Dağların en sarp kayalıklarında, rüzgârın dahi ürkerek dolaştığı bir uçurumun kenarında bir yuva vardı. O yuvada göklere hükmetmeye namzet yumurtalar duruyordu. Ama kader, bazen bir çocuğun eline düşen taş gibi savrulur ya hani; işte o yumurtalardan biri, yuvarlanarak aşağı düştü ve bir köylünün yoluna çıktı.
Köylü, bu büyük ve yabancı yumurtayı aldı; tavuklarının arasına koydu. Tavuklar onu kendi yumurtalarıyla eş gördüler, üstünde kuluçkaya yattılar. Günler geçti, kabuk çatladı ve içinden kartalın yavrusu çıktı. O yavru, gökyüzünün şarkısıyla doğmuştu, ama kulaklarına ilk çalınan ezgi, kümeste gagaların tıkırtısı oldu.
Böylece büyümeye başladı. Gün be gün, kanatları uzadı, kemikleri güçlendi, gözleri derinleşti ama ne var ki, kalbine işlenen inanç bambaşka idi:
“Sen tavuksun.”
Tavuklarla birlikte yere eğildi, toprağı gagaladı, kümesin dar gölgesinde varlığını sürdürdü.
Yıllar aktı. Kartal, büyüklüğünün farkına varamadı; kendi azametini sıradanlığın perde arkasına sakladı. Oysa gökyüzü her gün onu çağırıyor; bulutların arasında özgürlüğün şarkısı yankılanıyordu.
Günlerden bir gün, köyün üzerinden görkemli bir kartal süzüldü. Kanatlarıyla güneşi selamlıyor, rüzgârın damarlarında sevinçle dolaşıyordu.
Yerdeki kartal başını kaldırdı. Bir anlığına yüreği göğsüne sığmadı, gözlerinden ışık taştı. İçinde derinlerden, çok derinlerden bir ses fısıldadı:
“Sen onlardan birisin. Kanatların toprağa değil, göğe aittir. Uç!”
Ama yazık ki zihni zincirlerle bağlıydı. Yılların alışkanlığı, çevresinin fısıltısı, kendi cesaretsizliğinin karanlığı onu yere çivilemişti. Etrafındaki tavuklara baktı; onlar sıradanlığın güvenli huzuruyla toprağı eşeliyordu. O an göğe bakmaktan vazgeçti, kanatlarını kapadı ve kendi kendine;
“Hayır, ben bir tavuk olarak doğdum, tavuk olarak yaşayacağım ve tavuk olarak da öleceğim.” dedi.
Yazık ki öyle de oldu. Kanatlarında göklerin kudreti saklıydı; ama hiç açmadı. Gözlerinde ufukların ateşi yanıyordu; ama hiçbir zaman o ateşi göğe taşımadı. Ömrünü yerde, sıradanlığın gölgesinde tamamladı.
Evet o, bir kartal olarak doğmuştu, ama bir tavuk gibi öldü.
Biliyorum; internet denen dijital çöplükte bu hikâyenin çok farklı versiyonları var.
Ancak içeriği ne olursa olsun bu hikayenin zihin duvarlarımıza bıraktığı hissesine baktığımızda bu hikaye yalnızca bir kuşun bahtsız talihi değil; bir medeniyetin, bir ümmetin iç çekişlerinin, unutkanlığının ve yeniden doğma ihtimalinin hikâyesidir. Yani aslında kartalın kendi azametini unutarak tavuk gibi yaşaması, bugünün Müslümanlarının içine düştüğü hâlin bir aynasıdır.
Öyle ya;
Bir zamanlar bu ümmet, göğün çocuklarıydı. Kur’an’ın “Oku!” diye haykıran ilk emriyle gözlerini açtı. Bu çağrı, yalnızca harflerin birleşimini değil, varoluşun sırrını, aklın ve ruhun göklere doğru kanatlanışını temsil ediyordu. Biz bu çağrıyla ayağa kalktık; bilgisizliğin karanlığını yaran bir meşale, mazlumların sığınağı olan bir gölge olduk.
Bağdat’ın kalbinde bilginler, yıldızların ışığını kitapların sayfalarına döktüler. Semanın sırlarını çözmek için kalemlerini göğe kaldırdılar. Endülüs’te medreselerin kandilleri, geceyi boğarak gündüzü çoğalttı; cehaletin zifiri karanlığını ilmin nuruyla paramparça ettiler. Kurtuba’nın sokaklarında akan su bile medeniyetin şiirini fısıldıyordu.
İstanbul’da gök kubbe, Allah’ın ismini minarelerden yankılatırken, adalet sarayların değil sokakların dilinde dolaşıyordu. Merhamet, fukaranın sofrasına oturuyor; vakar, hükümdarların yüzünde değil, sıradan insanların gönlünde tecelli ediyordu. Dünyanın neresinde Müslüman ismi anılsa, orada ilmin, ahlakın, vakar ve izzetin gölgesi düşüyordu. Çünkü bu ümmet, yaklaşık bin yıl boyunca bir medeniyetin yalnızca taşıyıcısı değil, aynı zamanda onun ruhu ve nefesiydi.
Fakat biliyoruz ki tarih, insana hiçbir zaman düz bir yol vadetmez. Zamanın dönen çarkı; savaşların çığlıkları, istilaların tozu, sömürünün zincirleri, iç kavgaların kör kuyuları ile bazen ufukları aydınlatır, bazen de karanlığın gölgesini üzerimize salar. Bizim coğrafi tarihimizde de yazık ki hepsi bir araya geldi ve o kartalı yere indirdi.
Zira kılıçların gölgesinde şehirler yıkıldı, kitaplar yakıldı, minarelerin gölgesinde fitneler yükseldi. Bir zamanlar göğün efendisi olan ümmet, kendi elleriyle kendi kanatlarını zincire vurdu. O büyük kartal, sıradanlığın toprağına eğildi vee işte o an, kulaklara zehirli bir cümle fısıldandı:
“Sen tavuksun.”
Bu fısıltı, yalnızca bir cümle değil; bir ümmetin ruhuna işlenen en derin yara, en ağır zincirdi. Göğe ait olan kanatlarımızı yere bağlayan, ufuklara uzanan bakışımızı toprağa mahkûm eden cümle işte buydu.
Çünkü o günden sonra biz, kendi ihtişamımızı unuttuk; bir kartalın, kümesin dar gölgesinde ömrünü tüketmesi gibi, biz de kendi göklerimizi unutarak sıradanlığın karanlığında yaşamayı kabullendik.
Tam da bu hâli, asırlar önce büyük tarihçi İbn Haldun görmüş ve satırlarına işlemişti:
“Mağluplar, galipleri taklit ederler.”
Ona göre mağlup olan toplum, yalnızca savaş meydanında yenilen değil, ruhen teslim olandı. Çünkü mağlubiyet, önce kılıçlarla, sonra kalplerle, en sonunda da zihinlerle kazanılırdı. Mağlup, galibin zaferinin yalnızca şahitliğini yapmaz; aynı zamanda onun değerlerini, onun kıyafetini, onun dilini, hatta onun dünya görüşünü ödünç alırdı. Bir gün gelir, mağlup kendi varlığından utanır, galibin gölgesinde yaşamayı bir onur sanırdı.
Sizce de İbn Haldun’un bu tespiti, kartalın tavuklar arasında büyüyüp kendini tavuk sanması gibi değil mi?
Çünkü kartalın asıl mağlubiyeti, gökyüzünden düşmesi değil; kendi kanatlarına yabancılaşmasıdır. Ümmetin asıl mağlubiyeti de, Haçlıların kılıçları yahut Moğol istilalarının ateşi değil; kalbimize ve dahi yürek ülkelerimize işlenen bu fısıltıdır:
“Sen tavuksun.”
Bugün bakınız coğrafyamıza:
Topraklarımız öyle bereketli ki, her bir avuçta yüzlerce yılın mahsulünü saklar; denizlerimiz öyle zengin ki, dalgalarının altında sayısız nimet gizlenir; dağlarımız öyle yüksek ki, göğe yükselen minareler gibi başını semaya uzatır; tarihlerimiz öyle ihtişamlı ki, sayfaları çevrildikçe ışık saçan birer kandil gibidir. Fakat bütün bu genişlik, zihinsel köleliğimiz nedeniyle bize göğün sonsuz ufkunu değil, kümesin dar gölgesini hatırlatıyor.
Ortadoğu’nun kalbinde şehirler, bombaların dumanıyla boğuluyor; ezan seslerine karışan patlamalar, gök kubbeyi gözyaşıyla titretiyor. Afrika’nın bağrında açlık, çocukların gözlerine yerleşiyor; bir dilim ekmek, bir damla su, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiye dönüşüyor.
Asya’nın topraklarında nice ümmet çocukları, yabancı ideolojilerin karanlık baskısı altında kimliğini unutmaya zorlanıyor; diller susuyor, gönüller zincire vuruluyor. Avrupa’nın ortasında ise milyonlarca Müslüman, kökünden koparılmış bir fidan gibi, gurbetin soğuk rüzgârına bırakılıyor ki ne toprağı kendisinin, ne göğü tanıdık…
Bütün bu manzaraya bakıldığında, coğrafyamız gerçekten bir kartalın kanadı gibi doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan bir ihtişam haritası evet ama bu kanat bugün kırılmış, yorgun düşmüş, zincire vurulmuş, göğe ait olduğu hâlde toprağa çivilenmiştir.
Öyle ya, bir kartalın kanadı gökyüzünü kucaklamazsa, yerde sürünmekten başka neye yarar?
Bir ümmetin coğrafyası bereketli de olsa, imanla taçlanmadıkça, adaletle yoğrulmadıkça, merhametle canlanmadıkça, sadece kümesin gölgesinde tüketilen günlerin sahnesine dönüşmez mi?
Bugün, yazık ki yürek birliği içinde bereketin, ihtişamın ve tarihin gölgesinde unutulmuş bir potansiyelin acı manzarasını sahnelemiyor muyuz?
Bakın yakın tarihimize;
Bir zamanlar sokaklarımızda âlimlerin sesi yankılanırken; bugün aynı sokaklarda cehaletin fısıltısı dolaşmıyor mu?
Bir zamanlar şehirlerimiz göğe yükselen minarelerin gölgesinde huzur bulurken bugün aynı şehirler, fitnenin ve çekişmenin ateşinde yanmıyor mu?
Bir zamanlar merhamet, yoksulun sofrasında en tatlı ekmek iken, bugün gösteriş ve israf sofraları bereketi yaşamlarımızdan kovamdı mı?
Evet evet; biz kartaldık, ama kendimizi tavuk sandık.
Ama en azından geçmişimize tutunarak, toplumsal hafızamıza sığınarak yeniden anımsamalıyız ki;
Bugünkü sorun kartalın gökyüzünden düşmesi değil, kanatlarının gücünü unutmasıdır. Çünkü unutmak, en ağır yenilgidir. Zira bugün biz, unuttuğumuz için kaybettik ve unuttuğumuz için sürünüyoruz.
Rabbimizin bizi yeryüzüne şahit kıldığını; ilmin kalemini, adaletin terazisini, merhametin dilini unuttuk. Oysa ki biz göğün çocukları, dağlara meydan okuyan, denizlere hükmeden, ufukları aşan kartallardık.
Şimdi ise, daracık kümeslerde birbirimizi gagalıyor, birbirimizin kanatlarını kırıyor, ufuklara bakmak yerine toprağa kapanıyoruz. Oysa kartal, göğe bakmadıkça, semada kanat çırpmadıkça var olamaz.
Diyeceksiniz ki;
Bugün Müslüman şehirlerinin semasında hâlâ ezan yankılanıyor; evet ama o ezanın ruhu kalplere inmiyor. Minareler göğe uzanıyor; evet ama kalpler yere bağlı. Kitaplarımız raflarda duruyor; evet ama sayfaları tozla kaplı. Camilerimiz dolup taşıyor; evet ama adalet, merhamet ve ilim boş meydanlarda yetim kalıyor.
Gökyüzünün bizim olduğunu yeniden anımsamamız için yapmamız gereken tek şey kanatlarımızın farkına vararak onlara tutunmak.
Zira kanatlarımız hâlâ sırtımızda, iman hâlâ kalbimizdedir. Tozla kaplanmış kitaplarımızın sayfaları açıldığında, yeniden ışık saçacak; terk edilmiş ilmin yollarına adım atıldığında, yıldızlar yine kalemlerimizle yarışacak; unutulmuş merhamet sofralarımıza döndüğünde, en tatlı ekmek yine kardeşlik, birlik ve beraberliğin ekmeği olacak, aramızdan uçup giden bereket bütün ihtilamıyla geri dönecektir.
Artık anımsamalıyız ki;
Biz kartalız; kümes bize dardır ve gökyüzü bizim yurdumuzdur. Biz kartalız; toprağa kapanmak bize yakışmaz, ufukları aşmak bizim tabiatımızdır. Biz kartalız; zincirlerimiz, alışkanlıklarımız ve korkularımızdan ibarettir. Bunların farkına varabilir isek, gökler yeniden bize açılacaktır.
Çünkü göğe ait olduğunu hatırlayan, yerde sürünmez. Biz, Rabbimizin bize yüklediği emaneti hatırladığımız gün, yeniden yeryüzünün halifesi oluruz ve işte o zaman, dünyaya unuttuğu hakikati yeniden hatırlatır;
Adaletin terazisini, ilmin ışığını, merhametin sıcaklığını yeryüzünün en karanlık ve bakir alanlarına tıpkı ceddimiz gibi taşımaya devam ederiz.
Yüreğimizi yeniden gökyüzüne yakın tutup fark etmeliyiz ki;
Bir zamanlar bizim varlığımızın en derin nakışları olan merhamet, komşunun açlığına duyarsız kalmamak; bir lokmayı bölüp paylaşmak, bir yetimin gözyaşını silmekti. Adalet, kılıcın değil vicdanın kudretiyle hükmetmek; yeryüzünde mazluma kalkan bir el, zalime engel olan bir ses olmaktı. Ama bugün dünya tarihine yön veren koca bir ümmetin ruhu, küçük çıkarların, küçük hesapların, küçük dünyaların ağına düştü ve ne yazık ki büyük idealleri, küçük ihtiraslara feda ettik. Gözlerimizi göğün sonsuz derinliğinden yere indirdiğimiz günden beri de göğe bakmayı, yıldızları hedeflemeyi, kanatlarımızı açıp rüzgârla dans etmeyi unuttuk.
Biz, kartal olduğumuzu unuttukça, gözlerimiz kısaldı, gönlümüz daraldı. Bir zamanlar ufukları yakan hayallerimiz vardı; şimdi birbirimizi gagalayan küçük arzularımız var. Bir zamanlar dağları yerinden oynatan ideallerimiz vardı; şimdi ise kümesin köşesinde oyalanan alışkanlıklarımız yaşamlarımızı istila etmiş durumda.
Bugünkü tabloda kanatlarımız göğe uygun, ama bakışımız yazık ki bu yüzden toprağa adeta zincirli durumda.
Tarih ve güncel şahittir ki;
Kalplere yeniden merhamet yerleşirse, en karanlık sokaklar bile ışıkla dolar. Komşusunun açlığına duyarsız kalmayan bir toplum, kendi vicdanını kaybetmez; kendi vicdanını kaybetmeyen bir toplum, yeryüzünün adaletini de kaybetmez.
Adalet yeniden göklere yükselirse, yıkılmış şehirler yeniden inşa edilir, yorgun gönüller yeniden dirilir. Mazluma el uzatan bir ümmet, sadece tarihini değil, geleceğini de kurtarır. Küçük kavgaları, küçük çıkarları, küçük dünyaları geride bırakıp büyük ideallere yöneldiğimiz gün, kartalın gözleri tekrar ufuklara dikilecektir.
İşte o gün biz yeniden göğe bakmayı hatırlayacak; o gün kanatlarımızı açacak, gökyüzünün rüzgârını ciğerlerimize çekecek; o gün tavukların toprağa mahkûm bakışını terk edip, kartalın göklere uzanan bakışıyla ufukları aşacağız. Çünkü biz, toprağın çamuruna zincirlenmek için değil, göğün maviliğinde özgürleşmek için yaratıldık.
Öyleyse diyebiliriz ki;
Ahlak yeniden doğarsa, medeniyet de yeniden doğar. Çünkü medeniyet, taş binalardan, yüksek surlardan, kalabalık şehirlerden değil; kalplerin dokusundan, gönüllerin terbiyesinden inşa edilir. İnsanın içindeki merhamet öldüğünde şehirler ayakta kalsa da medeniyet çöker; fakat merhamet yeniden yeşerdiğinde, en yıkık şehir bile küllerinden dirilir.
Kendimizin farkına varıp bir an evvel kendimizi tavuk sanmaktan vazgeçip gökyüzünün sonsuzluğuna kanat çırpmamız gerekiyor. Zira Rabbim ikaz ediyor;
“Allah, bir kavmi, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d, 11)
Yani biz değişmezsek, halimiz değişmeyecek; ama biz kendimizi değiştirirsek, Allah da kaderimizi değiştirecektir. Biz kanatlarımızı hatırlarsak, Allah göğü önümüze açacak; biz ahlakımızı diriltirsek, Allah da medeniyetimizi diriltecektir
O hâlde bize düşen, yeniden merhameti diriltmek, adaleti ikame etmek, ilmi ayağa kaldırmak ve vakarı kuşanmaktır. Çünkü biz tavuk değil, kartalız ve kartalın yeri, kümesin dar gölgesi değil, göğün sonsuz ufkudur.
Bugünkü zincirlerimiz demirden değil; korkulardan, alışkanlıklardan, tembellikten, özgüvensizlikten örülmüştür. Kendi ellerimizle ördüğümüz bu zincirleri yine kendi ellerimizle kırmadıkça, gökyüzü bize kapalı kalacaktır.
Biz, küçük hesapların, dar çekişmelerin, basit ihtirasların esiri olmak için yaratılmadık. Bizim özümüz, göğe yönelen dua, ufukları aşan ideal, bütün insanlığa adalet götüren bir yolculuktur.
Ey ümmetin gençleri!
Siz, çağların umudusunuz. Sizin yüreklerinizde, gökyüzünü yaracak güç, zincirleri kıracak cesaret saklı. Yere bakmayı bırakın; başınızı kaldırın, göğe bakın! Çünkü sizin kanatlarınız, tavukların dar dünyasına değil, göğün sonsuzluğuna aittir.
Ey ümmetin kadınları!
Siz, nesilleri büyüten rahmet ellerisiniz. Tarih boyunca medeniyetin mayası sizin kalplerinizde yoğruldu. Bugün yine sizin ellerinizde dirilişin tohumu yeşerecek. Unutmayın, bir anne imanla çocuk büyüttüğünde, bir millet yeniden ayağa kalkar.
Ey ümmetin âlimleri!
Sizler, kalemleriyle medeniyetleri ayağa kaldıranların mirasçılarısınız. Kaleminiz sustuğunda ümmet susar, kaleminiz kırıldığında ümmet körelir. Öyleyse korkmayın, çekinmeyin, ilminizle, hikmetinizle ve cesaretinizle bu ümmete yeniden yön verin. Çünkü kartalın gözleri ufku görmek içindir; sizin kelamınız da ufukları işaret etmelidir.
Ey ümmetin tüccarları, sanatkârları, işçileri, çiftçileri!
Siz alın terinizle bu medeniyetin direklerisiniz. Siz dürüst ticaretinizle, helal kazancınızla, adaletli emeğinizle kartalın kanadını güçlendireceksiniz. Çünkü bir medeniyet ancak ahlakla ve emekle ayağa kalkar.
Ey Müslüman topluluklar!
Artık birbirinizin kanadını kırmayı bırakın. Birbirinizin gözünü oymak yerine, gökyüzüne birlikte bakın. Çünkü kartallar sürüyle değil, ama aynı ufka kanat açarak uçarlar. Siz de aynı ideali kuşandığınız gün, ufuklar size açılacak.
Unutmayın:
Zincirleriniz ne kadar ağır olursa olsun, kartal olduğunuzu hatırladığınız an hepsi kırılacaktır. Çünkü zincirlerin gücü, sizin inancınızı aşamaz. Çünkü ateş imanı yakamaz.
Lütfen ama lütfen,
Kartalın trajedisi, bizim trajedimiz olmasın. Çünkü bir kartalın tavuk gibi yaşaması doğaya ihanet; bir ümmetin kendi özünü unutması ise tarihe ve dahi ecdadına ihanettir.
Ya biz, yeniden kartal olduğumuzu hatırlayacağız; ya da tarih, bizim için de acı bir satır yazacak:
“Bir kartal olarak doğdular, tavuk gibi yaşadılar, tavuk gibi öldüler.”
Bu satır, sadece bir hüküm değil, bir mahkûmiyettir. Ve biz, buna razı olmadığımız gün, yeni bir tarih başlayacak. Çünkü unutma:
Her diriliş, bir hatırlamayla başlar.
Her yükseliş, bir cesaretle doğar.
Her kartal, bir gün kanatlarını hatırlamak zorundadır.
Rabbimiz…
Bize unuttuğumuz kanatlarımızı hatırlat. Kümeslerin dar gölgelerine mahkûm etme; göklerin sonsuz ufkuna kanat çırpanlardan eyle bizi. Bizi tavukların küçük alışkanlıklarına zincirleme; kartalların cesaretine, asaletine ve yüksekliğine yükselt.
Kalplerimize yeniden merhamet serp. Öyle bir merhamet ki, yetimin gözyaşını silebilsin, yoksulun sofrasına bereket katabilsin, zalimin zulmünü dindirebilsin.
Ellerimize yeniden adalet ver. Öyle bir adalet ki, güçlüye karşı mazlumun yanında dursun; dünyaya hakkı ve doğruluğu haykırsın.
Zihnimize yeniden ilmi nakşet. Öyle bir ilim ki, gökleri çözsün, yeryüzünü ihya etsin, aklı kalple birleştirsin.
Bütün benliğimizi imanla doldur. Öyle bir iman ki, dağları yerinden oynatsın, karanlıkları aydınlatsın, kalbimizi sarsılmaz bir sığınak kılsın.
Rabbimiz…
Bizi kendini unutanlardan değil, kendini bilenlerden eyle.
Bizi toprağa gömülenlerden değil, göğe yükselenlerden yaz.
Bizi yere kapanıp ufkunu kaybedenlerden değil, göğe bakmaya cesaret edenlerden, güneşi selamlayanlardan kıl.
Çünkü bizim kanatlarımız göğe aittir, bizim yurdumuz semadır, bizim yolumuz sonsuz ufuklardır. Ne zincirler bizi tutabilir, ne de korkular bizi yere bağlayabilir — yeter ki biz kendimizi hatırlayalım, yeter ki biz Sen’i unutmayalım.
Rabbimiz…
Bizi zincirlerinden sıyrılmış kartallar gibi özgür kıl. Kanatlarımızı yeniden açtır, kalplerimizi yeniden dirilt, gözlerimizi yeniden ufuklara çevir.
Bizi kümeslerin gölgesinde çürüyenlerden değil, göklerin çağrısına kulak verenlerden eyle ve bize öyle bir diriliş nasip et ki, bizden sonra gelenler tarih kitaplarına şu cümleyi yazsın:
“Onlar kanatlarını hatırladılar, göğe yükseldiler ve insanlığa yeniden ışık oldular.”