2.000 TL ve üzeri alışverişlerinizde Kargo Ücretsiz! 2.000 TL ve üzeri alışverişlerinizde Kargo Ücretsiz! 2.000 TL ve üzeri alışverişlerinizde Kargo Ücretsiz! 2.000 TL ve üzeri alışverişlerinizde Kargo Ücretsiz!

ON İKİ KİLOMETRELİK ÇIĞLIK

Tarih: 22.05.2026 02:31
ON İKİ KİLOMETRELİK ÇIĞLIK
Yıl 2017.

Allah-u Alem Aralık ayı başları.

Kışın ayazı tenimi bıçak gibi kesiyor. Suriye’den gelen bir ailenin çadırındayım. Naylonun yırtık yerinden sızan rüzgâr, içerdeki yoksulluğu daha da derinleştiriyor. Sobasızlığın soğuğu sadece bedenleri değil, kelimeleri de donduruyor.

Çadır, insanın yüreğine çöken bir ağırlık taşıyor. Yerler toprak; üzerine serilmiş eski kilimler, yırtık döşekler ile yoksulluğun derin izleri yüreğinizde iz bırakıyor. Bir köşede, gözüne uyku girmemiş çocuklar, annelerinin kucağında titrerken; rüzgâr, girmesin diye kapatılan yerleri adeta tokatlar gibi vuruyor. Çadırın içindeki her şey, benliğime faniliğin, acizliğin, hiçliğin ve belki de bir işe yarayamanın ezgisini fısıldıyor. Ama sanki o çadır, bütün bir ülkenin sürgün hikâyesinin özeti.

İşte o çadırda tanıdım Yusuf Dede’yi. Yüzünde yılların acısı vardı. Kaşlarının arasında derin çizgiler, gözlerinde kaybolmuş kentlerin yansıması. Elleri çatlamış, avuçları yoksulluktan nasır tutmuş. Çadırın içinde otururken gözlerini ufka dikti. Gözleri konuştu önce, sonra dudakları:

Oğul, buraya gelmeden önce çok çile çektik biz. Ben ailemle tam altı gün boyunca bir lokma bulamadım. Çocukların gözyaşını dinledim, karımın sessiz çığlıklarını gördüm. Yedinci günün sabahı uyandım. Evin avlusuna çıktım. Torunum, açlıktan, yeni doğum yapmış köpeğin memelerine yapışmış karnını doyurmaya çalışıyor. O günü ölsem de, mezarımın üzerinde beş karış ot bitsde de unutmam.

Evet, hava soğuktu ama benim yüreğim adeta buz tutmuştu.

O duygularla boğuşurken gözlerim çadırın içindeki çocuklara takıldı. Gözleri büyük, gözleri derin, gözleri insanlığın vicdanına ayna çocuklar. Birinin gözünde uykusuz gecelerin karanlığı, diğerinin gözünde açlıktan kapanmış bir ışık vardı. O koyu gözlerde açlık, öfke ve gelecek yarınların hesaplaşması bir arada okunabiliyordu.

Çocuklardan biri sessizce ellerini açmış, ekmek bekler gibi dua ediyor; bir diğeri, annesinin kucağına başını koymuş, ama karnının gurultusu annesinin kalp atışlarını bastırıyordu. İnsanlığın unuttuğu merhametin gölgesini, o gözlere bakarken bulmuş ve şöyle not almıştım;

Biliyorum Rabbim! Dünya, soğuk çadırlarda sıcak yuva hayali kuran bu miniklerin ahında kavrulacak.

Yıl 2020.

Birden bütün dünya sustu.

Şehirlerin ışıkları yanıyordu ama sokaklar boştu. Kapılar kapalı, gözler perdelerin arkasında; insanlık kendi evinde bir tutsak gibi yaşadı.

Bir sabah uyandık, fabrikalar durmuştu. Bir sabah uyandık, pazar yerleri sessizdi. Bir sabah uyandık, anneler çocuklarını okula gönderemedi. Bir sabah uyandık, dedeler torunlarını göremedi.

Ve hepimiz aynı korkunun içine hapsolduk: aç kalma korkusu.

Oysa bu, sadece şeytani bir fragman; kısa bir prova idi. Kimbilir belki de sadece Yusuf Dede’nin çadırında anlatılan hikâyenin gölgesi.

Hatırlayın…

Marketlerde un paketleri bir gecede tükenmişti. Raflar boşalmış; ekranlar gördüğümüz kadarıyla insanlar makarna için kavga etmişti. Bir kilo pirinç, bir anda servet değerine ulaşmıştı.

O günlerde hepimiz anladık:

Açlık, sadece “uzaktaki mazlumların” hikâyesi değildi. Kapımızın eşiğinde, gölgemizin ardında bizi bekliyordu.


Ne paranın, ne şöhretin ne makamın hükmü kalmamış hepsi sıfırlanmıştı. Maskesiz çıkamadığımız o günlerde hepimiz aynı kuyruğun yolcusu, aynı korkunun mahkûmuyduk.

Kim bilir; bir tabak çorbanın, bir dilim ekmeğin, bir yudum suyun ne kadar büyük bir nimet olduğunu belki de ilk o zaman fark ettik.

O günlerde evlerde, balkonlarda sağlıkçılar için, emekçiler için alkış sesleri yükseliyordu ama esasen o alkışlar, içimizdeki korkuyu bastırmak içindi. Çünkü insanlık ilk defa dünyanın küçücük bir virüsün karşısında diz çökecek kadar aciz olduğunu fark etmişti.

Zira yaklaşık 2,5 yıl boyunca üretim neredeyse tamamen durdu. Tarlalar boş kaldı, fabrikalar sustu. İnsanlık, Yusuf Dede’nin “altı gün lokma bulamadım” sözünün sadece küçük bir gölgesini yaşadı.

Ben o günler için çok umutlansam da maalesef yine unuttuk.

Zira yeniden marketler doldu, sofralar yeniden şenlendi ve o mahrumiyet eğitimi bize hiçbir şey katamadan çöp oldu.

Yıl 2026.

Benim ülkemde; insanlığın, merhamet ve adaletin ana vatanı olan bu mümbit coğrafyada TÜİK verilerine günde 7 milyon ton ekmek çöpe gidiyor.

Bir daha tekrar ediyorum: 7 milyon ton!

Bu tabloyu bir köşeye not edip devam edelim;

Yer Çağın Kerbela’sı Gazze.

Toprak yanıyor. Güneş gökyüzünde bir bıçak gibi keskin. Toz, duman ve açlığın kokusu birbirine karışmış.

Henüz dokuz yaşında bir çocuk çıkıyor yola: Amir.

Ayağında eski, yırtılmış bir ayakkabı. Bağları kopmuş, tabanı delik. On iki kilometrelik yol, dokuz yaşındaki küçücük bedene yükleniyor. Amir’in yanında ne su var ne de gölge. Ama içinde büyük bir yük taşıyor: Ailesinin açlığı.

Çaresiz annesinin gözleri geliyor aklına. Açlıktan titreyen kardeşinin elleri geliyor. Çorbasız geçen geceler geliyor. İşte bu yüzden, ayakları kanasa da, dizleri titrerse de durmuyor.

Her adım bir dua.
Her adım bir ağıt.
Her adım bir isyan.

Çölü andıran yollardan geçiyor. Her taş ayağına batıyor. Toz bulutu etrafını sarıyor. Çevresinden patlamaların yankısı duyuluyor. Bir köşede yıkılmış evler, bir köşede yarım kalmış oyunlar. Çocukların terk ettiği bisikletler, yerle bir olmuş salıncaklar…

Amir yürümeye devam ediyor. Çünkü yürümek zorunda. Çünkü o torbayı almak zorunda. Çünkü ailesi aç.

Yol boyunca, gözleri ufukta. Yardım kamyonunun olduğu noktaya varmak, onun için bir menzile varmak demek. O noktada bir torba un var, o noktada bir gün daha yaşamak var.

Ve nihayet…On iki kilometrelik yolun sonunda yardım noktasına ulaşıyor. Onu karşılayan askerler var. Yüzünde utangaç bir tebessüm, minnet dolu bir bakış. O çuval un için o zalimlerin elini öpüyor. Çünkü öyle öğretilmiş ona: minnet, bir çocuğun küçücük ellerinde büyüyor.

Sonunda torbayı alıyor. Un torbasını sırtına sarıyor. Kolları küçük ama kararlılığı büyük. Un torbası ağır. Ama açlık, un torbasından daha ağır.

Yola çıkıyor tekrar. Dönüş yolu başlıyor. Güneş hâlâ tepeyi dövüyor. Toz hâlâ gözlerini yakıyor. Ama o torbayı bırakmıyor. Sırtındaki yük, omuzlarında umut.

Ve işte o an…Bir kurşun sesi. Arkasından bir ateş.

Un torbası yere düşüyor, beyaz tozlar gökyüzüne savruluyor. Sanki gök ağlıyor, sanki ekmek çığlık atıyor. Amir toprağa kapanıyor. Dokuz yaşındaki küçücük beden, büyük bir çağın vicdanına gömülüyor.

Amir’in son nefesi, un tozlarının arasına karışıyor. O beyaz bulut, sadece undan değil; insanlığın yüzüne çarpan kara bir lekeden ibaret.

Biz mi…

Biz ekran başında izliyoruz. Bir film sahnesi gibi. Bir dakikalık haber bandı gibi. Öyle ya, o on iki kilometreyi Amir yürüdü; bizim vicdanlarımız değil.

Bugün Gazze’de açlıktan ölenlerin sayısı 313. Onların 119’u çocuk.

Her birinin nefesi sıcak, hayali büyük…

Her biri bir yüz.
Her biri bir isim.
Her biri bir düş.

Anımsayın…

Adı Muhammed olan bir çocuk vardı, mavi bir uçurtma yapmaya çalışıyordu. Açlıkla boğuştu, uçurtması göğe çıkmadan o göğe kendi gömüldü.

Adı Meryem olan bir kız vardı, ellerinde küçücük bir bebek bezi tutuyordu. O bebek beziyle kardeşini korumaya çalışıyordu. Açlık, o bezi elinden aldı.

Adı Yusuf olan bir çocuk vardı, gözleri deniz gibiydi. Ama denizi hiç göremedi. Açlık onun ufkunu kapattı.

Ve daha nice isimsiz yüz…

Kimi babasının boş tabaklara baka baka taş gibi kesilen bakışlarını izledi.

Kimi annesinin sütü kesildiğinde, annesinin gözlerinden akan yaşları içti.

Kimi açlıktan bayılıp düştüğünde, kardeşi başucunda uyumadan sabahladı.


313 kişi dedik ya…

O sayının içinde dedeler de var, nineler de. Açlıktan titreyen ellerini dua için semaya kaldıranlar da. Ama asıl yüreğimizi dağlayan, o 119 küçük beden. Çünkü onlar çocuktu. Çocuk dedin mi oyun oynamalıydı, koşmalıydı, gülmeliydi. Onlar koşamadı. Onlar sadece yürüdüler. Onlar sadece açlığa yürüdüler.

Çocuk dediğin masal dinlemeli, ama onların masalı yoktu. Çocuk dediğin oyuncakla uyumalı, ama onların yastığı un torbasıydı. Çocuk dediğin süt içmeli, ama onların dudaklarında sadece çatlak vardı.

Yazın vicdanlarınıza;

Yarıda kesilen 119 gülüş, dizleri üstüne düşen 119 anne, gözlerinden taşan çaresizlik ve arşı yırtan sessiz çığlıkları ile 119 baba.
Yazmıştım ya hani;

Her çağın Kerbela’sı vardır.

Bir yerde masumlar susuz kalır, bir yerde zalimler kana doyar. Bir yerde bir çocuk su ister, bir yerde bir ordu o suyu keser. Tarih değişir, yüzler değişir, silahlar değişir; ama zulmün yüzü hiç değişmez.

Bugün Gazze’de yaşanan, dün Kerbela’da yaşanandı.

Amir’in yürüdüğü o 12 kilometre yol, Hüseyin’in susuzluğunun yoludur.

Bugün Amir’in sırtındaki un torbası, Kerbela’da çocukların avuç açtığı su kırbasıdır.

Bugün Amir’in arkasından sıkılan kurşun, o gün Hüseyin’in önünü kesen mızraktır.


Ama sadece Kerbela değil…

Bak Balkanlara: Bosna’nın Srebrenitsa’sında, bir gecede çocuklar, kadınlar, yaşlılar on binlerce masum katledildi. İnsanlığın gözü önünde. Dünya seyretti.

Bak Halepçe’ye: Kimyasal bombaların altında çocuklar taş kesildi. Çocuklar öylece kalakaldı; oyuncaklarını tutar hâlde, annelerinin eteğine sarılı hâlde. Dünya seyretti.

Bak Sabra ve Şatilla’ya: Yetimlerin çığlıkları, duvarlara çarpa çarpa göğe yükseldi. Dünya seyretti.

Ve bugün Gazze…

Yine dünya seyrediyor.

Öyle ya;

Tarih dediğin, sadece zaferlerin değil, aynı zamanda utançların zinciridir. Bir ucunda Kerbela vardır, bir ucunda Gazze. Bir ucunda Halepçe vardır, bir ucunda Refah. Bir ucunda Srebrenitsa vardır, bir ucunda bugün ölen 119 çocuk.

Kerbela’nın toprağında susuz bırakılan çocukların gözyaşıyla, Gazze’nin sokaklarında açlıktan düşen çocukların gözyaşı aynı pınardan akıyor. O pınar, insanlığın vicdanını sulamıyor artık; çünkü insanlık o pınara sırtını dönmüş.

Kerbela’da suyu kestiler.
Halepçe’de havayı zehirlediler.
Bosna’da insanları topluca gömdüler.
Gazze’de ekmeği kestiler.
Ama zulüm aynı zulüm.
Mazlum aynı mazlum.
Sessiz seyirci aynı seyirci.
Gazze, işte bu yüzden çağın Kerbela’sıdır.
Amir, çağın Hüseyin’idir.
Un torbası, çağın kırbasıdır.
313 ölüm, çağın destanı,
119 çocuk, çağın ağıtıdır.

Ama unutmayın:

Her Kerbela’nın sonunda, zulmün sarayları yıkılır; mazlumun çadırı ayakta kalır.

Evet bugün kalbin diliyle konuşmanın, vicdanın sesine kulak vermenin zamanıdır.

Çünkü paylaşmadığınız her lokma, bir gün boğazınızda düğümlenecek bir zehir olur.

Çünkü sustuğunuz her çığlık, bir gün kulaklarınızı sağır eden bir uğultuya dönüşür.

Çünkü görmezden geldiğiniz her mazlum yüz, bir gün uykunuzun en derin yerinde gözünüzün önünde dikilir.

Çünkü tutmaktan geri durduğunuz her el, bir gün yakanıza yapışır.

Çünkü duymazdan geldiğiniz her feryat, bir gün kapınızda yumruk olur, tokmağı kırar, sizi uykunuzdan uyandırır.

Bakın sofralarınıza.
Bakın çöpe attığınız ekmeğe.
Bakın çöpe savurduğunuz yemeklere.

Her bayat somun, Gazze’de bir çocuğun yarıda kesilen gülüşüdür.

Her dökülen yemek, Refah’ta bir annenin gözyaşıdır.

Her artan tabak, açlıktan gözü kararan bir çocuğun düşleridir.

Ve bilin:

O lokma, o tabak, o ekmek, bir gün şahidinize dönüşecek. Yaşam defterinizin sayfalarına yazılacak;

“Bu lokma çöpe gitti, o çocuk aç kaldı.”
“Bu ekmek bayatladı, o bebek susuz kaldı.”

Emin olun ki yakındır;

Bugün tapındığınız yaşam konforunuz, ihtişamla süslediğiniz kariyer tapınaklarınız bir gün yıkılacak.Bugün övündüğünüz evleriniz, arabalarınız, makamlarınız, bir gün viran olacak.

Çünkü mazlumun ahı, gecenin en sessiz anında göğü yırtar ve o ses, en yüksek duvarların ardına kadar ulaşır.  Hiçbir makam, hiçbir servet o sesten kaçamaz.

Tarih boyunca kaçamadı.
Kerbela’da kaçamadılar.
Bosna’da kaçamadılar.
Halepçe’de kaçamadılar.
Ve Gazze’de de kaçamayacaklar.

Unutma! Bugün senin de önünde bir sınav var:

Çöpe atılan ekmek mi, Gazze’de yürüyen Amir mi?

Boğazına tıkanan lüks mü, mazlumun duası mı?

Vicdanına yüklenen israf mı, yoksa paylaşılan bereket mi?
Vicdanında sığınacak bir gölge arayacağın o gün gelmeden kendine hesaplaş, hangisi?
 
Yükleniyor...