Başardık Diyebilmenin Ağır Bedeli
Bu çağın soğuk, metalik ve insanın iç kemiklerine kadar işleyen gürültüsü, ruhun kadim sessizliğini paslı bir bıçak gibi her gün biraz daha deşerken, göğüs kafesimde hâlâ yorulmuş fakat bütünüyle teslim olmamış bir ritmin çarpıyor oluşu, yeryüzünün bütün yıkıntıları, kırılmış yüzleri, unutulmuş duaları, betona gömülmüş merhameti, hızın dişlileri arasında ezilmiş insan sıcaklığını ve haysiyetin pazara çıkarılmış mahcup gölgesini gördüğü hâlde, bir gün bütün bu enkazın içinden sahici, kısık ama sonuna kadar insan kalmış bir sesle “başarabildik” diyebilmenin ihtimaline tutunmasındandır.
Bu ihtimal, ucuz bir teselli gibi kalbin kenarına iliştirilmiş süslü bir iyimserlik değildir; bilakis insanın her gün biraz daha çoğalan sahteliğe, gösteriye dönüştürülmüş erdeme, alkışla ölçülen haysiyete, hızla boğulan vicdana, kelimelerin içinin boşaltıldığı o kalabalık pazara ve merhametin bile çoğu zaman bir görüntü, bir etiket, bir imaj unsuru hâline getirildiği çağ yangınına rağmen, hâlâ kendi içinde küçük de olsa temiz bir yer bırakabilme mücadelesidir. Çünkü insanın “başarabildik” diyebilmesi, hayatın onu hiç incitmemiş olmasıyla değil, incindiği hâlde incitmenin kolay yoluna teslim olmamasıyla, kandırıldığı hâlde hileyi bir yaşama biçimine çevirmemesiyle, yalnız bırakıldığı hâlde başkasının yalnızlığını küçümsememesiyle ve karanlıkla yüzleştiği hâlde karanlığı kendi dili, kendi mizacı, kendi hükmü hâline getirmemesiyle mümkündür.
Aklım, tanıklık ettiklerinin ağırlığı altında dilsiz bir sancıyla kıvranırken, bu çağda bilmenin artık sadece zihni aydınlatan sakin bir meşale olmadığını, çoğu zaman insanın nefesini kesen, uykusunu bölen, yüzüne soğuk bir su gibi çarpan ve kalbin içinde saklı duran eski masumiyetleri tek tek yaralayan ağır bir yüzleşmeye dönüştüğünü anlıyor. Çünkü bilmek, eğer yalnızca kavramların düzenli raflara yerleştirilmesi, olayların isimlendirilmesi, nedenlerin ve sonuçların soğuk bir akıl disipliniyle sıralanması olsaydı, insan belki bu kadar yorulmazdı; fakat bilmek, gözün önünde incitilen bir ruhu görmek, bir çocuğun bakışındaki erken büyümeyi fark etmek, bir işçinin nasırlı elindeki görünmez mahcubiyeti okumak, bir annenin suskunluğunda yıllardır birikmiş yorgunluğu duymak, bir toplumun haksızlığa alışırken kullandığı kelimelerin nasıl değiştiğini sezmek ve bütün bunların ortasında insanın hâlâ kendisini masum sayabilmek için hangi perdelerin arkasına saklandığını anlamak demek olduğunda, bilgi zihnin süsü olmaktan çıkar ve ruhun taşıması gereken ağır bir emanet hâline gelir.
Bilmek, bu yüzden, çoğu zaman insanı daha konuşkan değil, daha dikkatli kılar; çünkü hakikatin yüzüne uzun süre bakan bir insan, her gördüğünü kolayca sloganlaştırmanın, her acıyı hızla cümleleştirmenin, her yarayı kendi üstünlüğüne malzeme yapmanın ve her kötülüğü başkasının hanesine yazıp kendisini bütünüyle temize çıkarmanın ne kadar tehlikeli olduğunu sezmeye başlar. İnsan, çağın çorak ikliminde ne kadar çok şey öğrenirse, bazen o kadar çok susar; çünkü bazı bilgiler vardır ki insanın ağzında cümleye dönüşmeden önce uzun süre vicdanında kanamalı, bazı yüzleşmeler vardır ki onları hemen başkasına anlatmak yerine önce kendi içindeki payı yoklamalı, bazı gerçekler vardır ki insan onları yalnızca bilmekle değil, bildiği hâlde daha adil, daha sabırlı, daha merhametli ve daha haysiyetli kalabilmekle taşımayı öğrenmelidir.
Kalbim, betonun, hırsın, kibirin, rekabetin, görünürlük açlığının ve insanı insan yapan en ince lifleri kaba bir verimlilik hesabına indirgeyen o ruhsuz düzenin altında nefessiz bırakılmış fakat bütünüyle yok edilememiş “insan” denen kutsalı ararken, herhangi bir göğüs kafesinde hâlâ sıcak bir sığınak gibi duran merhametin sesini duyabilmek için atıyor. Çünkü bütün bu çoraklığın içinde kalbin aradığı şey büyük nutuklar, yüksek iddialar, parlak başarı hikâyeleri, pahalı görüntüler, kalabalıkların alkışı veya herkesin birbirine gösterdiği o steril nezaket maskesi değildir; kalbin aradığı şey, bir insanın başka bir insanın acısına gerçekten eğildiği, birinin haksızlık karşısında kendi rahatını feda ederek söz aldığı, birinin kırdığı kalbin yanına geç kalmadan dönebildiği, birinin eline geçen gücü intikama değil onarmaya kullandığı ve birinin kimsenin görmediği yerde bile temiz kalmayı seçtiği o küçük ama insanlığın bütün anlamını taşıyan anlardır.
Bu yüzden kalbim, çağın bütün karanlığına rağmen umudu terk etmeyi bilmiyor; çünkü umut, bu metruk zamanda çoğu insanın zannettiği gibi gerçeği inkâr eden bir avuntu değil, gerçeğin bütün yaralayıcı çıplaklığını gördüğü hâlde insanın kendi içindeki merhamet damarını kurutmamaya yemin etmiş ağır bir sadakattir. Umut, her şeyin iyi olacağına dair kolay bir beklenti değildir; umut, birçok şeyin kötüye gittiğini gördüğü hâlde kişinin kötülüğü kendi iç hukukuna dönüştürmemesi, haksızlığın yaygınlığını adaletsizliğe ortak olmanın mazereti saymaması, insanların sertleşmesini kendi merhametsizliğine gerekçe yapmaması ve dünyanın kirlenmişliğini kendi ruhunu kirletme hakkı gibi görmemesidir.
Aklım ise gördüğü her sahtelikle biraz daha kanayarak, erdemin paketlenip pazarlandığı, haysiyetin alkışların sahte tınısıyla tartıldığı, merhametin çoğu zaman kameranın açısına, iyiliğin paylaşım saatine, vicdanın ise hızın vahşi dişlileri arasında nefes alıp alamadığı bile sorulmadan geçilen bir kavşağa dönüştüğü manzaraları zihnimin derin dehlizlerinde birer kurşun kütlesi gibi taşıyor. Modern insan, kötülüğü her zaman kaba bir çirkinlik olarak işlemediği için bu çağın aldatıcılığı daha derin bir yerden yaralıyor; çünkü bugün kötülük çoğu zaman güzel kelimelerin içine gizleniyor, hırs başarı diye parlatılıyor, tahakküm rehberlik diye sunuluyor, bencillik özgürlük diye ambalajlanıyor, duyarsızlık profesyonellik diye meşrulaştırılıyor ve vicdan, insanın hızını düşüren gereksiz bir ağırlık gibi görülerek hayatın kenarına itiliyor.
Erdemin pazarlandığı bir çağda, insanın iyi kalma mücadelesi daha da zorlaşıyor; çünkü iyiliğin kendisi değil, iyiliğin görüntüsü değer kazandığında, insan artık neyi niçin yaptığını değil, yaptığının nasıl göründüğünü önemsemeye başlıyor. Bir yetimin başını okşayan el, o çocuğun mahremiyetini korumak yerine fotoğraf karesinde kendi şefkatini parlatıyorsa, orada iyiliğin içine ince bir tahakküm sızmış demektir. Bir kurum, merhameti afişlerin diliyle büyütüp çalışanının emeğini görmezden geliyorsa, orada vicdan bir vitrin düzenlemesine dönüşmüş demektir. Bir insan, adaletten söz ederken kendi evindeki haksızlığı suskunlukla geçiştiriyorsa, orada hakikat başkasına okunan fakat kendine uğratılmayan bir metne dönüşmüş demektir. Bu yüzden aklın kanaması, yalnızca kötülüğü görmesinden değil, iyiliğin bile ne kadar kolay bozulabildiğine tanıklık etmesindendir.
Toprağın o kadim ve tozlu hafızasına her adım attığımda, kalbim yüzyıllardır kimsenin dudağına değmemiş, unutulmuş bir dilde fısıldanan eski bir dua gibi titremeye başlıyor; çünkü toprak, insanın bütün yapay yükselişlerini, bütün aşırı iddialarını, bütün şişkin benliklerini, bütün parlatılmış unvanlarını ve bütün geçici saltanatlarını sessizce seyrederken, ona en sonunda varacağı yeri hatırlatan ağırbaşlı bir öğretmen gibi duruyor. Betonun düz, keskin ve ruhsuz köşeleri insanı kendi hızına hapsederken, toprak insanı yavaşlatıyor; beton insana sahip olmayı, yükselmeyi, çoğalmayı ve kapatmayı öğretirken, toprak ona emanet olmayı, çözülmeyi, susmayı ve yeniden filizlenmeyi hatırlatıyor. Bu yüzden toprak kokusunun insanda uyandırdığı o derin sızı, sadece geçmişe duyulan romantik bir özlem değil, insanın kaybettiği ölçüyü, sabrı, mahcubiyeti ve fani olduğunu bilme terbiyesini yeniden duymasıdır.
Toprak, insanın en eski aynasıdır; çünkü onda her şey döner, çözülür, çürür, beslenir, kabuk değiştirir, yeniden filiz verir ve hiçbir şey kendisini sonsuza kadar aynı biçimde saklayamaz. İnsan toprağa baktığında, aslında kendi akıbetine bakar; fakat bu bakış onu yalnızca yokluk korkusuna değil, daha temiz yaşama sorumluluğuna çağırmalıdır. Toprak, insana şunu öğretir: Hiçbir hırs sonsuza kadar diri kalmaz, hiçbir kibir kendi gölgesini ebedî kılamaz, hiçbir güç insanın bedenini çürümenin adaletinden muaf tutamaz, hiçbir alkış mezar taşının soğuk sessizliğini aşamaz ve hiçbir insan, ardında bıraktığı iyilik veya ahın dışında gerçekten kalıcı bir şeye sahip olamaz. Bu yüzden toprağın hafızasına yaklaşan kalbin titremesi, insanın kendi sonunu hatırlamasından çok, henüz bitmemişken hayatını daha temiz bir anlamla kurma ihtimalini sezmesindendir. Fakat aklım, betonun dayattığı ruhsuz köşelere her çarptığında geri çekiliyor; çünkü beton yalnızca şehirlerin malzemesi değil, zamanla insan ilişkilerinin, kurumların, dilin, bakışların ve hatta kalplerin de sertleşmiş biçimine dönüşüyor. Bir apartman boşluğunda birbirinin yüzünü tanımadan yaşlanan komşular, aynı iş yerinde yıllarca yan yana çalışıp birbirinin derdine dokunmayan insanlar, aynı evin içinde konuşmayı yalnızca zorunlu ihtiyaçlara indirmiş aileler, ekranların ışığında birbirini gördüğünü sanıp aslında kimsenin kimseye gerçekten temas etmediği kalabalıklar, işte bu betonun ruhumuzdaki çoğalmış karşılıklarıdır. Bu temaslar aklı biraz daha keskin, biraz daha ıssız, biraz daha temkinli kılıyor ve kalabalıkların uğultusunda kendi yalnızlığını bir hırka gibi sırtına geçirmeye zorluyor.
Yalnızlık, bu çağda çoğu zaman insanın etrafında kimsenin olmamasından değil, etrafındakilerin onun ruh ağırlığını taşıyacak sabırdan, suskunluğunu duyacak derinlikten ve yarasını küçümsemeden yanında duracak merhametten uzak oluşundan doğuyor. İnsan, kalabalığın içinde en çok, ruhunun en sahici cümlesini söyleyebileceği bir yer bulamadığında yalnız kalıyor. Bu yalnızlık, yalnızca kişisel bir kırgınlık değil, çağın insanı birbirine temas ediyormuş gibi gösterip aslında birbirinden uzaklaştıran büyük aldatmacasının sonucudur. Birbirimizin yüzünü görüyor, sesini duyuyor, fotoğrafına bakıyor, yazdıklarını okuyor, hayatından haberdar oluyoruz; fakat çoğu zaman birinin kalbinde hangi taşın büyüdüğünü, hangi cümlenin yıllardır söylenmeden beklediğini, hangi mahcubiyetin gece uykusunu böldüğünü ve hangi yaranın artık kelime istemeyip yalnızca vakur bir anlayış beklediğini bilmiyoruz.
Muktedirlerin parıltılı fakat içi boş masalları göğün berraklığını boğdukça, içimde yetim bir suskunluk devasa bir çınar gibi büyüyor. Bu suskunluk, söyleyecek sözün tükenmesinden değil, sözün değerini kaybettiği, hakikatin gösteriye kurban edildiği, herkesin konuştuğu fakat çok az kişinin gerçekten işittiği bir zamanda, insanın kendi kelimesini ucuz bir gürültüye dönüştürmemek için içeri çekilmesinden doğuyor. Bazı suskunluklar yenilgi değildir; bazı suskunluklar, çağın hoyrat diline karışmamayı seçen ağır bir itirazdır. İnsan bazen bağırmadığı için değil, bağırmanın hakikati büyütmeyeceğini bildiği için susar; bazen karşılık vermediği için değil, karşılığın onu karşı çıktığı kabalığın içine çekeceğini sezdiği için susar; bazen kendisini savunamadığı için değil, kendisini savunurken bile kendi ruhunu kirletmek istemediği için susar.
Bu suskunluk, içimde kök salan bir ihlâl gibi duruyor; çünkü çağ, insanı sürekli görünmeye, kendisini açıklamaya, kendisini pazarlamaya, kendisini savunmaya, her an kendi varlığının reklamını yapmaya çağırırken, insanın bazı şeyleri içine saklaması, bazı acıları herkesin önüne sermemesi, bazı iyilikleri kimseye göstermemesi, bazı kırgınlıkları intikam malzemesine çevirmemesi ve bazı hakikatleri alkışsız taşıması artık neredeyse düzeni bozan bir tavır hâline geliyor. Görünürlük çağında mahremiyet, hız çağında sabır, gürültü çağında sükûnet, gösteri çağında samimiyet ve tüketim çağında vefa, yalnızca erdem değil, aynı zamanda ağır bir direniş biçimidir. Çünkü insanın içindeki en kıymetli şeylerin hemen sergilenebilir, hemen tüketilebilir, hemen ölçülebilir, hemen onaylanabilir şeyler olmadığına inanmak, çağın bütün mekanik düzenine karşı ruhun kendi kadim haysiyetini korumasıdır.
Kalbim her hayal kırıklığını geçilmesi mukadder bir ateş nehri gibi kabullenirken, aklım bu yangından geriye kalan külleri sessizce tarihe not düşüyor. Çünkü kalp, acının içinden geçerken çoğu zaman anlamı daha geç bulur; önce yanar, sonra bekler, sonra susar, sonra bir sabah kendi içinde hâlâ atmakta olan küçük bir hayat parçasına şaşırır. Akıl ise yangının neden çıktığını, hangi ihmallerin o ateşi büyüttüğünü, hangi kelimelerin kıvılcım olduğunu, hangi suskunlukların odun taşıdığını, hangi hırsların rüzgâr gibi alevi çoğalttığını ve hangi sahte tesellilerin yangını söndürmek yerine üzerini ince bir külle örttüğünü kaydetmeye devam eder. Bu yüzden kalp ile akıl arasında bazen bir çatışma varmış gibi görünse de aslında insanın sahici yürüyüşü, bu ikisinin birbirini terk etmemesiyle mümkündür.
Kalp yalnız başına kaldığında, gerçeğin sert yüzünden kaçmak için kolay tesellilere sığınabilir; akıl yalnız başına kaldığında ise insanı ayakta tutan merhamet damarını kurutarak hakikati soğuk bir taş gibi göğsün ortasına bırakabilir. Kalp, umudu taşır; fakat aklın yaralayıcı tanıklığı olmadan o umut bazen gerçeğin üstünü örten ince bir perdeye dönüşebilir. Akıl, gerçeği sırtlanır; fakat kalbin sıcaklığı olmadan o gerçek bazen insanı onarmak yerine ezmeye başlayan acımasız bir kesinliğe dönüşebilir. Bu yüzden insanın içindeki en ağır denge, umutla yüzleşmenin, merhametle hakikatin, sığınakla sorumluluğun, ağlamakla anlamanın, susmakla not düşmenin ve sevmekle yanılgıya kapılmamanın aynı bedende birbirini yok etmeden yaşayabilmesidir.
Zamanın rahminden süzülen o acı dersle anlıyorum ki insan, ancak yangının dışından ahkâm kesmeyi bırakıp onun içinden bakabildiği, yarayı yalnızca kendisini haklı çıkaran bir belge değil, yönünü gösteren ağır bir pusula kabul edebildiği ölçüde kendine ve hakikate sadık kalabiliyor. Çünkü yara, insanı yalnızca yaralı kılmaz; kimi zaman onu daha dikkatli, daha derin, daha az aceleci, daha az hükümran, daha çok duyan ve başkasının acısını daha az küçümseyen bir varlığa dönüştürme imkânı da taşır. Fakat bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez; insan, yarasının başında beklemeyi, onun içinden kin değil ölçü, intikam değil adalet, kabuk değil merhamet, körlük değil basiret çıkarmayı öğrenmek zorundadır.
Her acı insanı derinleştirmez; bazı acılar insanı sertleştirir, bazıları daraltır, bazıları başkalarının acısını göremez hâle getirir, bazıları insanı sürekli haklı kalmak isteyen yaralı bir benliğe hapseder ve bazıları, eğer insan kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeyi göze alamazsa, onu vaktiyle kendisini inciten şeye benzetir. Bu yüzden acının kendisi kutsal bir öğretmen değildir; acıyı insanın içinde neye dönüştürdüğü önemlidir. Bir insan ihanetten geçmiş olabilir, fakat bu onu herkesin güvenini peşinen mahkûm etme hakkına sahip kılmaz. Bir insan haksızlığa uğramış olabilir, fakat bu onu her ilişkide dokunulmaz kılmaz. Bir insan yalnız bırakılmış olabilir, fakat bu onu başkasının yalnızlığını görmezden gelme hakkına sahip kılmaz. Acı, insanın alnına yazılmış bir unvan değil, kalbinin hangi madene sahip olduğunu ortaya çıkaran ateşli bir imtihandır. Bu çağın en ağır yaralarından biri de insanın acıyı bile hızla tüketilebilir bir anlatıya çevirmesidir. Bir felaket yaşanır, birkaç gün boyunca herkes aynı kelimelerle üzülür, aynı görüntüler paylaşılır, aynı cümleler kurulur, sonra zamanın acımasız akışı içinde başka bir gündem o acının üzerini örter. Bir insanın dramı birkaç saniyelik görüntüye, bir toplumun çöküşü birkaç başlığa, bir çocuğun gözyaşı birkaç yorum satırına, bir annenin feryadı birkaç duygu simgesine indirgenir ve hayat, sanki hiçbir şey olmamış gibi yeni bir hızla dönmeye devam eder. Böyle bir çağda kalbin umudu terk etmemesi, yalnızca kendi iç dünyasını koruması değil, acının da bir mahremiyeti, insanın da bir haysiyeti ve yaraların da hızlı tüketilemeyecek kadar kutsal bir ağırlığı olduğunu savunmasıdır.
Aklımın gerçeğin yaralayıcı ağırlığından kaçmayı reddetmesi de bundandır; çünkü gerçeğe bakmayan bir umut, sonunda insanı hayalî bir sığınağın içinde uyutur ve uyuyan insan, ne kendi sorumluluğunu görür ne başkasının feryadını duyar ne de çağın hoyrat düzenine karşı sahici bir itiraz geliştirebilir. Gerçek, bazen insanın sevdiği şeyleri de yaralar; ait olduğu çevreyi, inandığı kurumları, güvendiği insanları, kendi geçmişini, kendi niyetini ve kendi iyilik iddiasını bile sorgulatır. Fakat gerçek yaralıyor diye ondan kaçmak, insanı iyileştirmez; yalnızca yaranın üzerini temiz görünüşlü bir bezle örter. O bez zamanla kokar, ağırlaşır, insanın içinden yayılan o sessiz çürümeyi büyütür ve bir gün insan, kaçtığı gerçeğin aslında onu beklediği yerde daha da büyümüş olduğunu görür.
Kalbim ne yapsam da umudu terk etmiyor; çünkü umut olmadan aklın taşıdığı yara yalnızca insanı içine çökertecek bir ağırlığa dönüşür. Aklım gerçeği sırtlanmayı bırakmıyor; çünkü gerçek olmadan kalbin çarpıntısı yönünü kaybeder ve her sıcaklık, insanı sahici bir yolculuğa değil, kolay bir avuntuya götürebilir. Bu yüzden içimdeki en derin çatışma, kalp ile akıl arasında bir savaş değil, ikisinin aynı kıyamet manzarasına farklı pencerelerden bakarken birbirini kaybetmemeye çalışmasıdır. Kalp, enkazın arasından bir filiz arar; akıl, enkazın neden yıkıldığını not eder. Kalp, yaralı bir çocuğun gözlerinde hâlâ sönmemiş ışığı görür; akıl, o çocuğu o hâle getiren düzenin soğuk kayıtlarını tutar. Kalp, merhametin mümkün olduğuna inanır; akıl, merhametin nasıl bozulduğunu, kimler tarafından araçsallaştırıldığını ve hangi sahte kelimelerle tüketildiğini unutmaz.
İnsan, yalnızca kalbiyle yaşadığında kolayca aldanabilir; yalnızca aklıyla yaşadığında kolayca katılaşabilir. Kalp, dünyayı sevmemize yardım eder; akıl, dünyanın bizi kandırmasına engel olur. Kalp, insanın içindeki sıcaklığı korur; akıl, o sıcaklığın kör bir bağlılığa dönüşmemesi için nöbet tutar. Kalp, bağışlamanın kapısını aralar; akıl, yüzleşme ve telafi olmadan bağışlamanın mağduru bir kez daha susturabilecek tehlikeli bir baskıya dönüşebileceğini hatırlatır. Kalp, insana “yine de insan” dedirtir; akıl, “insan diyorsan onun hakkını, sınırını, haysiyetini ve sorumluluğunu da unutma” diye uyarır. Bu ikisi birbirinden koptuğunda, ya merhametsiz bir doğruluk ya da ölçüsüz bir duygusallık kalır; oysa insanı taşıyan asıl denge, yaralı akılla umutlu kalbin aynı göğüste birbirine emanet edilmesidir.
Betonun altında aradığım insan da tam olarak burada beliriyor; çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık, toplumsal bir rol, ekonomik bir unsur, siyasal bir sayı, dijital bir profil, tüketici davranışı veya performans ölçütü değildir. İnsan, bütün bu tanımların çok ötesinde, kendisine emanet edilmiş bir iç derinliği taşıyan, yanılabilen fakat dönebilen, incinebilen fakat onarabilen, sertleşebilen fakat yumuşayabilen, karanlığa düşebilen fakat yeniden ışığa yönelebilen, kendi nefsine yenilebilen fakat bir gün o yenilginin adını koyabilecek kadar mahcup bir kudrete sahip olan varlıktır. Bu yüzden insan denen kutsalı aramak, insanı kusursuzlaştırmak değil, onun bütün kırılganlığı, düşüşü, çelişkisi, pişmanlığı, özrü, duası ve yeniden doğrulma ihtimaliyle birlikte haysiyetini savunmaktır.
Çağın insanı bu haysiyeti çok yerde kaybediyor; çünkü hız ona durup düşünme imkânı vermiyor, piyasa ona her şeyi satılabilir kılıyor, ekran ona her şeyi gösterilebilir sanıyor, güç ona her şeyi yönetilebilir hissettiriyor, kalabalık ona her şeyi meşru gösterebiliyor ve korku ona çoğu zaman susmayı öğretiyor. Fakat insan, bütün bu baskıların arasında bile kendi içinde küçük bir ahlaki oda bırakabiliyorsa, o odada kimsenin alkışını beklemeyen bir iyilik, kimsenin bilmediği bir pişmanlık, kimsenin görmediği bir onarım çabası, kimsenin kaydetmediği bir merhamet ve kimsenin ödüllendirmediği bir sabır saklayabiliyorsa, betonun altında hâlâ nefes alan bir insan sıcaklığı var demektir. Bu sıcaklık, büyük sistemleri hemen değiştirmeyebilir; fakat bir kalbi bütünüyle çoraklaşmaktan kurtarabilir.
Bir insanın kalbinde merhametin hâlâ sıcak bir sığınak olarak kalması, bazen bütün çağın gürültüsüne karşı tek başına duran eski bir kandilin ışığına benzer. O ışık, sarayları aydınlatmaz belki, meydanları doldurmaz, ekranları parlatmaz, manşet olmaz, büyük kalabalıkların dikkatini çekmez; fakat gece yolunu kaybetmiş birinin önünde titrediğinde, insanlığın tamamen ölmediğini anlatmaya yeter. Bazen bir öğretmenin öğrencisini kalabalığın önünde incitmemek için dilini tutması, bir hekimin yorgunluğuna rağmen hastasının korkusunu ciddiye alması, bir memurun kapısına gelen çaresiz insanı bir dosya numarası gibi görmemesi, bir evladın yaşlı annesinin tekrar eden cümlelerine sabır göstermesi, bir dostun kırgınlık anında kendisine emanet edilen sırrı silaha çevirmemesi ve bir insanın kendi hakkı olan bir öfkeyi bile başkasının haysiyetini ezmeden taşıması, bu çağın bütün metalik gürültüsüne karşı merhametin hâlâ ölmediğini gösteren küçük ama ağır delillerdir.
Bu delillerin küçük görünmesi bizi aldatmamalıdır; çünkü insanlığın en derin dönüşümleri çoğu zaman büyük sahnelerde değil, kimsenin görmediği iç kararların sessiz eşiğinde başlar. Birinin haksız kazanca el uzatmadığı bir gece, birinin “ben de acı çektim” diyerek kendi hatasını örtmek yerine özür dilediği bir an, birinin kırgınlığına rağmen adil kalmayı seçtiği bir eşik, birinin güçlü olduğu hâlde güçsüzü ezmediği bir fırsat, birinin kalabalığın linç iştahına katılmayıp suskun bir insan haysiyetini koruduğu bir zaman, dışarıdan bakıldığında küçük görünebilir; fakat bu küçük görünen anlar, insanın kendi içindeki karanlığa karşı kazandığı en büyük zaferlerdir. Çünkü çağ, insanı çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük tavizlerle bozar. Aklın not düştüğü tarih, yalnızca devletlerin, savaşların, iktidarların, büyük kırılmaların ve toplumsal dönüşümlerin tarihi değildir; aynı zamanda insanın kendi içinde ne zaman sustuğunun, ne zaman konuştuğunun, ne zaman eğildiğinin, ne zaman direndiğinin, ne zaman merhameti koruduğunun ve ne zaman kendi haysiyetini ucuza bıraktığının da tarihidir. Bu tarih, resmî belgelerde yer almaz, arşivlerde saklanmaz, çoğu zaman kimse tarafından bilinmez; fakat insan kendi içindeki tanıklığın önünden kaçamaz. Bir gün her şeyin sustuğu bir gece vakti, insanın içine düşen o ağır sessizlik, ona hangi yerde kendisini inkâr ettiğini, hangi yerde korkusuna teslim olduğunu, hangi yerde başkasının acısını kendi menfaatinin gerisine ittiğini ve hangi yerde hâlâ insan kalabildiğini hatırlatır.
Bu iç tarih, insanın en dürüst aynasıdır. Dışarıdaki aynalar yüzü gösterir, unvanı gösterir, başarıyı gösterir, itibarın çevresine örülmüş görünüşü gösterir; fakat iç tarih, insanın en çok saklamak istediği yerleri gösterir. Orada, başkasının bilmediği bir mahcubiyet, bir haksızlığın üzerini örten suskunluk, bir iyiliğin içine sızmış gösteriş, bir merhametin kenarına ilişmiş üstünlük duygusu, bir acının arkasına gizlenmiş hesaplaşma arzusu, bir bilginin içinde kabarmış kibir ve bir hakikat iddiasının ardında saklanmış nefis görülebilir. İnsan bu aynaya bakmayı göze aldığında, aklın kanaması boşuna olmaz; çünkü o kanama, kalbin daha sahici bir umuda kavuşması için gerekli olan yüzleşmenin bedeline dönüşür.
Burada umut ile gerçek arasındaki bağ yeniden kurulmalıdır; çünkü umut gerçeği dışarıda bıraktığında masala, gerçek umudu dışarıda bıraktığında mezara dönüşür. Masal insanı uyutur, mezar insanı dondurur. İnsana gereken şey, ne kendisini kandıracak kadar yumuşak bir masal ne de onu yürüyemez hâle getirecek kadar soğuk bir mezar bilgisidir; insana gereken şey, yarayı inkâr etmeden merhemi arayan, yıkıntıyı görmezden gelmeden filizi kollayan, kötülüğü küçümsemeden iyiliğin imkânını savunan, insanın çürüyebileceğini bildiği hâlde onun yeniden doğrulabileceğine inanan ve bütün bunları yaparken ne safdilliğe ne de merhametsizliğe teslim olan ağır bir iç dengedir. İşte “başarabildik” nidasının doğacağı yer, tam da bu dengedir.
Başarabildik demek, bütün yaraların kapandığını, bütün haksızlıkların sona erdiğini, bütün insanların arındığını, bütün düzenlerin adil hâle geldiğini ve bütün acıların anlamını eksiksiz bulduğunu söylemek değildir. Başarabildik demek, bütün bunların içinden geçerken insanlığımızı bütünüyle kaybetmedik, merhameti gösteriye teslim etmedik, haysiyeti alkışa satmadık, aklı hakikatten kaçırmadık, kalbi umutsuzluğa bırakmadık, acıyı intikama dönüştürmedik, bilgiyi kibir yapmadık, yalnızlığı kinle doldurmadık, suskunluğu yenilgiye çevirmedik ve betonun altında nefessiz kalan insanı aramaktan vazgeçmedik demektir. Bu nida, büyük ve gürültülü bir zafer çığlığı değil, yangından çıkmış bir insanın ellerinde hâlâ koruduğu küçük bir kandile bakarak söylediği mahcup ama sarsılmaz bir şahitliktir.
Böyle bir şahitlik, insanı hem bugüne hem de kendi içine karşı sorumlu kılar. Bugüne karşı sorumludur; çünkü çağın çürümesini görüp yalnızca şikâyet etmek, insanı haklı ama etkisiz bir seyirciye dönüştürebilir. Kendi içine karşı sorumludur; çünkü çağın kötülüğünü anlatmak, insanın kendi küçük kötülüklerini temize çıkarmaz. Bir çağın merhametsizliğinden yakınırken, kendi evimizde, kendi işimizde, kendi ilişkilerimizde, kendi dilimizde ve kendi kararlarımızda merhameti ne kadar koruduğumuzu sormuyorsak, eleştiri bile içten içe bir gösteriye dönüşebilir. Bir toplumun haysiyet kaybından söz ederken, kendi küçük çıkarlarımız uğruna hangi haysiyet alanlarını pazarlık konusu yaptığımızı yoklamıyorsak, sözümüzün ağırlığı eksilir. Bir dünyanın ruhsuzluğunu anlatırken, kendi ruhumuzu neyle beslediğimizi, neyle kirlettiğimizi, neyle oyaladığımızı ve neyle avuttuğumuzu düşünmüyorsak, hakikat dışarıya çevrilmiş bir projektör olmaktan öteye geçmez.
Bu nedenle kalbin umudu ile aklın yarası, insanı önce kendi kapısına getirir. İnsan, dünyayı düzeltmeye dair her büyük cümleden önce, kendi içindeki bozulma ihtimallerini görmelidir. Kendi merhametinin içine sızan gösterişi, kendi öfkesinin içine karışan intikamı, kendi bilgisinin içine yerleşen üstünlük duygusunu, kendi acısının içine saklanan dokunulmazlık arzusunu, kendi suskunluğunun içine gizlenen korkuyu, kendi konuşmasının içine karışan kendini ispat telaşını ve kendi umudunun içine sızabilecek gerçek kaçışını fark etmelidir. Bu fark ediş, insanı küçültmez; tam tersine, insanı sahici kılar. Çünkü insan ancak kendini bütünüyle masum görme konforundan çıktığında, başkasına karşı daha adil, kendine karşı daha dürüst ve hayata karşı daha dikkatli olabilir.
Bu dikkat, metaliğe teslim olmuş bir çağda insanın içindeki kadim sesi koruma çabasıdır. Kadim ses, bize acele etmeden bakmayı, gördüğümüzü hemen tüketmeden taşımayı, acının önünde susmayı, iyiliği gösteriye çevirmemeyi, haksızlık karşısında korkunun dilini değil hakkın edebini kuşanmayı, kalabalıklar bağırırken içimizdeki hak terazisini dinlemeyi ve en çok da insanın yalnızca yaptığı büyük işlerle değil, kimse görmezken koruduğu küçük ölçülerle insan kaldığını hatırlatır. Bu ses, toprağın kokusunda, eski bir kitabın sararmış sayfasında, gece yarısı edilen mahcup bir duada, bir annenin yorgun ellerinde, bir babanın içine attığı cümlede, bir yetimin suskun bakışında, bir hastane koridorunun solgun ışığında ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı o ağır vakitte hâlâ duyulabilir.
Bu sesi duymak kolay değildir; çünkü çağ, onun üzerini sürekli gürültüyle örtüyor. Bildirimler, yarışlar, pazarlıklar, hesaplar, hızlar, görüntüler, yorumlar, öfkeler, yargılar ve bitmeyen kıyaslar, insanın kendi içindeki en sahici sesi duymasını zorlaştırıyor. Fakat insan bazen bütün bu gürültünün içinden çekilip kendi kalbinin en eski odasına oturmadıkça, ne aklının kanamasını anlayabilir ne kalbinin umudunu koruyabilir. Orada, insanın içinde, çocukluğundan kalmış temiz bir bakış, gençliğinden kalmış kırılmış bir ideal, yaşadıklarından kalmış ağır bir sızı, kaybettiklerinden kalmış sessiz bir boşluk ve hâlâ geç kalınmadığını fısıldayan ince bir merhamet kıvılcımı vardır. İnsan, kendi içindeki bu odayı bütünüyle kaybetmediği sürece, çağ ne kadar betonlaşırsa betonlaşsın, ruhun bir yerinde filizlenme ihtimali kalır. Filiz, toprağın altında uzun süre görünmez; onu görmeyenler toprağın bütünüyle ölü olduğunu sanabilir. Oysa bazı dirilişler, önce karanlıkta hazırlanır. İnsan da bazen uzun süre yalnızca yıkıntı görür, yalnızca kül görür, yalnızca çatlak duvarlar, soğumuş ilişkiler, ağırlaşmış kelimeler, boşalmış kavramlar ve yorulmuş yüzler görür; fakat bütün bunların altında, eğer kalp umudu terk etmemiş ve akıl gerçeği bırakmamışsa, bir gün insanın içinden daha temiz bir bakış, daha ölçülü bir söz, daha adil bir duruş ve daha derin bir merhamet filizlenebilir. Bu filiz, çağın bütün kötülüğünü ortadan kaldırmayabilir; fakat insanın kendi içindeki çölü bütünüyle teslim almaya çalışan karanlığa karşı bir başlangıç olabilir.
Başarabildik diyebilmek için belki de önce büyük zafer hayallerinden vazgeçip küçük ama sahici insanlık nöbetlerine dönmek gerekir. Birinin kalbini kırdığımızda geç kalmadan dönmek, yanlış yaptığımızda kendimizi savunmak için bütün dünyayı suçlamamak, gücümüz yettiğinde ezmemek, yorulduğumuzda merhameti terk etmemek, bilgimiz arttığında kibri büyütmemek, acımız derinleştiğinde başkasının acısını küçümsememek, suskun kaldığımızda korkuya sığınmamak, konuştuğumuzda hakikati nefsimize hizmet ettirmemek ve umut ettiğimizde gerçeğin yüzünü örtmemek, belki de insanlık adına atılacak en sahici adımlardır. Çünkü çağın büyük yaraları, insanların küçük yerlerde yaptığı sayısız ihmal, taviz, suskunluk, kibir ve duyarsızlıkla büyür; bu yüzden onarım da çoğu zaman yine küçük yerlerde başlayan sabırlı bir ahlakla mümkün olur.
Kalbim, bütün bu ağır manzaralara rağmen, hâlâ bir insanın başka bir insanın yükünü hafifletebileceğine, bir sözün bir ruhu kırmak yerine onarabileceğine, bir özrün yıllardır taşınan bir taşı yerinden oynatabileceğine, bir merhamet anının uzun bir karanlığı delip geçebileceğine, bir hakkaniyet tavrının kalabalık bir korkuyu utandırabileceğine ve bir insanın kendi nefsinden bir adım geri çekilmesinin bütün bir ilişkiyi kurtarabileceğine inanıyor. Aklım, bütün bu ihtimalleri not ederken romantik bir körlüğe düşmemek için bana sürekli dünyanın sertliğini, insanın zaafını, düzenlerin acımasızlığını, kavramların bozulabilirliğini ve iyiliğin bile nefis tarafından kullanılabilir olduğunu hatırlatıyor. Ben de bu ikisinin arasında, ne bütünüyle saf bir iyimserliğe ne de bütünüyle karanlık bir kesinliğe sığınmadan, insan kalmanın ağır ama vazgeçilmez yolunu anlamaya çalışıyorum.
Çünkü insan kalmak, yalnızca iyi duygular taşımak değildir; insan kalmak, o iyi duyguları dünyanın sert gerçekleri karşısında sınamak, gerektiğinde onların bedelini ödemek, gerektiğinde kendi yanılgısını görmek, gerektiğinde sevdiği şeylerin de bozulabileceğini kabul etmek, gerektiğinde umut ettiği insanlara dair acı gerçekle yüzleşmek ve yine de bütün bunların sonunda merhameti bütünüyle terk etmemektir. İnsan kalmak, bazen bir kalbi anlamaya çalışırken kendi haklılığından biraz geri çekilmektir. Bazen bir haksızlığı görüp susmamaktır. Bazen konuşurken karşısındakinin haysiyetini korumaktır. Bazen kaybetmeyi göze alarak kirlenmemektir. Bazen kimse fark etmese de doğru yerde durmaktır. Bazen de bütün yıkıntılara rağmen, içindeki küçük ışığı söndürmemek için gece boyunca nöbet tutmaktır.
Bu nöbet, insanın en eski ve en ağır nöbetidir. İlk insanın toprağa değen mahcubiyetinden bugünün ekran ışığı altında yorulan ruhlarına kadar, insan hep aynı imtihanın farklı yüzleriyle karşı karşıyadır: Güç karşısında ne yapacağı, acı karşısında neye dönüşeceği, bilgi karşısında nasıl bir edep takınacağı, sevgi karşısında sahiplenmeye kapılıp kapılmayacağı, korku karşısında haysiyetini koruyup koruyamayacağı, hız karşısında vicdanını kaybedip kaybetmeyeceği ve ölüm karşısında hayatını nasıl taşıyacağı. Çağ değişir, araçlar değişir, şehirler değişir, kelimelerin kıyafetleri değişir, fakat insanın içindeki bu kadim sınav değişmez. Bu yüzden çağın metalik gürültüsü ne kadar büyürse büyüsün, ruhun kadim sessizliği hâlâ en derin hakikatleri fısıldamaya devam eder.
Ben o fısıltıyı duymak istiyorum; çünkü bütün gürültüye teslim olduğumda, yalnızca çağın hızına kapılmış bir beden olarak kalacağımı, fakat o fısıltıyı koruyabilirsem, yıkıntılar arasında bile kendi insanlığımın küçük mabedini ayakta tutabileceğimi biliyorum. Bu mabet taşla, betonla, gösterişli kubbelerle, büyük kalabalıklarla ve parlatılmış cümlelerle kurulmaz; bu mabet, insanın kimse görmezken koruduğu ölçüyle, acıya rağmen kirletmediği kalbiyle, hakikate rağmen yitirmediği umuduyla, umut adına terk etmediği gerçeğiyle, kırıldığı hâlde kırmamayı öğrenme çabasıyla ve her gün yeniden insan kalmaya niyet eden mahcup ama dirençli yürüyüşüyle kurulur.
Bir gün, bu çağın bütün gürültüleri biraz olsun dindiğinde, parıltılı masalların boyası döküldüğünde, hızın sarhoşluğu insanı yorduğunda, betonun soğukluğu kalbin en derin odalarına kadar yayıldığında ve insan kendi elleriyle inşa ettiği dünyanın içinde neden bu kadar üşüdüğünü sormaya başladığında, belki de en çok bugün küçümsenen şeylere ihtiyaç duyacağız: hakiki bir merhamete, gösterişsiz bir iyiliğe, hesap sormadan önce kendini yoklayan bir akla, gerçeği inkâr etmeyen bir umuda, incitmeden konuşan bir dile, sahiplenmeden seven bir kalbe, haksızlık karşısında eğilmeyen bir haysiyete ve bütün bunları büyük iddialara dönüştürmeden yaşayabilecek kadar olgun bir insanlık terbiyesine.
İşte o gün “başarabildik” diyebilmek için bugünden başlanması gereken yer, dünyanın en büyük sahnesi değil, insanın kendi içindeki en sessiz eşiktir. Çünkü insan, önce kendi kalbinde merhameti hayatta tutamazsa, yeryüzündeki merhamet iddiaları eksik kalır. İnsan, önce kendi aklını gerçeğin acısından kaçırmazsa, dışarıdaki hakikat arayışı anlam kazanır. İnsan, önce kendi dilini hızın, öfkenin ve gösterinin kirinden korumazsa, söylediği en güzel cümleler bile zamanla boşalır. İnsan, önce kendi yarasından kin yerine basiret, kendi yalnızlığından kabuk yerine derinlik, kendi hayal kırıklığından intikam yerine ölçü çıkaramazsa, çağın yaralarına dair kurduğu bütün büyük cümleler içeride karşılığını bulamaz.
Finalde kalbim ile aklımın aynı yerde buluştuğunu görüyorum; kalbim, bütün yangınlara rağmen insanın yeniden filizlenebileceğini söylüyor, aklım ise bu filizlenmenin ancak gerçeğe bakmaktan kaçmayan, sahteliği teşhir ederken kendi içindeki sahtelik ihtimalini de yoklayan, merhameti korurken onu gösteriye çevirmeyen ve umudu taşırken onu yüzleşmenin yerine koymayan bir insanlık disipliniyle mümkün olacağını hatırlatıyor. Bu iki ses birbirini susturmadan, birbirini küçültmeden, birbirinin yükünü inkâr etmeden aynı göğüste yaşamayı başardığında, insan belki de ilk kez sahici anlamda yürümeye başlıyor. Çünkü kalp umudu bıraktığında aklın taşıdığı yara boşluğa düşüyor; akıl gerçeği sırtlanmadığında ise kalbin çarpıntısı yönünü kaybediyor.
Bu yüzden bütün bu metalik çağın, betonlaşmış ilişkilerin, pazarlanmış erdemlerin, boğulmuş vicdanların, hızla tüketilen acıların ve içi boşaltılmış kelimelerin ortasında insanın asıl meselesi, ne yalnızca umut etmek ne yalnızca bilmek ne yalnızca susmak ne yalnızca itiraz etmek ne de yalnızca yanmak meselesidir; insanın asıl meselesi, bütün bunların içinden geçerken kalbini umutsuzluğa, aklını yalana, merhametini gösteriye, haysiyetini alkışa, yarasını kine ve insanlığını çağın soğuk metaline teslim etmeden, bir gün enkazın ortasında mahcup fakat tertemiz bir sesle “başarabildik” diyebilecek kadar sahici kalabilmesidir.
Bu yazının geldiği yer
Bu metin, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Konforlu Cehennemler 1. Cilt adlı eserinden alınmıştır. Eserin tamamına kitap sayfasından ulaşabilirsiniz.
Okumayı sürdürmek için























