur.
Peki, bu çağın hengamesinde kendinden yorulanlara nasıl yuva olunur?. Yuva olmak, sadece fiziksel bir barınak inşa etmek değildir; bir insanın en savunmasız, en çıplak ve en yorgun haliyle senin yanında kendini "evinde" hissetmesini sağlamaktır. Kendinden yorulan insan, aslında kendi beklentilerinden, toplumun ona yüklediği rollerden ve bitmek bilmeyen başarı hırslarından yorulmuştur. Ona sunacağınız en büyük derman, hiçbir karşılık beklemeden sadece "var olduğu için" ona değer vermektir. İzini kalplere bırakanlar, sessizliğiyle bile bir başkasının iç sesini dindirebilenlerdir. Bu öyle bir derinliktir ki, kelimelerin bittiği yerde gönül diliyle konuşmaya başlarsınız.
İşte bu sessiz ama derinden akan merhamet nehri, bizi dermanın en güzeline ulaştırır. Dermanın en güzeli, bir başkasının derdine deva olduğumuz o mukaddes anda gizlidir. Neden mi? Çünkü o an, "ben" devreden çıkar ve "biz" tecelli eder. Kendi dertlerimizi birer "duvar" gibi önümüze ördüğümüzde, hapsoluruz. Ama o duvarı bir başkasının geçmesi için bir "köprü" haline getirdiğimizde, özgürleşiriz. Rabbimizle yakınlaşmak için dert sandığımız her hadise, aslında bencilliğimizin kalelerini yıkan birer koçbaşıdır. Kendi acısının içinde boğulmak üzere olan bir insan, bir başkasının elinden tuttuğu an, aslında suyun yüzüne çıkar. Maneviyatın en büyük yasası budur: Kurtarmak, kurtarılmaktır.
Hayatın bize sunduğu her imtihan, içinde bir "derman tohumu" barındırır ve bu tohum ancak bir başkasının gönül toprağında filizlenir. Sen yandığında dumanın tüter, ama o dumanla bir başkasının sönmüş ocağını harlarsan, kendi ateşin seni yakmaz, aksine ısıtır. İzini sırtlara değil, kalplere mühürleyenler, dünyadan geçip gitseler de duaların kanatlarında yaşamaya devam ederler. Bir insanın sırtında bıraktığın haksızlık yükü, senin ebedi yolculuğunda ayağına dolanan bir prangadır. Oysa bir gönülde bıraktığın huzur izi, senin için karanlık yollarda yanacak birer kandildir.
Şimdi durup sorma vaktidir:
Biz bu çağın neresindeyiz? Kendinden yorulanlara yuva mı oluyoruz, yoksa yorgunların üzerine bir yük daha mı ekliyoruz?. Dertlerimizin içinde kaybolup dermanın yanı başımızda, bir başkasının yarasında saklı olduğunu görebiliyor muyuz?. Unutmayın ki; dermanın en güzeli, senin varlığının bir başkasına şifa olduğu o eşsiz gündür. O gün geldiğinde fark edeceksin ki; dert sandığın her şey, aslında senin ruhunun vuslatı için hazırlanmış birer basamaktır. İzini kalbe bırakan, menzile erken varır. Derdi derman bilen, şifayı ezelden bulur.
Bu derinlikte idrak etmemiz gereken bir diğer mühim sır, "kendinden yorulmak" halinin aslında bir arınma başlangıcı olduğudur. İnsan, kendi sahte benliğinin, dünyanın bitmek bilmeyen taleplerinin ve ruhunu daraltan hırslarının altında ezildiğinde, aslında özüne dönmek için sessiz bir feryat koparmaktadır. İşte bu feryadı duyan ve o yorgun ruha bir "yuva" olan kişi, aslında ilahi merhametin yeryüzündeki eli haline gelir. Yuva olmak, sadece sığınılacak bir çatı değil; yargılamayan bir bakış, hesapsız bir sevgi ve bir insanın en kırılgan anında ona "yalnız değilsin" diyebilme asaletidir. Eğer biz izimizi kalplere bırakmak yerine sırtlara yüklemeyi seçersek, aslında kendi ruhumuzun evini de bir zindana çevirmiş oluruz. Çünkü bir başkasının ahı, insanın kendi göğüs kafesinde yankılanan en ağır prangadır.
Maneviyatın bu ince nakışlı yolunda, dert zannettiğimiz her sancı aslında bizi mülke değil, malike götüren bir davetiyedir. İnsan neden dertlenir? Belki de Rabbine en samimi "Ah!" sesini gönderebilmesi için. Ancak bu dert, sadece kendi etrafında dönen bir çark olduğunda insanı tüketir. Ne zaman ki o derdi alıp bir başkasının dermanı olmaya adarız, işte o zaman dermanın en güzelini kendi içimizde buluruz. Bir başkasının derdine deva olduğumuz o gün, aslında kendi içimizdeki kör düğümlerin çözüldüğü, ruhumuzun prangalarından kurtulduğu gündür. Bu öyle bir sırdır ki; sen bir başkasının karanlığına bir mum yaktığında, kendi içindeki bütün gölgeler birer birer kaybolur. Derman arayan, derman olmalıdır; çünkü evrenin adaleti verdikçe vermeyi, iyileştirdikçe iyileşmeyi emreder.
İzimizi nereye bırakıyoruz?. Bu soru, modern insanın her sabah aynaya baktığında kendine sorması gereken o can alıcı sorudur. Eğer geçtiğimiz yollarda sadece kırık kalpler, cevapsız bırakılmış mektuplar ve haksızlığa uğramış ruhlar bırakıyorsak, sırtlarda taşıdığımız yüklerin altında ezilmeye mahkûmuz demektir. Oysa dert sandığımız o imtihanlar bizi bir başkasının yarasını tanımaya, o yara ile hemhal olmaya iter. Bir kalbi kırmanın ağırlığı, bir ömür boyu başka imtihan aramaya hacet bırakmayacak kadar sarsıcıdır. Bu yüzden izimizi kalplere nakşetmek, merhametin o ipekten dokusuyla bir gönle dokunmak; işte bu dünyadan alıp götürebileceğimiz tek hakiki sermayedir.
Dermanın en güzelini bulduğumuz o gün, aslında Rabbimizle olan yakınlığımızın en saf haliyle tecelli ettiği gündür. Biz bir başkasının yarasını sararken, aslında O'nun mahlukatına gösterdiğimiz şefkatle O'na yaklaşırız. Kendi dertlerimizi bir kenara bırakıp "Bir başkasının derdine ne yapabilirim?" dediğimiz o an, dertlerimizin aslında dert değil, bizi kemale erdirecek birer derman olduğunu bizzat tecrübe ederiz. Bu yolculuk, benlikten geçip "bir"liğe varma yolculuğudur. İzini kalplere bırakanlar, zamana meydan okuyan birer abide gibi dikilirler tarihin kalbine.
Sonuç olarak; kalp kırmayı değil, gönül yapmayı kendimize dert edinmeliyiz. Sırtlarda yük olmayı değil, yorgunlara yuva olmayı seçmeliyiz. Ve bilmeliyiz ki; dermanın en güzeli, senin varlığının bir başkasına umut olduğu o kutlu sabahta gizlidir. Yolumuz, izimizi kalplere bıraktığımız; derdimizi derman bilip her gönle şifa taşıdığımız bir vuslat yolu olsun.
Bu uzun ve meşakkatli ruh yolculuğunun vardığı son durak, aslında bir bitiş değil, yepyeni bir uyanışın başlangıcıdır. Şimdiye kadar konuştuğumuz her kelam, kurduğumuz her edebi cümle, aslında tek bir hakikatin etrafında dönen pervaneler gibidir: İnsan, ancak bir başkasının gönlünde yer bulabildiği kadar bu dünyada yer kaplar. Kalp kırmanın dehşetinden, birinin sırtına yük olmanın ağırlığından bahsettik. Zira biliyoruz ki; bu dünyadan ayrılırken yanımızda götüreceğimiz ne malımız ne de şöhretimizdir; sadece ve sadece bir insanın kalbine bıraktığımız o silinmez izdir. Eğer o iz, bir yorguna "yuva" olabilmişse, eğer o iz bir mahzunun karanlığına mum yakabilmişse, işte o zaman insan "eşref-i mahlukat" sıfatının hakkını vermiş demektir.
Dertlerimizin derman olduğunu, sızılarımızın aslında vuslat kapısını çalan birer tokmak olduğunu idrak ettiğimizde, hayatın çehresi tamamen değişir. Bizler, başımıza gelenleri birer talihsizlik değil, bizi bir başkasının derdine derman olmaya hazırlayan birer manevi eğitim süreci olarak görmeliyiz. Dermanın en güzelini bulduğumuz o gün, aslında kendi benliğimizden vazgeçip "başkası" diyebildiğimiz, bir gönlü ihya ettiğimiz gündür. Rabbimize yakınlaşmak için dert sandığımız o imtihanların, aslında ruhumuzun pasını silen en etkili derman olduğunu fark etmek, insanın bu dünyada erişebileceği en yüksek bilgelik makamıdır.
Son söz niyetine; izimizi kalplere mühürleyelim ki, bizden sonra gelenler o izleri takip ederek huzura ersinler. Sırtlara yük olmayı değil, yorgun omuzlara kanat olmayı seçelim. Bilmeliyiz ki; her kalp bir emanettir ve her dert bir şifaya gebedir. Eğer bir başkasının derdine deva olduğumuz o anın lezzetini bir kez tadarsak, bir daha kendi dertlerimize dert demeye utanırız. Yolumuz aşk olsun, izimiz merhamet olsun ve dermanımız, her daim bir başkasının gönül sızısını dindirmek olsun.