Kerb-ü-Belâ 4. Cilt
Şehadetten Sonra Konuşan Hakikat
Bu eser yazılmaktadır.Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun dört ciltlik Kerbelâ anlatısının final halkası olarak, Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonra susmayan hakikati, Ehl-i Beyt’in esaret yolculuğunu, Hz. Zeyneb’in şahitliğini, Kûfe ve Şam hattında büyüyen yüzleşmeyi ve Kerbelâ’nın kıyamete kadar sürecek ahlaki çağrısını roman edası içinde ele alan güçlü bir vicdan metnidir. Bu eser, Kerbelâ’yı yalnız anılacak bir acı değil, anlaşılması ve bugünün hayatına taşınması gereken büyük bir hakikat olarak okur. Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, okura Hz. Hüseyin’e duyulan muhabbetin ancak zulüm karşısında izzetli duruşa, mazlum karşısında sorumluluğa ve hakikat karşısında bedel ödemeyi göze alan bir kıyama dönüştüğünde tamamlanacağını hatırlatır.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun dört ciltlik büyük Kerbelâ yürüyüşünün final halkası olarak, yalnızca tarihin en acı sahnelerinden birini tamamlayan bir roman değil; Kerbelâ’dan sonra susmayan hakikatin, şehadetten sonra yürüyen emanetin, toprağa düşen bedenlerden sonra ayağa kalkan vicdanın ve zulmün karşısında kıyamı bir hayat ölçüsüne dönüştüren Hüseynî çizginin derinlikli bir yüzleşme metnidir.
Bu eser, ilk üç ciltte adım adım örülen büyük trajedinin nihai anlam kapısını aralar. İlk ciltte “Ya biat ya ölüm” eşiğinde başlayan yürüyüş, Hz. Hüseyin’in Yezid tahakkümü karşısında boyun eğmeyen izzetli duruşunu, Medine’den Mekke’ye, Mekke’den Kûfe çağrılarına uzanan sancılı yolu ve Kerbelâ’ya doğru ilerleyen kader çizgisini görünür kılmıştı. İkinci ciltte ihanetin şifreleri, Kûfe’nin dönekliği, siyasetin hırsla zehirlenmesi, idarecilik iddiasının kibirle çürümesi ve insanın geçici dünya hazları uğruna kendi özüne nasıl ihanet edebildiği üzerinden açılmıştı. Üçüncü ciltte ise susuzluğun feryadı, Kerbelâ çölünde bedenleri kavuran susuzluğun ötesinde, ümmetin vicdanında açılan büyük kuraklığı, çocukların, annelerin, yiğitlerin, duaların ve şehadete yürüyen başların ağırlığını taşımıştı.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt ise bu büyük yürüyüşün en sarsıcı sorusuyla okurun karşısına çıkar: Şehadet tamamlandıktan sonra hakikat susar mı, yoksa asıl konuşma o andan sonra mı başlar?
Çünkü Kerbelâ, yalnızca Hz. Hüseyin’in ve beraberindeki kutlu insanların şehadetiyle sona ermiş bir tarih sahnesi değildir. Kerbelâ, toprağa düşen bedenlerin ardından, geride kalanların diliyle, sabrıyla, şahitliğiyle, direnciyle ve hakikati zalimin sarayına kadar taşıyan cesaretiyle devam eden büyük bir insanlık imtihanıdır. Bu cilt, Kerbelâ’nın yalnız kılıçlarla, susuzlukla, çadırlarla ve kanla yazılan kısmını değil; gözyaşının, esaretin, hutbenin, hafızanın, utancın, tövbenin, yüzleşmenin ve kıyamete kadar sürecek ahlaki ayrımın yazıldığı son ve en ağır sayfalarını işler.
Bu kitapta Kerbelâ sonrası, yalnız matem duygusuyla değil, şahitlik sorumluluğuyla okunur. Çünkü zulüm, çoğu zaman mazlumu öldürdüğünde galip geldiğini zanneder; hâlbuki bazı ölümler, zalimin bütün zafer dilini yıkan ve hakikati tarihin en derin yerine nakşeden ebedî bir dirilişe dönüşür. Hz. Hüseyin’in toprağa düşmesi, bir yenilgi değil; ümmetin vicdanına bırakılmış en ağır emanettir. O emanet, yalnız ağıtla taşınmaz; o emanet, ancak insanın kendi çağındaki Yezidî tavırları tanıması, kendi içindeki Kûfe korkaklığını fark etmesi, kendi sofrasındaki adaletsizliği görmesi, kendi dilindeki tarafgirliği temizlemesi ve kendi hayatında Hüseynî bir duruş inşa etmesiyle taşınabilir.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, bu yönüyle okuru yalnız geçmişin acısına değil, bugünün sorumluluğuna çağırır. Çünkü Kerbelâ’yı anlamak, yalnız Muharrem günlerinde hüzünlenmek, su içerken içe çöken bir sızı duymak, Hz. Hüseyin adını duyunca gözleri nemlendirmek veya tarihî bir trajediyi saygıyla anmak değildir. Kerbelâ’yı anlamak, haklı olduğunda yalnız kalmayı göze almak, zulmün sofrasına oturmamak, güçlüden yana güvenli bir suskunluk satın almamak, mazlumun acısını mezhep, meşrep, kimlik, sınıf veya taraf hesabına göre tartmamak ve adaleti yalnız kendine değdiğinde hatırlamamaktır.
Bu final cildi, özellikle Hz. Zeyneb’in şahitliği üzerinden Kerbelâ sonrası hakikatin nasıl taşındığını derinleştirir. Çünkü Zeyneb, yalnız bir kardeş acısının, yalnız bir aile felaketinin, yalnız bir kadın yüreğinin veya yalnız Kerbelâ çadırlarının geride kalan sessiz tanığı değildir; o, zulmün en kanlı sahnesinden sonra hakikatin dilini kaybetmeyen, esareti zillete dönüştürmeyen, gözyaşını teslimiyetsizliğe değil şahitliğe çeviren ve zalimin sarayına kadar taşınan hakikati eğmeden söyleyen büyük bir vicdan duruşudur. Bu ciltte Zeynebî duruş, ağlamanın ötesinde konuşmayı, suskunluğun ötesinde şahitliği, acının ötesinde emaneti ve yıkımın ötesinde yeniden dirilişi temsil eder.
Kerbelâ’nın en ağır taraflarından biri, yalnız zulmün varlığı değil, zulme seyirci kalanların çokluğudur. Bu nedenle kitap, Kûfe’nin sadece tarihî bir şehir olmadığını, insanın içinde her çağda yeniden kurulan bir korkaklık, hesap, bekleyiş, menfaat ve güvenli taraf seçme düzeni olduğunu hatırlatır. Kûfe, mektup yazıp bedel vakti gelince geri çekilenlerin, hakikati sevdiğini söyleyip hakikat uğruna risk almayanların, zulmü tanıyıp zalimin kapısına yaklaşınca dilini yutanların ve “ben ne yapabilirdim ki?” cümlesiyle kendi vicdanını avutmaya çalışanların iç coğrafyasıdır.
Buna karşılık Hüseynî çizgi, gücün karşısında eğilmeyen, hakikati çoğunluğun onayına göre tartmayan, izzeti hayatta kalma hesabına kurban etmeyen, ölümü zillete tercih eden ve insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu iktidar sahiplerinin tehdidinden daha büyük gören çizgidir. Serinin üçüncü cildinde de özellikle belirtildiği üzere, bu dört ciltlik çalışma, Nübüvvet çizgisini temsil eden Hüseynî çizgi ile saltanat fikrini temsil eden Yezidî çizgi arasındaki ana ayrımı bugünün penceresinden okumayı amaçlar.
Bu son ciltte Yezidîlik, yalnız tarihsel bir şahsın zulmüne indirgenmez; Yezidîlik, hakkı gücün emrine veren, dini iktidarın meşruiyet aracına dönüştüren, insanı makam uğruna harcayan, mazlumun sesini bastıran, biati imanın yerine koyan, adaleti tehdit sayan ve hakikati saray kapısında susturmak isteyen her çağın karanlık zihniyetidir. Bu yüzden Kerbelâ, bir defa yaşanıp bitmiş bir olay değildir; insanlık, hak ile batıl, izzet ile zillet, emanet ile ihanet, kıyam ile kıyım, sadakat ile tarafgirlik arasında her gün yeniden Kerbelâ’nın içinden geçmektedir.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, şehadet sonrası esaret yolculuğunu, Kûfe ve Şam hattında büyüyen yüzleşmeyi, zalimin zafer sandığı sahnenin nasıl utanca dönüştüğünü, Ehl-i Beyt’in acısını taşıyan kadınların ve çocukların insanlık tarihine bıraktığı derin şahitliği roman edası içinde işler. Bu eser, okura sadece “ne oldu?” sorusunu değil, daha ağır olan “biz o gün orada olsaydık nerede dururduk?” sorusunu sordurur. Çünkü Kerbelâ’yı anlamanın en sarsıcı tarafı, insanın kendisini otomatik olarak Hz. Hüseyin’in safında görmesi değil, kendi hayatındaki korkulara, suskunluklara, menfaat hesaplarına, tarafgirliklere ve konforlu geri çekilmelere bakarak bu iddiasını yeniden tartmasıdır.
Bu kitapta su, yalnızca Fırat’ın kıyısında engellenen bir hayat kaynağı değildir; su, insanlığın merhamet imtihanıdır. Bir çocuğun susuzluğu, bir annenin çaresizliği, bir yiğidin son nefesi, bir çadırın karanlığı ve bir ümmetin vicdanına çöken ağır kuraklık, Kerbelâ’yı yalnız tarihî bir trajedi olmaktan çıkarır ve insanlığın adalet, merhamet, cesaret, sadakat ve emanet sınavına dönüştürür. Bu yüzden susuzluk, yalnız Kerbelâ çölünde kalmaz; bugün de mazlumun yanında susan dillerde, savaşlar karşısında körleşen vicdanlarda, yoksulun kapısına kapanan sofralarda, adalet arayanların yalnız bırakıldığı mahkeme koridorlarında ve zulmü gören ama konforunu bozmamak için susan kalplerde devam eder.
Sadıkoğlu’nun Kerb-ü-Belâ serisinde öne çıkan en önemli tavır, Kerbelâ’yı yalnız bir yas edebiyatına hapsetmemesidir. Bu eserlerde Kerbelâ, anılacak bir acı olmanın ötesinde, anlaşılması gereken büyük bir hakikat olarak ele alınır. Nitekim ilk ciltte de açık biçimde vurgulanan ana fikirlerden biri, günümüz insanının Kerbelâ’yı anmaktan çok anlamaya ihtiyacı olduğudur.
Bu dördüncü cilt de aynı çizginin finali olarak, okuru acının etrafında dolaştırmakla yetinmez; acının içindeki çağrıyı duymaya davet eder. Çünkü Kerbelâ’yı yalnız ağlayanlar değil, Kerbelâ’dan sonra değişenler anlamış olur. Eğer insan Kerbelâ’yı okuduktan sonra kendi evindeki adaletsizliği görmüyorsa, kendi işindeki kul hakkını fark etmiyorsa, kendi dilindeki mezhepçi ve tarafgir zehri temizlemiyorsa, kendi korkularını hikmet diye saklıyorsa, kendi suskunluğunu sabır zannediyorsa, kendi konforunu ümmetin acısından daha değerli görüyorsa, o insan Kerbelâ’nın hüznüne temas etmiş olabilir; fakat hakikatine henüz ulaşmış sayılmaz.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, Ehl-i Beyt muhabbetini yalnız duygusal bir bağlılık olmaktan çıkarıp ahlaki bir sorumluluk alanına taşır. Ehl-i Beyt’i sevmek, yalnız isimlerini hürmetle anmak değil; onların temsil ettiği adalet, merhamet, izzet, doğruluk, emanete sadakat ve zulme boyun eğmeme ahlakını hayata taşımaktır. Hz. Hüseyin’e ağlamak kıymetlidir; fakat Hz. Hüseyin’in karşı çıktığı zulüm biçimlerini kendi çağında tanımayan, Yezidî tavırların modern maskelerini görmeyen ve Kûfe’nin korkaklığını kendi içinde aramayan bir matem eksik kalır.
Bu kitap, Kerbelâ’nın tarihsel ağırlığını bugünün karanlıklarına doğru taşırken, okura şu büyük ayrımı gösterir: Hüseynî olmak, yalnız mazlumdan yana duygulanmak değil, zalime karşı bedel ödemeyi göze alacak kadar hakikatin yanında durabilmektir. Yezidîlik ise yalnız zulmü bizzat yapmak değil; zulmün sofrasından pay almak, zulmü görüp susmak, zalimin dilini ödünç almak, mazlumu yalnız bırakmak, hakkı menfaat hesabına göre eğmek ve adaleti kendi tarafına değdiği kadar sevmektir.
Serinin bu final cildi, aynı zamanda bugünün İslam dünyasına da ağır bir ayna tutar. Çünkü Kerbelâ’nın yarası, yalnız geçmişte dökülen kanla sınırlı değildir; o yara, ümmetin adalet fikrini kaybettiği, kardeşliğin sloganlara sıkıştığı, mezhepçiliğin ahlakın önüne geçtiği, iktidar hırsının hakikati ezdiği, mazlumların kimliğine göre ayrıştırıldığı, zengin sofraların yoksul coğrafyaların çığlığına sağır kaldığı ve barış anlamına gelen bir dinin mensuplarının birbirlerinin kanıyla sınandığı her yerde yeniden kanar.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, bu nedenle yalnız tarih okurlarına değil; din, ahlak, adalet, iktidar, vicdan, Ehl-i Beyt muhabbeti, ümmet bilinci ve insanın zulüm karşısındaki konumu üzerine düşünen herkese hitap eder. Bu kitap, okurunu sadece geçmişin yasına değil, bugünün sorumluluğuna çağırır; çünkü Kerbelâ’yı gerçek anlamda okumak, insanın kendi çağındaki Yezidî düzenlere, kendi içindeki Kûfe korkaklığına ve kendi hayatındaki küçük iktidar hırslarına karşı da uyanması demektir.
Ve nihayet bu eser, dört ciltlik büyük yürüyüşün finalinde okura şu hakikati bırakır:
Kerbelâ’da bedenler toprağa düştü; fakat hakikat toprağa gömülmedi.
Fırat sustu; fakat susuzluğun feryadı kıyamete kadar konuşmaya devam etti.
Zulüm o gün kendisini galip sandı; fakat Hz. Hüseyin’in kıyamı, zalimlerin bütün zafer cümlelerini tarihin en ağır utancına dönüştürdü.
Kerb-ü-Belâ 4. Cilt, bu yüzden yalnız bir final değil, bir çağrıdır. Okura, “Hüseyin’i seviyor musun?” sorusundan daha ağır olan şu soruyu bırakır:
Bugünün Kerbelâlarında nerede duruyorsun?